Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ŞAİRLER - YAZARLAR > İçimizden Biri

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 26-11-2009, 15:56
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart Hilmi Haşal’a mektup / Sennur SEZER

Şükrü Erbaş’a bir yarım mektup
Sennur SEZER



Merhaba Şükrü Erbaş

Dün bir dostta gördüm yeni kitabını. Mavi bir seçme: Kum İle Su. Kanguru yayınları arasında basılmış. Arife günü gibi bir sevinç sardı yüreğimi.
İyi bir şair olduğunu biliyorum. Seni yeniden okumanın sevinci bayrama yakın olmak gibiydi. Ama öbür yanı kıskançlıktı. Yoksul çocuğun bayramda öbür çocukları kıskanacağını bilmesinin tedirginliği gibidir, iyi şairi kıskanmak. Şairin şairi kıskanmadığı yalandır.

Beni bir yana bırakıp şiirlerinden söz etmeliyim.

Sayfalara ilk göz attığımda yüzü gün ışığıyla yıkanan çocukları gördüm. Dicle kenarına çocukları alıp giden o yaşı belirsiz bilgeyi. Kulağımda belli belirsiz “sürmeli” türkülerinden biri... “Yazılmamış sevdaların borçluluğu uzatır mı ömrü”, sorusu takıldı peşime... Savamadım.

İlençler, Nuh gemisinden de eski ilençler, sevdalar, Adem’le Havva’dan önce yazılmış tutkular bir eprimiş perdenin gölgesinde soluk alıyor birbirine değmeden. Bir fotoğrafı yırtar gibi kolayca yırtıp atmak geçmişi ve düşlerden gözleri nemli uyanmak. Dayanamam denilen dertleri bir onulmaz acıyla yenip baştan ayağa dert kesilmek. Dostlarımıza nemiz var nemiz yok sunabilmek ama bir düş gibi bile söz edememek kendinden. Soluğumuzu kesen nedir bile bile susmaya dayanmak. Kokusunu unuttuğumuz rengi belirsiz bir çiçek gibi hep aklımızda sakladığımız, çocukluk bahçemizden hatıra ne varsa sandığımızda yığıldı önüme.

Biliyorum bu mektubu bir başkası yazsa sana başka şeyler söyleyecek. Bir şiir, tam bilmediğimiz bir dildeki şarkı gibidir. Yüreğimize dokunan ezgisi ve tam çözemediğimiz ilk sözleriyle ya severiz, ya kaçarız onun anısından. Neyi sevdiğimizi de neden kaçtığımızı da söylemekten çekiniriz.

Bana bal kıvamında bir acıyla ebruli bir sabır çiçeği kaldı senden okuduklarımdan. Sevdayı sabra giden yolun ilk adımının, damaktaki bal kokusunun bir başka adı belledim bunca yıl. Sen benden daha kavi, daha aydınlık söylemişsin sevdayı. Ve çocuklara bırakmak istediğimiz dünya daha güzel şekillenmiş dizelerin avuçlarında.

Ben şairlerin loncası olduğuna inanırım. Seninle aynı loncadan olmak sevindirdi beni. Dizelerindeki ışık hep sürsün soluğun gürleşsin.
Yeni kitaplarınla kıskandır beni.

Nice kitaplara...


Evrensel

Konu dem tarafından (07-03-2013 Saat 14:37 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 15-01-2010, 14:48
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Sennur Sezer'den Mektuplar... / Sennur SEZER



Murathan Mungan’a mektup
Sennur Sezer







Merhaba Murathan Mungan,

Sana küsmüştüm. Asım Bezirci ile Kemal Özer’in hazırladığı Dünden Bugüne Türk Şiiri adlı seçkiye tazminat davası açtığında. Açtığın dava kadar gerekçelerden biri de yaralamıştı beni, manevi tazminat diliyordun. Sanırım ya değerlendirilmeni ya da içine alındığın edebiyat topluluğunu uygunsuz saymıştın.

Şiirlerini okumayı kesmesem de artık senin için yazmayacaktım. İlk kitabın Osmanlıya Dair Hikayat’ın arka kapağına değerlendirmesinden bir bölüm aldığın bir yazar olarak, buna hak görmüştüm kendimde. Yeni kitabın İkinci Hayvan’ı (Metis Yayınları) okuyunca dayanamadım.

Yazdıklarımı ister dostça bir uyarı say, ister bir eski arkadaş sitemi. (Sıradan bir okurun düşündükleri de sayabilirsin tabii...) Ama dikkate alman senin için önemli. Çünkü şiirinde “yere düşürülen bir bıçak sesi” eksilmiş. Yerini

“sırf amblemi uğruna satın alınabilen
şeylerin ve sarışınların cenaze törenleri”

nin ses aksamaları almış. Buna tıkırtı da diyebilirsin. “sesinin çekirdeğinde garaj duyarlığı” ...

Çocukların ilk çığlığının yaşam ve başkaldırı değeri bir borsa değeri haline getirildiyse, sen


“parası olan satın alır
başkalarının zamanlarını
kapalı zaman satın alınır
açık arayla”


demek zorunda mısın? Ustalığına yakışıyor mu? “Korkulu ustalıktan” kaçmak mı maksadın?.. Elbet özgürsün ama ya şiirini sevdikleri için (ayrıca ünün yüzünden) örnek olacaklarının durumu?.. Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nde seninle ilgili bir tez yapan Fırat Caner (Bir İdeoloji Olarak Murathan Mungan Şiiri), “Murathan Mungan, gündeliğin ayrıntılarındaki ideolojik muhtevayı yapıtlarının ana temalarından biri olarak değerlendirir” diye saptamıştı edebiyatımızdaki durumunu. Bu saptamaya değil itirazım. Bu ideolojik içeriğin şiirlerindeki yeni ifade biçimine...

Yazdıkların için söylenen şu sözleri yeniden değerlendirebilirsin: “Mungan’ın gelenekle kurduğu ilişkide, geniş zamanda geçerli olanı bulup işleme arzusu vardır. ‘Bugün’ün içinde yaşayan geçmişin değil, ‘geçmiş’in içinde görülen ‘bugün’ün izini sürer. Çünkü geçmişin içindeki bugün, şairin bugünü ile hesaplaşması için en uygun malzemedir. Mungan, insanlığın evrilme sürecinin temalarını işler ve okurunu kendisi ile yüzleştirmeye çalışır. Okurun kendisi ile yüzleşmesini sağlayan eleştirilerini, bazen doğrudan, bazen de sezilerek alımlanacak biçimde yapıtına serpiştirerek yapar.”

Bir de kimi şiirlerini ezberleyenler var, o şiirlerdeki görüntülerle ürperenler:

“Ay vurmuş alnına bütün ölülerin
yatıyorlar kimsesiz koyaklarda
İlk vuruldukları sıcaklıklarıyla
sanki dokunsalar birinin omzuna
hep birden, her şeye yeniden başlayacaklar...”

Sen bu şiirlerin ses ve imge sıcaklığını “modern bir destan yaratmaz/her epik uzatma” diye yanıtlıyor gibisin. “Örgütlenmiş anlam derinliği” ile “kimsesiz koyaklarda yatan” bir şiire yürüyorsun. Belki de uyarıma Üç Aynalı Kırk Oda’dan şu satırlarınla yanıt vereceksin:

“Yol değil, yolculuktur önemli olan. Nasıl yolculuk ettiğindir; nerede durduğun, nerede mola verdiğin, ne zaman yoluna devam ettiğin, hangi sapakları kullandığın, hangi dönemeçleri aldığın, ne zaman yavaşlayıp ne zaman hızlandığındır. Kiminle yolculuk ettiğin de önemlidir elbet; yoluna çıkanlara ne yaptığındır, kimleri yoldan çıkardığındır, yolunu kesenlere biçtiğin kaderdir.”

Yine de doğrusunu sen bilirsin!..
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 21-01-2010, 20:52
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Metin Eloğlu’na mektup

Metin Eloğlu’na mektup
Sennur Sezer

Merhaba Metin Reis,
Seni ne kadar özlediğimi Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan İstanbullu ile İçli Dışlı’yı görünce anladım. Senin sesini duymak için kitaplarını açmak yeterli gerçi ama... aması var. Doğruyu söylemek gerekirse Bu Yalnızlık Benim’de el yazını okurken yapılan yanlışlar ile senin hınzır bakış açına uymayan ad yüzünden kitaplarının yeni baskılarına bakmak gelmiyordu içimden. Daha önce yazdım da... Ama öyle uzun süre uzak kaldın/ bırakıldın ki okurundan. Belki de senin adını bilen azaldı. Kim suçlu dersen, kişiler, kurumlar değil bir şairin şiirlerine bina gibi davranıp kan yakınlarının yönetimine bırakan yasalar suçlu yalnız... Neyse okurlar kitaplarının yayınlanmasına kızınla oğlunun yani varislerinin (Birinin adı Hasan’dı, hani “Hasan yanım hâlâ çocuk tâ Alamanya´larda” diye andığın) izin vermeme nedenini belki Can Yücel’in bir şiirinden sezebilir:

“(...)Benim oğlumun adı Hasan’dır
Şimdi Kanada’da göz araştırmacısı
Metin Eloğlu’nun da oğlunun adı Hasan’dı
Aynı yaşta doğmuşlardı,
Ama Metin, Hasan’ın anasından ayrıldıktan sonra
Almanya’da büyümüştü.
Bir kelime Türkçe bilmiyordu.
İntikam olsun diye öğretmemişti anası
Yirmi iki yaşında İstanbul’a geldiğinde, babasıyla buluştuğunda
Konuşacak laf yoktu aralarında,
Metin Almanca bilmiyordu, Hasan Türkçe.”

Can Yücel, canı yana yana durumunuzu açıklar:

“Oysa Metin’in işi Türkçeydi. Bütün işi
Türkçe konuşmaktı
Bütün gösterişi, bütün hüneri, bütün hayatı...
Baba oğlu bir masanın başında, oturdular öyle hiç konuşamadan...”

Ve Can senin hastalığını/ölümünü bu konuşamamaya bağlar:

“O yüzdendir ki diyorum. Metin Eloğlu gırtlak kanseri oldu.”

Dostluk sevdiklerini hesapsız kitapsız savunmaktır belki. Senin onca inceliğinin altında da bu dobra (Hatta bazen nobran) tavır vardı. Alaysılık hatta alaycılık Can’ın da senin de sivriliklerini örtüyordu. Senin şu iki dizen belki de Can’la ikinizin şiirini özetler

“Şişede durduğu gibi durmaz ki kafir
Tutar insana yaşamayı sevdirir”.

Ülkemiz de kimi şeyler hep bıraktığın/bildiğin gibi. Bugünlerde her haber, her mektup bir çığlık taşıyor. Dayanabilmek için dönüp dönüp “Kof Demirli Pencere”ni okuyorum:

“(....) Bir gün değil, beş gün değil ki bu
canıma tak dedi işte
Gayrı umut dürter yürek silkinir
Peşi sıra bir özlem ürküsüz ayık
Sen miydin İstanbul muydu baharda mıydık
Tutsak gözlerim bulanıverir
Ama senin gözlerin hür
İkimiz için görecekler taş çatlasa
Zor ellerim ko kıskıvrak bağlıysa
Seninkiler elbet bir işin ucundan tutar
Ayırsalar öldürseler gene benimsin
Nice ayıbımı örten o eşsiz yama
Etim değil kemiğim değil kanım değilsin ama
Gençliğimsin sağlığımsın hürriyetimsin
Benim dilim boşuna kollarım yitik şimdi
Sen doy sen edin sen tadıver
Artanı birikeni bana da yeter
Bölüşmek zaten senin eski işindi.”

Asım Bezirci’nin yazıp Evrensel Basım Yayın’ın bastığı Metin Eloğlu –Edip Cansever kitabını okuyordum sık sık, kapakta Edip’le ikinizin fotoğrafı, (Edip’in kızı Nuran ulaştırdı sağolsun). Şimdi de İstanbullu ile İçli Dışlı’yı okuyorum. Bu kitapları hazırlayan Turgay Anar da sağolsun. Senin öykülerini, yazılarını (Asıl dilinin o tadı benzersiz yaratıcılığını) nasıl okurduk onun değeri ölçülmez emeği olmasa. Hâlâ güncelliğini koruyan sorunların: “Bu Devlet-Sanat ilişkileri en önemli, en kaypak sorunlarımızdan biri” benzeri kolayca ifade edivermenin tadına nasıl varırdık. Bir derginin, bir ilk kitabın, bir seçkinin eksiğinden yola çıkıp yazmanın değerbilirliğini nasıl ölçerdik? Herkesin şiirden öyküye geçtiği edebiyatımızda öyküden şiire geçmenin sana neler kattığını da anlayamazdık. Öykülerindeki fıkır fıkır anlatım, onca İstanbullu ayrıntı, o dil cambazlıkları “kafan yüksekti” sözüyle özetleniveren sarhoşluklar (Hele gençler için) nasıl bir sözcük hazinesi... Hemen celallenme, bir soluk al. Temelsiz yardaklık, yalakalık, boşuna hık deyicilik, havadan övgü değil ki söylediklerim. Sen gideli bir Can Yücel kalmıştı sokak dilinden yeni söyleyiş ustası olarak. Artık o da yok.

Aranızdaki dostluğu bilmeyenler, senin ne sık ve nasıl değişip dönüştüğünü anlamayanlar sizi yumurta gibi tokuşturup kim kimden aldı/verdi hesabı bile yaptı bir ara. Neyse işimiz dedikodu değil, senin 62 yaşında bir şiirin. Adı “Sadrazamın Sol Böğrü”. 51 yıl önce Yelken’de yayınlanmış:

“Doğan günler bizi doğacak günlere taşıdı
Sadrazam uyandı yatağında
Ve sol böğrünü kaşıdı.”

Reis (Bu sözü bir hitap biçimi olarak kullandığını, sözcüğün sana ve bize ustan Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan geçtiğini yazmalı mıyım) seni ve yalansız tavrını paldır küldür özledim, işte ol kadardır bu hikayat. “Ötesi tüm ayşemayşe”.


Evrensel
www.evrensel.net
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 22-01-2010, 13:04
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Metin Eloğlu'nu yakından tanıyan biri olarak, ben de özledim onu...

Ruhu şad, toprağı bol olsun...
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 11-02-2010, 17:07
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Adı Deniz Olandan Ahmet Erhan’a mektup / Sennur SEZER

ADI DENİZ OLANDAN Ahmet Erhan’a mektup
Sennur SEZER



Merhaba Ahmet Erhan,

Ben bu mektubun yalnızca aracısıyım. Sana adı Deniz olan binlerce (Gerçek sayıyı kim bilebilir) gençler adına yazıyorum. Dizelerin için teşekkür ediyorlar sana : “Oğlum unutma adını /Sana boşuna konulmadı o/ Oğlum unutma adını/ Kardeşliği, cesareti …” biliyorum dizen ve yanılgıyı diye devam eder. Ama benimle konuşan onca Deniz’den biri yanılgı sözcüğünü anımsamak istemedi sanki..

Senin şiirlerini yalnızca adı Deniz olan delikanlılar bilmiyor elbet. Bir de evinin yükünü erkenden yüklenenlere seslenen babaların yüreğinin sesi bilir seni:

“Artık evin erkeğisin sen/
Erkencisin bu konuda
Seninle büyüyecek bil ki
Uzaktaki şu baba”.

Seni tanıdığımda bir oğlun var mıydı bilmiyorum. Çok gençtin. Behçet Necatigil Ödülü’nü kazanmıştın. Ödülü almaya bir grup genç şair gelmiştiniz. Aralarında en az sevinen sendin sanki. Sonradan senin hep bu yüz ifadesiyle (belki de maske) dolaştığını gördüm. Levent’te törenin yapılacağı pastane kahve arası bir mekanın kapısında durdurmuştum. Kutlamak isterken ki coşkumu paramparça etti bakışın. Hep o bakışla hatırlıyorum sizi.
1981 yılıydı. Kitabının adı yaşanan günler kadar çok gelecek günleri işaret ediyordu: Alacakaranlıktaki Ülke. Seni Akdeniz Lirikleriyle tanımıştı Türk edebiyatı. Akdeniz duyarlığı getirdiğin söylendi. Kırılmaya içe dönmeye hazır bir duyarlık.

“Çiçekçi bana bir gül ver
Sevgilime değil bir ölü için
Çiçekçi bana bir gül ver
İçine gözyaşlarımı sığdırabileyim.

/…/
Sen de: - Bir arkadaşın öldü
Ben diyeyim: - Kardeşim!
Çiçekçi bana bir gül ver
Götürüp tabutuna iliştireyim.”

Sen bizim kuşağın ve ardından gelenlerin ölüm karşısında yenilmemeye çalışan görünürdeki sertliğine vuruyordun sanki. Sakladığımız göz yaşlarımızı dile getirmekten korkmuyordun:

“ölüm günleridir şimdi
ölüme doğar çocuklar
ey soruların gelini, soruların gelini
nereye yürüsek duvar/nereye baksak çöl”.

Senin şairliğin saklanmaya çalışılan kimlikleri kabul edişindeki doğallıktan yansır. Bütün reddedilen kimliklere yapıştırır gibisin resmini. (Aynalara yansıyan senin görüntünse) Kimbilir o resim bizim fotoğrafımızdır belki de. Herkesten sakladığımız bir gerçek, kendi yüzümüz.
Korkmayı da yakıştırdın kendine, genç ölümlerin ortasında bir çığlıktı sesin:

“Yüreğimi bir kalkan bilip sokaklara çıktım
Kahvelerde oturdum çocuklarla konuştum
Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum
Bu gün de ölmedim anne.

/…/

Üstüme bir silah doğruldu sandım
Rüzgar, beline dolandığında bir dalın
Korktum, güldüm, kendime kızdım
Bu gün de ölmedim anne.”

(Bu dize sonra Güneydoğu’daki askerlerin mektuplarına girdi. Kartpostallara.) Meyhaneler de, yeşil reçeteli ilaçlar da geneleve giden delikanlı da şiirinde aynı doğallıkla yer alır... Gerekçen övünmeye yakındır: “Ben bildiğimi söylerim/Şair olmak zarar ömüre.”

Sevgili Ahmet Erhan sen acılarını dile getirememenin şiirlerini söyledin, dişlerini çiçeklerle bilemekten fazlası gelmezdi senin elinden, göremediğimiz yaralarını bastırıp duruyordun ellerinde, aklında gitmeyi hep ertelediğin baba evi vardı belki. Kulağında annenin sesi. Hayırsızlığını bile okşayarak söyleyen. Umarsız duyuyorsun kendini. Hayat dayanılmaz görünüyor şiirlerinde. Sen acının şairisin, yenilginin. Elbet yenilgiler de yazılmalıydı. Oğullar yenilmesin diye:”Ben bütün yenilgileri yaşadım/Kalmadı sana hiçbir şey”.

8 Şubat’ta doğmuşsun bir şiirine göre, öyleyse bu günlerde yeni bir yaşa ayak bastın “İyidir yılların birbirine eklenmesi”. Nice yıllara ve yaşlara Ahmet Erhan “Gönlün kırık, sesin buruk, atın rahvan” da olsa nice şiirlere.

EVRENSEL Kültür Haber
www.evrensel.net
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 18-02-2010, 15:54
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Ahmet Telli’ye mektup / Sennur SEZER

Ahmet Telli’ye mektup
Sennur SEZER

Merhaba Ahmet Telli,
Nasılsın, nicesin… Hepimizin bir duvar önünde durup direndiğimiz günlerdeyiz. Sen atalarının Kafkas’ından rüzgarların keyfine katılıp yollara düşmüşündür çoktan. Yakası açılmadık sokakların, asfalt kokusunda eski yanık kokularını duyup, kurşun seslerine yetişmeye çalışan adımlarınla. Yön duygunu yitirmeden, duvarlara sinen köhnelikten korkmadan. Duvar diplerinde kurşuna dizilmesin yeni delikanlılar genç kızlar diye. Bugün kurşuna dizmek için silah kullanılmasına gerek yok ki. Birbirimizin duvarı olmamız gerek öyleyse. Grevlerde, direnişlerde bir duvarı örmeliyiz birlikte, daha doğrusu bir siperi. Birbirimize yaslanır gibi güvenmeliyiz artık birbirimize, aramızda nice uzaklık olsa da… Hep yaptığın bu, yalnız alanlara çıkarak değil dizelerinle de...

Yeni kitabının adı, içinde haykırışı taşıyan bir fısıltı: Nidâ. Dizelerine suyun çürümesine karşı bir isyan sinmiş.. Hangi kayayı delen kaynağın fısıltılarını almışsın yedeğine bellisiz. (Bir kaynak mı ki kayaları delen? Neden bunca susuz duyuyoruz kendimizi) Kayanın sabrıyla suyun direncinin çarpışmasını bir şair bilmezse kim bilecek?

Dağını yitirmiş Çerkeslerden, obasını arayan Avustralya yerlilerine ne çok hikaye biriktirmişsin. Yüreğinde bir delişmen tayın ayak sesleri çınlıyor gibi. Aklındaki görüntüler, ezberindeki öyküler yazılamadan kalacak gibi öfkelisin. Sözcüklere sitemin dayanılmaz:

“Kelimelerse tutukluk yapan bir silah kadar mahcup”

Ahmet Telli, sen 17 yaşında aramızdan koparılanlara salmışsın şiirini. Bir şarkı ya da marş olmaya bırakılmamış haykırışlara. Erdal Eren, Necdet Adalı… Ve daha kim bilir kimler, hepsi de yaşıtındı; elin ne zaman geçmiş ergenliğine değse, onlar adına yaşamanın da telaşındasın. İşte bu yüzden elbet nidanı bu gök kubbenin çürümüş mavisine salman.

“Yoldaşlık günleriydi; ‘kardeşler!’ diyordu içimizden biri
‘Dağın geyiği, dilin şiiri tanık olsun, anamızın ak sütü
Tanık olsun ki haklıyız, kazanacağız!’ Barikat günleriydi.
Yaralı bir kardeşi taşırken omzumda, cesaret diyordum
Sesimde tereddütsüz geziniyordu en delişmen tay
Vahşi bir vadiden akıyorduk toynaklarımız kan içinde
Alev bir nida idik ve arkadaşlık günleriydi”

Kalbimizin en derininde bir kara sakız yığıntısı, bilirsin biriken irini akıtır. Tıkızlaşıp zonklayan çıbanları. Kendimi tepeden tırnağa çıban saydığım günlerdeyim. Yaşım yaşıtlarım nice acıdan sıyrılırken senin kaynağı belli dağ masallarıyla serinledi. Sense unutmanın sesini duyduğunu söylüyorsun. İçim sızlıyor. Unutmanın karanlığına bırakmayacağız hiçbir acıyı. Asfalt böyle adsız sokakları dizelere inat kuşattıkça, dizeler arsız sarmaşıklarla boy atacak, biliyorsun.
Nidâ’nı koru!

Sevgiyle.

www.evrensel.net
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 25-02-2010, 14:58
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart Güney Özkılınç’a mektup

Güney Özkılınç’a mektup
Sennur Sezer


Merhaba Güney Özkılınç,

Nâzım’ın Bursa Yılları’nı okudum. Emeğini, Nâzım Hikmet’e, modern Türk şiirinin ustasına duyduğun saygının bu somut göstergesini kutlarım.

Bursa’nın daha doğrusu Bursalıların yıllar önce yapması gerekeni yapmışsın. Ataol Behramoğlu’nun sunusunda duyulan heyecanın bir nedeni de bu olmalı. Çünkü o da gençliğinin bir bölümünü Bursa’da yaşadı.

Bursa, bütün şehirler gibi, eski çizgilerini yitiriyor. Bugün Keşiş Dağı’nın daha doğrusu Uludağ’ın bile eski görünüşü yitti. Yalnızca Nâzım’ın şiirlerinde soluk alıyor. Nâzım Hikmet’in, Orhan Kemal’in Balaban’ın yattığı Bursa Kalesi de artık yok. Kale sözcüğünün hapishane anlamına geldiğini Karslı hapis Şair Bülent Şamcı’dan öğrendiğimde şaşırmamıştım. Nâzım Hikmet, ana dilinin bu ayrıntısını yıllar önce fısıldamıştı bana:

“Sevdalınız komünisttir
on yıldan beri hapistir yatar Bursa Kalesinde
Hapis ammâ zincirini kırmış yatar
en âlâ bir mertebeye ermiş yatar
yatar Bursa Kalesinde”

Nâzım Hikmet’in “Bedreddin gibi taşıyıp yükü” yattığı hapishane artık yok. Keşke bir kültür merkezi olarak korunsaydı.

Kardeşim Güney, Nâzım Hikmet’in Bursa ve çevresindeki izlerini sürmen de önemli, dinlediklerini, bulduklarını bir arşiv malzemesi haline getirmen de. Halkımızın efsaneyle yetinen bir yanı vardır. Yazılı belgemiz yoktur pek. Sebebi malum. Anılar yazılmaz, kimi kez anı yazma yaşı geldiğinde bellekler arızalanır kimi kez birilerini incitmeme gayreti yüzünden yazılmaz anılar. Kimi anılar ise yalnızca yazanı yansıtan bir aynadır. Düzeltilemez, gerçeğin bir yanını yansıtsa da, yanlışları olsa da yazıldığı gibi kalır. Ama en sağlam izler edebiyatçıların yazdıklarındadır. Edebiyat tarihi kadar gayri resmi tarih de edebiyata başvurmalı. Nâzım Hikmet için en sağlam anlatılardan biri Peride Celal’in Kurtları’dır Nâzım’ın o yasa dışı biçimde askere çağrılışında serbest bırakılması için, bir kefil gerekişi, Genç Peride Celal’in kefilliği üstlenişini romanında da okudum, kendi ağzından da dinledim. Peride’nin Nâzım’ın eşlerinden Münevver’in arkadaşı da olduğunu bilir misin? Münevver Bursa’ya giderken yanına almış Peride Celal’i. Ama Nâzım’ı görmeye giderken yanına almamış, otelde bırakmış.

Kitabında Cahit Sıtkı Tarancı’nın Bir Şey şiirini görünce sarsıldım. Cahit Sıtkı o şiirin sonlarında Nâzım’ın adını anar. Cahit Sıtkı bu şiiri Varlık dergisine yollar ama “Edebiyatımızın en yavuz evladı Nâzım Ağabey hapislerde çürür” dizeleri Varlık’ta yayımlanmaz.

Sesini yükseltmeyi bilmek iyi şairlerin başarabileceği bir iştir. Cahit Sıtkı’yı bütün iyi şiirleri bir yana bu yüzden severim. Kadirbilirliği yüzünden. Seni de kitabındaki ayrıntılar yüzünden bir kez daha sevdim. Nâzım Hikmet’e emek verenleri örneğin Aydın Aydemir’i Kemal Sülker’i unutmayışından. Nâzım Hikmet’e avludan ot toplayıp hindibağ salatası yapan genç cezaevi aşçısından söz edişinden. (Aklıma takıldı sıralanan bu sebzeler, kabak, ıspanak kökü salataları hep bir perhizi düşündürüyor… Usta’nın karaciğerinden sıkıntısı yüzünden miydi, kalbinden mi?)

Nâzım Hikmet hem yazdıklarıyla hem yaşamıyla benzeri olmayan bir öğreticidir. Ona verilen emek, emek vereni yüceltir. Nâzım’ın Bursa Yılları’nı kutluyor, sana nice araştırma diliyorum. Dilerim senin gibi genç arkadaşların sayısı artar.

Sevgilerimle
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 04-03-2010, 21:17
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Ataol Behramoğlu’na mektup

Ataol Behramoğlu’na mektup
Sennur Sezer

Kardeşim Ataol,
Sana ne kadar uzun süre yazmadım. Mektuplar eskimedi de, biz mi kocadık dersin. Kuşağımızın birbirini övmekten, yüceltmekten kaçınan alçak gönüllü tavrının da payı var kuşkusuz bunda. Senin dizelerini o kadar iyi biliyorum ki, onlarda yer alan yaşam izlerinden söz etmek, kendimi övmek gibi geldi bir an. Çevirdiğin şiirlerden yola çıkacağım, bu yüzden. Bu çeviri şiirlere verdiğin emek kendi şiirlerine verdiğinden az değil ki.

Kardeş Türküler’e yazdığın önsözde “söz işçiliğine, sözün şiir dediğimiz o büyüleyici etkileme gücüne emek vermiş, o büyüyü yüreğinde duymuş her söz emekçisi, bir ötekiyle, bütün ötekilerle kardeştir” diyorsun. Bizim kardeşliğimiz de önce buradan sonra “Daha güzel bir dünyaya inanmaktan”. Bilmem neden seni hep “Sabiha” şiiriyle hatırlıyorum. Acılarımızı dişlerimizi sıkarak söylememeye çalıştığımız gençlik dizelerinden. Duygusal olmayı kendimize yasaklamıştık. “Bir gün mutlaka” başaracaktık daha güzel günlere giden yolu açmayı, nice acıya mal olursa olsun. Acılar önemli değildi. Gözlerimizden sızan yaşların dizelerimizdeki izlerini bile reddeder gibiydik.

Ama nice acı yüklendi yüreğimize… (Yurdumuza demek daha doğru belki) bunca yıl sonra sana yazarken, mektuplarımızda şiirden sere serpe söz edebildiğimiz o daracık ferah dönemi anımsıyorum. Kardeş Türküler’deki şiirleri yaşamının yansımalarına göre seçmişsin sanki

“Şiirler yazıyorum ve dinliyorum sesini
Cıvıldayan kızımın, avluda”

senden kırk yıl önce Macaristan’da doğmuş Gyula İllyes’in şiiri olduğu kadar senin de gerçeğin. Barış koşuyor, şarkı söylüyor sanki, yabancı gökler altında bir avluda.

Yabancı gökler altında size yaşatılan yılların bedelini kimse ödeyemez ki. Bir de bizim burada boğazımıza dizilen lokmalar var, bedeli ödetilemeyecek, dilimizi duymanın lokmaları bazen, bazen en umulmaz ayrıntıyı özleyeceğinizi bilmenin lokmaları.

Sevgili Ataol, yaşadıklarımızdan öğrendiklerimizi ne kadar güzel anlattın. Sevdayı da. Seni hep delikanlı sayacak okurların. Sesin ne kadar bilge olursa olsun. Bu her şeyden coşkulanan yüreğinin şiirine vuran yansısından olmalı. Ne kadar sevinç varsa yaşamak özleminden. Hayatın insana sunulmuş bir armağan olduğunu bilsen de onurun adına o armağandan caymaya hazır oluşundan.

Senin bütün gençlere seslendiğine inandığım bir şiirin var, bu şiirin “kızım” vurgusuyla bitmesi bence çok önemli. Hep oğullara öğüt verildi edebiyatta sanki. Senin şiirindeki sesleniş ise yalnız kendi kızın yüzünden değil, tüm insanlığın kızlarına insanlık adına seslenir gibi.

“Bütün insanları dostun bil, kardeşin bil kızım
Sevincin ürünüdür insan, nefretin değil

Zulmün önünde dimdik tut onurunu
Sevginin önünde eğil kızım”.

Kardeş şairlerin arasındaki mesafe ne olursa olsun birbirlerinden asla uzak değildirler, sevgili kardeşim. Birbirlerine bu kadar uzak ve bu kadar yakın nice şairi yan yana getirdin, bunu yapan tek şair değilsin elbet. Ama kardeşliği ilk kez sen dile getirmiş gibisin. Kardeş Türküler’e verdiğin emek kendi şiirine verdiğin emek kadar önemlidir bilesin.Bence kutsaldır da, barış adına.

Seni kucaklıyorum kardeşim, sevgiyle.

www.evrensel.net
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 11-03-2010, 15:12
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart




Yaşar Nezihe’ye mektup
Sennur Sezer


Sayın Yaşar Nezihe Bükülmez,

130. yaşınızı kutlarken, tüm emekçi kadınlar adına, izin verirseniz ellerinizden öpüyorum. Sizin ilk 1 Mayıs şiirini yazdığınızı anlattığımda bilin salondaki her kadın öylesine heyecanlanıyor ki. Hele, eğitim olanağı bulamayışınız, kendi kendinizi yetiştirişiniz ve döneminizde yaygın olan ikinci eşe baş eğmemeniz nasıl beğeniliyor. Üç çocukla yaşam mücadelesi verişiniz, kadın mücadelesiyle yetinmeyip sosyalist dünya görüşünü seçişiniz, üstelik şiire verdiğiniz emek.

Acı ama sizin dünya görüşünüz örtülmeye çalışılıyor. Mürettipler grevinde matbaa patronlarına yazdığınız şiir de dahil yalnızca 9 şiirinizin sosyal içerikli olduğunu, bu yüzden sizin sosyalist sayılmamanız gerektiğini vurguluyorlar. Güvenip şiirlerinizi bıraktığınız kişi de bu kişileri destekliyor.

Sizin Cumhuriyet’in birinci sayfasında yer alan 1925 yılındaki tutuklanma haberinden utandığınız söylenecek neredeyse. Aydınlık gazetesinde yazdığınız şiirleri de görmezden geliyorlar. Kızıl Güller şiirinizin ise anlamı saptırılmaya çalışılıyor:

“Bu baharın da gülleri ne kadar
Lekelenmiş şehit kanıyla gibi
Ateşindi, kızıldı ya Rabbi!”

Güllerin bu yılda gözlerine diken olduğunu söylüyorsun.

“Sevmedim gülleri bu yıl da yine
Öyle gül isterim ki gülmelidir.
Bana ‘kardeşlik’ hissi vermelidir”

Anlatışın ne kadar akıcı: Koklamak güçtür dikeni gül yerine “ Bekleyeceğini, beklemekle gururlu olduğunu bildirdiğin bahar “insanlığın kurtuluş baharı”dır. Yorumcuların bu bekleyişi anlatmanı bile yaşamındaki olumsuzlukların yansıması olarak saptıyorlar. İki kitabın olduğunu söylerken bu kitapların ikincisinin, birincisinin genişletilmesi olduğunu görmezden geliyorlar. Yeni harflerle basılan kitabının sözü bile edilmiyor. Lütfiye Aydın’ın TRT’nin radyo dizisinin de. Dertleri Türkiye’nin ilk sosyalist işçi şairi olduğunu yalanlamak.

Geçim yolu anlamına gelen Rah-ı Maişet’te “bir kuru ekmek için” verdiğin savaşı anlatıyorsun. Bu senin yaşamının gerçeği. Bir mühendis kocayı, onun peşinden İstanbul dışında geçirdiğin günleri, bu kocanın öğrenciliğinde yoksul kayınpederinden aldığı harçlıkları unutup yeni eş peşine düşüşünü bilmek için şiirlerini okumak yeterli oysa.

Ya da yaşam öykünün başlangıcını anlatışını:
“Silivrikapı’nın fakir bir sokağında, fırtınanın çatıları titrettiği bir kış gecesinde doğmuşum. Doğduğum gece evde damla gaz yokmuş. Annemi altı yaşında kaybettim. Dört kızı ölmüş bir ailenin tek kızıydım. Yoksulluk içinde büyüdüm.”

Belediyede kantar memuru baban, kötürüm amcan ve evlenmemiş bir teyzen vardır evde. Bu teyzeyi kimi yazılarında zalim diye anıyorsun, kimilerinde aşk öyküleri anlatan bir dert ortağı diye. Okula göndermezler. Okula para gerektir, ayda iki kuruşluk bir katkı payı. Kendi kendine papatya, ebegümeci toplar satarsın. Bir yıl gidebilirsin ancak okumayı sökecek kadar. Ondan sonrası hep kendi çabanla gerçekleşir: şiiri öğrenmen, aruzla yazman. Dergilerde yayımlanması, bestelenmesi. Urfa’da ünlü oluşun… Kazancı Bedih dahil gazelhanların gözdesidir senin dudak büktüğün, bir bölümü bestelenmiş “sarhoşları ağlatan, acılı şiirler”in.

Senin Urfa’da neden bu kadar sevildiğini sordum, Urfalı ünlü bir yayıncıya. Bana yanıt olarak öğretmenliğinin büyük bölümünün orada geçtiğini söyledi. Öğretmen olduğun doğru Yaşar Nezihe Bükülmez. Sen bizim öğretmenimizsin.

Urfalı Bekir Yıldız senin öykünü yazdığında mahkemeye verilmişti. Af çıkınca “Ölü Soğumadan öyküsü” tutuklu kalmıştı. Bir yanımız hâlâ tutuklu işte.
Çocuklarının açlıktan ölümünü yaşaman bile bin lira maaşlı eski kocana avuç açtırtmadı. Yalnız kendi emeğine baş eğdin, ne mutlu sana. Nâzım Usta gibi sana “abla” dememe izin ver Yaşar Nezihe. Eğer yanıtın “Ben ışıl ışıl bir yıldız idim/Düştüysem yere gökyüzü utansın” olacaksa, bil ki insanlığın kurtuluş baharını bekleyen sınıfın yıldızlarını korumayı bilir.

Saygılarımla.






evrensel
www.evrensel.net
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 18-03-2010, 15:54
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Kemal Özer’e mektup
Sennur Sezer

Merhaba Kemal Özer!
Sana yazmak epey zor. Katılamayacağın bir kutlamanın konuşmacısıyız, Adnan’la. Senin istediğin söylendi. Karşı koyamadım. Şiirinin hem estetiği hem işlevi koruyan yanını anlatmak zor. Ama vurgulanması gereken yanı da bu. “Yalın sözü yeğlese de yalınayak değildir şiir!” demiştin geçen yıl, PEN ödülünü aldığında yaptığın konuşmada. Güncel bir olaya gönderme yapmıştın. ABD başkanına fırlatılan ayakkabıyı hatırlatmıştın: “Her yüzleşme gününde kıyıcıya, zorbaya, işgalciye karşı diyeceği bir söz, yapacağı bir eylem; her yüzleşme gününde suskun kalanlara, boyun eğenlere karşı dolaşıma çıkaracağı bir öfke vardır çünkü. Eylemini kendisi kalarak gerçekleştirmeyi, öfkesini sözcüklere bürüyerek biriktirmeyi, sözünü çoğu kez yalın söylemeyi yeğlese de, onlarla kıyıcının, zorbanın, işgalcinin ve suskunluğun üstüne yürürken yalınayak değildir. Çıkarıp kafalarına fırlatacağı bir ayakkabısı her zaman vardır.”


21 Mart, hem Dünya Şiir Günü; öte yandan da Newroz. Bugün her anlamda bir yenilenmenin arifesi olmalı. Yıl boyu seni özlediğim günler oldu. TEKEL eylemlerinde... Kemal olsaydı neler yazardı diye düşündüm. Bu tip çaresiz özlemlerin çaresi, özlediğin arkadaşın yapacağını yapabilmektir. Onun yazması gerekeni yazmak. Gelmedi elimden, belki daha sonra... Ama fotoğraflara baktığımda sanki oralarda bir yerdeydi gülüşün. Bir anlık bir flaş çakışı gibi.

“Hâlâ durur o akşam, belleklerinde,/mayalanır durur, birlikte bakmanın derinliğiyle,/önüne geçilmez coşkusuyla, birlikte yürümenin,/bir ağızdan söylemenin güzelliğiyle bir şarkıyı,/birlikte sahip çıkmanın bir öfkeye bir hesabı birlikte ödetmenin...”

İşçi eylemlerinin birbirine benzemediğini biliyorum, sınıfın her eylemle biraz bilinçlenip biraz daha bilendiğini... Bu yüzden bir eylem, daha önce yazılmış bir başka şiirle yeterince anlatılamaz. TEKEL işçileri de birlikte baktıklarında bize de gösterdiler güçlerini. Bu güce bir şiir gerekiyor, bir haykırış gibi gitgide güçlenen seslerle yazılmış bir şiir... 16 Haziran akşamını yazdığın gibi, 70 günü de senin yazmanı isterdim. Daha doğrusu yazmayı tasarlamanı...

Görevi bunca şairin omzuna bıraktın gittin. Öğrettiğin en önemli şey, bir şiiri tasarlamanın önemi. Yazılarını okuyanlar daha iyi kavrayacaklar o duru, yalın şiirinin desteklerini.

Gençlere de birlikte hareket etmeyi örnekleyip önerdiğini anımsatmak istiyorum: “Toplu hareketler üzerinden düşünürken, sanırım ilk amaç aynı doğrultuda düşünen insanların bulundukları bir çevreyi yaratmak. Diyelim ki toplumcu edebiyattan yana olan kimi edebiyatçılar, var olan dergilerde kendilerine yer bulamıyorlar. Böyle bir ortamda, bu düşünce ortaklığını dergi, yayınevi gibi araçlarla yaşatmak ister insan. Yani bir zorunluluk var ortada. Bir de bizim a dergisindeki [1956] gibi biraz farklı durumlar var. Yazmaya yeni başlamış gençlerin, var olan dergilerde yer bulamamaları... Şu anda edebiyatçı olarak adı anılabilecek sekiz-on kadar insan bu dergide bir araya gelmişlerdi. Gerçi başka dergilerde de yer bulunabiliyordu ama böyle bir dergi hem edebiyatçının kendisini var etmesi, hem edebiyata yön vermesi açısından daha etkili.”

Altın Portakal töreninde de salonun bir köşesinde Doğan ya da Adnan konuşurken kalabalığın arasında bir anlık çakımla göreceğim gülümsemeni... Zor ama umutlu olmak zorunda olduğumuz günlerdeyiz çünkü.
Özleyerek anıyorum seni dostum. Huzurla uyu!..



evrensel

__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 22:10


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum