Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #11  
Alt 21-12-2013, 10:44
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

11 / 1

Felsefe, yaşamın gidişatı içinde aklın, gündelik işlere ait muhakeme yürütme işi değildir.

Felsefe; günlük düşün faaliyetinden farklı, üzerinde her gün çalışılmış, geliştirilmiş özel bir faaliyet yürütülerek oluşan özel bir bilincin ortaya çıkarmış olduğu bir işin sonucudur.

Günlük yaşamın hır gürü içinde bulunan sıradan bir akıl için anlaşılmaz olması bundandır.

Felsefeye ilişkin bilgileri, bu günlük faaliyet içinde oluşturduğumuz bilgilere indirgeyemezsiniz.

Aksine...

Günlük yaşam içinde oluşturduğunuz bilincinizi, özel olarak uğraş verilmiş bir bilinç toplamına çıkararak felsefeye ilişkin bilgilere ulaşırsınız.

11 / 2

“ Fabrikada tütün sarar
Sanki kendi içer gibi
Oturmuş hayal kurar
Bütün insanlar gibi...”

Bu şarkıyı ilk Alpay’dan dinlemiştim...

O yıllarda Elvis Presley “İn The Getto” adlı şarkısı ile son hamlesini yapmştı. Jose Feliciano “The Rain” adlı parçayla “hit” olmuştu.

Ne günlerdi...


11 / 3

Gerçekler; sanıldığı gibi doğru ya da yanlış fikirlerin çatışması sonucu ortaya çıkan bir şey değildir. Karşıtlıkların tartışması bize sentez olarak “doğruyu” da vermez.

Gerçekliğe ve doğrulara ulaşmanın genel geçer biricik yolu; sahip olduğunuz bilgilerle birlikte deneme ve yanılma metodu ile deneysel yaşamadır.

Gerçekler, evrende varlıklarını ilelebet sürdürürler ama gerçeklere ilişkin bilgiler evrende hazır olmazlar. Bilgi; insanın duyu organları ile gerçekliği algılamaları ve beyinleri vasıtasıyla birlikte yaptıkları muhakeme sonucunda ortaya çıkardıkları bir olgudur.

11 / 4

Sarı bir ışığım ben şimdi... Tam kitap okurken fark ettim bunu. Masanın başında öylece dururken oldu her şey... Ortalığa saçılmış bir ışık değil bu. Sonra, her tarafı da aydınlatmıyor. Hemen karnımın bulunduğu yerde karanlık patlıcan renginde bir karaltı var. Ellerimle dokunmaya kalktığımda az daha ellerimi kaybediyordum. Kalemi oraya doğru uzattığımda aniden kalemin kaybolduğunu gördüm. Bu koyu renkli karaltı, kalemi yutuvermişti. İşte o an, buranın dokunulmaz bir bölge olduğunu ve bu koyu renkli lekenin, önüne gelen her şeyi yutacağını anladım.

Annemi de yutar mıydı acaba?


22.12.2006
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 14-01-2014, 11:03
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

12 / 1

Bayılıyorum hanımların şu; “Erkek egemen toplum” diye başlayarak yaptıkları açıklamalara...

“Erkek egemen” ne demek? Bu sözcük sadece “erkeğin gücü” anlamında mı kullanılıyor?

Bence hayır... Bu sözcük aslında toplumsal yaşam içindeki ilişkileri ifade etmektedir.

Yani üretim ilişkilerini...

Böylece “erkek egemen toplum” kavramı pek ekonomik kategori olmasa bile mülkiyet erkeğin demek anlamına gelmektedir. Üretim ilişkilerini belirleyen de bu mülkiyet ilişkileridir.

Hanımlar “erkek egemen toplumdan” oldukça şikâyetçilerdir. Bu ilişkiler içinde kendi özgürlüklerinin yok olduğunu düşünmektedirler. Ve tabii bunu da mülkiyet ilişkilerini sorgulamadan yapmaktadırlar.

Kendi cinselliklerinin bastırılmasını ve bu konudaki özgürlüklerinin yok sayılmasını da işte bu kadarcık bir kavramla açıklamaya çalışırlar.

Ama... O zamanda geriye bir soru kalıyor...

Bu durumda şikayet ettiğiniz “erkek egemen toplumu” değiştirmek için mülkiyet ilişkilerini değiştirmeniz gerekmiyor mu?


12 / 2

Canlı ve parlak renkler nerede bulunur sizce?

Tarlada, dağda, ormanda görürsünüz bu canlı ve parlak renkleri...

Kahverengidir toprak rengi. Bizi besleyen bir kaynak... Ölürken de kara oluverir rengi... Sarı; ekin demek... Toprağı eken çiftçi için nasıl anlamladır toprağın rengi ile sarı renk... Yeşil; çayır demektir... Besicilikle uğraşanlar için nasıl da kıymetlidir çayır. Balıkçı için mavi renk, denizin rengi. Barışın rengi...

Ah! Âşıklar için de kırmızı renk... Onu unutmayalım.

Bir köyde yaşıyorsanız nasıl da kıymetlidir kır çiçekleri. Mor mesela... Tarlalarda oluveren ateş rengi gelincik kırmızısı mesela... Beyaz papatya rengi. Hani gelinlerin giydiği elbise rengi saflık ve temizliği anlatan.

Dildir insan yaşamında bütün renkler... Doğa ile iç içeyseniz eğer, renkleriniz parlak ve canlıdır.

Ya kentlerde yaşarsanız. Dilinizdeki renkler neler olacaktır sizce?

Hangi renklere dönüşecektir?...

Solgun ve üzgün... Öfkeyi, korkaklığı ve yalnızlığı anlatan renklere mi döner dilinizdeki renkler?

Pastel, mat, kimyasal renkler...

12 / 3

Yılın sonu bitiyor...

“Ne güzel!” demek geliyor içimden.

Hâlbuki değil mi o yaşamımdan bir parça daha götüren.

Yeni bir yıl geliyor da ondan olsa gerek.

Ben de garip bir sevinç oluşur. Hiçbir bayramın yerini tutmaz ondaki bu sevincim.

Hepinize yeni yılda mutluluklar dilerim.

İyi bir yıl olsun yeni yılınız...


28.12.2006
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 22-01-2014, 11:46
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

13 / 1

“Köpek hav hav dedi” üzerine II...

Daha önce de belirtmiştim. Kullandığımız dil bizden önceki yaşamı temsil eden bir bilincin sonucudur. Bu yüzden dil aslında hem toplumsal bir bilinçtir. Hem de doğrudan “insan’a” ait bir bilinçtir.

Bizler kullandığımız dil ile şekilleniriz. Yani o dilde yüklenen bilgilerle ve ideolojik ve politik duruşla. Bu bakımdan dil bir anlamda apolitik bir olgu değil aksine politik bir olgudur. Aynı zamanda dil doğrudan insanın yüzyıllardan beri süregelen beşeri ilişkilerinin de bir yansımasıdır.

Bu yüzden “akıl” beşeri ilişkilerindeki üstünlüğüne göre dili yeniler... Ve akıl insan ve beşeri ilişkilerindeki üstünlük olgularına göre de yenilenir ve değişim gösterir.

Ayrıca bunun yanında bir de genetik kodlarımızdaki bilgi vardır ki; bu durum akıl içinde oluşan dili etkilemeye çalışır. Genetik yapımızdaki bu bilgilerin dışa vurumu olan bir dil ise yoktur. İşte bu bizim hayvansal yanımızdır.

Ama biliyoruz ki; ilk insanların ve hayvanların dili olmamasına rağmen anlaşabilmeleri ve kendi aralarında iş bölümleri oluşturabilmeleri mümkündür. Bu yüzden farklı canlı grupları canlı yaşam içinde iradi bir iş birliğine giderler. Ve bu işbirliğine ilişkin bilgi genetik bir şekilde hücrelerimize yerleşir. Tıpkı fareden korkmamızın veba ile bizim farkında olmadan oluşturduğumuz ve yüzyıllık bu canlı varlıkla “korkumuzu” ilişkilendirmemiz gibi ya da köpek denen canlı tür ile “dost” tanımı yapabilmemiz gibi...

Köpeklerin insanın dostu olması tesadüfî bir seçim değildir ve binlerce hatta milyonlarca yıl öteye gider.

Bütün mesele... Bu “dost” iş birliğinde seçimi kimin yaptığıdır.

Bazı bilim adamlarına göre bu yaratıcı işbirliği seçimini köpeklerin yaptığı doğrultusundadır.

O zaman ortaya garip bir durum çıkar... Seçimin gereği nedir?

Her iki tür için bu iş birliği kendi yaşamlarını kolaylaştırıcı bir özelliğe sahiptir.

Primat döneminde olsun ya da avcı insana geçişte olsun; “avlanılmak” ya da “parçalanmak” korkusu insanın en temel korkusudur. Kısmen hala da öyledir. O yüzden korku filmlerindeki “belirsizlik” ve “parçalanmayı” anlamlandırabilecek sahneler korkunun şiddetini arttırmak için hep ön plana çıkartılır.

Karanlık... Canavar... Parçalanmak...

Bu durum bizim dilimizi etkiler... Korku şiddetini arttırdıkça dilde değişim o parametreye göre değişim gösterir... Bu tıpkı 12 Eylül darbesinden sonra edebi ürünlerin dilin değişimini sağladığı gibi bir şeydir. İmgelem yoğun bir dile geçiş bu dönemde başlar mesela...

Av olmayı asgari düzeye taşıyacak şey; insan da olmayan bir özellikle ancak mümkündü. O da: avcının önceden sezilmesi... Bu fiziki özellikler ise köpeklerde var... Yani... Doğadaki çok tiz sesleri dahi duyabilme ve yüksek derece de koku alabilme yetisi...

Bu arada köpekler, hem kokuları hem de sesleri tehlikenin durumuna göre sınıflandırabilmektedir... Bu bilgiyi ise insanlara bir şekilde iletmektedir ve insanlar köpeğin çıkardığı ses tonlarına göre yapmış olduğu tasnif etmeye bağlı olarak tehlikenin büyüklüğünü ve önemini ayırt etmektedir. Eğer dil bir anlamda “iletişim aracıdır” dediğinizde ise işte o zaman bu konuyu yeniden düşünmek gereği ile karşı karşıya kalırsınız.

Bu durumda “köpek havlar” mı? Yoksa “hav hav dedi” mi olur?

İnsanın kullandığı bugünkü dilde; köpeğin, insan aklı ile oluşan dilinde “havlaması” gerçekte insanın genetik bilgilerinden gelen ve dilinde önemsizleşen bir dil bozulmasına dönüşmüş anlamına da bal gibi gelebilir.

Çünkü insan aklı diğer canlılar ile olan ilişkisini garip bir şekilde “mülkiyet” ilişkileri içinde mütalaa etmeye başlamıştır artık. Elbette ki; bu ilişki onun dilini de belirlemektedir. Şu anda, insanlar köpeklerle kurduğu yaratıcı işbirliğine gerek duymamaktadır. Avcı toplumundaki ya da çoban toplumundaki işbirliği gereğine fazla da ihtiyacı yoktur.

Geçen sene bir köy ziyaretimde ora köylü dostumuz, köpek yavruları ve bizim aramızda şöyle bir dil kullanmıştı, iyi hatırlıyorum. Büyük bir sevgiyle köpek yavrularını göstererek arkadaşıma ve akrabasına ciddi ciddi şu sözleri dile getirdi...

- Sor bakalım bu yavrulara şimdi nereden geliyorlar?

Arkadaşım buna gülerek karşılık verdi ama o köylü sorusunda samimi ve ciddiydi? Israr ediyordu bu sorunun sorulmasında... Bu yüzden hayvanlar insan toplulukları içinde kurduğu ilişki de onun varlığına duyduğu ihtiyacı kadar “anlamak” konusunda ortak bir “iletişim dili” oluşturabiliyor. Bazı canlıların kutsanması bir anlamda buradan ileri gelmektedir. Halen insanın aslana duyduğu saygı gibi... Onun sesinde “kükremek” sözcüğünü anlamlaştırdığı gibi...

Evet ya yazar Orhan Pamuk bütün bunları düşünerek yazmışsa Kar romanındaki bu cümleyi?


6.01.2007
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 28-01-2014, 14:41
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

14 /1

Şiir yazmak zor iş gerçekten...

Zor... Gerçekten zor diyebilirim.

Nerede okumuştum şimdi hatırlamıyorum, bir edebiyat eleştirmeninden, şiirin okunması konusunda ciddi bir uyarı yazısı okumuştum. “Şiir okuyamayan şiir de yazamaz.” Diyordu yazısında. Çok doğru, bu bana da öyle geliyor.

Mesela ben de; şiirin, yüksek sesle okunması gerektiğini düşünürüm öncelikle...

Fakir Baykurt’un bilmediğim bir özelliği varmış. O da şiir yazmakla başlamış ilk edebi denemelerine.

Fakat şiiri “boşlamış” ilerleyen zamanlarda. Sonra biraz da Aziz Nesin’e yapılan eleştirilerden olsa gerek, ürkerek şiir kitabını yayınlamış. Ne yazık ki; hala satın alıp okuyamadım...

Bakın ne diyor şiir kitabı hakkında:

“... Çok çekindim bunları bastırmak için. İyi şiirler olmayabilir. İyi bir şiirin yazılabilmesi için yüzlerce kötü şiirin yazılması gerektiği söylenir. Şiir çabalarım iyi şiirler yazılmasına katkı olabilir en az. Bu da bana yeter...” (*)

Elbette ki, iyi bir yazar iyi şiirler yazdığı da söylensin ister...


14 / 2

İnsan ne zaman kıymet bilir ki? Bence ülkemizdeki yazarları hiç hafife almayalım... Ve... Üzerine basarak söyleyebilirim ki; bizim edebiyatçılarımızın çağdaş dünya edebiyatçılardan bir dirhemlik eksiklikleri yok...

Hatta fazlalıkları var desem abartmış olur muyum?

“Bunca duraklamadan sonra şiirlerimi yayımlamamı okurlarım hoş görür, hatta arka çıkar, kötüleyici kişilere karşı beni savunur beni diye avunuyorum.
Bir yandan da düşünüyorum, kimsenin kılı kıpırdamaz, kem sözlülerin ruhu duymaz şiirlerimi yayımladığımı. Geniş ucu başı belirsiz, taşlı dikenli bir alandır şiir düzü. Hem çok dar, hem çok geniş. Şairler getirip serper yazdıklarını. Yağmurlar yağar, donlar tutar, sonra güneş açar, her şey erimeye, kurumaya uğrar. Zaten eni yarım, boyu bir karıştır bir kitabın. Bir kürek topraktır o düzlükte tutacağı yer. Kimse o yeri çok görmesin bana. Yazdım, dergilerde yayımladım, işte kitap olarak da bastırdım, kimse tekerine taş koymasın; sessizce gelip geçeyim taşlı dikenli şiir düzünden...”(**)

Peki, ama üstadın bu korkusuna ne demeli?

Ne kadar insanca, ne kadar içten ve aslında bu şekilde ifade ederek korkularını ne kadar da korkusuz...

Okuyucusu ile ilişki kurabilen bir yazarın iç döküşü bu... Okuyucusuna güvenen bir yazarın yani...

O bir öğretmendi... Belki de diğerlerinden bir nebzelik farkı bundan ileri geliyordur?

Ne diyelim; bize de ellerinden öpmek düşer...

Hocam... Sevgili hocam benim...


(*)
Benli Yazılar
Fakir Baykurt
Papirüs Yayınları- 1998 Sf- 98

(**)
Benli Yazılar
Fakir Baykurt
Papirüs yay- 1998 Sf-176

10.01.2007
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 04-02-2014, 10:45
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

15 / 1

Emek...

Malumunuz Ford Otomotiv sanayinin o ünlü üretim tezgâhında, yeni bir model için yapılmış otomobil tasarımı bir emek ürünüdür. Aynı zamanda o otomobilin cant kapağındaki vidanın sıkıştırılması işi de bir emek ürünüdür ve hatta patronun üretimin kesintisiz devamını sağlamak için yaptığı işlevsel işler de bir emek ürünüdür.

Liberaller “emek, en yüce değerdir” sözcüğüne karşı bazen tepki gösterirler. Onlara göre zenginlik, o zaman sadece emek sahiplerinin işidir anlamına geliyor derler. Hâlbuki zenginliğin esas nedeninin sermaye olduğu belirtmekte ısrar edip, patronun harcadıklarının dikkate alınmadığı bir zenginlik tanımına nefretle yaklaşırlar.

Peki bu durumda “ince ayrım” nerede?

O da; bir otomobil için harcanmış bütün toplam emeğin mülkünün patronun elinde olmasında yatmasıdır. Hatta bu otomobil üretimi için gerekli olan üretim araçlarının, üretilmesi için harcanmış toplam emeği bile kapsar.

Bunun bir mahsuru var mı?

Var!

Patronun emeğinden başka diğer hiçbir emek sahibi, üretim için harcadığı emek miktarına denk düşen karşılığı almamaktadır. Patron bu durumda hem kendi emeğinin karşılığını hem de alamayanlarınkini almaktadır. İşin garibi bunu sadece daha çok emek gücüne sahip olarak elde etmektedir ve bu iş, ne kadar çok emek o kadar çok köfte döngüsüne dönüşmektedir.

Eh! Adalet diye buna denir işte...

Doğrusunu isterseniz, beni işin hep bu tarafı ilgilendirdi... Ama ne yapayım ben böyleyim işte.

Bu durumda zenginlik; kesintisiz bir biçimde harcanan emek toplamı ise emek, neden “en yüce değer” olmasın ki?

Buna rağmen size bir şey söyleyeyim mi? Yine de, “emeğin bir değer” olması kapitalizmin icadıdır. Kavgası da bundan dolayıdır.

15 / 2

“Edebiyat” ve “kişi dokunulmazlığı” kavramlarının yan yana gelmesini ilk başta anlamlandıramıyor olabilirsiniz...

Edebiyat siteleri forumlarının, bazen katılırken farkında olmadığımız çok önemli işlevsel yanları vardır. Buraları bizlere bir nebze de olsa, başkalarının düşünsel pencerelerinden dünyaya bakmamızı sağlıyor.

Bu forumlarda hiç beklemediğimiz bir anda, bir bakıyoruz; “Kişi hak ve özgürlükler” kavramının içini doldurmaya başlamışız.

Az şey mi bu?

Bir edebiyat sitesi formunda bir şairi bu kavrama sadık kalarak “vatan haini” ya da bir yazarın cinsel tercihinin çocuklara yönelmiş olduğunu iddia edip bu konuda fikir beyan edebilir miyiz?

Zaman zaman ediyoruz...

Ve işte o zaman başlayan tartışmalarla aslında, o çok önemli sayılabilecek bu hukuki kaidesinin de içini kendimizce doldurmaya başlıyoruz. Hem de bunu bir akademik çalışma içinde değil, sadece günlük yaşamımız içinde gerçekleştiriyoruz. En önemlisi, bu alanda davranışlarımızda alışkanlıklar da oluşturuyoruz.

Bu hukuksal önermenin içini doldurmak kadar önemli bir iş de; bu tartışma sırasında oluşmaktadır. Bir ev kadını, bir marangoz, bir sekreter ve diğer birçok meslek grubundan buradaki katılımcı; aynı zamanda hukuk dediğimiz şeyin düşünsel penceresinden kendi aramızdaki ilişkilere yeniden bakmaktadır.

Bunun için ise basit bir yöntem var. O da; sadece tartışmadaki konuya ilgi duymak...

Basit bir şekilde kategorize etmelerle başlayan tartışmalar, yerini bazen konuya açıklık getiren bir uzamanın yardımıyla daha da üst bir bilgi aşamasına dönüşmektedir.

İşte edebiyat siteleri forumlarını ben bu yüzden seviyorum.


14.01.2007
Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 11-02-2014, 11:31
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

16 / 1

Nereden nereye geldik değil mi?

Hiç aklımıza gelmedi bir ölümün ardından ortak bir utancı paylaşacağımız...

Bu sefer böyle oldu işte... Birçoğunda kızmıştık sadece, katillerin bulunup yargılanmasını istedik... Belki de içimizdeki kızgınlığı, oluşan kini boca etmek istemişliğimizden, birçoğunun katili de bulunamadı bu yüzden.

Ama... Bu sefer farklı.

Katil biraz hepimiziz...

Anlaşılıyor bu değil mi?

Boşuna aramayın katili uluslar arası gizli servis güçlerinin ardında...

Orada değil katil... Katili yönlendirenlerin onlar olduğunu da söylemeyin.

Çünkü orada değil... Katil biraz biziz...

Çünkü biz, bizden farklı düşünen her düşünceye “küfürlerle” saldırmayı iyi biliyoruz. Çünkü biz; bizden farklı olan toplumlara “güvenemeyen” bir toplumuz. Çünkü biz; mesela Nobel jüri üyelerinin bile, bize karşı oluşturulmuş bir yıkım senaryosunun basit aktörleri olarak değerlendiriyoruz.

Çünkü biz; lümpen bir yaşam tarzının oluşturduğu kolaycılık içinde üretmeden, zihinsel üretim yapmadan, sanata sırtını dönerek, edebiyata sırtını dönerek, bilime sırtını dönerek, hukuka sırtını dönerek kolayca ve hiçbir bedel ödemeden tüketmeye alıştık ve bu yaşam biçimini çok seviyoruz.

Kolayca vatan hainleri yaratıyoruz... Kolayca onları tüketiyoruz.

İşin garibi ne biliyor musunuz?

Bugün Hrant Dink’in öldürülmesinin ardında “topluca gelişen linçe” karşı çıkanlar, daha dün, gazete binası önünde yaptıkları protesto gösterisi sırasında bir belediye otobüsü şoförünü ve içindekileriyle birlikte kendi oluşturdukları kalabalığın ardından geçmeye çalıştıklarından dolayı linçe yelteniyorlar.

Size bir kere daha söylüyorum:

Boşuna aramayın katilin ardında olan kişileri... Onlar biraz biziz...

Biz değil miyiz çocuklarımızın yanında gelişi güzel konuşup düşmanlıklarımızı anlatan? Farklı düşünceler karşısında bekleyip düşüncesini iletmesine sabır göstermeyenler? Kahramanlıkların ancak silahla olacağı edebiyatını yapanlar?

Boşuna aramayınız katili ve arkasındaki güçleri...

O biziz...



22.01.2007
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 29-03-2014, 11:29
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

17 / 1

Bu halkı tanımanın yolu nedir diye sorsam size...

Buna, halkın dertlerini dinlemekle ulaşamazsınız. Hem kadının dertlerini dinlemekle hem de erkeklerin dertlerini...

Bu halkı tanımanın biricik yolu, ona bir şeyler yaptırmaya uğraştığınızda başlar.

Bunun ne demek olduğunu anlayabiliyor musunuz?

17 / 2

Hadi gelin bu sefer de bir başka pencereden bakalım “aydın olmak” neme bir iş diye?

Bence “aydın” kişi; dedikoduyu özellikle de sosyal dedikoduyu iyi yapan kişiye denir.

Bir kere o, dedikodudan büyük zevk almalıdır. Hatta kendisinin dedikodusunu bile yaptırabilmelidir.

Dedikodunun olduğu yerde, dedikoduyu yönlendirebilmeyi bilmelidir. Böylece dedikodu çığırından çıkmamış olur. Dedikodu, onun için bir iftira etme işi olmamalıdır.

Dedikodu yapmaya başladığında, insanlar bir birlerinin önemini kavramalıdırlar. Öyle ki, herkes onun tarafından dedikodusunun yapılmasını isteyecek duruma gelebilmelidir.

Dedikoduyu yaparken asla kişileri hedef almamalıdır. Fakat insanlar onun baş hedefi olmalıdır.

Yanındakiler onunla dedikodu yaptığında, kendilerini; kendi benliklerinden arınmış ve daha önemlisi, kendilerinden daha önemli birinin aslında dedikoduyu yapan kişi olduğunu anlayabilmelidir.

Bazen onun yaptığı dedikodu sırasında insanlar bir birlerine kızacak olsalar bile, onun sayesinde dedikodunun sonunda hep gülerek ayrılabilmelidirler.

Dedikoduya o neden olsa bile, dedikoduya katılanlar; dedikoduyu kendilerinin başlatmış olduğunu düşünebilmelidirler.

Size bir şey söyleyeyim mi?

Aydın olmak gerçekte; yaşamın içinde bir anlamda tiyatro sanatçısı olmak demektir.



26.01.2007
Alıntı ile Cevapla
  #18  
Alt 17-04-2014, 12:01
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

18 / 1

Yine aynı sorumu soracağım...

“Erkek egemen toplumdan” rahatsız mısınız?

O halde onu var eden koşulları da gözden geçirmeniz gerekecek.

Ben, bunun mülkiyet ilişkilerinin getirdiği bir egemenlik biçimi olduğunu söylüyorum. Peki, siz ne diyeceksiniz buna karşı?

Korkarım cevabınız, bir hiç...

Değişim istiyor ve egemenliği oluşturan koşulların kalkmasından yanaysanız, o zaman daha fazla cesarete ve bilgiye ihtiyacınız var demektir.

Aksi takdirde kadınların sürekli olarak ezilmişliğinden bahsetmek gına getirecek bir gün.


18 / 2

Geçenlerde bir şiirin “ahlâk” düzeyi üzerine yapılan bir tartışmaya şahit oldum.

Bir metinden kalkılarak, şairin “edepsizliği” bile söz konusu oldu neredeyse.

Bir metin yazıcısının, hayal kahramanlarının katil olması size yazarın katillere ilgi duyduğu gerçeğini verir mi?

Bence hayır.

Marjinal bir dil ile kaleme alınan bir şiir de şairin gerçekliğini yansıtmaz. Şair hakkında bir gerçekliğe ulaşmak, onun şiirlerinin uzun süren takibi ardından mümkün olabilir ancak.

Şairin kendi dilini oluştururken seçmiş olduğu üslubun, hangi zorunluluklardan kaynaklandığını belirlemekte yarar vardır. Yoksa acele okunan metinlerin ardından verilen acele karaların; gerçekte ciddi olarak sizi bir okur değil de tüketim nesnesini bir hamlede tüketen sıradan bir tüketiciye indirgemiş olacaktır.

Hâlbuki biz aslında edebiyatseverler değil miyiz? Bu acelemiz niye?

18 / 3

İnsanları, kendi ahlaki değer yargılarınız içinde kalarak onlara “ahlâklı” ve “düzgün kişilikler” olmayı önermek ve kendi formatlarınızda değişime zorlamak ciddi bir iştir...

Diyebilirsiniz ki;

Bir şairin kullandığı dil ve üslubuna ilişkin yapılan eleştiri, gerçekte “ahlâka” ve “düzgün kişiliğe” ilişkin önerilen şeyler değildir.

Hayır!

Yanılırsınız... Bir şairin kullandığı dil üzerinden yaptığınız eleştiri doğrudan budur.

Ve aslında sizin kullandığınız dil sizin için gerçek yanıltıcıdır.

18 / 4

İnsan ilişkileri içinde fizik kanunları geçerli midir?

Hani büyük kütlenin, küçük kütleyi çektiği ve içine kattığı gibi...

Ya da elektronların birbirlerini çekip veya ittiği gibi...

Bugünlerde bir anaforun içinde, sanki iki ayrı merkez kaç kuvvetin etrafında yoğunlaşmanın oluşturduğu savrulmayı yaşıyor toplumumuz...

Gün güne uymuyor, dünden güne fayda yok...




03.02.2007
Alıntı ile Cevapla
  #19  
Alt 06-05-2014, 21:04
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

19 / 1

Kadın, erkeği aynanın önüne getirir ve adama aynaya bakmasını söyler...

-Hadi aynaya bak. Ne görüyorsun?
-Şey... Şey var, güzel bir kız.
-Teşekkür ederim. Peki, onun yanında ne görüyorsun?
-Ehhh... Bilmiyorum.
-Güzel... Gelişme var.
-Öyle mi dersin?
-Evet, eskiden sadece bir serseri görüyordun. Atık onu görmüyorsun. Bu en azından içini temizledin demektir. Boş kabuğu bir şeyle doldurmalıyız artık. Bunu böyle bırakamazsın. Bu yüzden bak... Önünde, bu güzel yüzde beğendiğin bir şey yok mu?
-Hayır! Yok...
Ehhh... Biraz iyilik...
-Evet ondan var hem de çok başka
-Ehhh... Ve güzellik
-Güzellik çok doğru güzellik.
-Belki biraz tatlılık
-Evet! Çok doğru. Ya sevgi?
-Evet, sevgiden çok var... Hatta çok fazla.
-Hatta çok fazla ise, çıkarman gerekli.

Angel-A
Yönetmen: Luc Besson

19 / 2

Zaten tadım yok...

Üstüne üstlük bir de “sevgililer gününü...”

Hiçççç çekemem...

19 / 3

Amerika Birleşik Devletleri İmparatorluğunu izlediğimde aklıma bir soru geliyor...

Acaba... Osmanlı’da böyle miydi?

“Sefer var” diye ferman çıktığında...

Herkesi bir telaş alır... İşgal edilecek bölgelerde insanlar telaşa düşer. Zenginler servetlerini kurtarmak için başka yerlere sermayelerini götürür ve o bölgelerde derin bir enflasyon oluşur halk inim inim inler miydi?

İran için bir uçak gemisi daha “körfeze” yanaşıyor...

Hay Allah!

4-

“Bizi bölemezler”

“Biz bölünmeyiz”

Diyen Bir Genel Kurmay başkanı...

ABD’ den sesleniyor...

Anlaşılan bize; “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” bir yüz yıl daha lazım...

Mutlaka...


16.02.2007
Alıntı ile Cevapla
  #20  
Alt 10-06-2014, 22:21
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

20 / 1

Bir zamanlar edebiyat üzerine konuşmanın ve dinlemenin karşılıklı yapıldığı bir dönemin aksine, modern yaşam içinde okuma eylemi tek kişilik bir faaliyettir.

Nasıl yazarın bireysel özgürlük alanı bireysel bir şekilde oluşuyorsa okurunda aynen öyledir.


20 / 2

Aslında bizler, kadını ve erkeği ya da bütün insanları; onların üretim ilişkileri içindeki aldıkları pozisyonları itibariyle söz konusu eder ve de kendimize uygun davranışları bu ilişkilere göre geliştiririz.

Daha önceleri de; bu çerçevede kadının “üretimden kopuk” yanını belirtmiştim. O zaman kadının bu durumundan kaynaklanan, kendi bireysel haklarının gelişme seyrinde de kırılma yaratacağı aşikardır.

Gelişmiş ülkelerdeki kadının “hakları” konusunda en önemli atılım yılları aslında 1938- 1945 yılları arasında II Dünya Paylaşım savaşı sırasında olmuştur.

Dikkatinizi çekerim!...

Savaş; kadın haklarının ve de kadının “insan olma” vasfının yaratıldığı en ciddi maddi koşulları yaratmıştır.

İşte bu yüzden hiçbir şey göründüğü gibi değildir.

Çünkü: o güne kadar üretimde bulunma egemenliğini taşıyan erkek emeği yerine, erkeklerin çok büyük sayıda savaşa gitmesi sonucunda ortaya çıkan üretimdeki emek gücü açığı, bu sefer; büyük çapta kadın emeğinin üretime sokulmasıyla giderilmiştir.

İşte bu yüzden:

İnsan ihtiyaçlarının giderilmesi ve savaş ekonomileri “kadın emeğine” bu yüzden çok şey borçludur...

Bu durum özellikle de; Avrupa’da, ABD’de SSCB’ de ve Japonya’da bu şekilde gelişmiş, kadınlar, erkeklerin yaptığı işleri yapabileceğini kanıtlamıştır. Ancak... II paylaşım sırasında çok büyük zenginliğe sahip olarak çıkan ve yeni nüfus alanları yaratması bakımından ayrıca “finans gücünü” kullanarak “ yeni sömürgeciliği” uygulamaya sokan ABD’inde kadınlar 1950 li yılların ardından “Ev Kadınlığı” rolüne ama bu sefer yeni biçimiyle hızlı bir şekilde büründürülmüştür. Kadının bu durumu ve “tüketici ana unsur” rolü hem devlet hem de büyük karteller tarafından desteklenmiştir.

Giderek yeni tip kadın modeli ve kültürü ABD’den bütün dünyaya yayıldı. Ancak anlaşılması gereken bir fark vardı... ABD’de II paylaşım sırasında fazlasıyla kârlı çıkan ve de zenginleşen bir toplumdu. Buna karşın, Avrupa kıtasında kadın , toplumsal zenginliğin giderek artmasına karşın kazanmış olduğu çalışma haklarını elinden kaçırmadı ve bu alandan dışarı “ev kadını” olarak tasfiye edilerek uzaklaştırılamadı. Zira o kıtada da erkek nüfusu önemli ölçüde kırılmış ve yok olmuştu. SSCB’de ise de durum buna benzerdi. Kadın çok ağır işlerde çalışmasına karşın yine de üretimden kopmadığı gerçeğini görüyoruz.

Bütün bu gelişmeler, toplumsal yaşamda erkek ve kadın ilişkilerinde değişimi sağlayan önemli dinamiklerdir. Bizim ülkemizde de kadın haklarındaki en önemli gelişme olarak addedilen seçme ve seçilme hakkı yasalaşırken Avrupa’da ancak II paylaşım savaşından sonra realize olmuştur bu türden haklar. Buna karşın bugün bizler ne görüyoruz?... Kadınların adı geçen ülkelerde daha fazla sayıda üretime katıldıklarını ve kendilerini ifade ettiklerini... Üretim ve üretimdeki değişimler ve gelişme hem bütün insanlara ait hakların kullanımında veya yeni hakların oluşumunda hem de kadının durumunun değişimi açısından bu kadar önemlidir ve bunu bilmekte yarar vardır diyorum.



3.03.2007
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 21:16


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum