Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #31  
Alt 12-07-2013, 23:05
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebi metin

Edebiyata ilişkin söyleşilerde en önemli konu; işte belki de bu şimdi sizin yaptığınız gibi “edebiyatla ilişkilendirmek” konusudur… Kısa bir tarama yaptım bu konuda ilk elde bazı bilgilere ulaştım. Lakin bu araştırmadan önce de ben bu forumlarda ve ana sayfa köşe yazıları arasında “Şiiri anlamlandırmak” adı ile bir deneme yazısı yazarak böylesi bir konuya ilişkin bir yorumda ve de temennide bulunmaya çalışmıştım. O eleştirel yazımda da görüleceği gibi, bir şair ve bir şiir eleştirmeni “şiiri” “kalple hissedilir” türünden önermelerde bulunarak açıklamaya kalkarsa ben de kimya ve fizik dâhil edindiğim bütün bilgileri kullanmak durumunda kalırım ve bu yaklaşımım, “beklenen” bir edebi metinden çok daha başka bilgileri içerebilir.

Buna rağmen bir “edebi metin” ne olarak ya da nasıl tanımlanabilir?

Tanım:

“Okuyanlara estetik (sanatsal) bir doyum sağlamak amacıyla yazılmış, ya da böyle bir amacı olmasa bile biçimsel ve içeriksel özellikleriyle bu düzeye ulaşabilen bütün yazılı eserlere edebiyat denir. Edebiyat bir anlatım biçimidir. Düşünce ve duyguları güzel ve etkili bir biçimde anlatma sanatı olarak da tanımlanabilir. Herhangi bir metnin edebiyat eseri sayılabilmesi için sanatsal değerler taşıması gerekir…” [1]

Şimdi bir metni “edebi” metin kılan en önemli özelliği, yukarıdaki tanımla “estetik” olduğunu anlıyoruz. Tabii iş “estetik” kavramına gelince onun da ayrıca tanımlanması yapılmalı ve biliyoruz ki; bu da insanların sahip oldukları değer yargılarına göre değişecek. Estetik kaygıları taşıyan bir heykele bizim belediye başkanımız ne demişti hatırlıyor musunuz? Ya da “Hitit Güneşi” adıyla bilinen ve o dönem uygarlığının en belirgin estetik formatı için ne demişlerdi, “putperestlik” çağrıştırılarak.

Edebi metin türleri içinde artık sadece şiir ve öykü ya da romanı algılamıyor edebiyatçılar. Bir “iç dökümü” ve çok da “sanatsal” kaygıyı içermeyen “günlük” ya da bir iddiayı, bir eleştiri yazın türü olarak “denemeleri” de edebi metin türleri olarak görebiliyorlar.

Sanatsal kaygılar konusunda çok iddiacı olmadığımı ve benim aslında bir “sokak yazarı” yani “forum yazarı” olarak edindiğim bilgileri “günlük yaşama” anlatım kolaylığı içinde ve sık sık tartışmalardaki makale ve deneme türünde yazılarımla bu çapta bir kaygıyı taşıdığım artık bilinmektedir.

Bu tür yazılarımda “üslup” taşıdığım en önemli kaygımdır. Yine de akademisyenler bu türden yazın konusunda bir şeyler söyleyebilir ama biz mesela Bukowski’nin “Pis Moruğunun anıları”ndaki gibi anıları da bir edebi metin boyutunda algılayıp okuyabiliyoruz.




















Bir yazarın “dini imanı” ne olmalı?

[1]edebiyatturk.com

Alıntı ile Cevapla
  #32  
Alt 25-07-2013, 22:32
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Bir yazarın “dini imanı” ne olmalı?

“…Tam o sırada yukarı yukarı kıvrık kirpiklerinin ucunda inci gibi bir yaş parlamaz mı? Ben oldum bittim ağlamaya dayanamam. ''Çok talihsiz insanım ben'' diye inliyordu. ''Çok ama çok, çook."

Öpsem mi dersin? Öpmek lazım galiba... Kardeşlik, vatandaşlık, insanlık, an, durum, dekor, her şey bunu icap ettiriyor. Tam ben böyle düşünürken üzgün gözlerini kaldırıp ıslak ıslak bana baktı. Ve işte o anda, tövbeler olsun, abla-kardeş, kızılbaşlar gibi sarmaş dolaş oluverdik.


Biraz sonra birbirimizden kopabildiğimiz zaman ikimiz de tuhaf tuhaf soluyorduk. Yurt sevgisi, kardeş şefkati ile filan pek ilişiği olmayan bir soluyuş...”

Yukarıda bir öyküden alıntı var. Bu öykünün yazarı benim de bir zamanlar çok beğendim bir yazar olan Haldun Taner’in “Ablam” adlı öyküsünden. Şişhane’ye Yağmur Yağıyor adlı öykü kitabından yani. Ben bu öyküdeki bu tartışmaya bir başka edebiyat sitesinde şahit oldum. Kamuoyunun dikkatine de Celal İlhan adlı bir öykücü ve edebiyatçı yapmış.

Şimdi tartışma konumuz burada şu. Ahlak denen şeyin nasıl oluştuğuna ilişkin genellemeler yaparak, her yazarın oluşturmak zorunda olduğu “duruşu” basite indirgeyerek sulandırılması değil olan. Herkes bilir “ahlaki normların” toplumsal koşullar içinde değişmeler gösterdiğini. O yüzden bazıları takılıyor her yazılana. Eğer yazar kendi yaşadığı toplumsal koşullar içinde biçimleniyorsa, işte okuru buna cevap arıyor bir yazar nasıl bir “ahlaki metodolojiyle” hareket eder ya da etmeli diye? Biraz da sorunumuz bu olmuyor mu?

O yüzden bu pilav çok su kaldırır…

Yazar aklına gelen her şeyi yazabilir mi?

Alıntı ile Cevapla
  #33  
Alt 02-08-2013, 21:54
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Bir yazarın “dini imanı” ne olmalı II

Bir “söylemin” moral değerleri olur mu? Elbette olur. Yeter ki söyleminizin temel taşları belirlensin. Kişinin oluşturduğu söylemde onun dayandığı ideolojik formasyon doğru belirlensin ve en önemlisi sadık kalınsın.

Bizim ülkede sınıfsal ayrışma ve aralarındaki ilişki derinleşmediği ve de küçük ölçekli üretim ve yaygın küçük ticaret burjuvazisi yıllardır halkın geniş katmanlarını oluşturduğundan ve de egemen ideoloji de “kıytırık” bir süreçten geçip yerleşik ve modern burjuva değerlerini oluşturamadığından bu tartışma küçük burjuvazinin katmanları içinde sıkışıp kalıyor böyle işte. Yukarıda örneğini verdim. Haldun Taner sizce Heterodoks Müslümanları aşağılayamaya varan bu sözleri niye kullanma gereği duyuyor ki? Ya da biz “tanrıtanımazlığa” uygun düşen bir söylemi burada ifade etmeye kalkarken Müslümanların kutsal saydığı kişilerin “özel yaşamlarına” ilişkin açıklamalarda bulunma gereğini niye duyarız?

Bunları hangi “moral değerlerimize” dayandırarak yaparız?

Hayır! Bizim böyle bir kaygımız yok… Çünkü her şey bizimle başlayıp, bizimle bittiği için bir sonraki kuşağa bilgi aktarma gereği duymadığımız için biz “moral değerler” oluşturmayız ve de bunun ne olduğunu da bilmeyiz. Ama adımız kalsın baki… O yüzden dönüp dolaşıp bu halkın değer yargıları içinde önceleri Bektaşi fıkraları ile dinin varlığına “eleştirel” yaklaşır sonra da sıkıyı görmediğimiz yerde işin endazesini kaçırırız.

Bu tıpkı, Dünyadaki sosyal demokrat hareketin yükselen değer oluşturduğunda bizdeki dar kafalı ticaret burjuvazisinin ağzından tüm köylü yığınlarının koro ile katıldığı; sosyalizmin ensest ilişkiler içerdiğini ana, bacı, karının ortak kullanıldığına dair rivayet uydurmaları gibi bir şeydir. Buna cevap olarak da; “bizde senin ananı” mealinden yakıştırmalarla geçiştiririz işi. O yüzden adamın biri kendi oluşturduğu cumhuriyetin bayramında büyük bir inançla bu millet zekidir, çalışkandır diye bağırırken biz de bir yazarın ağzından kerameti kendinden menkul bir lafın yani bu milletin yüzde altmışı aptaldır lafında keramet ararız.

Dam mı, saksağan mı bilemem ama… Eleştirel bakmanın ne olduğunu da az çok bilirim. En azından eleştirel bakışın nelere dayanması konusunda da kesin bilgilerim vardır.

Demem o ki; bizim şiirlerimizde, öykülerimizde ifadesini bulan kendi bilincimizin oluştuğu dışa yansıma; yine bu toplumsal koşulların içinde biçimlenen bir olgudur. Sadece bunun bilincinde olmak bile yeter. Bilmem anlatabildim mi?
Alıntı ile Cevapla
  #34  
Alt 11-08-2013, 21:12
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Bir yazarın “dini imanı” ne olmalı? III
Haldun Taner - Angerne ye cevap

Ben sadece insanların düşünsel faaliyetlerinin hangi koşullarca belirlendiğini anlatmaya çalıştım. Lakin bir toplumun toplumsal ilişkileri içinde ne türden “poetik oluşumlar” ortaya çıkar bunları öngörmek başka bir şeydir. Bunlar ya da geçmişte oluşmuş ki ben buna sanatsal faaliyet diyorum burada, bu oluşumlara açıklamalar getirmek ve her sanatsal olayı toplumsal var oluş koşulları içinde yerine oturtmak sadece edebiyatın veya sanatın işi değildir. Bilimin işidir de.

Eğer anlatmak istediğiniz şey; “yaratıcı düşüncenin” estetik biçimde şekillendirilmesi ile oluşan ve sizin dediğiniz “poetik oluşumun” bağımsızlığı ise, bu konuda acele etmeden karar verebilme sürecine girmeliyiz derim ben. Mamafih bu konuda birçok edebiyatçı kararını vermiş durumda. Ama görünen o ki, verilen kararlar da dönüp dolaşıp bir daha verilme gereği duyuluyor bizim ülkemizde.

Dünyadaki “konjonktürel” gelişmelerin ulusları nereye götüreceği konusu sanıldığının aksine çok da muamma değildir. Bilimsel izlemeler bunun için vardır zaten ve bağımsız bir “poetika” oluşturmak isteyenlerin de bundan haberdar olmalarında yarar vardır. Aksi takdirde oluşturacakları “poetikalar” sanıldığının aksine hem “yaratıcılığı” kapsamayabilir hem de sürekli eleştiriden kurtulamazlar. Ayrıca yaratıcı düşüncenin beklenmedik durumlara bağlı gelişme ve hatta gerekirlilik gösterdiğini veya göstereceğini söylemek de ne kadar doğru olur bilemem? Farkında olunmayan “yaratıcı” düşünsellik olur mu?... Bu bağlamda “Dadaizm” de “Sürrealizmi de” bir kere daha ele almakta yarar var sanıyorum.

Bizdeki düşünsel tarihin elbette önemi var. Ama bizdeki düşünsel tarih uzun dönemden beri kendine özgü olamadı. Nasıl “Demokrat” parti adı partiyi demokratik yapamaya yetmiyorsa “Halk” partilerini halkçı, “Sosyal Demokrat” partilerini de sosyal demokrat ya da sosyalist yapmaya yetmiyor. Küçük tarım işletmeciliği demokrasisi yerine köylücülük, sosyalizm yerine halkçılık, antiemperyalizm adına ulusalcılık bizim siyasal düşün tarihimizi oluşturur. Edebiyat da bizdeki bu siyasal düşünün peşinden geldi. Edebi düşünsel “yaratıcılığımız” bizim siyasal yapılanmamızı aşamadı.

Ayrıca aşabilir mi?...

“…80’ sonrası konjonktürün apolitik bir toplum yaratmasına bile sanat, estetik yoğunlukla yanıt vermiştir…”

Diyorsunuz… Bu değerlendirme karşısında içim acıyor…

İnsanlar için yaşamsal ifadeleri, açıkça söyleyememenin getirdiği ağırlığı, aşırı imgelemeler arkasına gizlenerek yapmak ve asıl sonrada bunu bir “iş” haline getirmek benim içimi acıtıyor. Siz buna “yoğunlaştırılmış estetik” diyorsunuz.


“…Söylemek istediğim karşıtlık ve sanat ilişkisidir. Haldun Taner’in de yaptığı bu poetik cesarettir. Gerçeklik adına yapılan poetik atılım. Konjonktür ile bir uyum içinde olduğu sanılsa da, düşünsel anlamda toplumun düşünce yapısındaki bozukluğu ortaya atma cesaretidir. Buradaki asıl sorun, aynı öykülerde bu düşünceye eleştirel biçimde yaklaşamamasındadır.
Belki de bu yaklaşımı gösterememesi ya da göstermemesi bir başka açıdan yararlı olmuştur ki; bunun eleştirel yaklaşımı bize düşmüştür…”

Nihayetinde şimdi burada ele aldığımız konu yukarıda da belirttiğiniz gibi somut bir durumdu.. Ne kadar genellemeler ve kategorize edebiliriz bunu bilemiyorum. Buna rağmen eleştiriye konu olan yazarımızın “poetik” duruşu sadece Türkiye koşulları içinde şekillenmiş de değildir. O Almanya’nın I. Paylaşım savaşındaki Sevr mütarekelerine bağlı olarak kendi ekonomik krizini aştığı ve Nasyonal sosyalizmin yükselmeye başladığı bir dönemde Almanya’da eğitim görmüş ve oradaki düşün akımlarından etkilenmiş ve bizim ülkemizdeki “konjonktürel” gelişmelerle mukayeseler yapmıştır mutlaka. Burada bazı katılımcılar her ne kadar Grass’ın adı geçen yazarımızla ilintilendirilmesi konusunda elmalar ve armutları söz konusu etse de o yıllar bizim ülkemizde “eski ve stratejik” müttefikimiz olan Almanya ile ilginç “düşünsel kan bağlarımız” vardı bunu dikkatte almakta da yarar vardır diye düşünüyorum. Biz bunu Anadolu topraklarından bakarak anlayamamıştık. Lakin eski “payitaht şehri merkezinden” bakıldığında bu çok yabancı gelmez insana. Osmanlı’dan kalma asker ve sivil aydınların Alman militarizmin kitlesel örgütlenme anlayışlarının hiç de yabancısı değildirler. Kendi oluşturdukları eğitim ve kültürel örgütlenmelerinde tümüyle bunun izini görürsünüz. O yüzden İstanbul aydınları Anadolu’da ki başkenti içine sindirememişlerdir hiçbir zaman ve bunu oluşturdukları yazınlarında hemen fark edersiniz.

Bütün toplumlarda merkez ve merkez dışı “iç topluluklar” vardır. Heterodoks Müslümanlar bu türden merkez dışı topluluklardır. Tarihi süreçleri Akkoyunlu dönemine rast gelir ve daha sonra Safevi devletinin bölgedeki egemenlik arayışı sürecinde Erdebil ocağı tarikatından hareketle merkezi egemenliklere bir tür başkaldırı biçimine bürünür. Merkezi egemenliklerde din; daima iktidarın gücüne matuf bir aracı, merkezin gücünün güvenliğindeki ticaretin devamında bir argüman olurken; merkez dışı dini inanışlar ise insanların yaşam düzeni içinde doğayla uyum içinde olan insanın barışık hayatının kendi kendinin efendisi olduğu bir yaşam biçimi olarak tezahür eder. Aleviler böyle bir merkez dışı topluluk olarak yaşamlarını sürdürmüşler 16 yüzyıl başlarında merkez saltanatlık gücü ile yaşamları merkeze bağlı olarak zora dayalı bir şekilde tahakküm altına alınmıştır. Kendi insani yaşam biçimleri, bir tür “aforoz” edilmiş ve “sapkın” topluluklar olarak görülmüştür. İçe kapanık yaşam ve dini inanış biçimleri “egemen din” söyleminin hep baskısı altında kalmıştır. İfadesini Nizam-ı Mülk yasalarından alan egemen din ideolojisi kendi egemenlik çıkarları dışındaki bütün “felsefi” söylemleri din dışı addederek çeşitli fetvalarla ağır zan altında bırakmıştır. Bu hala bu şekilde süregelmektedir. Kendilerine aykırı buldukları her düşünceyi en ucuz yollardan karalama bunların egemenlik bilinçlerine yansımıştır ve “çoğunluk inancını” her şeyin merkezinde görürler. Merkeze bağlı toplumsal yaşam biçiminin temel parametreleri; ticaret, din ve iktidardır.

Bizim yazarımız merkez içinde bir “kent soyludur.” Dile hâkimiyeti de bu yüzden ileri gelmektedir. O yüzden yazarımızın öykülerindeki dil hâkimiyeti oldukça dikkat çekicidir. Önemli bir merkez şehirde bulunmanın bütün karakteristik özelliklerini gösterir yazınında. Onun yazınında sınıfsal bakış açıları yoktur. Olmadığı içinde eleştirel değildir. Adı geçen “Ablam” öyküsünde de bu şekilde belirir karakterleri ve öykünün izleği. Toplumsal cinsel yaşamın o yeni modernite yüzü bu öyküsünde kendini gösterirken merkez din anlayışının tipik tuzaklarına düşer ve cinselliği bu anlayışların sınırları içinde ele alır. Aslında öyküsündeki dil hâkimiyetinin parlaklığını kaldırdığınızda karşınıza “malın iyisini ayılar yer” izleği gibi kaba gerçekçiliği içeren basit bir yan kalır.

Onun adı geçen bu öyküsündeki iki temel karakter Osmanlı sarayından cumhuriyetle birlikte kovulmuş bir saray zadenin kızının ya da çöken o Osmanlı bürokrasisinin “kozmopolitliğe” ve “yozlaşmaya” dönüşümü vurgulanırken yeni cumhuriyet çocuğunun cinsel tercihinin de yine bu saraydan devşirme “oruspulaşmış” bir yaşamın içinde tezahür eder. O yüzden aklına bu cinsel yaşamın gerginliğini vurgularken “Kızılbaşlar” gelir.

Saygılarımla..




Alıntı ile Cevapla
  #35  
Alt 05-09-2013, 21:59
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Dil bozma

Demiştim..)))

Bu şiirin "mavisi" eksik diye...

Bir şiiri eğer edebi olup olmadığı konusunda eleştirecekseniz şiir üzerine edebi kriterlerinizi belirlemeniz gerekir ve eleştirinizi belirlediğiniz disiplinler içinde kalarak bu şiirin edebi bir metin olup, olmamasını izah edersiniz... Şiirin bu yanı belirtilmediğine göre anlaşılan o ki, şiirin "dil" kısmı hatta üslup kısmı edebi olma niteliğinden daha önde sizin için... O yüzden sayın pronectus dilin üslubu konusunda "ahlaki" çekincelerini koyarak eleştirilerinde bulunmuştur.

Şairin de amacı budur bu şiirde zaten...

Bu şiir; içerik bakımdan ele alınabilecek dikine metinlerden biridir...

Şair "dil" bozma işi yapmaya çalışmaktadır.

Ve... Uyguladığı dil; içinde yaşadığı dilin ideolojik yapısına karşı bir duruş olarak ortaya çıkmaktadır. Şair; toplumsal belirleniş içinde burjuva ahlakçılığı ile sınırlandırılmış ve kurumsallaşmış "aşk" ve de "aile" ilişkilerine karşı "ezber bozma" işine girişmiştir....

Başarılı mı başarısız mı benim çok bir yorumum yok...

Ama... Bu işe poetik bir yapı oluşturmaya kalkan şairlerin başta antropoloji, aile ve mülkiyeti hukuku, bu hukukun sosyolojik evrilmelerini bilerek yapmasında yarar var derim ben... Yoksa güçlü olmayan "içerik"lerin oluşturduğu dil bir müddet sonra karşı olduğu ideolojik dilin tekrarına dönüşebilir... "Marjinallik" sanıldığının aksine ideolojik dil bozma işi değildir... O aslında burjuva ahlakçılığına karşın dikine bir duruş olduğunu varsayan "küçük burjuva ahlakçılığıdır"... Türkiye de bunu yapan önemli şairlerimiz vardır... Aynı zamanda bu sitede de bu türden örnekleri ile dikkat çeken şair arkadaşlarımız var...

Bir şairi şiirlerindeki dili kullanma biçimi ile ele almak lazım ilk elde hemen akabinde de bunun poetik bir duruşa dönüşüp dönüşmediğini takip etmek lazım...

"Civ civ çıkacak kuş çıkacak" türünden imgelemeleri o günlerde kullananların bugünün duayenlerinden olan ünlü tiyatro ve edebiyat adamlarının ürünleri olduğunu da ayrıca dikkatlerinize sunarım.

Elbette bir şiir okuyucunun "ahlaki" değerleri bakımından anlamlandırılabilir...

Çıkarsın bunu böyle söylersiniz olur biter... Şair de zaten bunu istemişti...

Ama elinize "minare ölçer" alıp fitil ölçmeye kalkarsanız eğer.

Siz sanıyorsunuz ki o zaman... Şair bir dil oyunu ile üslup geliştirirken "kişisel olarak" edepsizleşiyor...

Hayır, eleştirilerinize verdiği yanıtta bunu görmüyoruz zaten...

Dikkatinizi çekerim...

"Fitil ölçer" kullananların bunu kullanılırken fitilin kendi ellerinde de kalabileceğine dair bir naçizane uyarımdı o söylediklerim...

Bir daha dikkatinizi çekeyim dedim...

Mavi...


Alıntı ile Cevapla
  #36  
Alt 18-09-2013, 21:49
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Kürt Edebiyatı

Sanırım bu tartışma bir süre bu forumda Kürt edebiyatçılarının edebi örnekleri ile sürecek. Bu Kürt edebiyatçılarla hiç temas kurmamışlar için iyi bir olanak.

Ayrıca birçok siyaset severin ve edebiyatseverin de ilgi odağı olabilir bu tartışma.

Çağdaş anlamda edebiyat öncelikle dil birliğini gerekli kılıyor. Dil birliğini gerekli kılacak esas etmende; toplumsal çıkar birliği ve ekonomik pazar birliği ve ardından kurumsallaşmış bağımsız bir devlettir.

Bu cihetle edebiyat bir anlamda dil ve dildeki egemen ideoloji meselesidir.

Eğer Kürt edebiyatı üzerine bir gelişme süreci ve tarihi incelenecekse bunun önceden varsayılan “temel parametreler” üzerine oturtulmadan yapılması gerekir. Kesintisiz yüz yıllar süreci içinde varlığı bulunan Kürt’lerin neden yazılı bir edebiyata geçememelerinden başlayarak da yapabilirsiniz bunu. Tıpkı Türk dili ve edebiyatında ki inkişaf gibi.

Bu yüzden; “Mezopotamya’nın yerleşik halkı olup” da diye başlamadan bakabilmek gereklidir bence. Oysa Mezopotamya yerleşik ve tarımsal üretim ve ticaretle geçinen Kent toplumlarıdır. Kent toplumlarıdır ki; sadece dil ve dil birliği yok aynı zamanda yazı da vardır. Bilgi ve kültür yazı ile inkişaf etmiştir.

Bu yüzden bazı göçer, hayvancılık üretimi yapan toplumlarda dil birliği inkişafı güç olmuş ticaret ve modern pazarlar bu dilin gelişmesine ancak katkıda bulanabilmişler ve egemen ortak dil yaratılmıştır.

Bu yüzden aşiret topuluklarında “Bilge adamların” ya da “Ozanların” sözlü edebiyatına- ki genellikle masal ve şiir anlatımları ile yer alan bir edebiyat türüne- şahit oluruz. Bu sadece Kürt’lere özgü bir edebiyat türü değildir. Dünyada var olan bütün toplumlar ya da insan topluluklar bu süreçten geçmişlerdir.

Yazılı edebiyatın ve sözlü edebiyatın arasında dildeki egemen ideolojisinde temel farklılıklar yer alır. Bu yüzden dil kullanımı içinde yer alan sözcükler ve onların anlattığı hikâyeler birbirinden farklıdır.

Dilinde sadece doğal yaşama dair sözcükler, çiçek, dağ, ova, gökyüzü, yağmur, özlem barındıran edebi örneklerle, yönetilen ve yönetici sınıfları da içine kapsayan edebi örnekler arasında dil ve toplumsal doku farklılığı vardır. Bu örnekler o toplumun kesintisiz yaşama sürecinin delilleridir.

İşte bu yüzden Türk edebiyatı ve dili de bu türden çeşitli aşamalar geçirmiş olup, ancak ulus devlet ve cumhuriyet projesi ile birlikte dil birliğine ve yazılı bir edebiyat sürecine girmiş geçmiş topluluk yaşamlarındaki örneklerini bir tarih bilinci içinde – ki egemen ideoloji kapsamında- biriktirmeye yazılı olan sözlü edebiyatı yazılı metinlere dönüştürmeye başlamışlardır. Yazılı olamayan sözlü metinleri ulusal bir metin kimliğinde ele almak ideolojik bir misyonu içerir.

Ulus devlet, resmi dil, ideolojik yapılanmalarını ise: toplumların gelişme inkişafında ifade eden ve kimlik haline getiren ve Avrupa’ da başlayan burjuva ideolojisidir. Ancak bu süreç içinde her toplum kendi resmi dilini oluşturmuş ve de kullanılabilir egemen dilini resmi hale getirip çağdaş bugünkü edebiyatını yaratmıştır.

Her toplumsal üretim ilişkisi o topluluğun kendi dilini değişime uğratır ve de o dile uygun edebiyatını yaratır.

Bir zamanlar umutla yeşeren Sovyet Toplumsal modelinin kendi egemen ideolojisinde yarattığı dil ve edebiyatı gibi. Sürecin çok kısa sürmesi bize Dünya edebiyatının ortaklaşması imkânını verememiştir. İşte tam da bu yüzden biz edebiyat deyince; egemen ideolojisinin içine hapsolmuş bir biçimde sadece ulusal edebiyattan örnekler vererek edebiyattaki gelişimin vazgeçilmezliği üzerinden hareketle bakabiliyoruz edebiyata.


Alıntı ile Cevapla
  #37  
Alt 25-09-2013, 15:02
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Bir öykünün “silkelenmesi” üzerine…


Hay Allah!

Bir başkasına emaneten bırakılacak gibi değildir insanın kendi yazısı.

Yazının biçemi de içeriği kadar önemlidir bir öykünün.

Sesidir mesela öykünün ve o sestir belki de anlamı.

O yüzden; öykü kurgusunun iyi çatılmış olduğunu düşünmeme rağmen. Dikkat edilmemiş buldum dil estetiğini..

Belki de bunlar ilk denemeleriniz bilmiyorum.

Daha iyileri mutlaka olacaktır eminim… Benden de sevgiler size..)))



Alıntı ile Cevapla
  #38  
Alt 28-09-2013, 15:28
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Kim demiş şair imgelemeye başvurmaz diye?

Kim demiş şair imgelemeye başvurmaz diye? Bunu yapanlar var elbette...

İkincisi; şiir bir anlamlandırma işidir hem okuyucu açısından hem de şairi tarafından. Önemli olanın ikisinin denk gelmesi...

"Beğeni" bu noktada oluşur.

Şair için önemli olan kendi yarattığı "şiir disiplinidir" Yani buna poetika deniyor. Bizler elbette yukarıdaki şairin şiirlerini takip edip. İmgelemeleri konusundaki disiplinini takip edeceğiz, çıkarsamalar yapacağız ve anlamlandırmalarımızın çıtasını yükselteceğiz. Eğer şaire eleştirel yaklaşır onunla paylaşımda bulunursak karşılıklı "anlamlandırma" paydamız ortaklaşıp yine karşılıklı poetikamızda yatay ve dikey gelişme sağlanacaktır.

Bir şiirde imgelemleri şair belirler... Anlamlandırmayı okuyucu yapar ama aslında şairinki de "gerçeklikten" kalkan ve onu sözcüklerle dışa vuran bir tür anlamlandırmadır. Biz öncelikle bu gerçeği yakalarız... Şairi de burada somutlaştırırız. Şair sözcüklerle yaşamdaki yakalamış olduğu gerçekliği sözcüklerle eğip bükerek bir anlam vermeye çalışır. Baskılardan, korkulardan, şiddetten, psişik travmalardan, sevinçten, hazdan, ihtirastan, cinsellikten vs. vs... bütün bunlarla "akrabalık" ilişkisi kurarak bir başkasına sunum yaptığı bir anlamlandırma işidir şiir yazmak...


Alıntı ile Cevapla
  #39  
Alt 05-10-2013, 22:12
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Kim demiş şair imgelemeye başvurmaz diye? II

Allah... Allah...

Ne oluyor?

Sorun sadece bir şiiri beğenme sorunu değil... Bu bir okuma eylemliliği sorunu aynı zamanda...

Salt okumaktan zevk almak mesela...

Şimdi... Bir şeyi anlamadım. Öncelikle burada Sayın Adramis benim şiirde imgelemleri "kutsadığım" ama daha önceleri de buna karşı olduğumu "söylediğimi" nerden varsayıyor? Hiç bir yerde ben şiirde imgelemler olmaz filan dememiştim.

Her neyse...

Buna bir açıklama getiriyorum... Eğer şiir serbest türde ve sadece şairin kendi "disiplinleri" içinde kalarak yazılacaksa genellikle imgelemesiz olamaz... Şiiri düz metinden ayıran şey de budur öncelikle... Lakin imgelemsiz şiir olmaz anlamına gelmez bu. Fakat o zaman şiiri belirleyen başka bir disiplin işin içine girer. O da; öykülemedir.

Bunun örnekleri hatta başarılı örnekleri vardır. Mesela Nazım Hikmet birçok şiirinde imgelem yapmaz ama o şiirlerin bir öykülemesi vardır. Bu alanda en önemli örneği ise hatta bu anlamda ki disiplinleri ile "ekol" olan Orhan Veli şiirleri vardır.

Dikkat edilirse bu disiplini burada uygulayanların başında Selah Hoca da gelir. Onun şiirleri de genellikle bu özelliği ile dikkat çeker. Şu konuda haklısınız... Benim "beğeni" ölçülerim içinde bu tarz şiir yer tutar... Yani şiir içindeki öyküleme... Ben de bu tarzı beğenirim ve denerim... Bir şeye karşı olacaksam eğer ben "sürrealizme" karşı olurum. Elbette ki şiir disiplinlerinin alt yapısında "ideolojik" formasyon yatar. Şimdi "anlamak" ve "anlamlandırmak" üzerinde bir miktar durmak istiyorum. Burada arkadaşlarımız bazı alınganlıklar göstermiş...

"Anlamak" anlaşılırlığı beraberinde getirir. "Anlamlandırmakta" ise bu şart yoktur.

Şimdi Sayın Pınarcel'in şiirine biraz daha yaklaşarak bakalım.

Öncelikle şiir okumayı "bilmek" gerekir. Şiir "gözle" okunmaz...

Niye?

Çünkü şiir dili öncelikle bir "ses" bütünüdür. Ve de şiir esas olarak dilde kristalize olmuş "ses’tir.” ( Buna şiirin ritmi de denebilir)Bu yüzden şiiri anlamlandırabilmek için bu "sesi" duymanız gerekir. O yüzden de şiiri anlamlandırabilmek için yüksek sesle okumak ve bu sesi "duyumsamak" gerekmektedir. Pınarcel'in bu şiirini okuduğunuzda son derece açık bir şekilde "hüzünlü ses" e ulaşırsınız. Öncelikle bu şiirin sesinde hüzün vardır.

Hüzün...

İşte ilk önemli "anlamlandırma" budur...

Şiir yazan arkadaşlarım... Alınmayınız... Anlamak veya anlamamak dediğiniz gibi "salaklıkla" ilişkilendirilebilir ama "anlamlandırmak" okumak sevgisi ile ilintili bir iştir öncelikle...



Alıntı ile Cevapla
  #40  
Alt 12-10-2013, 10:12
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Öykü üzerine

Muhtemelen haberin vardır. Sevgili Aslı'nın önderliğinde küçük bir edebiyatsever okuma grubumuz var ve birlikte çalışıyoruz. Bu çalışmaların birine Cemil Kavukçu'da geldi ve biz onunla harikulade bir akşam geçirdik. Daha önce sevgili Aslı ile Hikâye ve Öykü tanımlamaları üzerinde bir tartışmamız olmuştu ve biz farklı şeyler söyledik bu tartışmayı Sayın Kavukçu ile yapılan toplantımıza da taşıdık.

Sevgili Aslı her kahramanın ya da hatta her nesnenin bile bir hikâyesi olabileceği ama bunun "öykü" olamayacağını savunmuştu. Bense; edebi metinlerde hikâye aynı zamanda öyküdür demiştim. Benim tanımlamam içinde yani hikâye ya da bir öyküde o yüzden bir birinden hem bağımsız hem de bir birinin içine geçmiş iki bölüm oluşur diyorum. Yani yaşanan gerçekliği ve üst gerçeklik. Ya da; yaşanan durum ve üst kurmaca... Cemil bey öykü tanımlamasını sevgili Aslı gibi yaptı ve bir başka boyut getirdi benim için. O da şu; ona göre: edebi dilde esas olan tanımlama öyküdür. Öykü tıpkı bir sinema filmi gibidir dedi ve davam etti: Yönetmen birçok parçayı oluşturur ve o parçaların bir birine bağımlı ilişkileri ve hikâyeleri vardır sonucunda bu parçaların toplamı izleyiciye bir film olarak sunulur. İşte öykü de böyle bir şeydir. Son derece mantıklı geldi bana, böylece bir yönetmen birçok argümanı seçerek ve bir sinema dili olarak görsel bir izlence yaratmış olmaktadır ve buna estetik kaygılarını da eklediğimizde bu bir sanat eseridir diyebiliriz.

Sizin öykünüzdeki bana göre “gerçeklik” aslında domatesler değildir. Bu öykünüzdeki elinizdeki gerçeklik "tarımsal üretim kültüründeki" değişimdir. Yani; tarımsal üretim bile değildir. Sadece üretimin kapitalist niteliğinden kaynaklanan ve daha uzun ömürlü ve daha çabuk üretim süreci yaşanan bir yatırım ve tüketime yönelen tarımsal üretimdir. Lakin öykünüz "didaktik" bölümünde yani; domateslerin yetiştirilmesindeki "hormonlama" işi bile üretimin dinamiklerini belirtmede eksik kaldığından "didaktik" kısmı da eksik olarak kalmıştır... Öykünüz bu haliyle "dikine bir metin" haline gelmiş ve bu kısa ve küçük didaktik öğeyle yetinmiş. Bu anlamda metnin üst kurmacası dediğim kısım ise bu didaktik mesaj olarak kalmış... Yani ne bir üretimin hikâyesi ne de üretim içindeki domatesin hikâyesi var... Sizin yaşamınızda bulunan gerçekliğiniz daha üst "eleştirel" bir gerçekliğe dönüşümde eksik kalmış. Fikir yani domateslerin hikâyesi fikri çok iyi... Mesela saksılarımızda domates yetiştiriyor da olabilirdik ki ben yakında balkonumda bunlardan yapmaya başlayacağım. Bir hikâye çıkabilirdi buradan hem de hormonsuz...))) Ya da belki hormonlu bir domates ile hormonsuz bir domatesin hikâyesi gibi mesela... Hatırlar mısınız sokak kedi ile ev kedisi arasındaki çelişkili yaşam hikayesi gibi..))).. Öyle değil mi? Aziz dostum... Yazmak böylesine güzel bir şey işte... Çalışmalarınızda başarılar dilerim... Sevgilerimle...)))
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 13:31


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum