Şiir akademisi logo
Şairler Şiirler menü Öyküler
Şair Cemal Süreya Geniş Bir Etkinlikle Kartal’da Anılıyor - Doğa’ya Yaz Öykü Yarışması 2017 - Deli Zeynep Kısa Öykü Yarışması sonuçlandı - Akademi Ödüllerinin sahipleri belli oldu - 2017 Mehmet H. Doğan Ödülü açıklandı - Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nün sahibi belli oldu - Güncel Sanat Dergisi Kaygusuz Abdal Şiir Yarışması sonuçlandı - 2017 Dünya Şiir Günü bildirisi Egemen Berköz'den - 2017 PEN Şiir Ödülü Egemen Berköz'ün - 21. Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülü (2017) -


Hüseyin ALEMDAR

Özgeçmiş Sayfası »

Daha Küçük Yazı Tipi | Daha Büyük Yazı Tipi

KİTAP TANITIM YAZILARI NASIL YAZILMALI?‏

"Saçım uzun (sarı) ben bu saçı satarım
Adapazarı'na mektup atarım/yâr yâr
Eğer mektubumun aynı gelmezse
Hasta olur hastaneye yatarım/yâr yâr"


Bir Nidâ Tüfekçi derlemesi olan bu Yozgat türküsüylü yazımın bir ilgisi yok. Sabahları Medya FM ve TRT Türkü'yü dönüşümlü dinliyorum. Kulağımda kulaklık, yaka mikrofonu gibi cep telefonumun tutamacı yakama ilişik, her sabah evden böyle çıkarım! Bedri Rahmi demiş ya, "Nerde bir türkü dinlesem şairliğimden utanırım!" Benim öyle fazla utanacak bir tarafım yok; yüreğim benimle olduğu sürece büyük şiirlerin peşinde olacağım, gerektiğinde türküleri fondu yaparaktan.

Yılların eskitemediği bu türküyü dinlerken, elimde Cumhuriyet Kitap'la Radikal Kitap yan yana duruyordu. Önceliği tabii ki C. Kitap'a verdim; okunması dünden bugüne kaydığı için öncelik onundu. Memet Fuat ve Mehmet H. Doğan'dan sonra eleştirmen yok der yakınırız ya, işte size benim eleştirmenim: Enis Batur! Şairliği ve denemeciliğiyle de kendisinden ne kadar uzaklaşmaya çalışsam da anladım ki benim yazarım Enis Batur. Belki ömrümün sonuna kadar benden tek satır bile söz etmeyeceğini bildiğim halde yazdıklarını önemsemem ve ondan yer yer yararlanacak olmam ne diyeyim ömrüme kâr! Bunu neden mi dedim: Batur'un C. Kitap'ta Cem Akaş ve Levent Yılmaz kitapları üzerine kaleme aldığı eleştirel yazıdan ötürü. Geçenlerde bir yerde sevgili şairim Hüseyin Avni Cinozoğlu eleştirmenleri arasında Enis Batur'u ilk sırada saymıştı, bir yerde onunla da örtüştüm. Hüseyin'ler şiir ve sinemanın Allah suresidir!

Bu yazıyı yazış nedenim ne türkü ne de yukarıda saydıklarım. Yunus Nadi Ödülü sahibi ve sadık bir Cumhuriyet okuru olarak Cumhuriyet'ine sahip çıkanlardan biri olarak C. Kitap'a en az Turhan Günay kadar omuz veren Ali Bulunmaz'ın yazılarını ilgiyle takip ediyorum. Elimdeki sayıda, sevgili Bulunmaz'ın Tûba Çandar'ın hazırladığı "Hrant" kitabını anlatan enfes bir yazısıyla kendime gelmeye çalıştım; olmadı! İçimden şunu söyle(n)dim: "İşte kitap tanıtım yazıları böyle olmalı; duygunu katamıyorsan, o kitabı yaşayamıyorsan yazma arkadaş!" Ama bizde kitap tanıtım yazıları biraz da "ısmarlama" yazılıyor; kimse kusuruma bakmasın! Henüz tanışma şansı bulamadığım Ali Bulunmaz dostumun yazısını aşağıda ilginize sunuyorum.

Bol kitaplı günler...

Hüseyin ALEMDAR

 


Tûba Çandar’dan ‘Hrant’

“Suçlu” bulunan maktul

Tûba Çandar’ın Hrant’ı, Hrant Dink’in doğum gününde yayımlandı. Çalışmada baştan sona; yakınları, ailesi, dostları ve yol arkadaşlarının yardımıyla bir hayat aydınlanıyor. Mücadeleyle şekillenen, zorluklara göğüs gererek süren, tehdit, baskı ve davalarla tansiyonu yükselen, sokağın ortasında cinayetle biten bir yaşam. Adını taşıyan kitap, on binlerin uğurladığı Hrant Dink’in dokunan ve dokunaklı hayat öyküsü.
Ali BULUNMAZ

“Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum.”

“Ne yapayım ki benim başka bir silahım yok. Biraz aklım var belki ama çokça da duygularım. Ben ne siyasetçiyim ne politikacı. Hayatım boyunca o an nasıl davranacağımı hiçbir zaman önceden hesap etmedim. O an ne hissettiysem öyle davrandım, öyle konuştum.”
Hrant Dink

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanını üniversite yıllarımda okumuştum. Nedendir bilinmez, o gün yeniden okumaya başlamış, 19. sayfaya geldiğimde, bütün gün kapalı olan televizyonu açan kardeşimin “Hrant Dink’i vurmuşlar” seslenişiyle elimden bırakmıştım kitabı. Şaşırmamıştım, tepki verememiştim; Türkiye’de her şey olabilirdi, her şey “normal”di çünkü. 19 Ocak 2007 günü, Huzur, tam 19. sayfasında kaldı. Kitabı durduran ayraç hâlâ ve o günü anlatırcasına orada.

Sonrası biliniyor zaten; katiller, tanıklar, istihbarat rezillikleri, duruşmalar, yeni tehditler, yeni katil adayları, yeni hedefler ve olası kurbanlar. Hani fıkra ya da karikatür gibi derler ya, aynı öyle. Zaten hemen her işimiz böyle, kara mizah.

Öldürülen bir insanın ardından hiç akla gelmeyecek kişiler “dost” oluveriyor. Ama belli süre sonra maskeler düşünce gerçek dostlar kalıyor geriye. Tûba Çandar’ın Hrant kitabındaki gibi. Dostları, Hrant’ı yaşamak ve yaşatmak için anlatıyor. Bilmeyenler öğrensin, anlamayanlar anlasın, bilenler ansın diye…

İMECE HAYAT
İlk bakışta, “Her Ermeni bir belgedir” diyen Hrant’ın yakın akrabaları karşılıyor bizi. Çandar’ın “Sahipsiz Çocuk” dediği bölüm, okumaya başlamadan bile ipucu veriyor. Dolayısıyla Hrant’ın sözü biraz biçim değiştirip, evrenselleşiyor: Her insan bir belgedir.

Böyle olduğu için belki roman gibi başlıyor her şey; aile büyükleri, dünyaya geliş, Anadolu, kimlik, kimsesizlik… Çandar’ın aktardıklarının arasına, akrabalarının tanıklığı ve yaşanmışlıklarının sesine Hrantınki karışıyor, Malatya’dan ve Sivas’tan. Çocukluğunun neşesi de var bu seste, o dönemin alacakaranlığı da. Anne ve babasının kavgalı gürültülü yılları da. O ortamdan kaçan Hrant ve kardeşleri, sokaklara taşan hayatlar.

Ölüm ya da öldürüm bir hayatın önüne geçtiğinde, yaşananların anlamı atlanıyor çoğu zaman. Hrant’ın çocukluğu, yetimhane yılları, yetimhane kampının inşasında önemli rol üstlenmesi ve her şeyden öte, orada kazandığı insan sevgisi. Tüm hayatına yön veren güç işte bu. Bir de paylaşım; yetimhanede kardeşleri ve arkadaşlarıyla geçirdiği yıllardan ona kalan paylaşma arzusu. Çandar’ın aktardıklarından kolayca anlıyoruz bunu.

O paylaşımcılık duygusu Hrant’ı kaçınılmaz biçimde sol ve sosyalizmle tanıştırıyor. TİKKO günleri, aynı zamana rastlayan aşk ve isim değişikliği; Hrant’ın Fırat’a dönüşmesi. Ama sadece isim olarak ve kâğıt üstünde.

Hrant’ın biyografisi, Türkiye tarihinden bir kesit olmakla beraber, ondan ayrı da kimi zaman. Bazılarının “ötekileştirmeye” çalıştığı, Hrant’ın ısrarla ayrı düşmediği bir tarih bu. Kimseyi dışlamadan ve düşman bellemeden yaşadığı bir hayat.

Hayat demişken, Hrant’ın hayatı hep imece. Sürekli kardeşleri, eşi Rakel ve yakın dostlarıyla yapıyor ne yapıyorsa; ortaklaşa yaşıyor yani. Çandar’ın hazırladığı kitap da böylesine imece. Kalanlar, buruk bir coşkuyla Hrant’ı anlatıyor. Onlarca göz, ona dair ne varsa gördüğü ve olduğu gibi anlatıyor. Hrant’ın bir zamanlar uğraştığı fotoğrafa benziyor her şey.

“DÜŞÜNEN VE YAPAN BİR İNSAN”
Bir insanı en iyi yanındakiler, yıllarını onunla paylaşanlar tanır. Çandar’ın kitap için görüştüğü kişiler de Hrant’ın çevresindeki çember. Dolayısıyla bir bakışıyla, sözü veya hareketiyle ne anlatmak istediğini kavrayabilecek kadar yakın isimler. İşte belki bu yüzden, belli bir zaman sonra kimlik ve kültür yitip gidiyor, geriye insan kalıyor. Hülya Demir Hrant’ı özetlemiş: “Hrant insanı severdi. Derin bakardı insana. Anlamak üzere bakmaktı bu.”

Hrant’a dair bir tanımlama da oğlu Arat’tan: “Babamın bir deli yönü vardı. Öfke, cesaret ya da coşku. Herkeste olan duyguların aşırısı vardı onda. Ancak bir delinin yapacağı şeyleri yapardı bazen. Babam haksızlığa gelemez, susmayı sindiremezdi. Öfkesini bastırmaz, haklı olduğuna inanırsa taviz vermezdi. Evde olduğu gibi dışarıda da böyleydi bu. Zaten böyle bir ayrım yapmayacak kadar da doğaldı. Çabuk parlar, çabuk sönerdi. Ama o parladığı an, bunun sonucunu düşünmeden hareket edebilirdi. En büyük zaafı bu tür delilikleriydi (…) Hani insanlık tarihi düşünenler ve yapanlar olmak üzere iki tür insanın tarihidir ya, babamda beni şaşırtan şey, bu ikisini aynı bünyede barıştırabilmesiydi. İnsanın eylemesine engel olan bir farkındalığa sahip olabilmesine rağmen eylem üretebilmesiydi.”

Tuzla Kampı, Beyaz Adam ve Agos. Hrant’ın hayatındaki belli başlı “delilikler”in başında geliyor. Bunlardan Agos’un ayrı bir yeri var, çocuğu gibi adeta. “Sabahın toprakta açtığı uzun yarık, suyun aktığı, tohumun filizlendiği ve bereketin fışkırdığı yer” anlamına gelen gazetesinin adı. Yaşamında, inşa edilişinde büyük emeği geçen Tuzla Kampı’na ya da ekmek teknesi Beyaz Adam’a benzer bir yeri var Agos’un, belki daha da fazla. Kızı Sera, Agos için şunları söylemiş kitapta:

“Şimdiki aklımla düşündüğüm şey, ‘Agos olmasa babam yaşardı.’ Bunu söylemek çok üzücü aslında, çünkü babama sorsan hayatı boyunca yapmış olduğu en iyi şey Agos’tu. Onun çocuğu gibiydi Agos. Aslında çok doğru bir işti, tam da babama göreydi. Babam Agos’u çıkararak bu ülke için iyi bir şey yaptığına inanıyordu, çünkü bu ülkeyi seviyordu.”

Çandar’ın çalışmasında, Hrant’ın eski yazılarından parçalar var. Agos’un kuruluşuyla birlikte köşesinde kaleme aldığı yazılar bunlar. Gazeteyi biraz da “Ermeni toplumu içinden entelektüeller ve sosyal bilimcilerin nefes alabileceği yere dönüştürme” amacıyla kurduğunu belirtirken, bazen ders alınacak özeleştirilere de girişiyor:

“Gazete çalışanları bana ‘patron’ demeye başladı son son. Halbuki ne kadar da uyarmıştım onları. Gazetede genel yayın yönetmeni oldum olalı başıma gelecekleri önceden çok iyi biliyordum. Karar verme erkine kim sahipse bir ölçüde o iktidar oluyor. Tehlikeli bir gelişme bu. Çok önceden sezip işin ciddiyetinin farkına varsanız da ister istemez bu durumla baş başa kalıyorsunuz. Alışkanlık başlıyor diğer ortak çalıştığınız kişilerle aranızda. Nihai kararı siz veriyorsunuz, o zaman bir ölçüde özgürlüğünü yitiriyor yanınızdakiler.”

Agos bağlamında, özeleştiri yanında eleştirilere de kulak vermek gerek. Hrant’ın yöneticiliğinin başarısızlığından tutun da kadrolaştırdığı isimlerin tecrübesizliğine kadar pek çok konuda onunla anlaşmazlığa düşen yol arkadaşları var. Hrant’ın bunu da belli bir vakitten sonra normal karşıladığı gerçeği de yer alıyor kitapta.

Öbür tarafta yalın bir gerçek daha var: Hem Hrant hem de çalışma arkadaşları, Agos’un büyük bir aile olduğunu tereddütsüz kabul ediyor. O aileden bir ses yükseliyor, sesin sahibi Hrant: “Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip gideceğimi ‘Batı’ denilen o ‘hazır özgürlükler cenneti’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu. Ülkem Sivas için ağlarken ağladım. Halkım çeteleriyle boğuşurken boğuştum. Kendi kaderimi ülkemin özgürlüğünü yaratma süreciyle eşeledim. Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayamadığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum.”

GİTMEK Mİ, KALMAK MI?
Kestirip atsa, bırakıp gitse, anlamak veya anlamaya çalışmak yerine susup bunun keyfini sürseydi ne kolay (!) olurdu her şey. Çandar’ın kitabından ve Hrant’ın yakınlarının anlattıklarından zor bir yol seçtiğini fark edebiliyoruz. Doğuya ve Batıya gidişi, konuşma ve yazıları, hep bir şeyleri değiştirmeye yönelik. Aslında, Arat’ın babasını tanımlarken dediği gibi tam bir “delilik.”

Birine zorken, iki tarafa konuşmak, doğru bellenenlerin yeniden düşünülmesini istemek, nereden bakarsanız akıllara seza bir durum: “Yıllardır Türkiyeli bir Ermeni olarak değişik adreslere hitaben yazmak ya da konuşmak durumunda kalırken özellikle iki noktaya özen gösterdim. Birincisi hitap ettiğim adrese karşı eleştirel durabilmeye, ikincisi bu adresleri şaşırmamaya ya da birbirine karıştırmamaya. Türklerle konuşurken Türkleri eleştirdim ama buradan Ermeniler kendine pay çıkarıp yerdi ya da övdü. Ermenilerle konuşurken de Ermenileri eleştirdim ama bundan özellikle Türkler kendine pay çıkarıp yerdi ya da övdü. Bu tür doğru bir duruşun önünde sonunda her kesim tarafından en doğru haliyle anlaşılabileceğine ilişkin ümidimi hiç yitirmedim.”

Kavramlarla iş gören, derdini bunlarla anlatmaya çabalayanların durumu zor. Hele Türkiye gibi ülkelerde. Herkes slogan bekliyor sizden, bunu kabul etmediniz mi hem kendi “cemaatinizde” hem de karşı “cemaatte” homurtu başlıyor. Hatta karşı “cemaat” kendine uygun sloganı duymadığında saldırganlaşıyor birden. Hrant’ın yaşadıklarında böylesine bir yan vardı.

Tûba Çandar, Hrant’ı anlatır ve anlattırırken, yakın; çok yakın tarihin korkutucu kimi olaylarını hatırlatıyor bize. Bunlardan en önemlisi Hrant’ın tehdit edilmeye başlanması: Şu meşhur “zehirli kan” cımbızlamaları, “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” komedisi ve ardından tosunların harekete geçişi… Bunların hepsi, bilindik sona doğru ilerlenen günlerde yaşanan gelişmelerdi. Gayet de “normal”di aslında. Şovenizmi alkışlayanlar ve “biraz daha” diyenler için Hrant’ın tehdit edilmesi, Agos önünde “protesto” adı altında kan donduran gösteriler düzenlenmesi son derece “normal”di; daha da fazlası olmalıydı elbet (!) Daha fazlası, Hrant’a açılan davadan ve edilen hakaretlerden “daha fazlası” gerekliydi. Suratına tükürmek mi? Hayır, bunu yaptılar, yetmedi. Linç girişimi mi? Bunu denediler, hem de mahkeme kapısında, tutturamadılar…

Aslına bakılırsa kalabalığın içinde bir yalnız adamla yüzleşiyoruz kitapta; ne orada ne burada tam olarak anlaşılamamış, belki bundan tedirgin, biraz kırgın ama en zor zamanda bile kendini yılgınlığa teslim etmeyen bir insan. Dava sürerken Hrant, “suçlu” ve “hain” yaftasını yerken, kimi zaman kendi cemaati tarafından bile yalnız bırakılan bir adam olarak beliriyor karşımızda. Çandar, arkadaşlarının ağzından gitmeye hazırlanan, bunalan, kendisi ve her şeyden önemlisi ailesi tehdit edilen biriyle yüzleştiriyor bizi, sona doğru.

Son, yalnızlığın zirve noktası; gitmek mi, kalmak mı; hangisi daha çok yalnızlaştırır? Hrant, kalmayı seçti, sonunda, evet sonunda, 19 Ocak 2007 günü tamamen yalnızdı: Agos önünde toplananlara inat, tek başınaydı. “Bir gün bu ülkeden gidecek olursam yürüyerek gitmeyi isterim” demişti; ardından on binler yürüdü, hepimiz yürüdük Hrant’ın sözleriyle: “Ağıt toplumuyuz biz, acıyı kazanç bellemişiz. Siz ölüm ilanımı veredurun, bu da benim yaşadığımın ilanıdır.”

Bırakalım Türklüğü, Ermeniliği bir kenara; bir insandan ve onun cümlelerine kulak tıkanışından, o insanın hayatının elinden alınışından söz ediyoruz. Hedefe konan, öldürülen; cinayet öncesi ve sonrası resmi savunmayla suçlu ilan edilen biri Hrant: “Suçlu” bulunan bir maktul. Türkiye’ye özgü trajikomedi bu. Çandar’ın Hrant adını taşıyan kitapta, bütün yönleri var o kara mizahın.

Şimdi Huzur’un 19 ile 20. sayfası arasındaki ayracı kaldırsam, romanı okumaya yeniden başlasam diyorum, huzursuz oluyorum, tozlu rafta kalıyor kitap. Gözüm takılıyor, 19 Ocak’a geri dönüyorum ister istemez. Sonra, “Neden bu yazıyı yazdım?” diye kendime soruyorum. Yanıtını da kolayca buluyorum: Hâlâ insanlığım öldürülmediği ya da cellat olmayı seçmediğim için...

Hrant/ Tûba Çandar/ Everest Yayınları/ 712 s.

bulunmaz_ali@hotmail.com
http:bulunmazali81.blogspot.com

 


Hüseyin ALEMDAR

 
Şiirakademisi ticari amaç gütmediği için ürünlere telif hakkı ödemez. Ürünlerin telif hakkı yazarına aittir.
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası uyarınca, ürünler site yönetiminden ve yazarından izinsiz kullanılamaz.  
Bebek Giyim - Toptan Oyuncak - web tasarım
Şiir Akademisi - Ana Sayfa