Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 16-08-2013, 15:05
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart BAHÇESİNİ ÖZLEYEN KIZ

Hayata Tek Pencereden Bakmak

Hayata tek pencereden bakarken “kendi penceremiz”den,
Düşüncelerimizi kalıplaşmış şekliyle değil de özgür bırakmanın getireceği farkındalıklarla açılan yeni pencerelerden gizli kapıları aralamak, hayatı anlamak demek biraz da…
Hapsettiğimiz duyguları bir düşünün…
Çevresel faktörleri yok sayamamanın getirdiği tinsel baskı esir alıyor bizi bir anlamda.
Çağın gerektirdiği koşullarla çağın üstüne çıkma arzusunun engellerle örülü yolunda “öncü” ilerlerken, zirveye doğru tırmanan “lider” insanların tek kalışları hissediliyor günümüz dünyasında.
Dünyanın gelişimine katkı sağlayan bu insanlar, hiç şüphesiz uç fikirlere sahip insanlardır. Yaratıcı insanlardır. Geliştirdikleri bakış açılarıyla ufkumuzu açarlar.
Karikatüristler, komedyenler, yazarlar, şairler, ressamlar ve müzisyenler…
İnsana, hayata dair her şeyi irdeleyerek, sorgulayarak düşüncelerini ortaya koyarlar cesurca, kimselerin görmediğini görerek tercüman olurlar duygularımıza.
Bu insanların ruhlarındaki özgürlük, sınırlarını zorlayan faktörlerden biridir.
Hayal etmek gibi…
Tutkuya dönüşmüştür düşüncelerini gerçekleştirme arzusu.
En gerici zihniyetinin içinde bile asla vazgeçmemişlerdir hayallerinden.
Aşılmaz denilen engelleri aşarak tarihe isim yazdırmışlardır.
İnsan, sonsuz ve yaratıcı bir düşünme özgürlüğünü yaşama fırsatı sunarsa kendisine “toplum baskısından uzak” ,
Bakış açılarını geliştiren, yenileyen bireylerin oluşturduğu sağlıklı bir toplumda birey olma olanağı tanımış olmaz mı kendisine?
Az şey midir?
Evrendeki her insan yeni bir düşünce, yeni bir bakış demektir hayata.
Farklı fikirlerin karşılaşmasından doğar yeni fikirler, zıtlıkların çarpışmasından.
Kimilerini düşünceye zorlarken ortaya çıkma konusunda, kimilerini de kendi içinde hapseder.
Düşüncelerimize özgürlük tanımak için filozof olmak gerekmiyor.
“Düşünüyorum, öyleyse varım.” diyen Descartes’ i anlamak da…
Geliştirilemeyen bir bakış açısı yeni fikirlerin oluşmasına zaten izin vermez.
Diyelim ki dahiyane fikirler!
Özgürce ifade edilmediği ve paylaşıma sunulmadığı sürece kendisine ve topluma hiçbir yarar sağlamayacaktır.
Çaresiz, kendisini, toplumu, hayatı sorgulamayan insanların anlayışı mıdır peki, yaşamın içinde tek bakış açısıyla sınırlı kalmak?
O zaman hayallerde özgür olmak mı dengeliyor insanı, kurtarıyor içinde bulunduğu çıkmazdan?
Ya da kurtaramıyor…
Salt kendi bakış açımızla aynı yere baktığımızda bir yere varamayacağımız kesin.
Çünkü hayat kendi doğrularımız, kendi penceremiz dışında bir çok doğrulardan ve pencerelerden oluşur.
Yeni projeler, yeni hedefler, yeni dostluklar, kitaplar hepsi birer penceredir.
Başka insanların doğrularını öğrenmeyi istemek, onların pencerelerini merak etmek ve girmek o pencerelerden,
Kardaki ışıltıyı, yağmurdaki musikiyi hissetmek demek.
Hayatı eğlenceli kılmak demek.
Tek bakış açısı yanıltıcı sonuçlara götürebilir bizi.
Farklı pencerelerden bakarken hayata, aynı bakış yakalanabilir. Aynı şeyler hissedilebilinir. Hayata tek pencereden bakmayı “ iki ayrı bakışla gerçekleşen ortak bir bakış” şeklinde de değerlendirebiliriz.
Kabuğunu kırıp dışarı çıkan ipekböceği örmeye başladığında kozasını, “saf ipek” olup yeryüzünü cennete çevirebiliriz o zaman düşünce gücümüzle…

Ferda Balkaya Çetin
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 16-08-2013, 15:07
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart

Haiku

Japon edebiyatına özgü bir şiir tarzı olan Haiku’nun,
Onun beş yüz yıllık geçmişinde özerkliğini koruyarak mutasyona uğramadan yaşamla sanat arasındaki ilişkiyi paradokslarla güçlendirmesi,
Haiku’nun altında felsefe yatar düşüncesini destekliyor bir bakıma.
Öğretici.
Şaşırtıcı.
Zihin açıcı.
Sanatın estetikliğini yansıtıyor.
En basit tanımı ile üç mısralık bir şiir, Haiku. Şiir özelliklerini taşıyan bir düz yazı.
“An” larda yakalanan yepyeni enstantanelerin keşfini çoğaltıyor; algılayarak, yorum yapmadan…
Ruhuna ters düşen uzun cümlelerden ve gösterişten uzak.
Doğayı, mevsimsel ögeleri, anlık bir duyguyu öylesine güçlü betimliyor ki,
Okyanusları aşıp başka dünyalara yelken açabiliyor insan.
Doğayla kurulan yalın ilişki fırça darbeleriyle başlayıp sona doğru kalemle devam ederken dil ustaca damıtılıyor ve benzersiz bir şiire dönüşüyor, tek nefeste söylenen.
Haiku’nun beni cezbetmesi, neşeli ve nükteli ruh halinin, içerdiği derin özle birleşerek bilgeliği temsil etmesinden biraz da…
Düşündürüyor.
Zorluyor.
Üç dizede özgürce gezinen dizeler, sesin ahengini büyük bir özenle fısıldıyor,
Şairin dünyaya anlam katan estetik, felsefik, fark ettirici bakışlarından.
Yüksek düşünce gücümüzü tetikleyerek dahası zorlayarak bambaşka bir ufka doğru yol alır gibi -içsel ve dışsal – yol alıyor insan adeta.
Haiku’yu başlatan Basho’nun ünlü Haiku’ sunu okurken,
“An” ın öncesi ve sonrası tek solukta birleşir ve hareketli bir “an” ın resmedildiğini hisseder insan;
eski havuz ya
kurbağa atlayıverir-
suyun sesi
Nükteyle çıkar ayrıntılar karşımıza.
Orhan Veli’nin;
“ Gemliğe doğru
denizi göreceksin
sakın şaşırma “ dizelerinde, Gemliğe doğru yol alınması gerektiğinin altı çiziliyordu kendiliğinden, “an” ı hissetmek için…
Haiku’nun Nobeli sayılan 10. Mainichi Haiku Yarışması’ nda Yelda Karataş’a büyük ödülü kazandıran Haiku’sunun ise bize içsel ve dışsal yolculuklar yaptırması kaçınılmaz gibi görünüyor;
ölüme ne kadar yakın
unutulmaz çocukluğumun
ağır çiçekli ıhlamur ağacı
Belli ki, Haiku bizden metaforlara hiç yaklaşmadan somut ve resimsel bir dil ile gelişmiş bir algı biçimi istiyor.
Doğayla uyumlu ve olabildiğince yalın…
Haiku’nun kendi geleneksel değerleri içerisinde benimsenmesi, başka dünyalara taşınması ve modern şiirde yerini alması ilgi çekici geliyor mu size de?
İçimizden geçen sıradan şeyleri sıradan bir biçimde dile getirmenin zorluğunda ve Haiku dışında hiçbir kalıba bu denli bütünsel sığamayacağını görmek, yanıt olabilir belki sorulara.
Ve iyi bir Haiku yazabilmek için daha çok uzun yıllara gereksinimim olduğunun bilincinde,
“Şiir disiplin mi gerektiriyor biraz da?” sorusunu sormadan edemiyorum kendime…
***

yıldızlar kayıyor
ve bir çocuk
gökyüzünü boyuyor gözleriyle / Smiljka Gagic

Ferda Balkaya Çetin
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 22-08-2013, 16:23
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart Bir Varmış Bir Yokmuş

Bir varmışla başlayan hayatın karmaşasında bazen de temaşayla yol alırız hızla.
Hayat,
Zıtlıklarıyla bir karmaşadan ibaret değil midir zaten?
“Düşünenler için bir komedi, hissedenler için bir trajedi” midir gerçekten?
Tanımaya çalışırken kendimizi,
Anlamaya çalışırken birbirimizi,
Ve de henüz farkına varıp tam da başlamışken yaşamaya kayıp gider avuçlarımızdan “bir ömür” dediğimiz.
Hayatın bize ne sürprizler hazırladığını bilmeden sürekli değişen bir hiyerarşiyle.
Zamanla yarışırcasına koşarken bir arayış içerisinde bitmeyen isteklerimiz, hayallerimiz değil midir bizi esir alan?
Zaman zaman da körleştiren…
Hayatın sırtımıza yükledikleriyle değil de yüreğimizin fısıldadığı şekliyle yaşayabilen kaç insan var acaba?
“Herkesin hayatı, Tanrı’nın parmaklarıyla yazılmış bir masaldır.” der, Andersen.
Bir varmış bir yokmuşla başlayan…
Hayatla olan iç içeliğimiz, algıladığımız şekliyle yansır yaşama biçimimize.
Acılarla yüzleşmenin sarsıntılarını yaşarken bir yandan,
İçli bir şarkı dinler gibi,
Anlamlı bir şiir okur gibi,
Efsane yaşarız hayatı masal içinde diğer yandan.
Nerede biteceği belli olmayan bu eşsiz yolculukta bize eşlik edecek sayısız insan girer hayatımıza.
Hiç tanımadığımız.
Yaradılış gereği birbirine benzemeyen insanoğlu, farklı yaşam öyküleri sunar evrende kahramanın kendisinin olduğu.
İki ayrı uç dediğimiz doğum ile ölüm arasında.
Kiminin yarım kalır öyküsü söylenmemiş sözleriyle.
Kiminin ki “bir peri masalı “ dır, kanatları bulutlara değer.
Destanlaştırır öyküsünü kimisi de, iz bırakarak ardında.
Ve sonra,
Bir gün,
Geriye bakarız bir yerden.
Şaşkınlıkla…
Belleğimize kaydolan onlarca anı geçmişimiz olur.
Pişmanlıkla fark ederiz manasızca kaçırdığımız bir çok ayrıntıyı.
İçsel yolculuğumuzla birlikte seyrederiz hayallerimizin avuçlarımızdan kayıp gittiğini ya da unuttuğumuzu sevdiklerimizin durdukları yerleri.
“Çok sahiplenmeden,
Çok ait olmadan yaşayacaksın” der, şair…
“ Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi,
Hem de senin kalacakmış gibi hayat
İlişik yaşayacaksın
Ucundan tutarak…”
Tam da bizim için yazmıştır sanki dizelerini.
Daha az acı çekmek için.
Kim bilir?
Oysa biliriz de…
Bir değil bir çok nedenimiz vardır yaşamak için.
Emek verip ilmik ilmik dokurken kendi masalımızı ne de çok uğraş veriyoruz,
Yaşamak için.
İnsan olmak için.
İnsan olmak!
Ne muhteşem!
Ve madem ki başlayıp biten bir masaldı hayatımız,
Öyleyse masallardaki gibi,
Gökten üç elma düşsün.
Biri size.
Biri hayallerinize.
Biri de,
Siz kimi isterseniz ona…

Ferda Balkaya Çetin
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 22-08-2013, 16:27
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart Bir Masaldı Çocukluğumuz

Baş döndürücü bir hızla geçiyor zaman.
Ve biz kaçırdık elimizden çocukluğumuzu.
Ama unutmadık.
İçimizdeki o "sırça köşk",
Masalsı günlerin en özel anlarını gizliyor kendi kahramanıyla.
O döneme ait bir fotoğraf,
Bir anı,
Bir eşya,
Hiç kaybetmediğiniz ya da bir yerlerde tesadüfen karşılaştığınız bir çocukluk arkadaşınız o çocuksu masumiyetin büyüsünü, yıllar sonra bile aynı keyifle geri verebiliyor size.
İçinde en güzel çocuk oyunlarının oynandığı sayısız bahçelerinden gülümseyerek...
Kocaman bir çocuk yüreği ile...

Sımsıkıya bağlandığımız arkadaşlıklarımız vardı o yıllarda.
Büyük düşlerimiz vardı dünyaya meydan okuyan.
Gülüşlerimiz vardı sebepsiz.
En masum duygularla yaşadığımız çocukça sevgilerimiz vardı.
Çekiştiğimiz, kıskandığımız, kavga ettiğimiz, küstüğümüz ama ayrılamadığımız...
O saf,
Tertemiz,
Sevecen çocuk dünyamızda bir yandan sosyalleşmeyi öğrenirken,
Diğer yandan da kaybetmenin ya da kazanmanın paylaşımını da öğrettik birbirimize.
Bir şiir gibi,
Bir şarkı gibi sihirli sayışmalarla başlayan, adlarını hiç unutamadığımız en güzel çocuk oyunlarını saklar belleğimiz; köşe kapmaca, birdir bir, seksek, saklambaç, aç kapıyı bezirgan başı, güvercin takla, kovalamaca, çelik çomak, çember, beş taş, çift ip...
Acıkmanın, yorulmanın, susamanın , üşümenin gerçekçiliğinden uzak,
Kan ter içinde kalıncaya kadar,
Annelerimizden azar işitme pahasına unuttuğumuz akan zaman...

Yaşımız ilerledikçe,
Ve geriye baktıkça,
Aklımızda en belirgin kalan tek şey çocukluğumuzun o muhteşem büyüsü mü acaba bizi bir çok duyguların peşinden sürükleyen?
Yaşamımızın sonuna kadar içimizde var olan o "sırça köşk"deki çocuğun kocaman yüreğinden mi tutunuyoruz yoksa hayata?
Yanıtı ne olursa olsun,
Ne kadar büyürsek büyüyelim,
Çocukluktan kalma bir özlem çeker bizi kendisine.
Güzel olansa içimizdeki çocukla birlikte büyümek.
Yaşadığımız süreç çok kısa olmasına rağmen bir ömre sığacak cinsten.
Ve eşsiz kıymette...

Ferda Balkaya Çetin
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 22-08-2013, 16:29
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart Beynimiz Bir Hologramdır

Uzmanlara göre bu muhteşem organımızın ancak %10’unu kullanabiliyoruz.
Tamamını kullandığımızı düşünün…
Kimbilir daha hangi başarılara imza atılacak,
Ya da,
Hayal bile edilemeyen “olası değil”, “mümkün değil” denilen daha kaç buluş gerçekleşecektir.
Beynimiz,
Güçlü bir hafıza, kavrama ve düşünme becerisiyle donatılmış.
Ve oldukça karmaşık bir yapıya sahip.
Ve hâlâ çözülemeyen sırları ihtiva eden gizemli kıvrımlarıyla araştırma konusu olmaya devam ediyor.
Kendi düşünce gücünün mimarı sayılan insan,
Kendisinde var olan potansiyeli kullanır.
Kullanamaz ya da.
Doğasındaki,
“Bilinmeyeni keşfetme” ye olan merakı beyin kapasitesinin sınırlarını zorlar.
Bu sayede yaşam kalitesini yükseltir.
İnsan, özgün bir varlık.
Bir o kadar da anlaşılmaz.
Kendisini üstün kılan beyni, en büyük zararı da yine kendisine vermez mi?
Çünkü,
Ürettiği teknolojik ve biyolojik silahlarla insanlığı tehdit eder.
Doğanın dengesini acımasızca bozar.
Genetiği oynanmış besinlerle birçok hastalığın alt yapısını oluşturur.
Yani kısaca kendi sonunu kendisi hazırlar.
Ne garip bir çelişkidir bu.
Beyniyle ürettiğini elleriyle yok ediyor.
Beyin ile el arasında bir ilişki olduğu kesin.
Hiç düşündünüz mü peki,
Yaratıcı, üretken olan ellerimiz mi yoksa beynimiz mi?
Yaratıcılığımızın işlevselliğini ellerimiz üstlenir.
Hareket ve tutma becerisiyle.
Bu yetenek,
Beynimizin gelişimine katkı sağlamaz mı bir anlamda?
Tasarlanan objenin üç boyutlu gerçek kaydını önceden göndermiş olmuyor muyuz beynimize?
İşte bu noktada,
Beş duyu yoluyla evrenden topladığımız bilgilerin dalgalarla beynimize “tam görüntü” olarak yansımasını,
“Beynimiz bir hologramdır” diyebiliriz.
Bir başka deyişle,
Gerçek hayatta gördüğümüz objelerin birçok açıdan ve derinlikli görülebilmesi.
Ellerimiz,
Becerisini ortaya koyarken,
Holografik bir yaşamın içinde,
Zihnimizin algıladığı sınırsız görüntünün orijinal kaydını beynimiz yapıyor.
“Çok boyutlu tek kare resim” olan evrenden…
Ve tüm evren içimizde.
Ne dersiniz?
Ferda Balkaya Çetin

**********
25.11.2010
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 22-08-2013, 16:31
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart Zaman mı Geçip Giden Yoksa Biz mi?

“Zamanla yarışıyoruz.
Yolun başından bir an önce büyüme telaşıyla, sonraları ayak dirememize rağmen artan bir tempodan ve sona doğru zamanın nasıl böyle çabuk akıp gittiğine akıl erdiremeden, çokça pişman ve bir hayli küskün bir edayla tüketiyoruz onu.” diyordu bir yazısında Can Dündar.
“Biz onu tükettik sanırken aslında onun bizi tükettiğini fark ettiğimizde vakit çok geç oluyor.”

Yakalamaya çalıştığımız, kaçırdığımız, bazen de kaybettiğimiz bir şeydi zaman.
Payımıza düştüğü kadarıyla soluğunu hissederken kimimiz ve yetmezken yirmi dört saat, planlayamayız kimimiz de gerektiğince.
Erteleriz.
Acele etmeyiz.
Unuturuz.
Yetiştiremeyiz.
Oysa ki,
Hedeflerimize, isteklerimize ulaşmak için var olan zaman boşa geçirilmeyecek kadar değerlidir. İçinden akıp gidense kendi yaşamımızdır.
Biliriz de, “zaman mı bizi yönetiyor biz mi zamanı” fazla irdelemeden bırakırız kendimizi akışına.
Statik,
Dinamik ya da…
Algıladığımız yönüyle gelişir yaşam felsefemiz.
Verimli kullanmaksa kişinin inisiyatifinde.
Düşünerek, üreterek ve bitmek bilmeyen bir arayışla insanın yeteneklerini geliştirmesi, insan olmasının bir sonucu olarak; kendisine, topluma ve yaşama bir katkı sunması demek.
İşte en çok da bunun için önemli zamanı etkili kullanmak.
21. yüzyılda yeni değişimlerle baş döndürücü bir hızla geçen zaman ayak uyduramadığımızda esir alıyor bizi.
Oluşan boşluk yeni oluşumları beraberinde getiriyor; yaşanmamış “an” ları ve “pişmanlıklar” ı…
Yaşamın kontrolünü elimizde tutmak gerekiyor, başka bir dünyaya bırakmamak için güzel günleri...
Ve bir Afrika atasözü:

“Her sabah Afrika’ da bir ceylan uyanır.
En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.
Her sabah Afrika’ da bir aslan uyanır.
En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.
Aslan veya ceylan fark etmez.
Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur…”

Ferda Balkaya Çetin
İl Gazetesi
24 Şubat 2009
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 01-09-2013, 18:45
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart Eylül Hüznünde Bir Aşk

“Ne içindeyim zamanın
Ne de büsbütün dışında
Yekpâre geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında” A. H. Tanpınar


Öyle bir an gelir ki,
Yaşadığınız evrenden soyut,
Henüz keşfedilmemiş bir gezegendeymişsiniz gibi,
-yerçekiminin olmadığı üstelik-
Zamanın ruhunu salt kendi bedeninizde taşıyormuşçasına içinizdeki hükümdar
coşkusundan egemen olmak istersiniz kâinatın evrelerinden geçen her canlıya
hatta cansıza…
İçselleştirdiğiniz ütopik bir dünyadan…
Henüz bilmediğiniz şairane yanınızla sonsuzluğa açılan kapılardan sevginin
bilinmeyen sırlarına ulaşırsınız.
Fuzuli’den, Hayali’den, Baki’den, Nedim’den…
Şairlerin olduğu yerde dil susar gönüllere akar beyitler.
Duygularınız, kuralsızlığın ellerinde hüküm sürmekte.
Tarihin sararmış yapraklarına doğru başlayan yolculuğunuz Kerbela’dan, belki
Roma’dan, belki de Vatikan’dan kesitler sunacak,
Fırtına öncesi sessizliğindeki Tuna’nın ihtişamına tanık edecektir sizi.
İstanbul kıyılarına vuran bir sevdanın vuslat ve ayrılığının,
Elem ve hüznünün,
Murassa bir hançerin kabzasında saklanan “sır” rına erdiğinizde ise;

“Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını
Babil uyandığı zaman”…

******
“..........kadim zamanlardan bu yana yaşanmış ve yaşanacak bir düşünce
ile eylemin karışımıydı – siz buna hayal ile gerçeğin, yahut edebiyat ile
tarihin de diyebilirsiniz- ve bundan heyecanlı bir serüven çıkartabilmek
zor görünüyordu.”

Öyle de olsa,
Fuzuli’ye ilham veren aşkın derinliklerinde dolaşırken,
Hayatın bütün renklerini görür, nağmelerini dinler, bütün ışıklarını toplar
taşırsınız bağrınızda.
“Aşkı bilen biri için yedi gerçek sır” ra ulaşmak için.
Ve “Eğer aşkı yaşamak öğrenmek istersen önce elemi yaşamalısın.”
Antik çağlardan kalma, antik mezarlardan sızan bir ışığın,
Sevinç içinde büyüyen bir acının şehre dökülen güneşin son ışıkları ile
buluşması sanki.
Ve sanki,
Tarihe ad bırakmış bir aşkın sayfalarını Dicle’nin serin yamaçlarına
doğru çevirmek,
Güz rüzgârlarında…

“Kârbân-ı tecridiz hatar havfın çekip
Gâh Mecnun gâh ben devr ile nevbet bekleriz”

( Mecnun ile ben soyutlanmışlık yolunun kervanıyız. Yolkesiciler kervanımıza
saldırıp da tekilliğimizi bozmasınlar diye bazen o, bazen de ben sıra ile şu
dünyanın aşk nöbetini tutuyoruz.)

Fuzuli’nin dizelerinden Lotus kokularla süzülen yirmi üç bin yıllık gizemin,
Kays’ın,
-Leyla’nın koyduğu ad-
Bir aşkın adı yazılıyordu yeniden.

Ve Leyla…
“.............ah bir bilseniz, yıldızlı çöl gecelerinde Leyla’nın türkülerini
dinlemek… Onun nefesinden özümsediğim kavurucu rüzgârın sesi kulaklarımdan
kalbime bir bengisu gibi akıyordu.”

Ve gizli bir filigran olur bağrınızda Kays adı…
Aşk,
Şiir olur,
Musiki olur, taşınır saraylara.
Dize dize akar, dillerden gönüllere,
Çöl kızı Leyla ile Kays’ ın öyküsü.
Binlerce kez güneş doğar üzerlerinden.
Ve İştar’ın,
Bütün ihtişamıyla parladığı gece,
Aşk yeniden yazılır, başka gönüllerde.

Zaman,
Milattan önce.

Belki de sonra.
***********
İskender Pala’nın ” Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” romanından esinle.

ferda balkaya çetin
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 01-09-2013, 18:49
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart GÖRÜNENİN ÖTESİNE GEÇEBİLMEK

Gizli olanın arayışı ve insanoğlunun sınırsız merakı bilimi çıkarmıştır ortaya.

Kalp ve ruhun sezgiselliği akıl yoluyla kazanılan bilgiler ışığında görünmeyeni

görünür kılabilir bize.

Bizden uzaklaştıkça küçülen nesneleri yine aynı perspektif bir bakışla tersine çevirmek gibi…

Ya da,

Çıplak gözle göremediğimiz ancak çeşitli tekniklerle algıladığımız Hidrojen ve Oksijenin bütünleşmesi olan basit bir fizik denklemi H2O, yani bildiğimiz suyun bileşimini düşünmek gibi…

Aynadaki görüntü de basit bir yansıma değildir.

Görünen her şeyde görünmeyenlerin izi vardır.

Özneyle nesnenin görünen birliğini, gerçekle öznenin buluşmasında somutlaşan bir yansıyışın zihnimizdeki uyanışlarına fenomen bir yaklaşımla,

Ama tersine bir düşünceyle,

Nesnelerin görünürlüğüne değil özünün görünürlüğüne doğru ruhani bir yönelişten ters yüz edilen bir zamana geçişin engellenemez sonucu çıkar karşımıza, aynaya bakışta.

Somuttan soyuta doğru bir yolculuktur adeta…

Bizi çeken, görünürün özündeki gizli manalar.

Olmakta olan her şeyin arkasındaki onu etkileyen sebepleri öğrenmek zorundayız.

Hayatı,

Yüzümüze taktığımız maskeler ile oynuyoruz.

Görünüşümüzün altındaki gizli ”BEN” ler,

Görünen biz ile görünmeyen biz arasındaki derin uçurumlar,

Değişen ruh hallerimizle yenilenen görüşlerde aklıyor bizi.

Diğer bir yaklaşımla, kendimizden uzaklaşmanın yakınlaşması.

Kattığımız ve yüklediğimiz anlamlarla bize görünen gerçekler kendi gerçeğimiz olurken başka insanların gerçekleri değişimler yaratır düşünce dünyamızda.

Ortak gerçeklerde buluşmak,

Olası yeni bir görüşün sonsuzluğa açılan yepyeni bir bilinmeyeni gibi keşfedilmeyi bekler.

İnsan beyninin sahip olduğu potansiyel,

Görünen maddenin ardındaki asıl moleküler ve atomik yapıya daha da ötesine ulaşacak boyutta.

Evreni keşfetme mücadelesinde başlayan yolculukta insan, asıl sırrın ve sınırsızlığın kendisinde olduğunu sezmiş ve yaşamın labirentlerine korkusuzca dalmıştır.

Bu arayışlarda toplumun itici gücü olan sanatın etkisi pek çok.

Kimi zaman Divan Edebiyatı’nın “beyit” ve “gazel” leri arasına gizlenir.

Kimi zaman maharetli bir karikatüristin bizi gülümseten, düşündüren çizgilerinden zamanın ruhuna dokunur,

Bilinç ile bilinçaltı arasındaki köprüden gider geliriz.

Sınırsızca ortaya konulan düş gücünden görünen ve görünmeyene yapılan her keşifte ufkumuzda yeni pencereler açılması kaçınılmaz.

Görünmeyenin hiyerarşisi,

Değişimler zinciri gibi sanatsal bir devinimle yeniden uyanışı betimler.

İç özgürlüğümüzü kullandığımızda oluşan farkındalığımız bizi, zihnin, mekanın ötesine geçirir.

Ötesinde ilerlemek gibi zamanın.

“Olan” ve “görünen” arasındaki çelişki,

Yaşamdaki şaşırtıcı karşılaşmaların gizlendiği ıssızlık,

Aydınlanacaktır belki de akıl ve mantığın iradesiyle.

Ve “Neden” – “niçin” lerden kurtardığımızda zihnimize takılanları.

Gölgelerimiz ve yanılsamalarımız değil ruhumuzun ulaşmak istediği,

Bir ışık huzmesi halinde kendi aynamızda yeniden biçimlenmeyi bekleyen görünmeyenler…

FERDA BALKAYA ÇETİN
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 18:54


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum