Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #51  
Alt 15-12-2013, 10:54
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Lütfiye Aydın / “Gri Gül” öyküsü karakterler ve mekân dönüşümü üzerine II


Öykünün temel karakterini tanıdığımızda, onun sadece kişisel hayat hikâyesinde; kişiliği dönüşüme uğramış bir öykü kahramanı ile karşılaşmış olmuyoruz. O aynı zamanda bu ülkenin değişim süreci içinde yolculuk etmiş, değişimleri kendine göre algılamış ve toplumsal değişim süreci içinde savrulmuş biridir. İşin en dramatik yanı ise, toplumsal dönüşüm hakkındaki yargılarının tamamı, bütün yaşamı boyunca sürdürdüğü “reaksiyonlar” toplamından ibaret. Yazar onu kendi ağzından “küçük burjuva” olarak nitelendiriyor ilk gençlik yıllarına ilişkin. Dağa doğrusu “radikal muhalefet” yürüten bir kısım üniversiteli genç aydınların yine kendi aralarında kendilerine kısmen mesafeli duran diğer kişilere karşı “eleştirel” yaklaşımın adı olarak ifade ediliyor “küçük burjuvalığı.”

Türkiye’deki siyasal tarihin en anlaşılmaz sınıfsal tahlili bu kavram üzerinde şekillenmiştir. Bu sınıfa ilişkin ne bir ciddi sosyal analiz, ne de bu sınıfın sosyal psikolojik özellikleri irdelenmiştir. Bir genç kızın üniversite yıllarında meslek sahibi bir genç adam ile evlenme, küçük bir evleri olması ve de çocukları ile “çekirdek aile” oluşturma isteği küçük burjuva kültür olarak ifade edilirken aynı sosyal sınıf statüsünde bulunan bir başka üniversiteli muhalif genç tarafından yürütülen siyasal akıl da gerçekte “küçük burjuva” kültürün bir başka biçimde yansıması anlamına gelmektedir. Genellikle bizdeki küçük burjuvalar, küçük burjuvalara karşı olmuşlardır yıllarca bilmedikleri ve anlamadıkları bir düzlemde.

Yazar, karakterinin ağzından bu muhalif küçük burjuvaların, küçük burjuvalara karşı “acımasız” eleştirel yaklaşımlarının süreç içinde içi boş ve kof bir sloganın ifadesi olarak göstermektedir. Gerçekte bu ne kadar doğrudur yazar bunu sorgulamamaktadır. Sadece sonuç itibariyle bakıldığında üç aşağı beş yukarı muhaliflerin vardıkları yaşam biçimi, sonuçları itibariyle farklı noktalara ulaşamadıklarından; kendileri dışındaki küçük burjuvalarla aynı yaşamın benzerlikleri arsında bulurlar hepsi kendini.

Yine de hem karakterler, hem mekân, hem zaman ciddi bir değişime uğramıştır.

Cumhuriyetin mekteplerinde yetişen ikinci kuşak orta sınıf, özellikle de devlet bürokrasisinin içinde yerini alırken “seçkinci” bir yapı oluşturmuş ve çekirdek aile oluşumu içinde yerini almıştır. Aslında bu aile ilişkileri biçimi, endüstriyel toplumsal ilişkilerini varsayar. Ancak Türkiye böylesi bir süreci henüz yaşamadan bizdeki burjuva ve küçük burjuvazinin bu kesimi bu aile ilişkilerinin içinde bulmuştur kendisini. Bu aile yapısı içinde yetişmiş çocuklar da bu sınıfsal güdülenme ile hareket etmiş ve daha çok; bir meslek sahibi birey olma ve bunun üretim içindeki anlamını kavramadan yerine cumhuriyetin ilk yıllarında edinilmiş “okumuş” insanlara ait ayrıcalıklı yerde bulunma isteği ile üniversitelere “doluşulmuştur”. Bu genç beyinler, ailenin toplum içindeki yeri ve mülkiyet ilişkilerini yeterince sorgulamadan kendi ailelerine yaptıkları eleştirel yaklaşımı adına, kendilerinin yarattığı ve kendilerinden olana karşı “acımasızca” tavır alışta bulunmuşlardır. Onların ne toplumlarının mülkiyet ilişkileri ne de Dünya ölçeğindeki mülkiyet ilişkilerini yeterince anlamamış olmaları kendileri arasında kırgınlıklara, çatışmalara dönüşmüştür.

Nükhet üniversite yıllarında tam da böyle bir çatışma ve iç çatışmanın içinde bulur kendini. O andan itibaren de hayatının iç çatışmaları içinden çıkardığı sonuçlarla, yaşadığı toplumun değişen zaman ve mekan karşısında kaldığı tutarsızlıklar bir ömür boyu yakasını bırakmayacaktır. Üniversitede mimari eğitimi alan Nükhet, hocalarının da parlak bir talebesidir. “İyi bir aile” kızıdır, derslerinde başarılıdır. “İyi bir aile” çocuğu ile evlenme düşünde hareketle başlar yaşamına. Ailelerinin içinde bulundukları sosyal sınıf statüsünü devam ettirecek bir neslin adayıdır. Bu olağan gelişme seyrinin tutarlı bir kahramanı olacağı yerde o, küçük burjuvaların karakteristik özelliği olan başkalarının “ne dediği” koşullanmasına da ilgi duymaya başlar ve kendi yalpalanmalarını duygusal motifler üzerinde şekillendirmeye adar. Bu bütün küçük burjuvalar için kendilerini tahrip eden bir iç çatışma sürecidir. Onları yeni dinamiklere sokan basit günlük “sloganist” yaklaşımlar ve düşünsel birikimlerdir. Bir birlerini fazlasıyla koşullandırırlar. Bu koşullandırma ve iç çatışma bir kere başlamaya görsün bütün yaşamlarını bu iç çatışma süreci içerisinde sürdürürler. Sosyal dinamikleri analitik bir akılla ve bilgi birikimleri ile izleme ve de bunlardan bir takım sonuçlar çıkarma yerine, içinde bulundukları aile koşullandırmaları içerisinde tepkisel ya da kabulsel bir yaklaşımla, bugün tepkisel diğer bir gün ise kabulsel yaklaşımla yaklaşırlar toplumsal devinime. Bu yüzden, bazen öfkelenirler çevrelerindeki kendi dışlarında kalan yaşama bazen de olumlarlar bu yaşamı.

Öykünün daha ilk satırlarında bu iç çatışma ile karşılaşırız. Gazeteci kız ile Nükhet kendi bürosunun kapısından çıkarken bir mimar olarak kendisine işveren ve para kazandıran müteahhitlere ver yansın eder. Bu iç çatışmasının tipik küçük burjuvaca yatıştırılmasını ise; “karşı tarafın” acımasız eleştirisi üzerine kurar ve kendisini de “yaşamın zorunluluklarına katlanma” adı ile yapar bunu. Onun ki bir tür uzlaşmadır gerçekte ama o kendisi dışındakileri suçlayarak yapar bunu.

Kendi iç çatışmasındaki sığlık daha ilk dakikada yapışır karakterinin üzerine.

Şöyle söyler:

“Doğru. Mahkeme kararlarına rağmen o iş merkezini yapıyorlar pervasızca. Ah akbabalar, kim bilir ne kadar cukkaladılar o inşaattan da bencileyin “fakir-i pür-taksir’e bile sadaka kabilinden bir şeyler düştü...”

Görüldüğü gibi ona iş ve yaptığı işin ücretini verenler “akbaba” kendisi ise “fakir bir bencileyindir” onların elindeki para “cukkalamadır” kendisinin onlardan aldığı cukkanın bir parçası değilmiş gibi aldığı da önemsiz bir “değerdir” sanki.

Ana karakterimiz hem iş ilişkilerine hem de şehirde yeni gelişen mekan değişimlerine karşı bilinçsiz tepkisel bir duruş içerisindedir. Eğer toplumda toprak rantı büyümüşse biliniz ki; artı-değerde çok daha büyük bir nispette büyümüştür ve nihayetinde asıl olarak toprak rantından bir pay kendisine de düşerken “cukkalanan” para emekçi sınıfların yarattığı artı değerin faizden sonra kalan kısmını ifade etmektedir.

Gelişen ekonomik yapılanma, kentsel dokuyu değiştirmektedir. “Kentsel projeler adı ile” lokal dar alanlarda yüksek toprak rantı yaratılmakta, bütün o bölgede yaşayan halkı geçmiş kültürel birikimlerinden sıyırarak iş ve ticaret merkezlerinde “al gülüm ver gülüm” üzerine kurulmuş basit bir şekilde kategorize edilen bireysel “tüketiciler” aşamasına indirgemiştir. Kentin hemen her bölgesinde ve semtinde ya da yeni semtler yaratılarak lokal yeni toplu konutlar yanında, ticaret merkezleri oluşturularak aslında insanı; tüketim koşullandırması içindeki psişik gerilimi sürekli sürdüren “paranın da” sadece bunun için gerekli olduğu sanısına vardırılan yeni bir insan biçimlendirilmesine dönüştürmüştür.

1968 yıllarında modern yaşam algılamaları üniversite kantinlerinden, evlerden, pastanelerden oluşurken 1980 li yıllarda kentin ana semtlerinde bulunmak buradaki lokanta, “cafe” gibi mekânlarda yer almak, modern yaşamın göstergeleri olarak orta sınıflar için tezahür etmiş daha sonra toplu konutlar, siteler, güvenlikli kapılardan oluşan kameralı konut alanları ve hemen yanlarında oluşan hatta içinde birkaç sineması olan eğlence ve sürekli tüketim vurgusu yapılan büyük ticari merkezler de bulunmak modern yaşamın göstergeleri olmuştur.

Bu değişim sürecinin belirli mekân, zaman dilimleri içinde sıkışmak ve takılı kalmak kendini yenilemeyen küçük burjuvalar için çok yaygın bir durumdur. Giderek geçmişi hem eleştirip olumsuzlarken bir yandan “nostalji” ile olumlama yaratırlar. Bu yüzden Ankara kentinin eski evlerini olumlar yeni modern yapı ve alt yapılarıyla kentin yeni yüzünü olumsuzlar. Kentin yeni yüzü artık onun anlayamayacağı bir gelişme seyri içindedir. Onun için bu gelişme üzerinde yeni bilgi birikimleri oluşturmak yerine sürekli olarak geçmişin izlerinden yeni durum teorileri oluşturmaktadır yaşama dair.

“... Tıpkı insan gibi, taşın toprağın da namusu olur. Sen, Ulus’taki yapılara alıcı gözle baktın mı hiç? Ya da gönül gözüyle? Yok, canım, Krieppel’in yaptığı o Cumhuriyet yapılarını kastetmiyorum; eski Ankara’nın kerpiç evlerini diyorum. Nasıl da dayanıyorlar zamana. Onca çirkinliğe, görgüsüzlüğe, sevgisizliğe, vefasızlığa karşın hâlâ ayaktalar. İnatla direniyorlar, onurla...”

Bu anlatımla kentin yapısal değişikliğini bir çırpıda eleştirmektedir. Ona göre yeni yapılanama görgüsüzlüğü, çirkinliği ifade ederken bu tür yapılanmanın toplumsal yanına da eleştiri getirmektedir. Bu yapılanmanın sahiplerini de görgüsüzlükle itham etmektedir. Buna karşın onun ağzından bir başka kentsel, modern, estetik bir kent projesi beklememiz lâzım gelirken ve bunun dayandığı estetik ideolojiyi yansıtmadan bize kentin en eski mahallesini olumlandırmaktadır, hem de o tür kentleşmenin sosyal yanını dikkate almadan sanki o evlerde insanlar oturmamış ve o insanlar toplumsal ilişkilerde hiç bulunmamış gibi bize kentin en eski mahallelerini ve insan ilişkilerini ve estetik ideolojilerini olumlamaktadır.

İşte küçük burjuvalık budur.


Alıntı ile Cevapla
  #52  
Alt 22-12-2013, 10:45
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Teleffüs Renovation şiiri / Requiem

Şiirde sözcük dağılımları ve içerik yapısı üzerine…


Şiirde sözcük dağılımlarını üç gruba ayırabiliriz.

1- Yabancı sözcüklerden oluşan grup:
2- Türkçeye ait belirgin sözcükler grubu
3- Şiirdeki anlamları bakımından nötr olan sözcükler.


1- Yabancı sözcükler grubunda: Renovation / Poker / Hipotolamus / Sperm / Striptiz / Full as / nitrik asit / Radyo frekansı / DNA / Retina / Flashback / analiz / viski / apse

2- Türkçeye ait aktif sözcükler grubu: Zemzem suyu / baş örtüsü / günah / gayri meşru / ahşap / kader / kadri mutlak / melekler / divan / ruh / kelam / aşk / kan / intihar

3- Şiirdeki anlamları bakımından nötr sözcükler: Tanrı / ben merkez / hayat / siktirip gitme / yalan / beden / alkol / şişe / güverte / anne / yerküre /dikenli tel /

Şiirde sembolik anlamlandırmaları ifade eden sözcükler ise şöyle sıralanabilir: Teleffüs / hipotalamus/ omurilik sıvısı / uzay pireleri / topuk kırılması / ahşap beden/ teleffüs ağlama

“Teleffüs” kelimesinin anlamlandırılması:

Teneffüs: soluk, soluk temiz hava almak için verilen ara
Telef: yok olma, ölme
Telaffuz: söyleyiş, söyleniş

“Renovation” kelimesinin anlamlandırılması:

Yenileme, tamirat, onarım, bakım ve onarım / İncinmiş doku veya organın kendisini onararak eski haline gelmesi, kendini yenileme.

Bir önemli sözcük:

“Hipotalamus, beynin hormon üretebilen özelleşmiş bir bölgesidir. Kendisine komşu olan hipofiz bezi üzerinde durdurucu veya salgılatıcı etkiler meydana getirir. Hipotalamus bezinde sinir hücreleri mevcuttur, ancak bu hücreler diğer sinir hücrelerinden farklı olarak hormon üreterek bu hormonları kana verme özellikleri ile tanınırlar.”

Poker: İskambil kağıtları ile oynanan bir oyun türüdür. Ancak, bizde de oynanmasına karşın poker oyununun sözcük anlamlandırması bir iskambil oyunu olmanın ötesinde yer alır. Poker aynı zamanda bütün dünyada kumar ile eş anlamlıdır. Ancak bu kumar diğer kumar türlerinden çok daha fazlasını ihtiva eder bizim algılama dünyamızda. Pokerle ifadesini bulan kumar aslında “büyük bir oyundur” yaşamımıza indirgenen. “Ya hep, ya hiç” anlatımı ile ifadesini bulan bir sözcüktür poker. Diğer kumar biçimlerindeki gibi adım adım sona doğru gidilmez poker oyununda ya hep ya hiç ile biten bütün “varlığın” ortaya konduğu bir kumardır. İşin garibi nihai olarak kazananı da yoktur bu kumarın.

Bu türden kumar oyunu, bizim kültürümüzde yoktur. Mamafih birçok toplumda da yoktur. Bu türden varını yoğunu bir defada ortaya koymak üzere oynan kumar ABD’de görülür. Ya Teksas’daki petrolcülerde, ya kuzeydeki altın madeni arayıcılarında ya da Missisipi nehri üzerindeki gezginlerde görülür. Maceracıların bir anda servet kazanıp bir anda kaybetme psikolojisinin egemen olduğu ABD eyaletlerinde vardır bu oyun. Bu yüzden poker oyunu sadece bir kumarmış gibi ele alınıp bakılacak bir kuru sözcük de değildir. Poker aynı zamanda ABD ‘inde var olan insan yaşamına ait bir kültürü de yansıtır. “Servet kazanma” hırsının da ayrıca bir göstergesi ve sınır tanımazlığın ifadesidir. Biraz da kaybetme sırasında “olabilecek” özgürlüğün…

Bakir ve yabanıl bir coğrafya “servet kazanma hırsından” “Kanlı topraklar” olarak ifade edilen bir coğrafyaya bu sayede dönüşmüştür. Poker sözcüğü ve kumarın büyüklüğü konusunda şair tarafından seçilmiş kültürel bir boyut olarak da karşımıza çıkmaktadır şiirde bu sözcük.

Poker sözcüğü birinci gruptaki yabancı sözcüklerle birlikte “gruplandırılarak” içerik adına bir anlamlandırma yapılabilir. Ayrıca poker kelimesi taşıdığı muhteva ile gruptaki diğer sözcükleri sürükleyici niteliktedir. Birinci gruptaki sözcükler ile her türlü argümanın kullanıldığı, insanın saf halinden, insanı iğdiş ya da iğfal eden modern toplumsal ilişkileri “kapitalizmin” acımasızlığı algılamasına ulaşabiliyoruz.

“Poker oynayan dört ölü.”

Şiirdeki ilk mısra ile daha baştan kaybedilmiş bir oyunla karşılaşıyoruz.. Şiirin başında içeriğin kendisi çarpıcı bir şekilde beliriyor. Dört oyuncu ile oynansa da, bu oyunun öznesi tek insan ve şair “ben anlatımlı” ifade biçimi ile “cesur” bir duruş vurgusu ile özneyi kendi benliğinden vurgulayarak “insanı” oturtmaktadır şiirin izleğine. Ancak “kaybetmiş” bir insanı…

İkinci grup sözcükler ise, bizi kendi kültürel alanımıza taşımaktadır. Geçmişten gelen kültürün miras bıraktığı sözcüklerle ifadesini bulan ve de yeni toplumsal ilişkileri belirleyemeyen modern toplumsal ve de ayrıca evrensel olan kültürün gerisinde kalıp “insanı” kurtardığını söyleyen bir zihniyetin, ancak hiçbir biçimde etkili olamayan sözcüklerini görmekteyiz. Buna karşın; nötr sözcük grupları, diğer gruplar arasında denge unsuru olarak yer alır ve şaire şiirdeki olumsuzlamadan çıkacak alan yaratır.

Şiirde; “İnsan” daha doğuş aşamasında “bir büyük kumarda” kaybedilmiş insan ilişkileri yumağındadır.

Sözcükleri zaman zaman başka anlamlara ifade etmeye kalksa da şair. Net bir izleği sunmaktadır bize. Yani somut ve eleştirel bir duruşu. Eleştirel duruşundaki bilinçli faktörünü sözcük seçimlerindeki çeşitlilikte görüyoruz. Şiirin bütünü sözcük hareketleri içinde şairin insan için çizdiği tablo oldukça dramatiktir. Rengi kara bir metindir bu.

Ancak… şiirin bütünündeki insan için var olabilen bu dramatik yapı gerçekte insan ilişkilerindeki yabancılaşmadan kaynaklanmaktadır. Şair, farkında olmadan belki de bu yabancılaşmanın zincirini bir dize ile kırmaktadır.

“Ve yarın Tanrı; çok küçük bir kız çocuğu tarafından iple göğe salınacak
ve akşam yemeğine kadar uçurulacak”


Bu dize ile şiir kırılma noktasını yaşar. Böylece etkin sözcük gruplarının oluşturduğu kültürel yapının ve dil ideolojisinin yerini yeni bir umut ışığına bırakmaktadır. Zamanın ve mekânın efendiliğinin küçük bir kız çocuğunun elinde olmasının sağlanması ile… Şiirin kara renkli metninde bu cılız bir sarı ışık gibi görünür. Beklide şairin yaratıcı gücü bu kadardır…(?)

Poker sözcüğü ile birlikte şiirde önemli bir “kelime alanı” yaratılmıştır.

Poker/ dört ölü / mezar taşları / çentik atmak (çarpı) / viski / kadınlar (sevgililer)

Yaşasın Amerikan kovboyları…

Şairin içinde yaşadığı kültürel ortam artık belirginleşmiştir. Okuyucu bunları bilmektedir. Şiiri anlamak buradan başlar. Bu olmazsa şiir de olmaz…

Olacağını sanan yanılır… (Başka şair çocuklara!)


Teleffüs Renovation

Poker oynayan dört ölü,
mezar taşlarına çarpı atıyorlar, kaç viski içtiklerine dair.
tabelada eski sevgililer yeniden terk ediyor ölüleri.
kopmuş bacaklar ve sanatsal değeri olan hipotalamus için oyun dönüyor
otuz bir çekerken 40 lık kadınları düşünen veletlerin spermleri
aynı o kadınlara benziyorlar ortalığı topladıklarında
yerkürenin üstünde memelerini açıp dans eden striptizcinin
yüzüne zemzem suyu dökünce tanrı
uzay pirelerine uzaktan bakınca suçu örten baş örtüsü oldukları anlaşılıyor
aklın almadığı bir dokuda günah oluyor poker
ciltlerinde full as belirtileri görülen ölüler sedyeyle taşınıyor
eski sevgililerinizin göğüs uçlarına
gayrimeşru taylar yiyor beyinlerinizi salata niyetine
nitrik asitin içine saklanan omurilik sıvınızın analizinde anlaşılıyor
ne kadar yalnız olduğunuz, poker masasının üstünde unutulmuş bütün organlarınız
şimdi siz yaşıyorsunuz sözüm ona ya
hafızanın etrafına dikenli teller ören teleffüs hiç birşeye ara vermek niyetinde değil
bugün.
Ve yarın Tanrı; çok küçük bir kız çocuğu tarafından iple göğe salınacak
ve akşam yemeğine kadar uçurulacak


Teleffüs ağladığında geri çekileceğiz kadınlardan
kadınlar ki topuklarını kırıp daha rahat terk etmiştir ahşap bedenlerimizi
benmerkezden tanrıya bağlanan radyo frekansında kaderler gönderilmiştir bize
kadri mutlak hatadır hayat melekler divanında bizce
ve raptiyeyle omura tutturulmuştur kişilik sadece
ruhlarımız yoktur ve hipotalamus asla kazanılmayacak bir bahistir gecenin ikisinde
çekine çekine öpüldü kadınların bacakları bir kelam daha öğrenelim diye
oysa dna'da yazılı olan siktirip gitmemizdi,
şimdi retinalara inen perdelerin hepsinden bir kere
dışarı bakıp gözetlenmiştir eski aşklar
ne olur siz de yalan söylemeyin artık
ne kadar terk ederseniz edin bedeninizi
anlıyorsunuz değil mi babalarınızın bazen
ağzınızın içinde apse yapmış alkol şisesi olduğunu

Renovation

çılgınca maviye boyuyorlar beni poker masasının üstünde
unutulmuş üç ölü üstlerine örtülmüş perşembe
anlamsız bir kadının güvertesinde sesleniyorum sizlere
bugün doğdum
bırakın bıçaklarınızı ve olduğunuz yerde kalın
çünkü bu kan miktarı flashback hatası
aynı kentte dört kere intihar eden adamın sahnesi karıştı doğumuma
bu bedenimdeki kan , inanın annemden sizlere armağan.....

Requiem















Alıntı ile Cevapla
  #53  
Alt 11-01-2014, 17:41
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Teleffüs Renovation şiiri / Requiem II


Anlaşıldı!

Demek ki neymiş? Önemli olan “sizin ne anlattığınız değil karşıdakinin ne anladığı” imiş…

Şimdi şairimiz ısrarla diyor ki;

“…İlginçtir ki poker oynayan/bilmem) viski içen ve mezar taşlarıyla yekinen ilgisi biri olmadığımdır…”

İyi ya! İşte…

Peki, biz ne söylemişiz?

“Yaşasın Amerikan kovboyları” Bu lafı boşuna mı söyledik?

Şairimiz diyor ki; “Ben ya harro, ya merru’lu bir yaşamı bilmem… Böyle bir kültürden de gelmedim.”

İşte bu yüzden biz de şiirinizdeki metnin içerik yapısında, bu kültürü içselleştirmediğiniz yönünde tespit yaptık.

Ve dedik ki; buna rağmen, üslup yani biçem içeriğe baskın çıkmaktadır. Ve biçem içeriğin niteliğini gizlemektedir. Bunun aldatıcı olduğuna dikkat çekiyorum… Dedim… Dedim değil mi?..

Peki, “poker” sözcüğü ile bize aktarılan “kültür” ne? Nerden geliyor bu?

Amerikan popüler kültürünün geldiği yerden başta sinemasından…

Nasıl düello Avrupalı asilzade kültüründen Rus ruleti ise, Rus aristokrasisinden geliyorsa…

O yüzden bu popüler kültürü taşımada daha dikkatli katalizör rolü üstlenilmeli şairler tarafından diyebiliriz..

Bir başka değerli şair kardeşimiz de şöyle diyor:

“…Fakat şimdi böyle bir durumda ben onun yerine koyarak kendimi bir şiir ortaya çıkardığımda, “Aa şunun hayatına da bakın, ne kadar sapkınca!” mı denecek okunduğunda bilemiyorum… Şiirleri yazan kişinin özel hayatına indirgeyerek okumak ve irdelemek ne denli doğru.”

Aşk olsun!

Bunu duymamış olayım..

Yukarıdaki analiz metninin tekniği Fransız edebiyat fakültelerinde başlatılan ve bizde de edebiyat fakültelerinde ders olarak yer alan metin analiz tekniği ile yapılmıştır.

Bu analiz metni sadece bir durum tespiti metni olarak ele alınız ayrıca…

Daha tenkitlerimizi yapmadık..

Ayrıca; “Her ne kadar üslubumuz içerisindeki sözcük dağarcığımızda; otuz bir çekmek, adam öldürmek, intihar, Tanrıya eleştiri, kan, içmek vs… gibi anlatımlarda ifadesini bulan bir kültürü aktarsak da; hattı zatında biz “iyi aile çocuğuyuz” demek sizin handikapınızdır.

Doğrusunuz isterseniz sizin “iyi aile çocuğu olmanızdan” memnun olduğumu da söyleyemem.

Bir başka değerli şair kardeşimizde şairimize tavsiyede bulunuyor: “Mete’nin söylediğine aldırma, sen içinden geleni yaz.” Diye…

İçinden geleni yazmakta bir şey yok… Öyle milyonlarca şair var… “İçinden geleni, içini doldurarak yaz” De de..bir anlamı olsun bari.

Analiz metninde sözcük gruplarına baktığımızda bir eleştirinin varlığı da kendiliğinden orta çıkıyor aslında.

Çok sözcük kullanımı var ve bu sözcükler her mısrada ya sembolik ya da ironik anlamlar taşıyor.

Ama bu kadar yük şiirin içerik yapısından oluşan iskelete ağır geliyor. Yani teknik olarak ağır, yüklü metinlerle karşılaşıyoruz. Ayrıca şiir okuyucusu tarafından algılanırken dikkati birçok kere dağılmaktadır okuyucunun. Yani baştan sona dikkat dağılmadan okunmamaktadır metin… Şairlerin bu metinlerini yanındaki edebiyatseverlere Yüksek Sesle okuyarak tepkilerini dikkate almalarında yarar var. O yüzden bu metinleri, balkondan sallayarak eksiltilmelerinde yarar var. Yani..

“Eksiltme metodu” kullanmaları gerekiyor.

Biz bu analiz metninde, sözcükler ve dağılımı ve içerik yapısının “yansıttığı kültürel” birikim üzerine bir deneme yaptık hepsi bu…

Ayrıca, bu analiz metnini biraz daha dikkatle ele aldıklarında kendilerine uzatılmaya çalışılan bir ayna olduğu görülecektir.

O güzel çalışmalarınızın devamını diler ve her zamanki gibi yakın takipçisi olacağımı bildiririm…

Sevgiyle öptüm hepinizi..))
Alıntı ile Cevapla
  #54  
Alt 19-01-2014, 11:31
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Nedime Köşgeroğlu ve şiirleri üstüne bir deneme.

Onu ilk kez, Edremit Körfezinde düzenlenen Sarıkız Şiir Dinletisinde, katılımcı olarak geldiğinde tanıdım. Bildiğim kadarıyla o, hem sağlık hem de kadın kuruluşları içinde aktif yer alıyor. Onda, hem o çalışmaların getirdiği pratiklikle oluşturduğu ilişkilerin iş bilir becerikliliği, hem de akademik kariyer yapan birinin o naif duruşu vardı. Bana, yayınlanmış iki şiir kitabını aynı zamanda imzalama nezaketi göstererek verdi. Sanırım, Edremit Körfez’inden yeni ve güzel bir coğrafya köşesini görmenin mutluluğu ile ayrıldı. Bana hediye ettiği şiir kitaplarından birinin adı “Gölgeler Aslını Geçtiği Vakit” [1] diğeri de “Bir Kent Diktim Üstüme” [2] idi.

Bazı edebiyatçılar, “kadın yazarlar” veya “kadın şairler” sözüne tepki göstermektedirler. Kadın ve erkeklerin oluşturduğu edebi metinlerdeki “üst kurmaca dilin” cinsiyet ayrımına neden olamayacağı savını ileri sürüyorlar. Onlara göre bu “üst kurmaca dilin”, kadını erkeği olmaz. Bazen bazı aydınlarımızda da buna benzer itirazlar olmaktadır. Özellikle, mesleki performansların uygulanışı sırasında, kadın ve erkek gruplarının, mesleki dilin kendi içinden baktıklarını ifade ederler. Örneğin bir doktor için, mesleğini icra ettiği sırada kadın erkek ayrımı olamaz. Onların dayandıkları en temel gerekçe ise; insan beyinin yapısında belirgin bir şekilde oluşmuş, kadın ve erkek ayırımının olmadığı gerçeği üzerinedir. Bilimsel bilginin oluşumu ve onun kullanılabilir olması sürecindeki performanslar, böyle bir ayrımı yok saymasına karşın, gerçekte mesleki faaliyetler sırasında, kadınların erkeklerden daha az yer aldığı net bir şekilde gözlenmektedir.

Bir karışıklığa meydan vermemek için hemen şunu belirtmekte yarar var. İnsan beyni, “aklın” varlığının bir ön koşulu olmasına karşın, kendisi değildir. Aklın oluşum süreci ise sadece elde edilmiş bilimsel bilgiden ibaret de değildir. O bizatihi toplumlun kendi ve yaşadığı doğal koşullarında oluşturduğu ilişkilerden beslenir. Onun var oluş koşulu gerçekte burada yatmaktadır. Ne insanı insan ilişkilerinden bağımsız, ne de “aklı” bu ilişkilerden bağımsız bir var oluş süreci olarak düşünebiliriz. Toplumsal ilişkilerdeki ticaret, mülkiyet, toplumsal iş bölümleri insanın “aklı”nın var oluşu süreci içinde, etkileşimi ve dönüşümleri açısından sürecin bizatihi kendisi olurlar. Bu cihetle toplumsal ilişkilerdeki var oluş, insan aklının belirleyici öğesi haline gelir ve insan aklının oluşturduğu dil, işte tamda insan aklının toplumsal bütün dokularını, bölünmelerini, egemenliklerini, çatışmalarını yansıtır.

Bu yüzden edebiyatımızdaki edebi metinlerdeki “üst kurmaca dil,” toplumsal ilişkiler içinde var oluş süreci yaşarken, yukarıda saydığımız toplumsal karmaşalarından da bağımsız oluşmamaktadır. Gündelik yaşamda, kadın ve erkek büyük toplumsal iş bölümü sürecinde ayrışarak yer almış, daha sonraki mülkiyet ilişkilerindeki değişiklik, diğer cinsin egemenliği biçimine dönüşerek dil içinde egemen bir ideolojik söylem biçimine dönüşmüştür. İnsan aklı kendi bu bölünmüşlüğün farkına varamadan, kabullenişler yaşamış ya da yabancılaşmıştır. Tıpkı, mülkiyet, ticaret, mal, pazar gibi kavramların aynı zamanda meşru anlamlandırmaları olduğu gibi… Ta ki bir anarşist bir duvara “mülkiyet hırsızlıktır” diye yazana kadar. İşte bu iki sözcükle karşılaşıldığında mülkiyet, hırsızlık gibi kavramlar bütün dil seçeneği içinde sizin ezberinizi bozar. “Mülkiyet hısızlıktır” sözcükleri gündelik dilin olağan akışı içinde anlamlandırdığınız ve kullandığınız sözcükler olmaktan çıkar ve de bir söyleme, yani; ideolojik bir söylemi içinde barındıran bir söyleme dönüşüverir.

Bu bakımdan Nedime Köşgeroğlu’nun şiirleri, toplumsal bölünmüşlükten kaynaklanan ama egemen bir söylemin oluşturduğu kanıksanmış dilin karşısında biraz içinde isyan ediş biçimiyle olsa da baş kaldıran bir “kadın” sesine dönüşmüştür. Bu dilin yarattığı o “üst kurmaca dili” görmemiz bakımından oldukça ilginç bulabilirsiniz şiirlerini. Doğrusunu isterseniz ben buldum, hem biraz eğlenerek hem de keyifle okudum şiirlerini.

Daha başından kadın cinselliği, neslin devamı ama sağlıklı bir devam tercihi ve bunun için “uygun eş” bulma süreci ile başlar. Bu bilgi, onun genetik kotlarında yer alır. Doğal yaşamı içinde beslenme ve diğer avcı canlıların parçalanması karşısında “güven” ve “güçlü” erkek arama dürtüsü içinde hareket eder. Doğan çocukların bakımı ve büyümesi süreci uzun bir süreçtir. Erkek ve kadın bu zorunluluktan kaynaklanan ilk toplumsal iş bölümüne uğrar. Kadın, çocuk bakma, büyütme ve çocuk ve erkeğin beslenmesi işini üstlenir bu arada yaptığı hem neslinin, hem topluluğun, hem de kendinin yeniden üretilmesi ve korunması işidir. Erkek ise, beslenmenin ve güvenin oluşmasındaki diğer işleri yapar. Besin getirir, koruma sağlar. Bu iş bölümü diğerleri ile birlikte iş birliği içinde gerçekleşir. Ancak, bu iş bölümü öyle bir hale gelir ki; baştaki işbirliği, üretim ilişkilerinin gelişmesi sürecinde bir birinden bağımsız bir gündelik yaşama dönüşür.

Bu yüzden, ev, yemek, güven, korku, çocuk kavramları kadın ve erkekte ayrı ayrı içselleşir. Kadın gelişen toplumsal ilişkiler sürecinde, kendi içinde toplumsal ilişkiler karşısında yalnızlaşır. Acıları derinleşir, kaygıları artar.


güzel yurdumun güzel kadınları
değişmedi adınız
hâlâ kaşık düşmanı
ve hâlâ hakkınız ademde saklı [3]

Köşgeroğlu’nun şiirlerinde toplumsal ilişkilerin yaratmış olduğu bu olağan ama kadını da ezen söyleme karşın sözcüklerle oluşan bir dik duruş, bir itiraz hep vardır. “kaşık düşmanı” ve “âdem” sözcüklerinin toplumsal aklımızda oluşturduğu olağan tortuya karşı bir ezber bozma işi demesek de, bir karşı ses olarak yer almaktadır. Bu haliyle metin ideolojik bir söyleme denk gelen, dikine bir ideolojik metin olsa da, metnin bir üst kurmaca dil yaratma performansı bu metni hem “edebi metin” kategorisine sokuyor hem de “kadının” karşı dilinden bir ifade biçiminde tezahür ediyor. Tıpkı, olağan ve meşru olan “mülkiyet” kavramındaki sahipliliğin meşruiyetinden, mülkiyet hırsızlıktır” karşı söyleminin oluşması gibi.

Şimdi bazı edebiyatseverler, hem “kaşık düşmanı” hem de “âdem” sözcüklerindeki karşı duruş biçiminin yeni olmadığını ve aynı zamanda bu sözcüklerle bir şiir yaratmanın ilk Nazım Hikmet’le başladığını ileri sürerek aynı zamanda bir erkek şair tarafından dile getirildiğini söyleyebilirler. Haklı da olabilirler. Ancak biz de bir şairi yalnız bir dörtlüğü ile tanımak istemiyoruz zaten. O yüzden onların kitaplarını alıp okuyacağız.

masal

ev dedim de güldü geldi bir bakış
balkondan döküldü şarkılar

anne çantama koy gülüşünü
yüreğin atkı omuzlarımda
üşümem tasalanma

baba hayallerim pek yaban
hayat dedim de
üstüme çamur sıçratan
kocamış adam

ellerimde örgü annem
öğrettiğin motifler
eksik zamanları teyeller
soluklanmadan

baba senden ne güzel deniz olur
martılar biraz aç
sahile oturan güneş bunalır
damlayan terinden

aşk dedim de kondu geldi
lekeli güvercin
yeni bir uygarlık edindim sözlerinden

ev dedim de çıkageldi bir masal
yarım kaldı yalanlar [4]



Şimdi sözcük grupları oluşturarak metnin anlamı üzerinden dilin nasıl bir kadın yaratıcılığını içerdiğini irdelemeye çalışalım. “Ev,” “balkon,” “anne” “çanta” “üşümek” “omuzlar” “örgü” “aşk” “yalanlar” “ baba” “ter” sözcüklerini görmekteyiz. Şimdi tekrar Nazım Hikmet’i bu sözcüklerin bazılarını kullanım biçimlerinden yeniden hatırlayalım mesela. Öncelikle “ev” sözcüğünden hareketle. Gençlik yıllarında, İstanbul’daki bir hanım arkadaşının “ev” üzerindeki polemiğinden kalkarak yazdığı bir şiirinde, onun gözündeki ev, küçük burjuva ideolojinin bir tezahürü olarak görünmekteydi ve eleştirel bir dille şiirini kaleme almıştı. İşte onun “ev” sözcüğündeki anlamı:

Mavi gözlü dev
O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Kadının hayali minnacık bir evdi,
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan bir ev.

Bir dev gibi seviyordu dev.
Ve elleri öyle büyük işler için
hazırlanmıştı ki devin,
yapamazdı yapısını,
çalamazdı kapısını
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan evin.

O mavi gözlü bir devdi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! deyip mavi gözlü deve,
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliiii
hanımeli
açan eve.

Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev,
dev gibi sevgilere mezar bile olamaz:
bahçesinde ebruliiiii
hanımeli
açan ev...

Nazım HİKMET
Bu “ev” ile Köşgeroğlu’nun “ev”i arasında anlamlandırma farkı apaçık durmaktadır. Hatta N. Hikmet’in şiirindeki eleştiri konusu olan hanımın tercihinin hangi nedensele dayandığını da biliyoruz artık. Ancak… Bu söylem aynı zamanda erkeğin güçlü olduğu gençlik yıllarına tekabül eder. Yaşlandığında şair, memleketten uzak ama yakın bir ülkenin kayın ormanında gezinirken kaleme aldığı şiirde ise “ev” sözcüğü vatan topraklarının hasreti ile “yurt” kavramın ve de sıcak bir “yuva” kavramına dönüşüverir hemen.

Karlı kayın ormanında

Karlı kayın ormanında
yürüyorum geceleyin.
Efkârlıyım, efkârlıyım,
elini ver, nerde elin?

Ayışığı renginde kar,
keçe çizmelerim ağır.
İçimde çalınan ıslık
beni nereye çağırır?

Memleket mi, yıldızlar mı,
gençliğim mi daha uzak?
Kayınların arasında
bir pencere, sarı sıcak.

Ben ordan geçerken biri:
'Amca, dese, gir içeri.'
Girip yerden selâmlasam
hane içindekileri.

Eski takvim hesabıyla
bu sabah başladı bahar.
Geri geldi Memed'ime
yolladığım oyuncaklar.

Kurulmamış zembereği
küskün duruyor kamyonet,
yüzdüremedi leğende
beyaz kotrasını Memet.

Kar tertemiz, kar kabarık,
yürüyorum yumuşacık.
Dün gece on bir buçukta
ölmüş Berut, tanışırdık.

Bende boz bir halısı var
bir de kitabı, imzalı.
Elden ele geçer kitap,
daha yüz yıl yaşar halı.

Yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
Ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.

En acayip gücümüzdür,
kahramanlıktır yaşamak:
Öleceğimizi bilip,
öleceğimizi mutlak.

Memleket mi, daha uzak,
gençliğim mi, yıldızlar mı?
Bayramoğlu, Bayramoğlu,
ölümden öte köy var mı?

Geceleyin, karlı kayın
ormanında yürüyorum.
Karanlıkta etrafımı
gündüz gibi görüyorum.

Şimdi şurdan saptım mıydı,
şose, tirenyolu, ova.
Yirmi beş kilometreden

pırıl pırıldır Moskava…

Nazım Hikmet

Evet, buradaki ev sözcüğün anlamı Köşgeroğlu’nun ev sözcüğündeki anlama çok yakındır. Tıpkı Köşgeroğlu’nun “masal” şiirindeki baba ve ter sözcüklerini çağrıştırıyor bize N.Hikmetin bu son şiirindeki anlamlandırma. Köşgeroğlu’nun masal şiirindeki ev, anne, baba, üşümekten korkma, annenin kızına öğrettiği el işi babanın alın teri anlamları açık seçik bir şekilde bir kadının kendi dil kalıplarından bakışını ifade etmektedir. Israrlı, istekli, tutkulu bir biçimde… Ve aynı istekli bir kadına özgü bekleyişin ümidiyle, N. Hikmet’te de sarı ışık sıcak bir ev, çocuk, söylemleriyle bir erkeğin kadının hoşa gideceği dil kalıbından bir kadına seslenmektedir şiirinde.

Yüksük
sen yerinde dur
dağ gibi ağır
ben yaralı rüzgâr
kışlara bekçi olayım
dönüp bahara elçi

sen kendine kal
ben eseyim
büyüteyim sessizliğimi
çamaşır suyu çıkarır mı
sesinin
lekesini?

ben çoğalan gece
sen rujdan gömlek
mutluluğun resmi mi?
ben dolmalık biber
sen masaya konan para
harcama!

sevgi mi? görmedim
dilin kirletti gözlerimi
renk verdi tenin
sevmek mi?
ben mi?
hücrelerimden taştı keşkeler
yeni silmiştim gece isini
dur bekle!
bekle!
dikeyim düğmeni [5]

Evet, şiirindeki bu çığlık kadını özne yapan bir çığlıktır. Bir erkekte böyle bir söylem olamaz zaten. Son derece zekice, isyan, çığlık, tutku, devamlılık isteği, anlamlandırmaları ile biraz da mizahi bir üst dil kurumu yapmıştır şair. Ve “mutluluğun resmi mi? / ben dolmalık biber” dizeleriyle N. Hikmet’in şiirlerine metinler arası bir gönderme de zekice ve muzipçe yerini alıyor.

dur bekle!
bekle!
dikeyim düğmeni

sözcükleriyle de kadının dil penceresinden onun annelik güdüsündeki “anaçlığı”nı yakalamaktayız. O yüzden ben, “şair kadın” tanımlamasının yanlış bir tanımlama olmadığını düşünüyorum. Buna rağmen tercihim, elbette toplumsal iş bölümlerinden kaynaklanan “dil bölünmelerinin” yarattığı yabancılaşmanın da kalktığı bir toplumsal yaşam biçiminin var oluşudur.



[1]Alter Yayıncılık- 2006

[2]artshop yayıncılık- 2009

[3] Gölgeler aslını geçti vakit/ sf–51

[4] Bir Kent Diktim Üstüme / artshop yayıncılık- sf–32–33


[5]Bir Kent diktim Üstüme / artshop yay.- Sf 11–12
Alıntı ile Cevapla
  #55  
Alt 28-01-2014, 00:17
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Orda bir köy var uzakta…
Adı Hemite…

Yılın son günlerinden biri…

Bir servis otobüsü ile bir grup edebiyatsever ve yazar birlikte yol alıyoruz. Görmediğimiz ama adını bildiğimiz bir yere doğru, Ceyhan nehrinin kıvrılarak aktığı bir yere gidiyoruz. Çoğumuz ilk kez görüyor buraları. Vardığımız ve geçtiğimiz her yer bize ilginç geliyor. Kendi halimizde kalarak hayal kurmaya bile vaktimiz yok.

Çukurova dedikleri yer burası.

Dümdüz bir alan… Fabrikalar ve binalar kurulmuş üzerinde. Uygarlık; bu topraklar üzerinde egemenliğini ilan etmiş artık. O romanlarda okuduğumuz salt insan emeği üzerine yükselen üretim biçimi yerini makineleşmiş üretim biçimine bırakmış.

Osmaniye ili merkezinden kıvrılarak Hemite’ye yöneliyoruz. Ceyhan nehrini sağ yanımıza alıyoruz ve hedefe kitleniyoruz. Bundan sonra otobüsün içinde telaşlı heyecan, yerini meraklı bir suskunluğa bırakıyor.

O iki büyük Amerika kıtasındaki roman yazarlarının romanlarını ve öykülerini okudum Avrupa kıtasındakilerini, büyük Rus topraklarındaki yazarları. Afrika kıtasındakileri, Balkanlar’dakini, Orta Doğu’nun Arap yazarlarınınkini, Uzak doğuda Vietnam, Çin, Japon yazarların romanlarını ve de Türkiye’deki yazarların romanlarını okudum. Hiç birinin romanındaki kahramanlarını “Üç Anadolu Efsanesi” adlı kitabında yer alan Köroğlu destanındaki Ruşen Ali ve İnce Mehmet romanındaki Mehmet’i kendime yakın bulmadım. Sanki onlar bir büyük kentin varoşlarının kenarındaki bizim mahallenin delikanlıları gibiydi.

Bizim mahallenin çocuklarıydı…

Efendi, ağırbaşlı, biraz bilge, duygusal, sevecen, yürekli ama öfkelendi mi…Bir yılan kıvraklığında, bağrı yanık ve de şahin gibi kapmaca çocukları…

Ceyhan nehrinin sazlıklarını görünce Yaşar Kemal’in öyküleri aklıma geliverdi. Tozlu yollar, yaz mevsiminin sıcağı, sivrisinekler, yürürken ayağa dolanan çalılar… Bir de kadın erkek yoksul köylüleri…

Top patlamışçasına güçlü bir sesle kendimize geliverdik. Sazlıkların arasından Hemite köyü görünüverdi. Davullar zurnalar çalınıyordu ve köyde ne kadar vatandaş varsa toplanmıştı köyün girişinde. Düğün var herhalde diye düşündüm bir ara. Fakat hemen kavramıştık olanı. Onlar, biz misafirlerini karşılamak için birikmişlerdi köyün başında. Çoluk çocuk, yaşlısı genci kadını erkeği. Bir de köyün girişinin en yüksek yerine bir bayrak asmışlardı. Misafirleri için. İçimiz “cız etti”. Şaşırmış, ezilmiştik.

Ramazan ayında ve birçoğunun oruç tutmasına karşın önce çaylarla ikramladılar bizi. Misafir ikramlamak onlar için her şeyin üstündeydi. Sırtını Toros’a dayamış bu köyün insanları ki muhtemelen Osmanlı tarafından Çukurova’ya zorla iskân ettirilmiş Türkmen köylüleri idiler. Yaşadıkları dini inançlarının abartılı hiçbir yanı yoktu. Bunu Anadolu’nun birçok köyünde de şahit olmuştum. Sanırım Hemite köyünün insanları bizimle birlikte Yaşar Kemal’i de bekliyordu. Tanışma kısmından sonra sohbetler başladı. Osmaniye Kültür Müdürü bölgenin tarihsel ve kültürel değerlerini anlattı. Bu bölgenin bir kaleler kenti olduğunu söyledi. Tarımsal üretimin böylesine verimli arazilerde yapılması ve ortaya zenginliğin çıkması “mal canın yongası” misali korunmasını da beraberinde getirmişti anlaşılan.

Sarı Veli, Yaşar Kemal’in çocukluk arkadaşı. Evleri yan yanaymış. Güler yüzlü bir ihtiyar ve Kemal’e yürekten bağlı bir eski dost. “Babasının adı Sadık’tı” diyor. “93 muhaciriydiler Van’dan gelmişler.” Diye de devam ediyor. Babası Sadık paralı gelmiş ve bölgede büyük baş hayvan besiciği işi ile iştigal etmiş. Sonra yarım yamalak ve nedenini pek bilmediği bir olaydan dolayı babasının Kürt Yusuf tarafından bıçaklanılarak öldürüldüğünü anlatıyor. Yıl 1927 Çocukluğunda oynadığı oyunları hatırlıyor birden, gülerek bize yumurta yuvarlamak, değnek oyunu, gülle oyunu, yumurta tokuşturma oyunu oynadıklarını anlatıyor. Anlaşılan yumurta bol o zamanlar.

“Kemal” diyor… “Sonra buradan yakındaki yerleşim yerindeki ilkokula gitti ondan sonrada okumaya Kadirli’de devam etti, on beş yirmi yıl burada beraber arkadaşlığımız oldu” O arada köyün hanım muhtarı müdahale ediyor gülerek bana “Beraber bostan hırsızlığı yapmışlar onu da anlatıyor mu?” diye soruyor. Hep beraber gülüşüyoruz. Köyün muhtarı da ilginç bir hanım. Emekli bir sağlıkçı ve köyünde zorla aday göstermişler onu 90 oy farkı ile muhtar seçmişler. Buradan anlaşılıyor ki; insanlarımız yeniliğe karşı direnmiyorlar. Aksine, güngörmüş, işini bilen insanı belirleme de kadında olsa güçlük çekmiyorlar. Cumhuriyetin aydınlanmacı döneminin bütün izlerini taşıyor bu kadın muhtar.

Yaşar Kemal selam gönderiyormuş Veli amcaya sık sık. Neşeyle belirtiyor bunu. Sonra da Yaşar Kemal’in köyleri gezerek, anlatılan yaşanmış hikâyeleri, ağıtları, şiirleri kadınların ağzından topladığını söylüyor. Çok ilginç iki şeyle karşılaştım burada sanırım Yaşar Kemal’in yazarlığında bu ikisi çok önemli etmen olmuştur. Birincisi bu bölge insanı bu köylüler Türkçeyi çok güzel konuşuyorlar gayet anlaşılır ve net olarak kullanıyorlar dili. İkincisi de bu bölgede bir çok ozan köy köy dolaşıp yaşanmış hikâyeler anlatmakta ve şiirler söylemekteymiş o zamanlar ve biz orada iken de buna şahit olduk. İbrahim Özdemir adlı bir emekli öğretmen olan ozan, bölgedeki bütün hikâyeleri topluyor ve de arkasından bu hikâyelere ilişkin bir şiir yazıyor. Buna benzer şiirleri ve hikâyeleri anlattığında hem bizleri hem de köyün bütün fertlerini etkilediğine şahit olduk. Yemek sonrası okuduğu şiirleri ile kadınları ağlatmaya başladı. Yakın evlerdeki yürümekte güçlük çeken yaşlı kadınlar bile onun sesini duyar duymaz aramıza katıldılar. Onların istekleri doğrultusunda yeni hikâyeler ve şiirler okudu.

“Sarı Veli nasıl? Demiş muhtara, ben de iyiliğimi söyle ona dedim” diyor Veli amca. Devam ediyor:

“Kemalle çocukluğum böyle geçti ağa, iyi arkadaş idik, bir birimizle gönül kırgınlığımız olmazdı, hemi komşuyduk birbirimize… Horantalarımız gider gelirdi. Kemal’in anasına Liko derlerdi, öteki emmisinin avradı vardı Zibeyde derlerdi.. sonra Kadirliye gitti orada Kadirlinin ağaları buna bir leke sürttü .. Bizim burada bir şeyimiz yoktu Kemal’le gayet iyi geçiniyorduk… Kadirlinin ağaları… Toprak ağaları bu çocuk bu ağalara bir gün karşı çıkar dediler bir kara sürdüler bu sosyalist bilmem ne dediler… Biliyon temelini, sonra yattı mı ne oldu ben askere gittim o zaman kırk dörtte yani…”

Gülüyordu keyifle Veli amca… “Seslendiler bana seninle konuşacaklar gel dediler… ben de geldim konuşak dedim.. Ben ne konuşacak dedim… Onlar benden iyi bilirler Kemal’in hayatını dedim. Hepimiz vatandaşız işte…”

“Hepimiz vatandaşız işte..” böyle bitti sohbetimiz namı değer Sarı Veli ile. Veli amca, Yaşar Kemal’in arkadaşı…

Toplu halde köyün içinde yürümeye başladık. Yaşar Kemal’in köye bağışladığı tarla üzerine bir park inşa etmişler yollarını travertenden döşemişler. Parkın orta yerinde kayaların içinden güleç yüzlü, gömleği açık, bağrı yanık bir delikanlının heykeli vardı. İnce Mehmet’in heykeliydi bu. Onu gördüğümde içim titredi kendimi görmüş gibi oldum. Bağrı açık göğsüne elimi dayadım. Ateş gibi yanıyordu hala göğsü… Sonra duyacağını sanarak kendi kendime: “Dur aslanım… Sakin ol” Dedim.
Alıntı ile Cevapla
  #56  
Alt 01-02-2014, 11:00
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

“Kurtlar Vadisi”

Kurtlar Vadisi filmi üzerine çok şeyler söylenmeye başlandı. Aslında daha dizisi sırasında çok şeyler söylenmişti ama şimdi farklı bir mecraya kayıyor. Bir dönem sadece mafya derin devlet faaliyetlerine ait bir izlek sunuyorken ve eleştiriler bunun üzerine yoğunlaşırken şimdi farklı bir izlekle bir ABD karşıtlığı süreci içinde bir çeşit kültürel değer yargılarımız harekete geçiriliyor ve bunun yanında “başa çuval geçirme” hadisesinin yarattığı travmanın psişik terapisi yapılıyor.

Bu tartışmaya katkı yapacak bir isim var. Size onu tanıtayım biraz. Adı Yusuf Solmaz. Ankara’nın bir varoşundaki bir İlk Öğretim Okulunda psikolojik danışmanlık yapıyor. Konusunda yüksek lisans yapmış birisi. Okuldaki çocukların birçoğunda “mafya” türünden dizilerin öğrenciler üzerindeki etkisini gözlemlemiş. İşin garibi aileleri de o türden dizilerin etkisindeler. Yani bu türden film ve dizileri olumluyorlar. Bunun üzerine bu alandaki şu an en popüler olan dizi “Kurtlar Vadisi” dizisini araştırmaya başlıyor. İşin garibi o da diziyi seyretmemiş. Araştırmalarını internetten yapıyor ve epeyce bir bilgiye sahip oluyor. Ardında bu araştırma sonuçlarını bir kitapta toplayıp yayımlıyor. Kitabın Adı “Kurtlar Vadisi Çocukları” Yayıncı Kül Yayınları Ekim 2004 de basılmış ve dağıtılmış.

Kül yayınları kitabın arkasına şöyle bir not düşmüş:

“Kurtlar Vadisi Çocukları. Türkiye gündemine oturan Kurtlar Vadisi dizisinin, bu diziyi yapanların, dizi oyuncularının, dizi etrafında dönen iddiaların, diziyi sevenlerin ve sevmeyenlerin, haberlerle örülmüş, bir çeşit öyküsü şeklinde kurgulanarak yapılmış bir araştırma… Bir yönüyle de üzerinde düşünülmesi gereken çarpıcı bir Türkiye fotoğrafı.”

Bu diziyle verilen gerçektende bir Türkiye fotoğrafı. O fotoğrafın ardında bakalım ilk önce ne var. Bu türden bir ticari metanın ardında nasıl bir kazanç dönüyor?...

“Sitenin birinde rumuzu “nispet” olan bir vatandaş üşenmemiş araştırmış. Yazısına, RTÜK ne işe yarar? Adını vermiş. Yazının alt başlığı: Kurtlar Vadisi ile işlenen Rezalet!!!
Size, Show TV’nin Kurtlar Vadisi arasında yayınladığı reklâmların istatistik çalışmasını sunuyorum, sonuç ise çok çarpıcı! Sanırım bu istatistik çalışma Show TV nin Çarpık Reklâm Politikasını daha net ortaya koyacaktır.

Dizi saat 20:30’da (Avrupa saati ile) başlayacaktı ama saat 20:51 de başladı. Rakamlar şöyle: 20:36- 20:51 reklam 15 dakika

20:51- 21:04 dizi 13 dakika
21:04- 21:21 reklam 17 dakika
21:21- 21:59 dizi 38 dakika (ilk kez dizi bölümü reklam bölümünden uzun!!!)
21:59- 22:16 reklam 16 dakika
22:16- 22:17 tanıtım 1 dakika
22:17- 22:28 dizi 11 dakika
22:28- 22:45 reklam 17 dakika
22:45- 22:46 tanıtım 1 dakika
22:46- 22:57 dizi 11 dakika
22:57- 23:12 reklam 15 dakika
23:12- 23:13 tanıtım 1 dakika
23:13- 23:24 dizi 11 dakika
23:24- 23:41 reklam 17 dakika
23:41- 23:45 tanıtım 4 dakika
23:45- 23:46 dizi 1 dakika,
evet sadece 1 dakika!!! Toplam 6 reklâm kuşağı, Toplam 97 dakika Reklâm. Şöyle varsayalım, reklamların saniyesi ortalama 2500 dolar, Show TV nin 20:36- 23:46 arası reklam gelirleri 14.555.000 dolar yaklaşık 15 milyon dolar….”(Sf-45)

Daha sonra bu bilginin ardından yazar bize Radyo ve Televizyon yayınlarının esas ve usulleri hakkındaki yönetmeliğin 12. Maddesini aktararak yapılan bu işin yönetmeliklere aykırı bir şekilde sürdürüldüğünün altını çiziyor.

İlk gerçek burada başlıyor. Lakin bu Türkiye’ye ait bir gerçek. Dünya denen toplumsal yaşam arenasında bu gerçek yerel bir gerçek olarak kalıyor. Şimdi bu dizinin filmi yapıldı ve Dünya sinemalarında gösterime girdi. Türkiye’ye ait bir yerel kültür pompalanarak etkili olacağı düşünülüyor. Amerikan karşıtlığı ve “çuval hadisesinin” yarattığı toplumsal travmada bir tür psişik terapi olarak sunuluyor. Peki ama ya beklenen terapinin ardından başka hadiseler gelişirse ne olacak? Düş penceresinden yansıtılan babalanmaların ardından, yaşanacak gerçek hayal kırıklıkları daha büyük olmaz mı?

Karşımızda toplum psikolojisinde uzmanlardan oluşmuş rasyonel bir akıl duruyor. Yerel kültür pompalarının yarattığı moral gücünün dağılacağı anlar gelir ve bir toplumun güveni en iyi işte bu pompalanmaların ardından kırılır. İkinci bir çuval hadisesi benzeri bir olay bir toplumun gururunu yıkar o yüzden değil mi ki; Irak’ta çıplak soyunan kadınlara ait işkence resimleri bütün Dünya’ya yayıldı. Tepede duran uzmanlar açısından hep bir alt kültür pompalanır. Sonra bu kültürel değerler sorgulandırılır ve aynı toplumda iki farklı kültür ayrışmasına gidilir biri diğerlerini suçlamaya başlar. Bu böylece devam eder gider. Küçük küçük yerel güçler yerel kültürler adına oluşur vs…

Doğrusunu isterseniz bu filmin ardından bundan sonra ne olacağını çok merak ediyorum.

“Bütün bu okuduklarımı bir kurgu içinde toplayıp insanlara sunsam, iyi bir şey yapmış olur muyum? Bıçakçı Nedim gibi çocuklara gerçek hayatın bu olmadığını gösterebilir miyim?

Yoksa hayatımız gerçekten dizide anlatıldığı gibi mi?..”
Yusuf Solmaz
Alıntı ile Cevapla
  #57  
Alt 08-02-2014, 09:42
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat Siteleri

Edebiyat sitelerinin iki yüzü var.

Bunlardan birincisi: bu sitelerin “ana sayfaları”dır. Bu sitelerin ana sayfaları bana, büyük kentlerin bol ışıklı geniş bulvarlarını ya da bu geniş caddelerdeki ışıklı büyük kitapevlerini çağrıştırıyor.

Buralarda dolaşmayı kim istemez ki?...

Ana sayfalara sadece bakarız. Öyle zannediyorum ki, buradaki yazıları pek okumuyoruz bile... Çünkü o yazıların bize hitap edeceğine inancımız yok.

Onlar bizden biraz uzak ve sanki biraz da bize yabancı orada öyle duruyorlar. İşin garip ve kötü tarafı bunların hepsinin sıkıcı ve gergin bir üslupta yazıldığını düşünebiliyor olmamız. Eğer bu sitelerdeki bazı yazı ve şiirleri okuyup anlamak konusunda sıkıntı çekmişsek birkaç kere, okumamak için kendimizce bir sebep oluşuyor hemen.

Bu durum sanki, kitapevlerinde raflarda duran ve size bakan kitapların kapakları gibi... neden onları okuyalım ki?...

Edebiyat sitelerinin asıl yüzleri, aslında basit bir düğme ile belirtilmiş “forum” giriş yerlerinden girilen forum ve panolardır. Okuyucular buradadır. Yazılarını yazmak isteyenler de...

Bu düğmeyi sadece “tıklarsınız”...
Ve bir anda başka bir “âlem”de olursunuz...

Kosmozda...

Burada birden, kendinden emin yazılar yazmış kişi ve yazılarla buluşursunuz.
Bu kuantum parçacıklarının evrende seğir etmesi gibi... bazen başka parçacıklarla çarpışırsınız, bazen de uzun bir müddet çarpışmadan dolaşırsınız.

Burası yani “forum”, “ana sayfanın” aksine büyük kentin bol ışıklı bulvarı yerine, bu büyük kentin varoşları gibidir. Işıkları az, duygusallıkları çok olan yığınların bulunduğu yerler... biz okuyucuların bulunduğu yerler yani... Foruma ilk girdiğimizde oradaki yazıları okuduğunuzda hemen duygusal reaksiyonlarınız oluşur... Sizin gibi birileri hem yazı yazıyorlar hem de kendilerini ifade ediyorlar. Bildiğiniz ve tanıdık halleriyle... Aslında olan şudur: bu her gün karşılaştığınız insanların bir nevi sesleridir orada olan. Siz birçok haliyle, onların ne düşündüğünü bilirsiniz ama karşılıklı konuşmalarınızda bir türlü kendi fikrinizi ifade edememenin sıkıntısını çekersiniz.

Şimdi sıra size gelmiştir... Söyleyemediğiniz şeyleri, söyleme sırası.

Dikkat edilmeyen ilk şey edebiyat sitelerinin bununla ne ilgisi olduğudur.

Forum üyeliğini doldururken, size hitap eden kurallara bakmazsınız bile, çünkü kendinizi kurallara daima uyan biri olarak görürsünüz. Ana sayfada yazılacak eserleriniz hakkında; “burada yayınlanan bir yazıyı başka bir sitede yayınlamanızın ‘etik kurallara’ aykırı olduğu” söylense bile kimin umurunda... Biz bunları canımızın istediği yerde yaparız. Bir kere üye olmuşsak artık iş, yazı yazmamıza gelecektir. Önünüze; yazı yazacağınız bir pano çıkar ve siz ilkyazınızı yazarsınız... “ siteniz çok güzel olmuş, elinize, gönlünüze vs... sağlık” yazıya bakar ve “gönder tuşuna” basarsınız. İşte o an... elektronik bir hızla uçuşa geçen yazınız.... Birden... Görmek istediğiniz yerde yani panoda yapışır ve kalır.

Kuantum parçacığı hareketini tamamlamıştır.

Karşınızda duran yazınıza bakar ve ona bir daha sahip olamayacağınızı anlarsınız... Artık, “ben yazar olabilirim” Diyebilirsiniz... Yazdıklarınızın okuyucuları olabilir. Sizin yazdıklarını beğendiğini söyleyenler çıkabilir...

Ama bundan sonra ne yazacaksınız?
Alıntı ile Cevapla
  #58  
Alt 09-03-2014, 12:08
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat siteleri II

Aklıma hep geçmiş günlerdeki umumi tuvaletler gelir. Neyse ki, oraları artık çok değişti ve kullanımı temiz olan yerlere döndü. O zamanlarda, kara mozaikten yapılma yer döşemeleri, duvarları koyu renkli boyadan, kapıları sac yada ahşaptandı. Buralara beyaz renkte boya sürmeye hiç gelmezdi. Çünkü; üzerlerine yazılan yazılardan bir müddet sonra boya bile görünmez olurdu.

İşin garibi, tuvalete giren herkesin kalemi varmış gibi gelirdi bana. Kurşun kalem... O zamanlar kurşun kalem çok kullanılan bir malzeme, duvarlara da ancak kurşun kalemle yazılar yazılabilir. Bu duvar ve kapılarda romantik şiirler yazıldığı gibi ağza alınmayacak galiz küfürler de yazılırdı.

İlk başlarda ne kadar yadırgar ve ne kadar öfkelenirdim. Okumamaya çalışırdım önceleri buradaki yazıları ama sonraları... Anladım ki; burada yazılanlar aslında insanların bir anlamda kendi çığlıkları, kendini ifade etmeleri...

İnsanlar neden konuşamaz yada kendilerini ifade edemezler ki? Yasaklardan, kendinden daha fazla bildiğini sananların karşısında olmaktan, bilenlerden, edepsizlerden, güçlülerden, ahlak ve toplumsal yargılardan birde.. Birde kendi yetmezliklerinden...

Kendi yetmezliklerinden sessiz kalırlar...

Sürekli sessiz kalmak adamı ölümden beter eder.

Peki, ama ölmemek için ne yapılır? Yine de her şeye rağmen yazılır... Anlayacağınız müzikle olsun, resimle olsun, şiirle olsun, çizgilerle olsun insan kendisini bir şekilde ifade eder.

Bazen neye mal olursa olsun.

Tuvalete girdiğinizde sizinle kimse ilgilenmez. Çıktığınızda da oradaki resimlerden ve yazılardan siz sorumlu olmazsınız. Güzel maniler yazılırdı yinede... Güzel aşk şiirleri de... Bazen bir şiir başlar, farklı kalemler gerisini devam ettirir arada birisi araya girer ve bir küfür yazar böyle devam eder giderdi.

Orada olanlardan hesap sorulamazdı... Bunu keşfetmiştim. Şimdi gülümseyerek anımsıyorum ve ben buna “sorumsuz özgürlük” diyorum. Buralarda ki yazılardan kıyamet kopmadı bunu biliyoruz. Belki merak edebilirsiniz... Ben oralarda hiç yazmadım... Şimdilerde bu tuvaletler fayanslardan oluşuyor, oraları pırıl pırıl ve insanlarda artık kendilerini ifade etmekte daha özgür ve daha becerikli. Buralara ihtiyacı yok artık... Bazı yerlerde belki hala sürüyordur. Yani konuşulamayan yerlerde... Belki?...

Konuşamama ya da kendini ifade edememe özürlülüğü iletişim teknolojisindeki yenilikler ve gelişmelerle aşıldı. İnternet ve TV tartışmaları ve cep telefonları ile... Ayrıca; bunun yanında insanların kendilerini ifade etme bilinci de gelişti

Konuşma ve tartışmalarda hızımız gittikçe artmakta ama yazı okuma özelliğimiz hala aynı düzeyde gibi... Korkarım edebiyat sitelerinde de bu hala geçerli.
Alıntı ile Cevapla
  #59  
Alt 07-04-2014, 21:18
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat siteleri III

“Nik Neym”

Mahallemizde lakap takardık birbirimize. Çoğumuz kısa ve karakterlerimizi yansıtan lakaplar alırdık. Gerçekte, mahallenin büyükleri küçüklerine takardı bu lakapları ve o zaman lakap adama bir kere yapıştı mı bir daha çıkmazdı üstünden. Yıcıl mesela, hani ne anlarsanız öyle işte. Yıcıl… Arap vardı o da derisinin renginden almıştı bu lakabı biraz da filmlerde gördüğümüz isyankâr kölelerin kendisinden, Kız, Taş kafa, Sarı pipi, gibi…

Mahalle çocukluğu ve delikanlılık dönemi bitti. Ardından memleket meselelerine gönül verildiği günler geldi. Bir dokunuşta sorunların çözüleceğine yürekten inanılırdı. Hâlâ da inanırım. O zamanlar da bizim lakaplar “Kod adı” oldu. Bu terim o günlerde “siyasi şube” tarafından pek sevilmezdi. Siyasi hareketler içinde bir tür korunma, kendini gizleme için kullanılırdı. Buna rağmen “kod adının” siyasi hareketler içinde ömrü pek uzun olmadı. Çünkü “Bak güzelim senin ismini, ananı çağırır sorarız, bunu istemezsin değil mi?” denirdi ve... Etkili olurdu. O yüzden kod adı bir tür kuşku yaratmaya sebep olmaktadır.

“Nick Name”, bugünün kod adı yerine kullanılan büyülü sözcük. Hani, kaybolmak isterseniz bir “nick name” iz mutlaka olacak. Bu sözcük ile ben ilk kez edebiyat sitelerinde karşılaştım. Bu bir anlamda edebiyat sitelerinde “sorumsuz özgürlüğün” varoluş koşulu gibi.

Eh!.. Edebiyat siteleri bir anlamda katılımcılarının buralarda kendini “özgür olarak” ifade etmeleriyse, işte bu kod adı bunun için iyi bir ön koşul yaratmaktadır. Bunun eleştirilecek pek bir yanı da yok.

“Özgürlüğü” kim istemez ki?

Lakin konuşulanlara ve yazılanlara bakılırsa burada özgür olmanın da pek bir anlamı da yok gibi görünmektedir bana. Yazılanların birbirlerinden farkı yok ki! Anlayacağınız, o kadar güçlü bir şekilde insanların düşünme sistemlerine etkilerde bulunuluyor ki; sanki hepimiz aslında aynı tornanın çocukları gibiyiz. Sadece biz, farklı düşündüğümüzü sanıyoruz.

Farkı fark ettirecek şey; “yaratıcı fikir”... Yaratıcı olmak demek ne demek?

Bu soruyu kendimize sormamalıyız. Fark edildiğimizde yaratıcı olmaya başlamışız demektir.

Alıntı ile Cevapla
  #60  
Alt 28-04-2014, 17:40
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat Siteleri IV

Hiç düşündünüz mü? Eğer yayıncılar olmasa, yazarların yazılarının toplumun bütün katmanlarına ulaşması mümkün olur muydu? Yayıncıları sadece ticari kuruluşlar olarak ele almıyorum. Birçok yayıncı vardır ki; “yazının” ticari kaygısından evvel “yazının” kendisini tutku hale getirmiştir. Yine hiç düşündünüz mü, bizler bir birimize niye tavsiye edelim ki onca okuduğumuz yazıları o zaman?

Edebiyat dergilerini de ilginç bulurum ben. Onlar da bir tür platform yaratmaktadırlar edebiyat adına ama hem yayıncılar hem de bu dergiler açsından bakıldığında onlarda eksik olan bir şey vardır hep. O da şu: onlar, yazarların yazılarını ve yazarları deşifre etmektedirler sadece. Onlar açısından okuyucu hep pasif durumdadır ve yazın adamları onlar vasıtasıyla okuyucu ile buluşur. Ancak böyle bir süreçte işte ortaya yeni bir durum çıktı o da; “Edebiyat Siteleri.” Edebiyat sitelerinin kurucuları da diğer yayıncılar gibi olsalar gerek. Onlar da durup dururken zamanlarını ve bir miktar da paralarını harcıyorlar bu işe. Buradan oluşacak beklentiler arasında ticari kaygının ne olabileceğini çok merak ediyorum doğrusu? Böyle bir şey var mıdır gerçekten? Olsa bile, bunun çok uzun ve merhalelerden oluşan bir süreç olduğunu görüyorum artık.

Edebiyat sitelerinin kurucularının kendi yazdıklarının mı yoksa kendilerinin önemsenmesini mi öne çıkarıldığı zaman zaman düşünülür herhalde. Lakin bildiğim ve gördüğüm bir şey var ki; o da onların gerçekte her hangi birinin belki de hiçbir zaman önemsenmeyecek olan yazılarının kendi yarattıkları bu platformlarda yine bu her hangi birilerinin seslerinin ifade edileceği yerler olarak yaratmalarıdır.

Az şey mi bu?

Yapılan şey sadece basit bir işleyiştir gerçekte. Edebiyat sitelerinin kısmen ana sayfaları ama esas olarak forumları yazarları ile okuyucuların bir birlerini çoğalttığı yerlerdir. İşte edebiyat siteleri sahipleri bu köprüyü oluşturan işlevi yürütürler. Yaptıkları işin önemi: sadece sizin buraları ne kadar önemsediğinize bağlıdır ve ne kadar ihtiyaç duyduğunuza. Mamafih ticari kaygıların ya da okurla temas kurmak isteyenlerin yapmak istediği işlevin; iletişim kurmak adına edebiyatı “popüleştirmek” olduğu bazı iddia sahiplerince söylenebilir(*) ama her şey “beğeni” dediğimiz şeye dayanır nihayetinde sizce de öyle değil midir? Tabii “beğeni” dediğimiz şey nelerce beslenir diye de sorabilirsiniz elbette?

Bu arada dikkatinizi çekiyor mu bilmem… Edebiyat sitelerinin yönetimlerinde giderek hanımların etkinliği artmaktadır. Bu da özellikle forum yazarlarına yansımaktadır. Bir başka sohbette hanım yöneticilerinin ve yazarlarının etkinliği üzerine konuşabiliriz. Neden olmasın…



(*)OKUR KAZANMAK ADINA EDEBİYAT YAPILMAZ
Türk sineması ve tiyatrosu için de geçerli olan ilgisizlik için çareler aranmakta ve yaratıcı kimi formüller uygulanmakta. ‘Edebiyatın kaybolan okuru’ için ne tür bir ‘cinlik’ yapılabilir?
Bence, okur kazanmak adına edebiyat yapılmaz... Edebiyat oradadır ve okur gelir onu bulur. Bence, edebiyat yazarı okura gitmez, okuryazara gider. Okur, edebiyatı tercih etmiyorsa, o noktada yapılması gereken, bu tercihin dinamiklerini anlamaktır. Okur kazanmak adına yapılan işler genelde popülizme giriyor, kaybeden edebiyat oluyor. Okuru düşünerek yazmaya başladığınızda, artık edebiyat, edebiyat olmaktan çıkar, başka bir şey olur.
Eşik Cini’nin tirajı nedir?
Bunu henüz bilmiyoruz. Ancak iki sayının da 2500 adet basıldığını söyleyebilirim.
Eşik Cini yönetmeni Nalân Barbarosoğlu
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 21:32


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum