Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Günün Öyküsü

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #81  
Alt 01-09-2013, 19:02
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart

Apartman Çocukları

Evde yemek pişiyordu, soğan kokusunu bahane ederek dışarı çıktım. Her zaman gittiğim kahvehaneye gittim. Boş masa yoktu. Ben yaşlarda, tek başına oturan bir adamın yanına izin isteyip oturdum. Kalemimi, not defterimi, dergimi çıkardım. Masada oturan adam, beni tam teçhizatlı görünce kendini tutamayıp sordu:
“Abi, sen yazar mısın?”
“Pek sayılmaz.” dedim.
“Peki, ya kâğıt kalem?”
“Yarın katılacağım bir seminer için öykü yazacağım da…”
“Konusu ne abi?”
“Apartmanda yetişen çocuklarla ilgili.”
Adam birden gerildi:
“Çocuk deme abi.”
“Hayırdır, çocuklarla ilgili bir sorununuz mu var yoksa?”
“Var abi, var. Hem de iki tane. Ellerinizden öper demek adet olmuş, benimkiler ellerinizden ısırır.”
Gülümsedim, adama dönüp:
“Dertlisin galiba.”
“Hem de nasıl!” dedi ve devam etti. “Şu saçlarıma bak, hâlâ diken diken. Az önce yine tepemin tasını attırdılar da kapıyı çarpıp evden çıktım.”
Bir öykü malzemesi bulmuş gibiydim. Adamı ürkütmemeye dikkat ederek:
“İstersen biraz anlat, belki sana yardımcı olurum.” dedim.
“Ben sorunlarımı çözdüm sayılır.”dedi.
“Peki, nasıl başardın?”
“Bir koli asma kilit aldım. Çocuklar neresini kurcalarsa orasını kilitliyorum. O kadar rahatladım ki…”
“Gelişimleri?”
“Maşallah iyi gelişiyorlar, ikisi de tosun gibi.”
“Ya davranışları?”
“Sormayın gitsin! İnan evimiz bazen ateşli bir cephe oluyor, bazen bitpazarı, bazen de marangoz atölyesi…”
“Daha sakin anlatın da yazayım.”
“Yaz abi, yaz da… Hani yazar değildin?”
“Olacağım.”
“Ol abi, ol da yaz.”
“Sizi çileden çıkaran davranışlara bir iki örnek verir misiniz?”
“Ah ağabeycim ah, hangi birini?”
“Ne bileyim, ilk aklına geleni söyle işte.”
“Geçen, hanıma bir arkadaşı Yunanistan’dan Türk kahvesi getirmiş. Hanım da kasılıyor. Anlamadığım kahve buradan Yunanistan’a gidip de gelince ne oluyor! Adı bile aynı, gemi yolculuğu kahvenin tadını mı değiştiriyor? Neyse uzatmayalım, ben mutfakta salata yapıyordum, hanım ütü ile uğraşıyordu. Ortalığı kahve kokusu sardı. Bizim ufaklık bir paket Yunanistan’dan gelme Türk kahvesini halının üzerine sermiş.”
“Olur, böyle şeyler, çocuk onlar.”
“Peki, abi; olamayan bir şey anlatayım o zaman. Geçen gün yine ufaklık, çocuk bezlerini klozete doldurup sifonu çekmiş. Bezler gitmeyince ağabeyi kovayla su dökmüş.
“Bezler gitmiş mi bari?”
“Gitmiş, gitmiş de apartman girişinde kalmış. İnan bir gün boyunca umumi helâya taşındık.”
“Anlatacaklarınız bitti herhalde?”
“Ne bitmesi abi, daha başlamadım bile. Geçen akşam bebekleri olan bir arkadaşımız geldi. Yavrucak pişik olmuş, altına zeytinyağı sürdüler. Bizimki bir fırsatını bulup bardaktaki yağı kafaya dikmiş.”
“Peki disiplin uygulamıyor musunuz?”
“Ben sıkıştırsam annelerine, anneleri sıkıştırsa babaannelerine sığınıyorlar.”
“Böyle olmaz, disiplin şart. Çocuk, duracağı yeri bilecek.”
“Bilecek abi, bilecek. Yoksa çıldıracağım.”
“Bugün niye evden kaçtınız?”
“Boş verin abi.”
“Çocuklarla ilgiliyse söyleyin lütfen.”
“Yazacağım dedin ya, ayıp olur abi.”
“Ne olacak canım, çocuk bunlar.”
“Madem ısrar ettiniz anlatayım. Bizim ufaklık resme meraklı. Bu akşam sulu boya ver diye tutturdu, ben de sağa sola su döküyor diye vermek istemedim. O ara tuvalete girdi. Çıkınca baktım ısrarından vazgeçmiş. Kendi kendime, ‘Demek ki kararlı olunca oluyormuş.’ dedim. O ara hanım ‘Rüstem yetiş!’ diye bağırdı.”
“Eee?”
“Eesi bizimki tuvaletin duvarlarına resim yapmış. Anlarsın ya...”
“Anladım, kardeşim anladım.”
“Sağ ol abi, beni bir anlayan çıktı sonunda.”
“Sen merak etme, ben bunları yazacağım. Belki seminerde bu sorunlara çözüm de bulunur. İstersen sen de gel.”
“Yok, abi yok. Sen bunları yaz da git, haftaya yine buluşalım, bana çözümü anlatırsın, hem o zamana kadar sana yeni konular da çıkar.”
Adam biraz rahatlamış bir şekilde masadan kalktı. Az önce kirpi gibi olan saçları düzelmiş miydi, bana mı öyle geldi anlamadım. Masada yalnız kalınca kafamda uçuşmaya başlayan cümleleri kâğıda aktardım. İşim bitince de evin yolunu tuttum. Eve geldiğimde çocuklar uyumuştu. Eşim, elinde bir bez, söylene söylene tuvaletin duvarlarını siliyordu.

Özlem Yıldız

* Patika, Kültür Sanat Edebiyat Dergisi’nin 65. Sayısında Yayımlanmıştır. (Nisan-Mayıs-Haziran 2009)
Alıntı ile Cevapla
  #82  
Alt 01-09-2013, 19:04
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart

Kahve Kokusu *

Konuşkan değilim. İyi bir dinleyiciyim. Şimdiye kadar dinlediklerimi not etsem değme yazarları kıskandıracak “malzemem” olurdu. Ekonomiden anlamam. Buna rağmen benim yüzümden ülke ekonomilerinin batıp çıktığı söylenir. Neymiş, benim başımın altından çıkan kahve sohbetleri; hükümetleri, kralları, padişahları zor durumda bırakıyormuş. Bu yüzden yasaklandığım bile olmuş. Kimi de hafife almış beni: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane/Gönül muhabbet ister kahve bahane.” demiş. Uyak çok güzel. Yalnız bir de kahve tutkunlarına sormak lazım, gönlün neler istediğini.

Tek satır yazmayı bilmem; ancak o kadar çok yazar arkadaşım oldu ki sayısını şimdi hatırlamıyorum. Onların yazarken neler çektiklerini, benden nasıl medet umduklarını yazsam yeteri kadar eserim olurdu. Günde kırk fincan kahve içen Balzac’ı bir düşünün! Kaç eserinde benden yararlandı dersiniz? Ya adıma yakılan türküler!

Şimdi bu köhne geminin deposunda, denizaşırı ülkelere ilerlerken bir çuvalın içinde olmak yukarıdaki paragrafla nasıl da çelişiyor! Işıltılı masalar, güzel sohbetler yok burada. Kesif bir rutubet neredeyse tüm benliğimi silecek. Yok yok, öyle olsa eminim beni güverteye çıkarırlar. O da yetmezse kaptan köşküne... Demek ki deniz kokusu, çuval, rutubet bana o kadar da zarar vermiyor. Fareler mi? Ne yapsın beni fareler? Başımda oturup kedilerden mi konuşacaklar? Yoksa tayfaların denize tekmelediği arkadaşlarının yasını mı tutacaklar?

Yandaki çuvallar mı? Onlar arkadaşlarım benim. Çoğu kendinden geçmiş. Ya ayrıldığımız limanı düşünüyorlar ya da yeni ülkelerde kendilerini tüketecek dudakları...

Bakınmaktan sıkılıp “Hey gidi günler, hey!” diyerek yaşam yolculuğumun başına dönüyorum. Önce bir işçi elleri beni toprağa gömüyor. Biraz serpilince onlarca fidan arasından seçilerek ayrı bir yere dikiliyorum. Orada da sekiz ay bekliyorum. Boyum altmış santim kadarken sökülüp “Seni pamuklara sarmalar sararım.” misali palmiye yapraklarıyla sarılıp And Dağlarının eteklerindeki aile çiftliklerinden birine dikiliyorum. Şimdi çok uzak bir hayal olan o dağ yolculuğuna hiç girmeyeceğim. Anlatmaya başlarsam gemimiz limana varana kadar bitmez.

Bir sabah tomurcuklandı dallarımız. Derken üç dört yaş… Çiçeklerimiz her çiçek kadar narin. Hani “Adam olacak kerata!” diyorsunuz ya işte benim çiçeğimi koklayan kişi hatırı sayılır bir ürüne dönüşeceğimi sezerdi.

Altı ay sonra çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bizi elleriyle tek tek topladı. Daha sonra kabuklarımızdan ayrıldık. O kabuklar kahve bahçelerine gübre olarak geri döndü. Bizi büyük bir beton tankın içerisinde, billur bir suda bir gün kadar beklettiler. Bu suyun bir kısmını içimize çektik. Ağırlığımız artsın diye değil, biraz çürüyüp de aromamızı çoğaltmak için. Bunun ardından teraslara serdiler bizi. Tropikal bölge güneşi altında sere serpe yayıldık. Her yağmurda bir yangın telaşı... İnsanlar böyle zamanlarda üzerimizi iyice örterlerdi. Kesinlikle ikinci kez ıslanmamalıydık. Eğer kurutma sırasında ıslanırsak geri dönüşü olmayan bir çürüme başlardı. Gübre olarak bahçelerimize geri dönmekten başka çaremiz kalmazdı. Teraslarda iyice kurutulduktan sonra yeniden işlenirdik. Bir kilo gelebilmemiz için dört beş binimizin bir araya gelmesi gerekirdi. Ancak o zaman beş para edebilirdik.

İşte ben bu çuvala girene, üzerimdeki eşsiz aromayı kazanana kadar kaç türlü işlemden geçtim. Dalımda kaç tropikal bölge kuşu öttü, kaç yağmur suladı beni, kaç işçi topladı, kaç kadın eli değdi bana? Kaç hamal taşıdı? Ah ah! Ne emekler var üzerimde! Neyse ki aromam güçlü. Yoksa kim tüketirdi püfür püfür ter kokarken beni?

Çok az bir yolum kaldı. Yakın zamanda yeni bir limana varacağız. Yine hamallar, yine kamyonlar, yine işletmeler… Farklı işlemlerden geçeceğim “modern” tesislerde. Beni önce hafif yapacaklar. Sonra daha hafif. Fındıkla, çikolatayla, çilekle daha bilmem neyle karıştıracaklar. Ne kadar çok çeşidim varsa o kadar övünecekler. Sonra da ışıl ışıl bir kafede, bir ergenin ilan-ı aşkının cesaret kaynağı olacağım. Bir yazarın uykulu gözlerini aralayacağım. Akşamdan kalma bir sarhoşu ayıltacağım. Belki de bir çocuk beni ısrarla içmek isteyecek, başaramayınca da ilk yudumda “acı” diye bağırıp tükürecek. Kadınlar bir araya geldiklerinde falımdan kim bilir neler umacaklar! Bir garson, köpüğüm az diye azar işitecek; yeniden ateşe sürecek beni hışımla...

Her şeyin birbirine karıştığı dünyada benim de binlerce çeşidim üretilecek. Gazetelerde son bir manşet: “Kahvenin Elli İki Bin Çeşidi Üretildi.” Yıl yıl azalacak hatırım. Ben önce her şey olduğumu sanacağım. İş işten geçtikten sonra da kırk yıl hatırı kalan eski halimi özleyeceğim. İçimdeki kahve kokusunu tamamen yitirdiğimde, her şey oldum derken hiçbir şey olmadığımı anlayacağım.

Özlem Yıldız
Alıntı ile Cevapla
  #83  
Alt 01-09-2013, 19:06
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart

Dolmuştaki Düşler *

Kız meslek lisesinin resim atölyesi üçüncü kattaydı. Yarı açık cezaevini andıran yatılı okulun yüksek duvarlarla çevrili bahçesine bakıyordu. Atölyede on beş şövale, onlara bitişik ikişer tabure her zaman düzen içinde dururdu. Duvarları da farklı yıllarda yapılmış yağlı boya tablolar süslüyordu.

Okulun ele avuca sığmaz kızları atölyenin anahtarını bir şekilde çoğaltıp burasını resim yapmanın yanında sigara içmek için de kullanıyorlardı. Tuvaletlere sık sık baskın yapıldığından hiç kimse orada sigara içmeye cesaret edemiyordu. İşin sonunda okuldan atılmak vardı. Saat beşte dersler bittikten sonra yatakhaneye dar bir koridorla bağlı olan bu atölyeye sığınır, hem hafta sonlarının sevda değerlendirmelerini yaparlar hem de yatılı okulun kahrını azaltmaya çalışırlardı.

Böyle günlerden birinde Duygu, çoğu zaman yaptığı gibi, sigara içmese de arkadaşlarına katıldı. Arkadaşları pofur pofur sigara içerken o da iki adam boyu yüksekliğindeki pencerenin önüne geçmiş, uzaklardaki karlı dağlara bakıyordu. Dalgın hali, düşüncelerini ele veriyordu. Köyde şehirli, şehirde köylü olmanın acısını hissediyordu yüreğinde. Köye gittiğinde insanlar ona alaycı gözlerle bakıp şehirli halini küçümsüyorlardı. Şehre geldiğindeyse ne kadar dikkat etse de köylü hali bir yerlerinden okunuyordu. Lastik ayakkabılarından okunmasa iple bağlanmış çift örgülü saçları ele veriyordu onu. Geçen zamanda köylülüğün tüm delillerini yaksa da bu kez köyde rahat edemiyordu.

Duygu o kadar derinlere dalmıştı ki okulun bahçesinden kendisine el kol sallayan Müdür Yardımcısı Nuray Hanım’ı neden sonra fark etti. Nuray Hanım, tüm öfkesini ellerine yansıtmış, kendisini Duygu’ya göstermeye çalışıyordu. Duygu, Nuray Hanım’ı görür görmez toparladı. Onun ne kadar titiz olduğunu bildiğinden, hele okul müdürünün tayini çıktıktan sonra, o atölyeye damlamadan arkadaşlarını da uyarıp hep birlikte yatakhanede aldılar soluğu.

Kısa bir süre sonra Nuray Hanım’ın eli Duygu’nun kulağını kavramış bir halde tekrar atölyedeydiler. Nuray Hanım bir dedektif edasıyla atölyedeki dumanı kokluyordu. Atölyede sigara içildiğini anlayınca Duygu’nun kulağındaki eli daha bir dayanılmaz oldu. Duygu’nun güzel yüzünden dalga dalga acılar geçiyordu. Nuray Hanım, yürekleri titreten bir sesle:

- Demek burada sigara içiyordun öyle mi? diye sıkıştırdı Duygu’yu.

Duygu, titrek bir sesle:

- Ben sigara içmiyorum öğretmenim, diyebildi.
- Peki bu duman nereden çıktı? diye sürdürdü baskısını Nuray Hanım.

Duygu, sigara içmediğini söylemekten yılmıyordu. Nuray Hanım onun sigara içmediğine inanmaya başlamıştı; ancak sigara içenlerin ismini alabilmenin umuduyla sürdürüyordu baskısını.

- Bak kızım eğer burada sigara içenlerin ismini vermezsen bunca dumanın senden çıktığına kanaat getirip ailene senin bir tiryaki olduğunu bildireceğim.

Bir dağ çiçeği saflığındaki Duygu’nun defterinde “ispiyon” diye bir sözcük yoktu. Nuray Hanım son tehditten sonra da olumlu yanıt alamayınca Duygu’nun kulağının acısına şırak sesiyle gelen bir tokadın acısı da eklendi. Duygu hıçkırıklarla yatakhanenin yolunu tuttu. Onu kapıda karşılayan kızlar, sigara içmeyen birine bunu yapan Nuray Hanım’ın kendilerine ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı.

Nuray Hanım birkaç gün geçmesine rağmen bu konuda bir arpa boyu yol alamayınca Duygu’nun velisini okula çağırdı. Bir gün tarih dersinde kendini kaptırmış halde ders dinleyen Duygu’yu nöbetçi öğrenci çağırdı. Duygu meraklı adımlarla girdi Nuray Hanım’ın odasına. Babası karşısındaydı. Nuray Hanım halı sahayı andıran büyük bir masanın ardında tüm heybetiyle oturuyordu. Duygu, babasını süzüp durumu bilip bilmediğini anlamaya çalıştı. Babası nasırlı ellerini ovuşturduğuna göre her şeyi biliyor demekti. Çünkü sinirlendiği zamanlar böyle yapardı. Duygu, cesaretini toplayıp hiçbir şey olmamış gibi babasının elini öpmek için uzandığında şırak diye bir tokat daha patladı yüzünde. Bu anda Nuray Hanım’ın yüzünden bir onay ifadesi geldi geçti. Babası tokadın sesi odadan çıkmadan :

- Kızım, seni buraya sigara içmeye mi yolluyoruz, diye söylenmeye başladı.

Nuray Hanım başlıyor, babası susuyordu; babası başlıyor, Nuray Hanım susuyordu. Odadaki sesin sahibi değişmesine rağmen okların yönü hep Duygu’ya doğruydu.

Duygu yerin dibine geçmişti. Babasından yediği ilk tokattı bu. Halbuki Duygu’nun bu kadar dediğim dedik olmasını, arkadaşlarını savunmasını öğreten de yine babasıydı. Duygu bir süre sonra odadaki sesleri duymaz oldu. “Devlet bakar.” diye verildiği yatılı okulda yaşadığı sıkıntılar geçiyordu gözünün önünden. Okula kara lastikle geldiği günden, aç yattığı akşamlara; şehirdeki aşağılanmalardan, köydeki utançlara; yediği dayaklardan, zil çalar çalmaz kaçar gibi okuldan ayrılan öğretmenlere; bir hademe edasıyla temizledikleri sınıflardan, soğuk suyla yıkadıkları bulaşıklara kadar ne varsa tekrar yaşadı.

Ne eski utançları ne harçlıksız geçen günleri ona bu olay kadar koymamıştı. Zaten harçlıksızlığa da kendince bir çare bulmuştu. Köy dönüşü iki günde biten harçlığının son yirmi beş kuruşunu haftalarca cebinde gezdirirdi. Sırf “Param yok.” demesin diye. Cebinde bir simit parası da olsa parasız değildi ona göre.

Odadaki sesler kesilince Duygu, babasına döndü. Babası gök gürültüsünü andıran bir sesle:

- Çantanı topla, diye gürledi.

Duygu, düşmüş omuzları, zor ilerleyen ayakları ile güçlükle çıktı odadan. Nuray Hanım son cümleyi beklemese de: “Böylesi daha iyi, bu azgınlarla başka türlü baş edemem. Bu olay diğerlerine de ders olur. Özellikle de alt sınıflara…” diye geçirdi içinden. Hem belki kuracağı disiplin kendisine müdürlük getirirdi kim bilir?

Duygu’nun babası Musa, üç sene sonra da olsa haklı çıkmanın mutluluğunu yaşıyordu. O, bu okul işine daha başından beri karşıydı. Köylerindeki Ayşe Öğretmen yanına muhtarı da katıp: “Musa Bey lütfen kıymayın bu kıza. Onda bir ışık görmesem buraya kadar gelmezdim. Duygu çok büyük bir insan olacak.” diye söylediğinde bu pembe sözlere inanmasa da muhtarı kıramadığından göndermişti kızını yatılıya. Muhtar üsteleyip: “Masraftan korkma Musa, devlet kızına bakar.” deyince biraz daha rahatlamıştı. Bir de bugün yaşadıklarına bakıyordu. “İyi ki Nuray Hanım beni çağırmış. Çağırmasa daha kim bilir ne rezillikler açacaktı başımıza bu kız.” diye düşünüyordu.

Köy dolmuşu, Duygu’nun resim atölyesinden dalgın dalgın baktığı dağları aşıyordu. Duygu, arabadaki köylülerin kendisini süzmesine aldırmadan dalgın dalgın oturuyordu. Düşleri ise başka bir dolmuşla Ayşe Öğretmenin elini sımsıkı kavramış bir halde okula doğru gidiyordu. İlk günkü heyecanla…

Özlem Yıldız


*Öğretmen Dünyası dergisinde yayımlanmıştır.
Alıntı ile Cevapla
  #84  
Alt 24-10-2013, 14:07
Ferda Balkaya Çetin Ferda Balkaya Çetin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2012
Mesajlar: 96
Standart Gölet

Dalgın bakışlarımın önündeki gölet yakamozlanıp duruyordu. Nereden geldiğini anlamadığım onlarca kırlangıç birden göledin üzerinde uçmaya başladı. Kim daha alçaktan uçabilecek diye oyun oynar gibiydiler. Önce olabildiğince alçalıp bir yudum su içiyorlar, sonra hızlı bir şekilde yükseliyorlardı.
Gölet sakindi. Küçüktü. Büyük dalgaları oluşturacak kadar geniş değildi. Onun bir adam boyunu aşmayan suları ancak şıpırtı çıkarabiliyordu. Hemen ön tarafındaki kapaklara bağlıydı göletliği. Bir de Konurca’dan gelen kaynak suyuna. Bir acayip denge vardı. Gelen su, giden su; ortada gölet. Onu hiçbir zaman boş göremezdiniz. Ben onu hep dolu görmüştüm. Yıl içerisinde doluluğundan çok rengi değişirdi. Bazen yosun yeşili, bazen gümüşi, bazen de çamur rengindeydi. Sel suları geldi mi ne rengi kalırdı ne eski uysallığı. Kapakları bile tanımazdı. Taşıyamadığı suları setin üzerinden aşırırdı.
Ben en çok göledin yosun kokan halini severdim. Kasaba çocukları onun yosun kokulu sularına bırakırlardı kendilerini. Onlar da kırlangıçlar gibi kayıp giderlerdi suyun üzerinde. Öyle ayak çırparlardı ki göledin yarı suyu dışarı taşardı. Coşkuyla yüzen çocukların bir yanında suya bırakılmış pamuk tohumu çuvalları dururdu. Toprağa ekilmeden önce yumuşasın da daha rahat uyansın diye bırakılmıştı. Diğer yanda da bir veya birkaç at göledin kapaklarına bağlı olurdu. Atlar karınlarına kadar değen suyun içinde öylece dururlardı. Göledin suyunun ayaklanıra iyi geldiği söylenirdi.
Nereden geldiği anlaşılmayan onlarca kırlangıç, göledin üzerinde bir süre oynaştıktan sonra işe koyulurdu. Çaybaşı Kahvesi’nin göledi gören saçağı onlarındı. Orası boydan boya kırlangıç yuvalarıyla doluydu. Baharda geldiklerinde onlarca yuvayı elden geçirirler, aralarına yenilerini yaparlardı. İlk işleri yuvaları işgal eden serçeleri çıkarmak olurdu. Haylaz serçeler beleş yuvayı bulup kurulurlardı. Oh ne güzel memleket! Kırlangıçlar gagalarıyla taşıyabildikleri kadar çamur getirip küçültürlerdi yuvaların girişlerini. Semirmiş serçeler böylece yuvaların kapısı açık da olsa içeri giremezlerdi. Günler ne çabuk geçerdi. Bir bakardım ki yuvalardan kırlangıç yavruları başını uzatmış. Bu yavrular göledi izler, onun üzerinde süzülecekleri günü beklerlerdi. Sonra anneleri gelirdi.
Feryat figan yemek paylaşımı…
Gölette yüzen çocuklara kızardı Topal Kazım.
- Anacığını sattığım veletleri, pamuk tohumlarımı dağıtacaksınız!
- Kaçın, Topal geliyor.
Çocuklar bu öfkeli, aksi adamı gördüklerinde göledin ortasına doğru yüzerlerdi. Topal çok sinirlenmişse bir iki taş savururdu arkalarından. Öfkesini alamazsa çocukların gölet kıyısındaki kıyafetlerini kucaklar, aksayarak ilerlerdi. Yarı çıplak çocuklar yalvar yakar peşine düşerlerdi. Bin bir güçlükle alırlardı kıyafetlerini. Ardından tekrar gölede.
Günler çabuk geçti. O yıl gelen kırlangıçlar hiç fark ettirmeden gittiler. Bu devir daim kaç yıl sürdü, kırlangıçlar göledin üzerinde uçmaya doydu mu, kasabalı Çaybaşı Kahvesi’nde gölede karşı çay içmeye kandı mı, yosun kukulu suda yüzen çocuklar büyüdü mü, gölet suyunda yumuşayan pamuk çekirdekleri yeşerdi mi, yeşerse bile pamuklar uygun fiyata satıldı mı? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Tıpkı aradan kaç yıl geçtiğini bilmediğim gibi. Tek bildiğim kırlangıçların artık öbek öbek gelmediği.
Her bahar onlarcası gelirdi oysa. Göledin üzerinde oynaşmaları daha dün gibi. Şimdi ancak bir çift gelmiş. Saçaktaki yuvaların çoğu, antik kent evleri gibi duruyor. Serçeler hepsinin kapısını genişletip içlerine kurulmuşlar. Yuvaları çalı çırpıyla doldurmuşlar. Daha da semirmişler. Bu yıl gelen bir çift kırlangıç uğraşamamış onlarla. Kahvenin içinde göledi görmeyen bir köşeye yapmışlar yuvalarını. Yakında yavruları kanatlanıp uçacak.

Göledi besleyemeyen kuru çayın üzerindeki korkuluklara iyice yaslandım. Yaşlı ayaklarım beni taşımaktan çok uzak. Arkamdan belediye sondajından yayılan su sesi geliyor. Kasabalı bu suyu tankerlere doldurup zeytin ağaçlarını suluyor. Kuraklık aman vermiyor yeşile. Herkes Konurca’nın nasıl olup da kuruduğunu anlamaya çalışıyor. Kasabalıda bir hüzün, bir suçluluk. Binlerce yıl akan su, Akhisar’ın, Mecidiye’nin değeri bilinmemiş Konurca’sı nasıl kurur?
İşi düzgün olanlar yüz elli iki yüz metrelik sondajla geçiriyor yaz mevsimini. Yeraltı sularıyla köşe kapmaca oynayarak. Sular her sene daha derine çekiliyor. Gücü olan suyun peşinde. Ya gücü olmayan?
Ben, sondajdan yayılan su sesiyle dalıp gittim. Bir süre sonra bu sese bir de yosun kokusu eklendi. Bu kokunun etkisiyle çok eskilere gittim. Gölet daha kurmamış, bahar gelmiş, kurbağalar çıldırmış, Topal Kazım ölmemiş; gölette yüzen çocuklar büyümemiş, hepsi de yosun kokulu suyun içinde yüzüyor. Üzerlerinden bir öbek kırlangıç sürüsü geçiyor.
Tozlu bir rüzgâr uyandırdı beni düşümden. İçi kum dolu gözlerimi tekrar yumdum. Hayalim orada değildi. Açtım gözlerimi. Çaybaşı Kahvesi’nden havalanan iki kırlangıç, çocuksu coşkularıyla kuru göledin üzerinden süzüldü gitti. Tıpkı eski bir masalın içinden geçer gibi.

Özlem Yıldız
Ocak 2008
Alıntı ile Cevapla
  #85  
Alt 30-01-2016, 19:20
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

MAŞİNGA

"Adam, pencerenin önünde dikilmiş, yağan karı seyrediyor. Apartmanın sekizinci katında pencere. Sadece kar görünüyor; aralarda savrulan koyu duman renkleri, karın içinde bir görünüp bir kaybolan gökyüzü parçaları. / O dumanların arasında, küçük toprak evden bir kadın çıktı. Omuzlarını kısarak hırkasının önünü kavuşturmuştu. Üşüyordu. Koşarak evin kapısının yanındaki küçük ahşap kapıya geldi. Aceleyle kapıyı açtı. Ağzından, burnundan buram buram beyaz dumanlar çıkıp karlar içindeki çevreye yayılıyordu. Kapıyı açınca, ayaklarının dibine yuvarlanan tezekleri, aceleyle elindeki sepete doldurup kapıyı kapamasıyla koşup evin kapısından girmesi bir oldu. Pencerenin önünde kar yağışını seyreden adamın omuzlarından bir titreme geçti; birden uyanıverince, gördüğü düşü anımsayamayanın tedirginliğine benzeyen bir titreme. Gözlerini yumdu, ama tutturamadı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarının ıslaklığına şaştı; elinin tersiyle silerken. Gözlerini açmadı. İmgeleminde yarım kalanı, düş gücüyle kurmaya çalışıyor.

Sonsuz bir kar dünyasının bembeyazlığı içindeki o toprak ev, Türkiye’nin uzak, çok uzak, Doğu illerinden birindeydi. Yıllardan 1930’ların sonu, 1940’ların başı. Kadın bir odaya girdi. Oda sıcacıktı. Orada bir maşinga yanıyor, üzerinde çaydanlık, etrafa kızgın sular fışkırtarak fokur fokur kaynıyordu. Kadın çaydanlığın kapağını araladı. Maşingaya bir iki tezek attı. Yandaki kapağı açıp kızaran böreğe bakarak kapadı. Köşedeki muslukta ellerini yıkarken güzel gözlü küçük oğlanın sesi duyuldu: "Anneeeee!" / Kadın sedire doğru seslendi:

"Yavrum! Uyandım mı sen?" / "Borek oldu mu?" / Kadın sedire oturup oğlanı kucağına aldı. Yanağından, boynundan koklaya koklaya öperek güldü. / "Olmaz mı?" dedi. "Borek değil kuzum. Börek de bakayım." / "Borek!" / "Borek diyen ağzını seveyim senin. Borek oldu. Az bekle, baba da gelsin, abiş de gelsin, ablaş da gelsin, çay demlensin?" Küçük oğlan, kollarını annesinin boynuna doladı. Hayalinde kurulan sofra için gülümsedi.

Bu öyle güzel bir manzaraydı ki, kar dayanamadı, lapa lapa yağmaya başladı. / Pencerenin önünde dikilen adam gizlice içini çekti. Tam o sırada, yanına gelen karısı, ona arkasından sarıldı. / "Oo! Kar amma da hızlandı," dedi. Adam yanıtlamadı. Kadın, başını onun sırtına dayayarak: / "Kar böyle yağınca ben hep dağ yıllarında sefer yapan kamyonları düşünürüm biliyor musun?" dedi. "Onlar için hep üzülürüm. Dua ederim." Adamdan ses gelmedi. Kadın bir önseziyle eğilip yandan, ses çıkarmayan kocasının yüzüne baktı. Gözyaşlarının izini görünce yanağında, ellerini onun pantolon cebindeki ellerinin yanına sokarak, usulca ensesinden öptü. Öpücük ona dedi ki: "İyi ettin: Çok hüzünlendi." Kadın da öpücüğe dedi ki: / Hiçbir zaman dünyayı bilemeyeceğim." O sırada adam onun ellerini tutarak cebinden çıkardı. Döndü onu omuzlarından sarsarak: "Sen
maşinga nedir bilmezsin. Bak sana anlatayım?" dedi."

Gülün İçinde Bülbül Sesi Var.


Nezihe MERİÇ
Alıntı ile Cevapla
  #86  
Alt 15-12-2016, 11:11
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

Ben sana sevmeyi öğretemedim



Hep daha güçlü olmak isterdim. Meğer bir zamanı varmış. Hastane raporlarını elimde tutarak Ihlamurdere’ye doğru inmek için sokağa çıkıyorum. Gözüm hiçbir şeyi görmüyor. Epey yürüyorum. “Ne yapmalı şimdi?” diyorum, “tam da sırası yani…” Hep böyle olur. Başıma beklenmedik şeyler açmak en büyük marifetimdir zaten.

Yanımdan geçen bir çifti durdurup “Çarşı bu tarafta mıydı?” diye sordum. Geldiğim yolun tersini gösterdiler. Daha neler! Bunca yolu tersine gitmiş olamazdım. “Hani kahvaltıcılar sokağı vardı ya, o bu tarafta mıydı yani?” diye sordum bir umut. Adam kendisinden emin. Tam arkamdaki, dakikalardır yürüdüğüm yolu işaret etti. Son bir kez daha şansımı deneyip “deniz bu tarafta mı yani?” dedim. Güldüler. “Siz karaya doğru gidiyorsunuz şu an,” dedi şemsiyesinin altına sevgilisini yeniden sığdırmaya çalışırken.

Sarı kol çantamın içinde çakmağımı aramak için bir dükkânın önünde durdum. Kullanılmış bir uçak bileti, yemek fişleri, okumakta olduğum kitap… bir ben bir de çakmağım eksiğiz. Dükkânın önündeki basamaklarda oturan adam “Çakmak mı aradınız?” dedi. Yağları kemiklerinin üstünden kat kat sarkıyordu ve sakalından sadece burnuyla masmavi gözlerini seçebiliyordum. “Evet,” dedim. “Burada yakın,” dedi “yağmur da yavaşlar hem siz içene kadar.” Basamağın yanında duran hasır tabureyi işaret etti bana. Oturdum.

Birlikte sokağa bakıyorduk. Montlarının içine karpuz gibi sıkışmış insanları seyrediyorduk. Birden zaman yavaşladı. Ajda Pekkan “Mihrabım diyerek sana yüz vurdum” diyerek içimizden bir tren gibi geçiyordu. Akşam olunca olan biteni ona nasıl anlatacağımı düşünüyordum. Hayatlarımız iki farklı fay hattının üstündeyken, şimdi aynı yerden sarsılacaktık. Olacak iş değil. Belki de yumurtalıklarımda tümör var demeliydim. Kötü huylu değilmiş. İyi huyluymuş, ama onu aldırmalıyım, çünkü biz yeterince iyi değiliz. Bu açıklamalar yeterli olmalıydı. Ayrılırken kimse iyi şeyler işitmez ki… sanki yağlı bir et parçası, kıyma makinesinden geçmiş gibiydi bizimki. Hiçbir şey değişmedi. Oysa her şey başka kelimelerle anlatılabilirdi.

Geri dönmemin hiçbir anlamı yok. Bir açıklamanın, burada birlikte duralım demenin hiçbir gerekli sebebi de yoktu. Karnımda büyümekte olan şeyin, önce bir kız çocuğu sonra da sayemde güçlü bir kadın olacağını bilsem, bir ihtimal onu bu işkence sandalyesine oturtmayı düşünebilirdim. Ne fark eder ki? Yeterince zayıf olan bir dünyaya gücümüzü kanıtlasak ne değişecek ki? Sigaramın sonuna geliyordum. “Hiç,” dedim “üzülmüyor musunuz bunca hayvanı kestiğinize?” Masmavi gözlerini bana dikti. “Ben hayvanı kesmiyorum ki,” dedi “ölüsünü kesiyorum.” İkna oldum. Kendi suçuma ortak bulmuştum işte. İnsanın kendisini ikna etmesi için aptalca bir gerekçeye ihtiyacı var. Her zaman. Çocuğumu kesmeyecektim ya? “Haklısınız,” dedim.

Ajda Pekkan, acı çekmem konusunda ısrar ediyordu: “Ellerin ismini ezberledin de bir benim adımı öğretemedim.” İyi günler diledim. Hastaneye doğru geri yürümeye başladım. Randevu alacaktım. İçimdeki iyi huylu tümörden kurtulacaktım. Çünkü bunu yapmazsam, durumu kötüye gidecekti. İstemezdim. Belki bir gün Dünya’yı sevgisizlikten kurtarırsak, o zaman yeniden karşılaşırdık. O zaman iyi ki doğdun, derdim. Şimdi değil.

Sinem SAL
birgun.net
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  sinem sal öykü.JPG
Görüntüleme: 382
Büyüklüğü:  36,8 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #87  
Alt 27-02-2017, 23:13
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart Haftanın Öyküsü: Dölüt


Haftanın Öyküsü: Dölüt


Bir ıslak, kan kokusu. Ruhi etrafını yokladı, bir suyun içinde çırçıplak. Etrafında bir çeper, yumrukladı bir iki. Sıçtığımın batağı, bu ne böyle leş gibi, yapış yapış. Ulan nereye düştük!




Deniz TARSUS*

Uzakta kara bulutlar top topken bir olup birleşmiş, karası daha bir kara, hiddeti daha bir dişli. Cevval, geniş omuzlu beygirler gibi yürüsün rüzgar. Toprak gübre yesin. Ruhi ıssız yol kenarındaki benzin istasyonunda Bolu Dağı’nın ötesine yağan yağmurun esintisinde dedesinin ölü gövdesini düşündü. Benzin istasyonunun yanındaki derme çatma sidik kokulu tuvalette yüzünü yıkadı. Yorgunluk nasıl fena, derisini büzüp içini akıtsın. Uyku canına okurken içini okşuyordu, gıdık gıdık. Gözleri kan çanağı, sonra yanakları sarkık. Kaşları kirpiklerine değsin.

Tuvaletten çıkarken bacak arasını yalayan köpeğe gözü ilişti. Mayışmış şerefsiz, yavaş yavaş temizliyordu tüyünü, kürkünü. Adı kesin Arap’tır bu itin. Kara isen başka isime hakkın yok oğlu yok. İstasyonun elemanı arabanın camlarını silerken cam cazırdadı tiz. Çocuğun gövdesi ufak, kolları çırpı. Buraya yakın neresi var, nerede yaşıyorsun çocuk. Kim işe soktu seni bu boklu istasyonda, baban mı, amcan mı. Cebindeki bozukluklardan verdi. “Adın neydi?” Çocuk şaşırdı, dirildi göğsü. “Ahmet, abi.” “Sağ ol Ahmet.” Çocuk utangaç gülümsedi. En son kim teşekkür etmiştir Ahmet’e? Arabanın deposunu sıkıca kapatıp kilitledi Ruhi. Köpek heyheylendi, ayaklandı aniden. Çok uzaktan vınlayan gök gürültüsüne havkırdı. Ruhi’nin canı çıktı, çocuk adamın irkildiğini görünce bağırdı, “Lan Arap! Yeter be!” Ahmet bağırınca kuyruk sallayıp geri yerine yattı.

Ruhi arabanın çukur koltuğuna yerleşirken çocuğa selam verip çalıştırdı arabayı. Burnunu yalayan keskin benzin kokusuyla biraz ayıldı. Yola çıkardı arabanın başını, sonra götünü. Motor elverdiğince gaza bastı. Bir an önce memlekete varmak, Neşet dedesini defnetmek ve İstanbul’a evine dönmek istiyordu. Bolu yolu büyüdüğü topraklardan çok daha yeşildi. Gözü acıyor, adeta beynine batıyordu. Isırgan otu gibi dalansın dursun. Kaşıdıkça daha çok canı acıdı. İçim uyuyor namussuzum. Dedemin ölüsü nasıldır, on sene oldu görmeyeli. Neşet dedesinin yüzünü aklına getirmeye çalıştı sonra. Kim bilir ne kadar yaşlanmıştır o kadar zamanda. Bozkırdaki mezarlığa gömülecek, o da toprağın kumaşına iplik olacak. Hey gidi Neşet dedem hey. Babam ne haldedir, üzülsün, ağlasın, çok ağlasın. Öyle yumuşacık adamdan babam gibi herif nasıl çıktı, hiç. Ağzında tükürük birikti, midesi bulandı.

Kısa sürede hava iyiden iyiye karardı, arabanın tunuk farlarını yaktı. Uykusuzluk ateşini çıkardı biraz sonra, karnından boynuna bir sıcak yükseldi. Camı açtı. Uzaktaki yağmurun serinliği vurdu. Ot kokusuna bulandı. İnsan olmak ne zor arkadaş, bi ton dert, biraz basit olaydık, biraz huzur bulurduk ya. İnsanların hepsi ayrı garip. Birini anlasan diğeri değişik anasını satayım. Biraz huzur bulmak için şu istasyondaki köpek gibi mi olmak lazım, ah aptal salak olsam da, dünya zerre umrumda olmasa. Ulan köpekler, hayat size güzel. Uykusu kaçtı, biraz sakinledi bedeni, ateşi iner gibi oldu. Ancak biraz sonra başka bir koku bulandı burnuna, ama öyle fena bir koku, içini yaktı, midesini kavurdu. Hemen ardından uzakta havada dönenip duran bir karaltı gördü, emin olamadı, korkup gözlerini ovuşturdu, tekrar baktı. Açılıp genişleyip sonra tekrar daralan bir karanlık havada, nasıl tüyleri kabardı bedeninde. Peşinden cama takır tukur sinekler vurdu art arda. Art arda. Aralıksız. Ancak bu öyle bir büyük sinek kümesiydi ki, arabanın camına yapıştıkça önünü örtüyor, kapkara bir perdeye dönüşüyordu. Silecekleri çalıştırana kadar arabanın içine doluştu leş oğlu leşler. Camları kapattı. Gazı kesti, yavaşladı. Kalbi parmaklarında, boynunda, ayaklarında atsın güm güm. Bu hal hal değil. Gece gece. Nereden geldi bunca sinek, neden bu ıssız yolun içine hem de. Önünü zor gördüğünden direksiyona eğildi. Sağ tarafında kalan uçuruma baktı. Sinek kümesi aşağıdan geliyordu. Arabayı durdurdu. Arka koltuktaki hırkayı alıp kafasına sardı. Bagajda duran el fenerini sımsıkı tuttu. Sineklerin içinde kayboldu Ruhi.

Aşağı inen patikada toprağı kayayı ayağıyla yoklaya yoklaya temkinli yürüdü. Şimşek çaktı sonra. Ortalık öyle fena aydınlandı. Araziyi gördüğün kadar aklında tut oğlum Ruhi, aman diyeyim. Sakat burası, ıssız, düşer kalırsın alimallah. Gece gece iş çıkarma. Sinekler git gide yoğunlaştı. Ruhi feneri çevirdiği gibi gök öyle fena gürledi, öyle fena inledi, aynı anda kana bulanmış bir at kafasıyla burun buruna geldi. Atın gözüne vuran fener ışıl ışıl. Kendini geri atıp çığlığı bastı. Hırkadan nasıl sıvıştıysa ağzına sinekler doluştu, tıksırsa da yuttu hepsini. Hiç beklemedi hava, şimşeği tekrar vurdu flaş gibi gözüne gözüne. Aydınlattığı gibi sineklerin arasında kabaran hayvanların parçalanmış bedenlerini tek tek seçti. Kamyonet öyle fena devrilmişti ki, kasasında taşıdığı hayvanların hepsi başka bir yana savrulmuştu. Kayalıklara çarpınca birinin kaburgası etin içinde duramamış, dışa fışkırmış, diğerinin bacağı kopmuş, birinin gövdesi yarılmış, bağırsağı çıkmıştı. Ruhi korkudan tir tir titresin, ağzında döndü durdu laflar. Eyvah eyvah, mundar o kadar hayvan, yazık vallaha, canı çıkmış, suyu çıkmış. Kamyonetin içindeki adamı görünce feneri ondan tarafa tuttu. Adamın boynu yana düşmüş, sırtı dönük. Şimşeğin artığı gök gürültüsü patlayınca Ruhi bir titreyiş titredi, elindeki feneri düşürdü. Midesi kurtlandı, bir öğürme geldi dipten. Sarstı içini, hırkanın düğümünden, ağzından bürtledi gitti sular. Gömleğini hepten kusmuğa buladı. Boğulacak gibi olunca feneri yerden kaptığı gibi indiği yoldan dosdoğru yukarı tırmandı. Arabaya kendini zor attı, hırkayı çıkarıp ağzında biriken bulamaçı tükürdü. Anahtarı çevirip gaza bastı.

Ölüm görmek Ruhi’ye can katmıştı. Eli ayağı titresin zangır zangır. Biraz daha yol gidip sinek kümesinden sıvışınca ilk işi camları açmak oldu. Rüzgar burada git gide kuvvetleniyor, şimşekler adamakıllı göğü aydınlatıyor, gürültüsü kulağı titretiyordu. İçi ferahladı rüzgarla. Polisi aramalı mı, bir yer bulsak, telefon bulsak, polisi arasak. Yok. Cenazeye geç kalırım. Ölüler zaten ölmüş. Beklesinler. Elbet bulunacaklar. Biraz sonra sakinleşti. Daha çok yolu vardı, yarılamamıştı bile. Asfaltı, şeritleri düşününce içine yine bir bıkkınlık çöktü. Yıllar sonra evine dönecek, arada bir telefonda konuştuğu anasına sarılacak, tiksinerek babasının elini öpecek ve adetten dedesinin karnına konan bıçağın sivri ucuna bakıp atın kana bulanmış kafasını düşünecekti.

Yağmurun içine daldı sonra. Ruhi camı kapattı. Sinek ölüleri aktı gitti suyla. Küçüklüğü aklına üşüştü. Ruhi’nin şerit çizgisine dalan gözleri kapandı sonra. Geri açıldı, tekrar kapandı. Uykuya dayanamadı. Teslim olduğu gibi rüyanın içine doğdu. Bir ıslak, kan kokulu dünya. Nefes almaya gerek yok çocuk. Dönen dur. Bak nefes akıyor içte, dışta kan gibi. İnsan olmak hüzün getirir. Hüzünden yorulunca huzur. Huzur için insan olmaktan vazgeçmek gerekmez mi, öyle. Huzur sade olmak demek değil mi, öyle. Bir garip, uykudan mı geliyor bu hüzün, belki. Ruhi kendine baktı gözleri yettiğince. Parmakları birleşip sertleşti, toynağa evrildi. Sonra gövdesi şişip kabardı. Burnunda birleşti gözleri. İnsan burnundan kopup çıktı, uzadı, bir başka yaratığın gövdesi. Bacakları inceldi, ayakları küçüldü, kaskatı. Güçlü. Neyin içindeyim ben? Dönüştükçe içindeki hüzün, insana duyduğu sinir, sonra yorgunluk belirsizleşti, yerini boş bir beyazlık aldı. Asla kararamayacak bir beyaz belki. Biraz sonra içinde yüzdüğü su uzaktaki delikten akmaya başladı. İçinde bulunduğu çeper büzülüp küçülüp onu uzaktaki boşluğa itmeye kalkıştı. Etrafını saran kanlı çeper iyice sıkışıp onu hepten ittiğinde kafası bir oyuğun içine sıkıştı. Güç bela delikten kafasını çıkardığında çimen kokusuna bulandı. Bir atın kasıklarını kokladı. Ata dönüştükçe insanlığından oldu. Unutma Ruhi, yok, senin adın Ruhi, huzura ererken ismini geride bırakma. Peki sade ruh olmam için, ölümden korkumu silkip atmak için, babama olan nefretimi arkamda bırakmak için hayvan olup ensemin kalınlaşması mı gerekli? Bu daha mı güzel, çimen kokusu. İçimde bir özgürlük, ıslak kuyruğumda bir garip esinti. Burnumdan çıkan sert nefesin buharı. Peki. Kabul. Öyle olsun.

Ruhi o gece bir atın bacak arasına doğruldu. Ruhi ruhilikten çıkıp bir hayvanın saf iliğine bulandı.



*2016 yılı Orhan Kemal Öykü Ödülü sahibi.
Görsel: Şerif Karasu



bugun.net


Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Dölüt.jpg
Görüntüleme: 287
Büyüklüğü:  49,6 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #88  
Alt 07-03-2017, 20:40
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart


Gönlüm hep seni arıyor


Geldiğinde divanda oturuyordum. “Sigaran var mı?” diye sordu. Verdim. Uzun bi’ süre sigaraya baktı. Neden sonra başını kaldırdı. “Hadi git sen,” dedi. “Karını bekletme.” Ellerimi tuttu. “Ona da bana sarıldığın gibi sarılacaksın ama.” Afallamış bir halde yüzüne bakıyordum. “Söz mü?” “Söz abla!” dedim




Kahvede, dere tepe dolaşan laf Nebahat ablada konakladı yine. Elmadağ’ın eteğine pazar kurulur. Akşam karanlığının tül olup Elmadağ semalarına indiği saatlerde mahallenin en yoksulları çürük çarıkları, pazarcı esnafı da tezgâhlarını toplar. O saatlerde, pazarın kuytusunda kalan bi’ tezgâhın altına branda geriliyormuş, Nebahat abla da içine giriyormuş, artık ihtiyacı olan pazarcı üç beş kuruşa üstünden geçiyormuş canım Nebahat ablanın.

Mahalledeki bebelerin de maskarası oldu diyorlardı; bi’ köpek öldürene, ne bileyim işte, ılığından bi’ tas çorbaya… Gerisini söyleyemiyorum.

Midem bulandı. Kendimi dışarı zor attım. Gidip konuşsa mıydım Nebahat ablayla? Bak böyle yapma derdim, milletin diline düşüyorsun. Ne anlatacak ki sana? Kadını kerhaneye satmışlar lan! Ötesi var mı? Kim bilir, kaç yüz adam geçti üzerinden, terine tütün kokusu karışmış iğrenç iğrenç adamlar. Vay be Nebahat abla, güzelim benim, canımın içi, her şeyim!

Cadde boyunca yürürken amaçsızca su deposunun olduğu sokağa saptım. Bilemiyorum, eve gitmeden biraz daha yürüyerek kendime gelmek, belki de Nebahat ablayla konuşmak istiyordum. İleride sağda, Nebahat ablanın gecekondusu görünüyordu. Çekili perdenin göz göz olmuş yırtıklarından sızan ışık huzmeleri perdenin hareketlerine bağlı olarak ileri geri oynuyordu.

Başımı çevirdim. O sırada mahalleden iki bebenin Nebahat ablanın evinden çıktığını gördüm. Dişimi, yumruğumu sıktım. Su deposundan yana ilerleyip eğimde kalan söğüt ağacının dibine gizlendim. Beni görmelerini istemiyordum. Bi’ süre sonra yerimden doğruldum. Çocuklar yoktu. Karşıya geçtim.

Ne yapacağımı planlamışçasına Nebahat ablanın camını tıklattım. “Kim o?” diye sormadan kapıyı açtı. Beni görünce, delice bi’ kahkaha patlatıverdi. İlk dikkatimi çeken, damaklarına tam oturmayan takma dişler oldu.
“Hayırdır, hangi rüzgâr attı böyle?” dedi. Başımı öne eğdim. Yüreklendirmek istercesine, “Güzelin evi yol bellenir değil mi bızdık?” diye takıldı.

Gülümsedim: “Öyle valla abla.”

Birdenbire, yüzünde bi’ hüzün flaması dalgalanıverdi. “Çok güzeldim değil mi bızdık be?” diye sordu. “Şimdiki çocuklara diyorum da ‘tabii tabii’ diyorlar, kıs kıs gülüyorlar sonra.”

Tüylerim diken diken oldu. İtiraf etmenin zamanı mı gelmişti, yoksa ona moral vermek için mi söylemiştim, hiç bilmiyorum.

“Sen benim çocukluk aşkımdın be abla,” deyiverdim.

Gülümsemesinden morallendiği kesindi. “Hayda, o’lum bu vakte kadar niye durdun lan!”

Bi’ rahatlık gelmişti üzerime, açık açık konuşuyordum. “Ne bileyim abla,” dedim. “Çekindim.”

Aramızda, gergin bi’ sessizlik dolandı. “Abla be,” dedim. “Bi’ şey rica etsem?”

“Ricana bağlı bızdık, neymiş o?”

“Ya nasıl diyeceğimi bilemiyorum ama…”

“De lan, n’olacak, ne ricalar gördük, oh-hoo, bi’ bilsen! Bak gülüm, bi’ erkek söze böyle başlıyosa, bil ki karısıyla yapamadığı bi’ şeyi senle yapmak ister. Öyle mi lan?”

“Yok abla, yanlış anlama da!”

“Ulan, başlatma yanlışına da ablana da ne diyeceksen de, geveleyip durma ağzında!”

“Abla be, ben sana sarılmak istiyorum be, şöyle sarılıp sadece uyumak.”

Sağa sola şaşkın bakışlar atıyor, gözlerini bi’ yerde sabitleyemiyordu… Tuvaleti gösterdi. “Geliyorum,” dedi.

Bi’kaç dakka bekledim. Hıçkırık seslerini duyduğumda tuvalete yöneldim. Kirli, ahşap kapıyı çalıp “Nebahat abla,” dedim. “Aç aç, benim.”

Çok geçmeden sürgüyü çekip kapıyı açtı. Gözlerini siliyor ama gözyaşlarını tutamıyordu. Lan, dedim, benim için ağlıyor işte! Omzuna sarıldım. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. İlk defa dokunuyordum ona.

“Yapma böyle abla,” dedim. “Bi’ yanlışım olduysa da kusuruma bakma yani.”

Sımsıkı sarıldı. Başını göğsüme yaslayıp ağlamaklı bir sesle, “Nası’ dayanıyoruz ya?” dedi.

“Neye abla?” dedim.

“Bu hayata nası’ dayanıyoruz be!”

Nebahat ablaya daha bi’ sıkı sarıldım. Bi’ süre, kesif kokunun her yana sindiği o daracık tuvalette öylece kalakaldık.

Nebahat abla için için ağlamaya, sıkı sıkı sarılmaya devam ediyordu. Ben, büyülenmiş gibi bu anın tadını çıkarırken, kollarını çözüp “Geliyorum,” dedi. “İçeri geç sen.”

Geldiğinde divanda oturuyordum. “Sigaran var mı?” diye sordu. Verdim. Uzun bi’ süre sigaraya baktı. Neden sonra başını kaldırdı. “Hadi git sen,” dedi. “Karını bekletme.” Ellerimi tuttu. “Ona da bana sarıldığın gibi sarılacaksın ama.” Afallamış bir halde yüzüne bakıyordum. “Söz mü?”

“Söz abla!” dedim.

Eve dönerken içim, yokuşta freni patlamış kamyon misaliydi; bi’ o yana, bi’ bu yana savruluyordu. Bundan sonra neler olabileceğini düşünüyordum. Nihayetinde, hissettiklerimi tüm çıplaklığıyla anlatmıştım ona. Ulan anlatsan ne olur, bi’ ayağı çukurda kadının! İyi de hâlâ rüyalarıma giriyor, onu görünce elim ayağım boşalıyor. Seninki ne biliyor musun? Seninki salaklık, süzme salaklık, başka bi’ açıklaması yok bunun, mis gibi bi’ hayatın var, boş ver şu kadını ya, bitmiş artık, tükenmiş… Bak, sana ne söyliycem: Gençken, güzelken aynı durum olsa, sarılır mıydı hiç sana? Anla yani, meseleyi anla artık; herkese sarıldığını anla!

•••

Bi’kaç gün sonra, Nebahat ablayı kondusunda ölü olarak bulduk. Etrafında boş şarap şişeleri vardı. Başına, BİM’in büyük poşetlerinden bi’kaç tanesini geçirmiş; boynuna doladığı kabloyu sıkıca bağlayıp kendini boğmuştu.
Cansız bedeninin, birbirine sarılı sicim desenli battaniye içinde cenaze nakil aracına koyuluşunu bir an olsun aklımdan çıkartamam.
Elmadağ’ın tepesine yönelip ufka baktım. Güneşin batmak üzere olduğu yer -ince bi’ çizgi halinde- üç renge bölünmüş gibiydi; en üstte patlıcan moruna çalan bi’ tabaka, derken pembe bi’ kuşak ve en altta, güneşten arta kalan kıpkızıl kesit. Başımı öne eğip hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Emrah POLAT
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  haftanın öyküsü.jpg
Görüntüleme: 238
Büyüklüğü:  30,7 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #89  
Alt 15-03-2017, 20:58
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart Günün Öyküsü: Mayıstı! / Onur Caymaz

Günün Öyküsü: Mayıstı! / Onur Caymaz

Müjde Ar’ın efsane olduğunu düşünen berber çıraklarıyla bağlarım var. Devran Çağlar’ı, Noyan Barlas’ı, Nejat Alp’i bilen özel insanlar; entel olanı değil, harbi Müslüm’ü dinleyen jiletçiler. Yalnızım ve çünkü mayıs yeniden



15 Mayıs hem de. Demek neredeyse yaza gidiyoruz, aklımda kırlangıçlar, reçel kavanozları, bir aşk hikâyesi, çağıltılı. Çünkü bağışlayacaktı herkesi, mayıstı.

Sevgilisini havalimanından yolcu edip hiçbir şey olmamış gibi kaskatı geri dönüyor. Merdivenler; asansöre binmeden, yürüyen banda hiç takılmadan metroya ilerledi. Tren gelince bindi kınalı kuzum, oturduğu koltukta artık ince yağmurlara döndü buğday renkli kız; ondaki inceliği seviyorum mayıs, onu düşüneceğim biraz. Bu yaz savaş, bu yaz aşk, bu yaz örtmeyeceğim üstümü yatarken.

Metrodayım. Ataköy’de, ötesi deniz olduğu halde yol kenarındaki çimenliklere rakı sofrası kuran amcalar... İyi ki varlar, seviyorum onları, çünkü yalnızım. Nerede kimi görsem dostça kucaklamak istiyorum... Şeftali çiçeklendiği için mi böyle oldum, kirazın pembesinden mi, köşk lambalarıymış gibi parlayan tuzlu eriklerden mi? Hiç böyle yalnız kalmadım.

Trende gazete okuyan biri. Fotoğraf: Oya Aydoğan ölmüş. İnsan 15 Mayıs’ta ölür mü? Hikâyeme tarih düştüm böylece. Aydoğan, edebiyat evreninin o sonsuz bükümlü uzayında küçük bir yıldız olarak kaldı şimdi. Bu kelimelerin yazıldığı kâğıdı yıllar sonra bulan çocuk, arayacak onu, tanıyacak. 15 Mayıs’ta öldü. Yazın kapısında... Elli altı filmde oynamış. Gelecek mayısta da yolun kıyısındaki amcalar iki kadeh rakı parlatıp anacak Aydoğan’ı. Genç olmayı seviyorum böyle, ellerimin kırgınlığını. Kaşlarım kalın ama kirpiklerimi çok beğeniyorum. Kızım olsa, belki o da benim gibi hayran bakacak şu koca dünyaya. Müjde Ar’ın efsane olduğunu düşünen berber çıraklarıyla bağlarım var. Devran Çağlar’ı, Noyan Barlas’ı, Nejat Alp’i bilen özel insanlar; entel olanı değil, harbi Müslüm’ü dinleyen jiletçiler. Yalnızım ve çünkü mayıs yeniden.

Metro. İki arkadaş bindiler Merter’den... Birbirlerinin omzunda kolları. Hemcinslerine de sarılabilenleri seviyorum. Deniz dalgasından ürperenleri, çocuklarının saçını öpebildikleri gibi sümüğünü de silenleri, taze sarımsağın yeşilini. Ne diyordu Goethe, bütün fikirler biraz puslu, yapraksa nasıl canlı yeşil... Kış geride kaldı enikonu, sabah akşam havada beliren o müthiş kokudayım. Bambaşka bir annenin eski mor elbisesiyle açık sarı bayram sabahlarının karıştığı kokular. Çok önceden Rüya Sineması’nın girişindeki seyran böyle kokardı. Beyoğlu’nda Süper diye bir yer vardı, garsonlarıyla içerdim; köşede, pus giyinmiş gemilere benzeyen buzdolabında bekleşen baharlı mezeler böyle... İyi ki gençtim... Bu dünyaya dayanmamı sağladı körkütük kokular ve mayıs yeniden. Affedeceğim.

Türkülerde üşüyenler var iyi ki, en kısacık şiirlerde ömrün tüm ürpertisini duyanlar... Salatalığı kabuğuyla yerken toprağı hatırlatan ıtır, insanın günü gelince karıştığı yaz kokusu, ölüm. Yaz, pi’yazı getiriyor aklıma, bol soğanlı... Balat’taki köfteci, soğansız istersen, daha çok soğan koyar piyaza; pi’yaz deyince, pi’ya’no... Balat’taki piyano tamircisi var, kim bilir nasıl adam!
İki kadeh rakının arasına çay sokup griye saygıda kusur eden, sarhoş olduğu yeri anlayıp, içmeyi bildiği gibi bırakmayı da bilenler; yol, usul, erkân görmüşler mayıs, bağışlayacağım herkesi. Kirazdan küpe edenler, birazdan kalkıp gidenler. Gitmeleri seviyorum.

O kızı düşünerek varıyorum eve. Uçağa binip giden sevgili, ne zaman gelir, niye gitti? Dönecek mi? Akşam iniyor birazdan. Böyle saatlerin koyu lacivert huyları var; ışığı hiç açmayıp karanlıkta maviye dönmüş boş odaya bakıp boşluğu görmeye çalışanlar mayıs!



Otellerde, zaten hediye verilen sabunu, dikiş setini, küçük boy ayakkabı cilasını gizlice çantasına sokuştururken bile utananlar, pahalı saat takmaya erinenler... Oyun havası çalarken elli ayaklı tempo tutanlar, radyo dinleyenler, ezbere şiir bilenler, pazara çıkıp dolanırken insanın yüzüne patlayan renklerden sarhoş olanlar, kanyak içenler, ince dudaklılar... Mayıs bizim.

Mayıs. Öpüşürken çok heyecanlananlar, başını cama dayayanlar, ıssız, sakin köyler gibiydi mayıs, yemenilerde zamana hayretler içinde bakan solgun çiçek... Eski karate filmlerindeki dövüş seslerini sevenler mayıs, sinemada film yerine öpüşenler, sevdiği şarkıları üst üste dinleyenler, yaz geceleri balkonda uyuyanlar, fıstıklı baklavacılar değil de sütlünuriyeciler mayıs!

Kız nerede oturuyordu acaba? Oğlan kimdi? Evvelce yaşadığı mahallelere gidip eski kendisine rastlamayı umanlar; dilencilerin yanından yara almadan, kolayca geçemeyenler. Herkesle arkadaş olabilenler. Toplu basımları değil tek kitapları tercih edenler; İskender Pala mı, saçmalama, Tevfik Fikret’e inananlar mayıs...

Metroda gizlice ağlayan buğday incesi kızı düşünüyorum evde. Yaz öyle acımasız kurşun ki darmadağın ediyor beynimi. Sahanda yumurta yapıyorum, yanına kola açıyorum. Açmıyor; biraya geçiyorum. Uzanıyorum koltuğa. Televizyon. Haber programları var, evlilik programları, kanal-izasyon. Yalan söylediğini bildiği için çekinerek konuşan şık haber sunucuları var.

Oya Aydoğan’ın filmi var televizyonda, kesile kesile kuş olmuş. Filmde, yol kenarında rakı içen adamlar. Piyano çalan buğday incesi genç Oya, sevgilisini uğurluyor. Askere. Havalimanından bir uçak camları titreterek havalanıyor. Düşecek. Uçaklar, ne kadar da kuşlara benziyor. Giden sevgilinin gazinosu var, Beyoğlu, arka sokaklar, diz çürükleri, kirli güneşler, ucuz lokantalarda az porsiyonun yanına bol ekmek. Oya’nın diğer âşığı, olan biteni öğrenip geldiği onca yolu... Aynı gün... Trenle... Dönüyor.

Affedeceğim.

Her şey yeniden başa dönüp tekrar başlıyor. Fakat unutmayacağım.


Onur Caymaz
birgun.net


Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  haftanın öyküsü 1.jpg
Görüntüleme: 265
Büyüklüğü:  89,0 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #90  
Alt 12-04-2017, 14:51
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart

Kurunun yanında yaş da kuruyor



Annemin söylediği gibi sıkı sıkıya giyinip terapi randevum için evden çıkmıştım. İnsanların denize girdiği aylar dışında mevsim benim için genelde kıştı. Rüzgâr gövdeme dokunacak boşluk bulamamalıydı. Böyle olduğunda hasta oluyordum ve bazen üç haftayı buluyordu ayağa kalkmam. Gerçi bir kez ailecek gittiğimiz Bozcaada tatilinde eski bir pansiyonun balkonunda uyuyakalmış, sabaha kadar şefkatli bir rüzgârla sarmaş dolaş olmuştum. Annemler pansiyonun bahçesinde adanın hoş şaraplarıyla muhabbete dalarken, ben sırtüstü uzanarak, tanıştığım gökyüzüyle arkadaştım artık. Aldığım ilaçlar nedeniyle içki içmemem gerekiyordu fakat itiraf etmek gerekirse masadaki yarım şişelerden birini kaşla göz arasında odama götürmüştüm. Arakladığım şişe mi, koynunda uzandığım yıldızlı gökyüzü mü nedendi sarhoşluğuma bilmiyorum ama o gece hayal kurarak uyuduğum ilk gündü. Şimdi Zekai Özgür Durağı’nda inip cadde boyu yürüyecek, benzincinin karşısındaki duvarları sarmaşıklarla kaplı büyük balkonlu binaya girecektim. Bunu daha önce otuz yedi kez yapmıştım, otuz sekizinciyi de yapacağıma inanıyordum. Ben inanıyordum annem, babam inanıyordu. Binadan ne kadar sessiz çıkarsam çıkayım pencereyi açıp ‘’Oğlum Salih dikkatli git emi oğlum,’’ diyen Melek Hanımteyze inanıyordu. Akbilim, hava bozarsa diye yaz-kış yanıma aldığım montum, kapıyı kilitleyep kilitlemediğime dair kuşkumla durağa doğru yürüyordum. Oto servisinin önünden geçerken Efraim abiler salam, kaşar kestirmiş öğle yemeği yiyiyorlardı. Efraim abi beni görünce seslendi:

-Len Salih nere gidiyon oğlum?

-Randevuya gidiyorum Efraim abi.

-Paran da gidiyo mu?

-O da geliyor abi.

-Oğlum yirmi sekiz yıldır tüm mahalle beni dinliyor, kimse beş kuruş istemedi. Gel otur iki lokma bir şey atıştır yarım saat geç gidersin. Maliyetine dinleriz len eşek sıpası.

-Efraim abi zaten seans kırk beş dakika sürüyor.

Birkaç adım attım atmadım geri döndüm, zaten gitmek için pek istekli de değildi ayaklarım. Efraim abi onlara doğru yürüdüğümü görünce oturmam için yanına bir meyve suyu kasası çekti, oturdum. Yüzünü yüzüme döndü, üstünde oturduğu kasayı iki kez bana doğru çekip yaklaştırdı. Gizli bir şey söyleyecekmiş gibi öne eğilip yavaşça dizime vurdu. ‘’Bak Salih’’ dedi, ‘’insan moral varlıktır, dokunmazsa hasta olur. Senin küçüklüğünde de mahallenin delisi yok muydu oğlum, peki niye hiç zarar vermiyordu insana? E şimdi akıllı dediğin seri katil oluyor. Niye arkadaşları gibi o da sabırla sırasını bekliyordu dönmedolapta? Çünkü temas ediyordu be oğlum. Mahalle maçlarında koşuşturup ter kan içinde kaldıktan sonra bahçe katında su veren komşuya, misket oynarken yaslandığı arkadaşının omzuna, sokakta kapıştığı çocuğun yapıştığı yakasına. Len biz sokakta köpeklerle koşarken sürüye karışıyorduk millet ayıramıyordu kim it, kim çocuk. At özenirdi at, caddelerde koşuşumuza. Belediye, Cafer’in köpeği zehirlediğinde çöp arabasına kaptırmadık hayvanı götürdük parka gömdük, neden? Varsın kimse yanmasın giden bizim canımızdı. Anam öldü, babam öldü diye üç gün yemek yemedi çocuk; biz de onunla beraber aç kaldık, neden? Varsın ulusal olmasın, yas bizim yasımızdı. Zabıtanın camını çerçevesini indirdik, neden? Varsın düşmana değmesin, attığımız bizim taşımızdı.

Salih kavga etmezsen, dizin kanamazsa hasta olursun oğlum! Dövüşçen len, köpük gibi kabarcan. Köpekler barışmak için dövüşür, sen hiç arkadaşına kin güden köpek gördün mü? Kedi dediğin nedir, portakal kadar canı var, sıkıştır bakayım çıkmazda yandım anam diye feryat figan koşturur. Kedi deyip geçme oğlum, küçüktür ama öz hısmıdır aslanın. Mesela ben de senin gibi bunalıma girmek istiyorum amma vaktim yok. Bak indirdik toplayamadık, üç gündür şanzıman bekliyor. Şanzımanı atlatsam dükkân kirası, onu atlatsam ev kirası. Hepsini atlattın mutfaktı, tüptü, faturaydı. Tatillerde bizimle çalışacaksın... Terleyecek, soğuk suyu bir de o zaman içeceksin. Dövüşeceksin ama okulda, ama fabrikada ille dövüşeceksin. He bir de seveceksin. Hem de öyle taahhütlü, kontratlı değil Angut gibi seveceksin. Angut kuşunu bildin mi Salih, onlar eşleri öldükten sonra yas tutar, ölene dek bir daha eşleşmezler. Biz de saf bulduğumuza 'angut' der dalga geçeriz...’’

Efraim abi tek seansta bir öz vermişti bana. Yaşamdan duyguyla damıtılmış, piripak, rafine bir öz. Aldığım bu özü yol boyu, parklara, bahçelere, bulaştırdım. Evden çıkınca kapıyı kilitledim mi diye de kontrol etmiyorum artık.

Can Binali Aydın - canbinaliay@gmail.com
birgun.net
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  kurunun yanında.JPG
Görüntüleme: 212
Büyüklüğü:  66,2 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 14:55


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum