Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #61  
Alt 04-06-2014, 20:56
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat siteleri V

"...Herkes bir mesaj yazmadan önce iki kere düşünmeli. Yazacağı şeylerin silinmeyeceğini, halının altında saklanmayacağını bilmeli, ona göre yazmalı..."

Geçenlerde bir edebiyat sitesinde geçmişte kalan bir tartışmadaki bu cümlelerle karşılaştığımda bu ilkenin işlerliğine ve doğruluğuna bir kere daha inandığımı belirtmeden geçemedim. O günlerde kişi hakkını ciddiye almadan yazılan eleştirilerin üzerine tartışılıyordu ve buna rağmen "kişi hak ve dokunulmazlıklarına" yapılan müdahalelerde özellikle taraflardan birinin kanuni haklarına ilişkin açık bir talepte bulunduğu ve kişiyi duygusal bir bakımdan yıpratan söylemlerin ve yine taraflardan birinin kaldırılması isteğinin göz ardı edilemeyeceği üzerine bir tartışmaydı bu.

Buraların özellikle bir edebiyat sitesi ve bunun bu şekilde yaşamasından yana olduğumuz konusunda çoğumuz mutabıkız. Ama bir edebiyat sitesi; sadece edebiyata ilişkin yazımın yapıldığı yerler de değildir olması da mümkün değildir. Burası aynı zamanda edebiyatı ve çokça da edebiyatı seven insanların buluşacağı bir yer de olmalıdır. Sadece, şiir yazmak ya da öykü yazmak bir kişiyi edebiyatçı yapma konusunda yeterli kılmıyor. Çünkü edebiyat tek başına bir takım yaratıcı duygusal ve düşün işi değildir. Bu kadarı adamı sadece şair ya da öykü yazarı yapar.

Bir edebiyatçı, dünyadaki ve ülkesindeki edebiyat etkinliklerine sırtını dönerek yaşar ya da dünyadaki ve ülkesindeki siyasal, iktisadi, felsefi, yazından imtina eder bu konudaki "kupon" ya da “magazinel” bilgilerle kendini şişirerek yazın yaşamını devam ettirmeye kalkarsa sadece doğru değil üstüne üstlük yanlış yazın biçimi de geliştirir. O zaman onun yazını; kendi "iç geçirmelerine" ve kendi kişiliğinde “öykülenmeye” doğru dönüşür.

Bir edebiyat sitesinde edebiyatseverlerin yukarıda sıraladığım etkinliklere uyması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Kendi dilini, düşünsel gelişimi ile taçlandırmayanlar, bu konuda ki "Dil" söylemleri üzerine konuşan ülkenin önemli edebiyatçılarının uyarılarını hafife alanların "sürç-i lisan" etmesi ise işte bu yüzden kaçınılmazdır.

Bir edebiyat sitesinde, ülkenin önemli derecede etkinliği olan edebiyatçılarının ve yazın adamlarının eleştirileri, kişisellik boyutunda algılanarak ifade edilmesi süreci içinde, onların da "kişi hak ve dokunulmazlıklarına" itibar edilmeden "vatan hainliği", "pamukluk","oğlancılık", "aylaklık" gibi kimi tanımlamalar altında yapmaya kalkışmanın yanında, "hukuksal anlayışın" bizler için ne kadar gerekli ve elzem olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü bu hepimizin ihtiyacı olan zihinsel bir dönüşüm ihtiyacıdır. Bizim ihtiyacımız olduğunda değil aynı zamanda her zaman kullanabileceğimiz bir anlayış olmalıdır. İşte edebiyat sitelerinde sadece şiir ve öykü üzerine denemeler de bulunmak yeterli değil aynı zamanda hukuktan, felsefeye, siyasal yaşamdan, bilime birçok konuda bilgi paylaşımının olması bu denli elzemdir.
Alıntı ile Cevapla
  #62  
Alt 22-06-2014, 20:57
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Neden “Kod adı?”


Dilimize kazandırılmış bu sözcük; sanırım devletin güvenlik güçlerindeki asayiş ve istihbarat birimlerindeki uzman kişiler tarafından geliştirildi. Bu sözcük aynı zamanda yazılı ve özellikle görsel basın kuruluşları aracılığıyla “sıkıyönetim bildirileri” yayınlarında toplumsal bilince yerleşti.

Kod adı: takibata uğramış ve aranan siyasilerin kullandığı iddia edilen resmi isimlerinden başka, anlamı olan ya da olmayan isimdir. Bizim toplumumuzda devlet takibatına uğramak ürkütücü ve yıldırıcı bir işlemdir. İşin garibi pek yazılı metinler çerçevesinde de yapılmaz. O yüzden özellikle devlet yönetimine muhalif olmak takibata uğramak için yeterli bir nedendir. Genellikle de aydınlar yönetime muhalif olduklarından takibata uğrarlar. Bence bu durum sadece bize mahsus bir olay da değildir. Ama bizdeki yazılı kurala uymamak diğer ülkelere nazaran daha fazla geçerli olduğundan aydınlarımızın arasında bu durum genetiğine yapışmış bir şekilde bilincine yer etmiştir. Yine aynı zamanda bu durum, gerçekte dünya insanının da toplumsal bilincinde yer etmiştir ve güvenlik birimleri tarafından takibata uğramamak için insanlar kendilerine “kod adı” bulup öyle tanıtmışlar, başka isimler altında kendi düşüncelerini anlatmak gereği duymuşlardır. Kendini özgür ve güvenli bir ortamda hissetmeyenlerin, kendilerini ifade ederken kullandıkları diğer bir ismidir kod adı... Güvenlik ve istihbarat birimleri için kişilerin kendi adlarından başka bir adla kendileri ifade etmeleri bu buldukları ve yarattıkları sözcükle ifade edilirler.

“Rumuz” sözcüğü,

Toplumsal bilincimizde hemen hemen aynı işlevi görmekle birlikte bize farklı kanal ve eylemlerden geçtiği için farklı bir olguyu çağrıştırmaktadır. Bu sözcük; Yine kendini açık bir şekilde ifade edemeyen, ahlaksal baskı altında olduğunu düşünen insanların kullandığı ve kendi isimlerinden başka bir isimle kendilerini ifade eden bir sözcüktür. Dilimize yazılı basın tarafından kazandırılan bir sözcüktür. Rumuz deyince bizim aklımıza, gazetelerin magazin sayfalarında ki bazı cinsellik ve aile içi sorunların yazıldığı köşe yazılarında katılımcıların kullandığı resmi isimlerinden başka isim kullanılması işi gelir.

“Kod adı” dilimize çok güçlü bir şekilde yerleşmesine karşın Türk Dil Kurumu sözlüğünde bu sözcüğün anlamını bulamazsınız. Rumuz sözcüğü ise genel olarak verdikleri örnekten de anlaşılacağı üzere anlamlı simge ya da işaret anlamında kullanılmaktadır.

Görülüğü gibi, bir dildeki bir sözcüğün yerleşmesi dil bilimcilerinde inhisarında bir iş değildir.

Dil; toplumsal bilincin işaret ve sözcüklerle insan yaşamının ve de bilincinin dışa vurum halidir. O, toplumsal bir ihtiyaçtan kaynaklanır ve toplumsal ihtiyaçların gelişmesine göre de gelişim süreci izler.

“Nick.name”?...

Bu sözcüğün “Redhause” sözlüğünde ki anlamı “Lakap” ya da “takma isimdir.” Ama kesinlikle biliyoruz ki, kod adı ya da nick name in tam karşılığı “lakap” değildir. Bunu bize böyle söyleten toplumsal bilincimizdir. Çünkü “lakap” aile topluluklarının kullandığı isim olarak bizim toplumsal bilincimizde yer etmiştir.

Nick name, kod adı ya da rumuz kelimelerinin anlattığı ortak şeyler vardır. İnternet ortamında bu sözcük; kendini özgür ve güven içinde ifade etmek isteyen ve resmi yada gayrı resmi kişi ve kuruluşlarca takibata uğramak istemeyen kişilerin kendi resmi ve devlete kayıtlı olan isminin yerine kullandığı bir başka isim kullanma işine verilen bir addır.

Toplumsal bilincimizde yer etmiş bir sözcüğün kökenin veya hangi dilden geldiğinin bence bir önemi yoktur. Bir dili geliştiren asıl unsur, toplumsal iş bölümü içinde bulunan uzmanların varlığına da bağlıdır.

“Canser” ... “Kanser”

Bu sözcük hepimize hemen bir şey anlatır. Tıp dalında faaliyet gösteren uzmanların icat ettiği bu kelime toplumsal bilincimizde ölümcül hastalığın adıdır. Uzmanlar içinde bu kelimenin anlamının ihtiva ettiği anlam çok daha geniş ve farklı olmasına karşın, genel olarak toplumsal bilinç içindeki yeri ölümcül hastalıktır. Bu sözcüğün Türkçe olup olmamasının toplumsal bilincimizde bir önemi yoktur. Neyi ifade ettiğinin bir önemi vardır. Bu sözcüğün uzmanlarının dışında da bu kadar yaygın kullanılmasının nedeni ölümcül bir eylemi ifade etmesinden kaynaklanır. Yoksa tıp dalında uzmanlaşmış kişilerin insan hastalıkları konusunda buldukları sözcüklerin tamamı toplumsal bilinçte yer etmezler. Nedeni: onları bu kadar yakından ilgilendirmediklerindendir.

Toplumsal iş bölümlerine bağlı olarak gelişen sözcüklerin daima evrensel bir karakteri vardır. Ve bence bunun ulusu olmaz.... Bu sözcükler insanlığın malıdır ve yine toplumsal bilinci yansıtırlar. Bununla kavga etmek bence yanlıştır ayrıca boş bir kavgadır.

Dil insan iletişimi için elzem bir olgudur. Eğer kabile yada ulus toplulukları mutlak topluluk biçimleri değilse dil insanlar için bir iletişim aracı ise ve iletişim vasıtaları da her gün gelişiyorsa kaçınılmaz olarak tüm insanlık alemi kendi arasında iletişimi güçlendirmek için bütün dünya insan nüfusunun oluşturacağı ortak bilince ve dile sahip olacaktır bir gün.
Alıntı ile Cevapla
  #63  
Alt 10-07-2014, 15:53
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Ne olacak edebiyatın bu hali?

İnsanların yaşı belirli bir dönemi devirmeye görsün. Ondan sonra huysuzlukları mı başlıyor yoksa geçmişe özlem duyup güne karşı ayak mı diretiyor bilinmez eleştirici oluyor. Beğenmezlikler başlıyor. Sonra, görüntüye bakıp “Ne olacak bu işin hali” diye soruyor.

Halbuki olacağı ne?... Olduğu, gün düne uymuyor hepsi bu işte…

Ahmet Haşim’i bilhassa şairliği ile tanırdım ben. Özellikle “Merdiven” şiirini her okuduğumda aynı etkiyi yaratır bende. Edebiyatın hali mevzuuna ise Ahmet Haşim’in bir makalesi ile geldim. Nasıl “Merdiven” şiirindeki izleği ile güngörmüş bir adamın yaşama dair felsefi duruşunu çıkarıyorsak, onun “Bir teşhis” adlı İkdam gazetesinde yazdığı makalesinden de “huysuz bir ihtiyarın” hallerini çıkarıyoruz.

Ahmet Haşim bu makalesini 1928 yılında yazıyor. Onun yazılarını okuduğum da bir şeyi hayretle gördüm ki; ne kadar yazısı varsa bu yazıların içinde bir kez bile olsun ne Kurtuluş savaşına ve ne de cumhuriyete ilişkin bir tek eleştiri ya da övgü konusu bulamadığımdır. Sanki bu topraklar üzerinde hiçbir değişiklik olmamış gibi o bu değişimlere hiç tanıklık etmemiş gibi bu konularda bir şey yazmamış. Bir yazarın aynı zamanda böyle mi olması gerekiyor işte bu konuda bir şey diyemiyorum.

Yazarımız bir dönem gazetede “fıkra” yazarlığı yapıyor. O dönemlerden başlayarak günümüze kadar gelen klasik anlamda “fıkra” yazarlığı yapan ünlü kalemler var. Bunlardan biri de bu kuşağın en ünlü isimlerinden biri olan Hasan Pulur’ dur mesela. Milliyet gazetesinde hala yazar. Gazetelerin bu türden yazarları en az gazeteleri kadar elzemdir. Bunlar emeklinin, işçinin, memurun hallerini yazdıkları gibi aynı zamanda zaman zaman da işte bugünkü konuda olduğu gibi edebiyatın halini de sorarlar.

Onların yazılarında, şimdiki bazı yazarların konularında ihtisaslaşmış makaleleri ile birlikte yenilikçi ve kısa kısa cümlelerden oluşan yazıları yerine o bildiğimiz “giriş, gelişme, sonuç” bölümlerini kapsayan ve Türkçe diline de çok hâkim olarak ve titizlendikleri her hallerinden belli olan ama her konuda da “görüş” bildiren yazılarını sıkça okuruz. Aklıma, geçenlerde CD’sinden seyrettiğim Yılmaz Erdoğan’ın “Cebimde kelimeler” adlı tek kişilik oyunu geldi. Orada Yılmaz Erdoğan bir genç kuşak temsilcisi olarak, Hıncal Uluç’u bu her konuda “bilmekliği” konusunu hicvederek bir gülmece yapmaktadır.

İkdam gazetesi şimdiki Milliyet, Hürriyet gibi gazetelerden birisidir o günlerde. O dönemin belli başlı gazeteleri Ahmet Mithat efendinin Tercüman-ı Hakikat’ı, Mihran’ın Sabah gazetesi ve Ahmet Cevdet’in İkdam gazetesidir. Yine anlatılanlar odur ki; Ahmet Cevdet, Ahmet Mithat Efendinin yetiştirdiği ve gazetecilik mesleğine soktuğu bir gençtir. Üç yüz altınlık sermaye ile yine Ahmet Mithat Efendinin teşvikiyle kurmuştur onu. Siz sanmayın gazetelerin bugünkü kitap, dergi, CD gibi promosyonların o günlerde yapılmadığını. Çünkü İkdam gazetesini büyük bir müessese haline getiren şeyin aynı zamanda dönemin en iyi kalemlerini o dönem meslekte en iyi ücretleri vererek toplamanın yanında “Mahitü’l- Maarif” formaları olduğu söylenmektedir mesela. O dönem yazar kadrosuna Hüseyin Rahmi, Ahmet Refik ve Yakup Kadri gibi isimleri katmasına bakarak İkdam gazetesinin güçlü yazar kadrosu ile dönemin en etkili gazete olduğu hemen tespit edilir. Sadece o dönem yazarların isimlerini şöyle bir hatırlamaya çalışsak eminim ki hepinizin ortak kanaati Ahmet Haşim’in söyleminin aksine “Nerede o günkü edebiyat?” sözünü bile dedirtecek cinsten olduğu görülür.

İşte bu yüzden “Ne olacak bu işin hali” mealinden yapılmış serzenişlere ben biraz “huysuz” sızlanması gözü ile bakıyorum.


Bir Teşhis

Beş altı seneden beri edebiyatımızın gösterdiği çıplaklık manzarası, bütün fikir adamlarını düşündürse yeridir. Okuyup yazmanın halk arasında yaygınlaşmasına ve buna bağlı okuyucu sayısının çoğalmasına karşılık, edebiyatımızı etkisi altına alan bu soysuzlaşmanın sebepleri hakkında hayli şeyler söylendi. Felce uğrayan maalesef yalnızca edebiyatımız değildir. Bu bitkinliğin rengi, gizli bir hastalığın sarılığı gibi, ruh ve hayalin bütün bahçelerine bulaşmakta ve bütün yaprakları, yer yer soldurup kurutmaktadır. Geçen gün Türk Ocağı’nın bayramında, bütün iyi niyetlere rağmen, ihtiyar ve yorgun iki sanatkarın ney ve sazından daha genç ve daha canlı bir şey dinlenilmediğine bakılırsa, musikide de artık sanatkar neslinin tükenmiş olduğuna inanmak gerekiyor.

Gerçi iyimserliği saflık derecesine vardıran bazı kalem sahipleri, hala kısır çalı fidanları üzerinde taze güller görmekte ısrar etmektedir. Ahmaklığın bu derecesi hakkında fikir beyan etmek ancak tıbbın ilgi alanına girer.

Bahsi dağıtmadan “edebiyat” a dönelim: On, on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun açık işaretlerinden biri, okuyucunun yeni eserlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. Bu alışkanlık, ancak adet haline dönüşmüş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?

Tepkiler, öfkeler ve kinlerin öne çıktığı bir fikir dünyası içinde, artık yeni hiçbir eserin ortaya çıkmadığına zerre kadar şüphemiz olmamalıdır.

AHMET HAŞİM / İKDAM / 30 Mart 1928
Alıntı ile Cevapla
  #64  
Alt 18-08-2014, 10:13
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Alternatif edebiyat

“Postmodernizm” diye anılıyor ve eleştiri görüyor birçok akım ve de ortaya çıkan her düşünce biçimi.

Nedir sık sık adı geçen bu akım?

Küresel gelişme ile birlikte anılan bu akım; asıl olarak salt tüketime dayanan ve günümüzde: “güne sahip ol” mantığının yarattığı bir oluşumun şekillenmesinden ibaret sadece.

Global kapitalizmin yarattığı bir olgu bu. Pazar evrensel bir hal aldıkça, değişmez sanılan her şey, pazarın oluşturduğu biçime göre alınır satılır bir hale getirilmekte ve tüketime sunulmaktadır. Bu süreç içinde oluşan üretenin, tüketen ile birlikte üretilen ve tüketilen bir yaşam biçimi oluşmasıdır aslolan. Aslında her şeyiyle olağan gelen bu durumun gerçekte arkasında başka dinamikler yatmaktadır. O dinamikte; üretim ve tüketim sürecinde ürünün azami “yarar veya kullanım” amacını gütmemesi, salt o anın tüketimine ve satışına yönelik amaç gütmesi biçiminde tezahür etmesidir.

Gelişen bu yeni durumun ardından edebiyat için ortaya çıkan durum ise; kabaca, adı “edebiyat sektörü” dediğimiz bir tür üretime ve tüketilmeye dayanan pazar ilişkisi oluşumunu beraberinde getirir. Bu sektörde de üretim ve tüketim zinciri vardır. Dolayısıyla üreten ve tüketen gruplar esas aktörlerdir ve de bütün bunlar satışa sunulan meta ve ardında ki kâr kaygılarını taşır.

Bu süreç, hem günümüz pazar ekonomisi dinamikleri içinde çok hızlı işlemekte, hem da yazar ya da sanatçı ve hem de onların eserlerinin sürekli tüketimine dayanan ve de bir başka deyişle satışa sunulmuş birer metalar haline dönüşmesini ortaya çıkarmaktadır. İşin garibi bu işe yatırım yapan sermaye açısından yazarı bile tüketim nesnesi haline dönüşür. Tabi ki bu durum; yazarını da eserini de sürekli olarak tükettirilmesine sebep olur. Çünkü ancak çark böyle dönmektedir. Yine aynı zamanda bu durum, her üretim sektörüne matuf olduğundan bu önemli yazınla birlikte, yeni bir tür tüketime dayanan ve onun üzerine kurulu yaşam biçimi ve kültürü ortaya çıkarmaktadır.

Yani…

Binlerce nitelikli okuyucu kitlesi yerine milyonlarca tüketen okuyucu “kütlesi” “Pazar” dinamikleri açısından “müşteri hedef kitlesi” haline gelmektedir.

İyi bir meta satışı açısından hedef kitle milyonlarca okuryazar kimliğinde olan kişidir. Ondan sonrası ise bu nitelikleri belirlenmeyen ya da niteliklerinin yükseltilmesini hedeflemeyen edebiyat ve kültür sektörünün, milyonlarca tüketicisinin basit ihtiyaçlarını hedef alan meta üretmek amacı olmasıdır. Böylece; bu işin ticari aktörleri tarafından oluşturulan “format” lar ortaya çıkarılmakta ve nitelik göz ardı ettirilmektedir.

Bu sözcükle her karşılaştığımda ve gelişen bu olgu karşısında edebiyat için oluşturulmuş “Web”, “Forum” ve de “Fanzin” sayfalarını gördüğümde ne yalan söyleyeyim yüreğime epey bir su serpilmiş oluyor.

Kim bilir bu tür adımlar yeni yeni oluşan ve “Pazar Dinamikleri” dışında “Alternatif Edebiyat” ın ilk adımları olacaktır.
Alıntı ile Cevapla
  #65  
Alt 08-09-2014, 23:08
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Anna Masala


Sabahın erken saatlerinde ve bir de günün o ilk saatlerinin sessizliğinde kitap okumak son derece keyifli bir iştir hele bu o gün bir tatil sabahı ise ayrı bir zevk oluyor. Yine böyle bir tatil günü sabahı, bana bir gün öncesinden hediye edilmiş, “Türkiye’ye Aşk mektuplarım” adlı kitabı okuduğumda ne bileyim biraz hüzünle karışık içimde insan sevgisinin heyecanıyla birlikte; “Acaba Türk olmak ne demek?” sorusunu sormadan edemedim kendime.

Anna Masala 1934 doğumlu Bir İtalyan. En son Roma Üniversitesi’nde 1972 yılında Türk Dili ve Edebiyatı profesörü olmuş 1980 yılında da Ordinaryüs Profesör unvanını almış bir bilim kadını. Elimdeki kitap Kültür Bakanlığı Yayınlarından basılmış basım tarihi 2002 olan yeni bir kitapçık. Eski Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın bir sunuş yazısı var ve her zamanki gibi çok makul bir fiyatla sunulmuş.

Kitabı bitirdiğimde ne yalan söyleyeyim, kütüphanemde yerleri ayrılmış olan Dünya edebiyatı mı veya Türk edebiyatı bölümüne mi koysam diye uzunca bir süre tereddütte bulundum ve bu tereddütten dolayı da biraz mahcup kalarak utandım.

Ord. Prof. Masala uzun yıllar Türkiye’de bulunmuş çok geniş bir dost çevresine sahip olmuş ve Türk’leri hiçbir ön yargısı olmadan ve davranışlarını büyük bir titizlikle gözlemlemiş ve de bunlardan genel soyutlamalara varmış bir yabancı araştırmacı.

“Türk dilinin sesini ilk defa Roma Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsünde 10 ocak 1954 tarihinde duydum. Arapça hocam Prof. Francesco Gabrieli, büyük Türkolog Prof. Ettore Rossi ile Farsça okumamı söylemişlerdi. O yıl prof. Rossi’nin Türkçe dili için öğrencisi yoktu. “mezuniyetten sonra ne iş yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu. “İslam tarihi üzerine çalışmak istiyorum” dedim. Bunun üzerine “Pekiyi ama unutmayın ki Akdeniz’de İslam tarihi yüzyıllar boyunca Türkçe konuştu” dedi. O zaman 19 yaşındaydım ve Türk tarihini sadece lisedeki tarih kitaplarından biliyordum: Bizans’ın fethi, Otranto, Barbaros Hayreddin, İnebahtı savaşı, Viyana kuşatması ve Osmanlı İmparatorluğunun düşüşü. Türkleri tanımıyordum ve sevmiyordum. Prof. Rossi’ye şöyle cevap verdim: “Türk tarihinin bu kadar önemli olduğunu sanmıyorum, ayrıca Türkçe okumak da istemiyorum.” “Pekiyi” dedi prof. Rossi “ Ne olursa olsun siz bugünden itibaren Türkçe okuyacaksınız!”dedi. Böylece derslere başladım. “Ev,evler, evlerim, evlerinde…” “Göktürkler, Uygurlar, Karahanlılar, Selçuklular, Devlet-i Âli Osmaniye, Türkiye Cumhuriyeti…”
Tarihinizi ve çok güzel dilinizi önce sevgisiz, ilgisiz sonra saygıyla, en sonunda büyük sevgiyle okurken seneler geldi geçti…”


Türkiye’ye ilk ziyaretini 8 ağustos 1964 yılında babasıyla birlikte yapıyor. Anılarında şöyle kalmış; “O günlerde bir Türk pilot Kıbrıs’ta şehit olmuştu. İstanbul bayraklarla donanmıştı. Acı ve heyecan havada hissediliyor, dalga dalga yayılıyordu…” Sanırım ben o zamanlar oldukça gençtim ve yazlık tatil için gittiğimiz Erdek’te öğrenmiştik Cengiz Topel’in uçağının düşürülmesini ve esir alınır alınmaz Eoka’cılar tarafından öldürülüşünü. Şimdi geriye dönüp baktığımda iki ulusun insanlarının arasındaki sorun bitmiş olamasa bile anlaşmaları için epey bir mesafenin alındığını düşünüyorum.

O günden itibaren Anadolu’nun bir çok yerini gezmiş. Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli, gibi Türk düşün hayatının her kilometre taşından geçerek, bazen Ankara’yı, bazen Konya’yı bazen Antep’i ve en çok da İstanbul’da ara sokakları, Beyazıt Meydanı’nda gezerek Mevlevi dergâhlarının o ona hep gizemli gelen büyülü yanıyla ilgilenerek içinde hissederek yaşamış ve gözlemlemiş. Onun bu kitabını okurken hep “Evet ya!” diyeceğinizi şimdiden duyar gibiyim.

Türk sosyal yaşamı içinde yaşlıların yerini, ailede “ninelerin” sosyal statüsünü ve onlardan hep yaşama ilişkin basit bilgiler alındığını ve “ellerinin öpülmesinin onlarca hak edildiğini” bu kitapta okuduğunuzda etkilenip gözlerinizin nemlendiğini hissedersiniz. O, İstanbul ve diğer şehirlerde birlikte yaşadığı birçok akademisyen, ozan, edebiyatçı ile Türk düşün yaşamının geçmişi ve bugünü hakkında canlı bir tarih olmuş konumundadır.

Bazen bir Anadolu gezisi içinde badem gözlü bir Anadolu delikanlısının ona kur yaptığını ve nasıl da bir incelik ve zerafetle bir kap yoğurdu ikram ettiğini ve bir genç kadının yine bir iç titremesiyle bunu nasıl anlattığını biraz da gülümseyerek okuyacaksınız. Ya da bir uzun otobüs yolculuğunda uyurken bir kadının kendi mantosunu o üşümesin diye üzerine örttüğünü.

Çocukları anlatışını ve çocukların bir milletin bütün hasletlerini yansıtışını, “Mehmetçik” adının aslında bir toplumu anlamak için bir şifre çözücü anahtar kelime olduğunu onu okurken yeniden kavrayacaksınız ve bir de bütün babaların oğulları için söylediği “aslanım” kelimesinin anlamını.

Halıları… Halıların Türk toplumunda aile yaşamı içinde ne kadar belirgin olduğunu ve Orta Asya’dan taşıdıkları hayvan sevgisini ve de kuş yuvalarını onun gözlemleriyle ve onun penceresinden nasıl göründüğünü ve yaşadığımız bu toplumun ilginç karakteristik özelliklerinin ne kadar can alıcı şeyler olduğunu ve bunun binlerce yıllar içinden geldiğini yine hayretle fark edeceksiniz.

Onunla ilgili bilgilere bir yerde rastlamış olabilirim. Fakat şu an bir şey hatırlamıyorum. Bu kitabıyla onu keşfettim. Aslında ona birazda gıpta ile bakmıyor da değilim. Çünkü o; bu kitabında anılarını anlatırken o kadar çok Türk aydınından, ozandan, akademisyenden politikacıdan, edebiyatçıdan, şairden bahsediyor ki doğrusunu isterseniz onun bu anılarına ilişkin yazdığı satırları okuduğumda iç geçirmedim değil. Mutlaka onun bir başka eseriyle bir gün karşılaşacağımı umuyorum.
Alıntı ile Cevapla
  #66  
Alt 27-09-2014, 09:35
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

“Köpek hav hav dedi...”


Kar romanında aklımda kalan en önemli bölüm 26. Bölümdeki şu cümle olmuştu: “Köşedeki zincirli kara bir köpek de brandanın içinden çıkanları gördü ve hav hav dedi.”

Bu cümleyi okuduğumda uzun bir süre gülümsedim. Bunu yazarın hınzırca ve oldukça masum görünen içindeki yaramaz çocukluğuna mı vermeli yoksa usta bir zekânın nakış gibi işleyen ve dildeki mimarisine mi addetmeli bir karar veremedim aslında hala bir karar verebilmiş de değilim.

Bu cümle çok ciddi ve eleştirel bir bakış açısıyla okuduğum romanı ve yazarına karşı ilgimi bir anda değiştirdi. Azaltmadı sadece değiştirdi. O zaman düşündüm ki; onun hakkında karar verebilmem için hakkında daha fazla bilgi toplamam gerekmektedir.

“Demek” ve “yazmak” fiili sadece insani bir şeydir. Bir şeyi “demek” için bir bilinci taşımanız gerekir öncelikle. Yani “demek” için bir cümle ya da insani bir anlamı taşıyan bir sözcük ifade etmeniz ve bunun da karşı tarafça algılanır algılanmaz anlamlandırılması gerekir. Sadece bununla kalmaz topluluk dâhilinde de ortak anlamlandırmayı esas alır. Dil ve bilinç birlikte insan demektir.

Köpek insan açısından “havlamak” fillini yapar. Buna rağmen yazar “hav hav dedi” demekle köpeğin yerini nasıl belirlemek istemektedir?... Yüklemek istediği bir anlam mı vardır? Belki de; köpeğin brandanın altından çıkan insanları “görmesi” ve de onlara karşı “havlaması” ve çıkardığı bu seslerin başka köpekler tarafından anlamlandırması ya da anlamlandırabilme ihtimali arasında bir ilinti kurduğu ya da bir dil birliği olduğunu ve de bu “hav hav” ların aslında bir tür sözcük olabileceği varsayımını düşünmüş olabileceği aklımıza gelebilir.

Kim bilir?... Bilmiyorum sadece bu sözcükle yazarın düşünsel bir alt yapısı ve çalışması olabilir. Buna karşın 37. Bölümde yine köpekle olan bir ilişkiye dem vurulmaktadır yazar. Roman kahramanının-ki kahramanın roman içinde şiir yazması yazar tarafından özel bir işlevlilik kazandırılmaktadır- “Köpek” başlığı ile bir şiir yazmaktadır ve yazarımız İstanbul Maçka parkında kahramanın bir “boz renkli” köpekten nasıl da korktuğu anlatılmaktadır. Bütün bunlara rağmen köpek ve hallerinin bütün roman içinde ciddi bir işlevselliği yoktur. Yani köpekle ilgili söylenenler olmasa da olabilirdi...

Ama okuyucu da böyle bir şey işte... Romanın eleştirel bakılabilecek birçok yanı olmasına karşın basit bir sözcük ya da cümleden hareket ederek yazarını anlamlandırmaya çalışmaktadır.

Yazar Orhan Pamuk ve Kar adlı romanını okumamın ardında kalan bendeki en önemli düşüncelerim bunlardı. Bütün bunlar aklıma elbette, onun Nobel edebiyat ödülünü alması ile birlikte yeniden gündemime geldi.

Ödülün verildiği ilanından itibaren tam bir cadı kazanı kaynatılmaktadır. Bu konuda bir çok yazı okudum diyebilirim. Eleştirilerdeki ortak kanaat onun “Ermeni soykırımını” kabul etmesi ve dünyaya bunu ilan etmesi ile oluşmaktadır. Onlara göre Batı Türkiye’yi birçok konuda sıkıştırmakta hatta yeniden Sevr planını devreye sokmaktadır. Bu yüzden Batıdaki birçok kuruluş buna hizmet eden bir anlayışla Türkiye’ye karşı olan herkesi desteklemekte ve ona ödüller vererek bu amaca hizmet etmektedir. Ve yine onlara göre Orhan Pamuk bu parçalama ve yok etme stratejisinin basit bir piyonu olarak bu stratejiye hizmet etmektedir.

Bazen insanlardan ve insan olmaktan cidden korkuyorum...

Bütün bu eleştirilerin ardında aslında sizce de şu yok mu?... Nobel edebiyat ödülünü veren mütevelli heyeti aslında Türkiye’yi bölmeyi amaçlayan bir “entiligense” grubundan başka bir şey değildir...

Peki ama buna kim inanır?...

Bütün bu karşı ve anti batı’cı düşünceler bir şeyin hesabını iyi yapabilmeliler. Yeterince elinizde bilgi yokken ve ispatlayabileceğiniz doneler olmadan mesela Nobel ödülü veren jüriyi “Ermeni soykırımı” gibi bir konuda taraf olduğu konumda adlandırmak sadece haksızlık değil bilgi yetersizliğin ve duygusallığın getirdiği bir başka hezeyan olmaktadır.

Bizim batılı aydınlarla olan farkımız burada yatmaktadır. Onlar her söylemlerinin ardında akılcı bir yöntem oluşturmaktadırlar bizimkisi ise sadece duygusal reaksiyonlar olarak kalmaktadır. Batının bu akılcı sorgulamaları metodolojik bir uygulama içinde gelişmektedir. Halbuki onlar gibi bizde Nobel Ödülü veren jüri üyelerinin seçimleri ardındaki siyasal, sosyolojik, ideolojik sorgulamaları bal gibi yapabiliriz. Kısa ve çok da zor olmayan bir sorgulama süreciyle bunu ortaya çıkarabilir ve daha sağlıklı sonuçlara varabiliriz. Ancak o zaman jüri üyelerinin Orhan Pamuk seçimindeki tercihlerinin üzerinde daha rahat konuşabilir ve savlarımızı ileri sürebiliriz.

Kim bilir, söylenenlerin aksine bu yılki Nobel edebiyat ödülü; jürinin kısa da olsa yapmış olduğu açıklamayla birlikte, doğrudan edebi niteliği ön planda tutulan ve yazarın kullandığı dili de yücelten bir sebeple verilmiş de olabilir.
Alıntı ile Cevapla
  #67  
Alt 25-10-2014, 10:17
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Bir Nobel ödülü konuşmasının ardından...


Birçok kez soruldu bu soru aslında. Birçok yazarda kendisine sorulmadan bu sorunun cevabını aradı. Ama bir kez de ben ve bir kez daha soruyorum bu soruyu kendime.

İnsanlar neden yazarlar?...

Verilen cevaplardan kabaca şu sonucun çıktığını gördüm. İnsanların kendilerini ifade etmenin belki de en uygun yolu yazmaktır.

“Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi. “Bir bak bakalım” dedi hafifçe utanarak, “İşe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın...”

Bu sözler Orhan Pamuk’un ödül trenindeki konuşmasından kısa bir bölümdür ve Orhan Pamuk bundan sonra sadece kendisinin yazmak eylemliliğine ilişkin sorulara cevap vermekle kalmaz ama babasının yazdıkları karşısında bir okuyucu olarak hangi sancıları taşıdığına da cevap arar. Bir yazarın yazmaya ilişkin cevapları olduğu gibi, bir okuyucunun da en az yazarı kadar ters bir soruyla karşılaşabildiğinin hesabının yapılması gerekir derim ben. İşte benim sorum:

İnsanlar neden okurlar?...

Hem yazmanın hem de okumanın bir birini yok edici ve bir o kadar da çoğaltıcı yanı var. İşte o yüzden Orhan Pamuk’un babasının yazdıklarını okuma sancısı; yalnızca bir evladın babasına ait yazılarını okuma sancısı değil aynı zamanda bizlerin tek tek niçin salt okumak eylemliliğini yapacağımıza ilişkin sancılar taşıdığımıza açıklık getiren mücadelenin sıkıntılı bir izidir. Doğrusunu isterseniz onun o konuşma metninde, neden okuyoruz sorusuna Orhan Pamuk’un okumak eylemliliğine ancak neden yazdığına ait cevapları ararken buluruz.

Ama ben size bir öneri getiriyorum.

Bizi okumaya iten etmenleri bir yazarın ağzından neden yazdığına cevap ararken onun peşinden ayrılmadan, buna net sorularla akabinde net cevaplar bulma uğraşısına girmeliyiz.

“Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı...”

Diyor konuşmasının bir yerinde ve bir başka yerinde o babasının bir okur olarak hangi sancıları çektiğini bakın nasıl anlatıyor:

“...Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum...”

İşte okurun neden okur olduğunun belirtilerini bu cümleler içinde görebiliyoruz. Okur içe dönük hesaplaşmalarıyla kendini yeniden yapılandırır. Kendini yapılandırma ihtiyacını hissettiği an başkalarından destek alır.

Bazıları okuma eylemliliğine başlamanın asıl olarak tecessüsten kaynaklandığını söylemektedir bize. Doğrudur, merak her gizil kapıyı açan anahtar görevini görmektedir. Lakin biz bu merak denilen anahtarla hangi kapının açılacağını ve kapının ardındakilere ulaşma tutkumuzu saklı tutarız. Merak; kapının ardını bilme ihtiyacından doğar. Tıpkı bir kitabın içinde yazılanın ne olabileceğini merak etmemiz gibi. Kitabın sayfalarını açıp okumaya başladıkça, bizler farklı bir pencereden dışarı çıkan ve kosmozda geleceği arayan seyyahlara dönüşüveririz.

“ Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır. Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikayeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder...”

Çok bunaldığımız anlarda bir tür çıkış yoludur okumak. Kendi iç bunalımlarımız, işe yaramazlıklarımız, başarısızlıklarımız sırasında bir hamleyle başka hayatları keşfedebilmenin yoludur. Bir kaçış yoludur okumak. Bunaldığınız gerçeklikten o yaşamın dayattığı gerçeklikten kaçıştır aslında ama ilk karşılaşacağınız yer de yine başka pencerelerden ulaştığınız bir gerçekliktir oysa. Sonra okumayla elde edeceğiniz yeni farklı bir pencereden bakabileceğiniz görebildiğinizden başka bir gerçekliğe ulaştığınız yeni bir yaşamın evrilmeleridir elde ettiğiniz yaşam gerçekliği...

“... Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikayelerinden kendi hikayemizmiş gibi hissedebilme hüneridir edebiyat...”

Böyle diyor Orhan Pamuk edebiyat hakkında...

Edebiyat; işte biz okurları başka hikâyelerle buluşturan oldukça ilginç bir platformdur. Bu platformlarda ancak başkalarının hikâyeleri ile sizden başka pencereleri açarak ve belki de biraz zorlayarak ulaşırız ve kendi hikâyelerinizin başkalarınki ile buluştuğu yerde artık bizler bu hikâyeleri asla bir daha görmezlikten gelemeyiz...

Yazı yazmak nasıl Orhan Pamuk’un dediği gibi: “...içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinde geçerek yeni bir âlemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırması...” ise okumakta tıpkı içe dönük bir bakışın kelimelere geçmiş, insanın kendisinden geçerek yeni ve başka bir âlemi sabırla inatla ve sık sık da mutlulukla araştırmasıdır.

Her beğendiğimiz ve içinde kendimizi ya da bizim hikayemize yakın bir hikayesini bulduğumuz ve de bununla kalmayıp bizi tatmin eden her metin bir dahaki sefere çıkılacak okuma serüveninde bize ciddi bir “motivasyon” sağlamaktadır.

“...Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi...”

Bu durum hepimizin başına gelmemiş midir?.. Kim, yıllar süren okuma ve yazın faaliyetine devlet tarafından takibata uğramanın verdiği sancılarla Batı özgürlüğünü yine onların yaratımındaki yazarlarının kitaplarında arayıp bulmamıştır ki?... Kim, kendi fırtınalı tutkularını o kitaplardaki yazılanlarla düşüncelerindeki fırtınaları sakin limanlara çekmemiştir?

“O zaman her zamanki takıntılı, öfkelimi sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk?..”

Evet! Bir mutluluktur okumak. Kütüphanenizin yanında “bir odada, tek başına”. O yazı yamaktır der. Bizse okumaktır diyebiliriz. Hem de aynı nedenlere dayanarak.
“...en fazla taşıdığımızı bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir...”

Kendimizi tanımamızda yaralarını göreceğimiz ve her okumada yeniden keşfimize yarayacak materyallerle karşılaşırız. Öfkelerle sarılırız, umutlarla sarılırız. Yeniden keşfetmek duygusu her kitapta sarar benliğimizi. Sadece hiç bilmediğimiz yerlere ilişkin bir macera değildir bu. Başka insanlarla sanıldığının aksine çok somut bir ilişki kurarız. Orada insanların neyle uğraştığını nasıl farklı hikâyeleri olurken bize benzediklerini aşklarını, ihanetlerini, siyasetlerini anlamamızı sağlar. Varlıklarının gerçekliği karşısında kendi varlığımızı keşfetmemize yardımcı olur. Biz okudukça kendimiz olmaya başlarız. İnsanları tanır ve kendi merkezimizden koparak başka dünyaların içinde oluruz. Onları olduğu gibi kabul eder ve bizdeki ön yargılardan sıyrılmaya başlarız.

“...Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul'’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir...”

İşte hepsi budur... Okumak... Ve hala neden okuduğumuzu sorabilmek için okumak. Tıpkı Don Kişot’un ne yapmaya çalıştığını anlamaya uğraşmamız gibi. Ya da bir Latin Amerikalı devrimcinin ne yapmaya çalıştığını anlamak için uğraştığımız gibi...

O ne için yazıyorsa biz de aynı sebeplerden okuyoruz.

İçimizden geldiği için okuyoruz... Başkaları gibi normal bir iş yapmadığımız için... Hepimiz, hepimize kızdığımız için... Bir odada gerçekliği yakalayabildiğimiz için... Bir odada bütün gün oturarak okumak hoşumuza gittiği için... Okuyarak ancak gerçekliğe katlanabildiğimiz için... Biz, ötekiler, hepimiz bizler nasıl bir dünyada ve şehrimizde nasıl yaşadığımızı merak ettiğimiz için... Kâğıdın, mürekkebin kitabın kokusunu sevdiğimiz için... Edebiyata, roman ve şiir sanatına her şeyden çok inandığımız için... Bir alışkanlık bir tutku olduğu için... Yazarların unutulması korkusunu derinden hissettiğimiz için... Başkalarına neden kızdığımızı anlayabilmemiz için... Bir kere okumaya başladığımız ve sayfalarını çevirdiğimiz kitabı bitirmemiz gerektiğine inandığımız için... Herkes bizden bunu beklediği için... Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitapların raflarda duruşuna çocukça inandığımız için... Hayatın bütün bu güzelliklerini ve zenginliklerini kitaplardaki kelimelerde bulduğumuz için... Bir hikâye anlatılacağı için değil bir hikâye anlatıldığı için...

Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya – tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşuz duygusundan kurtulmak için...

Bir türlü mutlu olamadığımız için...

Ve mutlu olmak için okuyoruz...
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 22:47


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum