Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ŞAİRLER - YAZARLAR > İçimizden Biri

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #61  
Alt 24-02-2012, 13:09
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart



Sina Akyol’a mektup

Sennur Sezer



Sevgili Sina Akyol,
Daha önce söyledim mi hatırlamıyorum, ama bazen kitaplarının adları atasözlerini çağrıştırıyor bana. Yepyeni atasözlerini. Su Tadında Hayat Vardır, Meğer Söz Gümüşten Değerliymiş! , Haytalarla Hatmiler Birlikte Gelirler!, Ayda Tümör İzleri Şiirde Eski Sözleri Sevmezler., Avluda Gökyüzü Işıldar, , Belki Çiçek Dağına Belki Barış Çağına. (Bir oyun gibi, yarım kalmış dizeler ararım şiir adlarında.)

Aslında şiirlerinin adlarındaki o şıngırdayan sesi seviyorum. Işıltılı bilyeleri, yepyeni kuruşları hatırlıyorum. Son kitabında bu ses bir çığlık biçimini alıyor gerçi: “Vadedimveylaya”. Belki ikinci kitabındaki çocuk fısıltısıdır beni böyle oyunlara götüren: Lokman’la Geçen Şen Günlerim. “Yoksul yurda, çulsuz güne, derin suya, narin kıra, bilgin ota, kuşbaz göğe” dair şiirler yazmak ancak çocukların başarabileceği bir iştir bence. Ya da yürekleri çocuklar kadar saf, düşleri çocuklar gibi el değmemiş olanların hüneridir.

Sevgili Sina Akyol,
Senin Lokman’daki şiirlerin için yaptığın tanım (üzgün, bezgin, mahzun ve mutlu şiirler demeti) doğayı yansıladığı için belki sahici. Benim aklımda Lokman Hekimin ölümsüzlük peşinde koşturuşunu bir oyun olarak algılayan bir çocuk var. Bu çocuk suyun yaşam kaynağı oluşunu tadından sezmiştir. Bir kelebeğin kanadı kadar kırılgan, bir tay kadar coşkun oluşu yapısında vardır. Yapıları gezer, renkli camlara ışık vurduğunda bu camları dökenleri düşünür. Kurşun çerçevelere renk renk camlarla bahçeler yerleştirir. Bir göz açıp kapamaya silkinip bir kuş olur. Yollara düşer. Gökyüzünün pazarladıklarından ayrı bir kuş. Saçları yüzlerinin iki yanından sevgiyle inen genç kızların, göğüslükleri beyaz bir nergis özleyen genç kadınların üstünden süzülür geçerdi. Sen bir nergis seçemeden yürürdün çiçek sergilerinin önünden. Dünyayı yeniden kurmayı düşünürdün çünkü:

“Hani nasıl ki İstanbul’un herhangi bir parkında
şair edip’in niyet çektiği ihtiyar güvercinler
sanki onlar da dünyayı kurmak için barışla
niçin fakat, bunca ölümlerle, bunca
savaşlarla düşüp kalmamız yollarda
ki bizler öyle sevseydik yüreklerimizi
iki kişiymişiz gibi sevseydik”

Bir sabahçı kahvesinin iç ısıtan çay bardakları insan olsaydı sever miydi dünyayı diye düşünürdün. Ve delişmen bir rüzgar şişirirdi ceplerini.
Senin şiir için söylediklerin bir leylak dalı ya da şiirin kadar sahici: “Hayatla organik ilişkisi olan bir şiirden söz ediyorum; içinde aşkın da, sevincin de, acının da, kederin de, dostluğun da, siyasetin de, ölümün de, eleştirinin de, karşı koyuşun da, ütopyanın da, yenilginin de, umudun da, umutsuzluğun da, rüyanın da, hayalin de, gerçeğin de, fantezinin de yer aldığı… Dünyanın hangi coğrafyasında yazıldığını belli eden ‘sahici’ bir şiiri öneriyorum. Böyle bir şiirin ‘sahicilik’i ile onun elbette bir ‘sözcük sanatı’ olması hali, birbiriyle çelişmez diye de ekliyorum.”
Bir leylak dalı mı yoksa bir bardak demli çay mı diye sorulmaz yorgunluğun şiirine. Hangisi gerekiyorsa o saatte. Bir dostun mahpusluğuna yazılmış yaslı bir şiirin yorgunluğuna hiçbir şey deva olmaz. Eski evlerin mermer taşlıklarının serin loşluğu belki.

Sevgili Sina Akyol,
Şiirinin sözcüklerini bir bir ayıklıyorsun.

“Bilemezler gelmeyi!
Çün’
gitmeyi bildiler.”

Küçücük öykülerle kurduğun şiirlerde bir yaşanmışlığın izi varsa bu senin ustalığın. Bir de o şiirinin alt sularında gezinen alaycılığın var. Kırık bir gülüş gibi belli belirsiz.

Sevgili Sina, gitmelerine üzüldüğün dostlarının anısı kadar yaşa...

Evrensel Kültür Haber
Alıntı ile Cevapla
  #62  
Alt 08-03-2012, 13:13
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart

İlk işçi romanımızın yazarına mektup
Sennur Sezer






Merhaba Sayın Mahmut Yesari,

Bu yıl, Çulluk’un yayımlanışının 85. yılı. İstanbul’un işçi semtleri, yaşam koşulları ilk kez anlatıldı bu romanda. Sonra yazı değişiminin bahanesiyle kitap bir söylence gibi meçhul kaldı. 1995’de bir kez yayımlandıktan sonrası da aynı biçimde yoklara karıştı. Oysa ahlak ve davranış bakımından gerçek işçi ile tesadüfen fabrikada çalışan arasındaki farkı bu romandaki kadar kesin çizgilerle anlatan başka bir metin yok. Biliyorum bu tanım romanı okumayanlar için bulanık. Örnek vermeye çalışayım, romanda köyden sevdiği kızı unutmak ve ‘İstanbul’u görmek’ için tütün fabrikasına gelen Murat, yakışıklılığını ve köyden gelen parasını hovardalıkta kullanır. Her gün başka bir kızla gezer. Sürekli içer. Fabrikadaki işi onun için önemli değildir. Romanın ana kahramanlarından Münevver ile ilişkisini de fazla ciddiye almaz. Bekir ise ilgi duyduğu Münevver’i, hem iş arkadaşı olarak korur hem de Murat’ın ona ilgisinin ikiyüzlülüğünü göstermeye çalışır. Sonunda onunla evlenmek ister:

“(...) Hemen herkesten böyle bir evlenme teklifini bekleyebilirdi. Fakat Bekir Efendi’yi hiç hatırına getiremezdi. Bekir Efendi, Münevver’e karşı daima çekingen ve biraz da soğuk durmuştu. İhtimal Münevver’e öyle gelmişti. Yalnız iki sene aynı makine başında çalıştıkları halde ahbaplıkları bir türlü açılıp ilerleyememişti. Bekir, Münevver’in Murat’ın dostu olduğunu ve bu münasebetin ne derecelere vardığını pek yakından biliyordu.”

Aynı durum fabrikadaki kadın çalışanlar için de geçerlidir. Paralı dostları olan, çevreye karşı durum kurtarmak için fabrikada çalışıyor görünenler yanında yarı aç yarı tok işe gelen ve başka yaşama olanağı olmayan kızlar vardır. Münevver de bunlardan biridir.

Münevver veremin eşiğindedir. Bir ciltçinin yanında çalışan küçük kardeşiyle kendi haftalığı dışında eve para girmez. İhtiyar annesiyle birlikte bir medrese odasında yaşarlar. Doktor yapılamayacağını bile bile iyi gıda, güneş gibi tavsiyelerde bulunur: “(...) Kabilse biraz açık havalı bir yere taşınmalı... O rutubetli taş odada oturuldukça yapılacak tedavi ve ihtimamların, verilecek ilaçların bir faydası dokunmayacaktır... En büyük ilâç açık, temiz havadır... Bol güneş... Bol gıda... Süt, içebildiği kadar içsin... Sabahları taze yumurta... Et suyu...” Bu tavsiyeler Münevverin işi düşünüldüğünde bile komiktir:

“Bol güneş!.. Bol gıda!..
Sabahları şafakla çıkıp, akşamları gün karardıktan sonra eve dönüyorlar, güneşi doğarken yolda, batarken yine yolda görüyorlardı...

Fabrikanın pencerelerinden giren güneş, nikotinin zehrini öldürebilir miydi? Bu güneş, hayırlı, müşfik bir ışık, bir hararet değildi... Bilakis, cehennemi bir hava içinde hummalı bir gayretle çalışan işçilerin ruhuna, kırların ve hür hayatın zevkini, saadetini insafsız bir neşter gibi saplıyordu...

Bol güneş!.. Bol gıda!..

Gözleri tütün tozlarıyla, ciğerleri tütün tozlarıyla, derileri tütün tozlarıyla yanıp, zehirlenip, çürürken güneşten ne mucize beklenebilirdi? Bu, feri sönen gözlere, rengi, parlaklığı kaybolan derilere, bu hasta ciğerlere hayatı iade etmek için daha sihirli bir hava, daha mucizeli bir güneş lâzımdı...”

Sevgili Mahmut Yesari,

Çulluk’u yazmak için bir süre Cibali’de çalıştığınız söylenir. Romandaki pek çok ayrıntı da bu söylentiyi doğrular. Cibali daha sonra modern bir fabrika durumuna geldi.

Bu gün artık Cibali Tütün Fabrikası yok. Üsküdar’daki Reji de. Tekel işçileri işleri ve ekmekleri için örnek mücadeleleriyle işçi sınıfımızın tarihi içinde yerlerini aldılar.

Çulluk ise yeniden yayınlanmayı insanların davranışlarının sınıfsal temellerinin irdelenmesi için eleştirmenini bekliyor.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz kutlu olsun.
Alıntı ile Cevapla
  #63  
Alt 17-03-2012, 16:54
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart

Leyla Erbil’e mektup
Sennur Sezer




Sevgili Leyla Erbil,

Seni yazarlığının yarım yüzyıla basışı yüzünden kutlamak, her yıl coşkusu biraz daha artan ‘genç yazar’lığına haksızlık sanki. Senin PEN Türkiye Merkezince “Türk dili ve edebiyata egemenliğin, aynı, zamanda insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu aydın tavrı”nla Nobel’e aday gösterilişini de unutmak... Hayır, ne öyküdeki gençliğini ne sorumlu tavrını unuttum.

Ama bu aykırı tavrını koruyarak elli yılı tamamlamak kolay değil. Hele kadınımızın ezildikçe başkaldıran mücadeleci yanı düşünülünce, senin kadınların ‘gizli’/seçilmemiş sözcüsü olduğunu düşünmüyor değilim.

Yine de günümüzde kadınımızın durumu Zanime’nin Cüce’de söylediğine benziyor sanki :

“(...)kendini bu denli suçlu ve hiç bulma çabanı, bu öğretinin; kendini aşağılayarak eşitlik kurma öğretisinin, nasıl da en yüce insani değer olduğuna inandırıl(mak)!”

Sevgili Leyla,
Sen başlangıçtan beri, özellikle dil ve anlatım olarak, “aykırı” bir yazarsın. Bunu insanın hırpalanmış, yaralı olarak doğuşuna bağlarsın. Doğal oluşumuna bırakılmayan kişilerin başka nasıl anlatılabileceğini de sorarsın. Düzene inanmayışın ödüllere katılmayışını, bu katılmayışı her kitabının ilk sayfalarında duyurmanı da hazırladı. Kısacası sen tıpkı kitabının adı gibi “Tuhaf Bir Kadın” Yazar’sın.

Senin yeni kitabın Kalan’da yer yer İstanbul, hatta Türkiye’nin mozaiği bir anda canlanıverir:

“(....)neşeli sesler işitti; bütün fener halkı çoluk çocuk sokaklara dökülmüştü… geliyordu çalgıcılar zurna, tef, dümbelek, keman, zillerle aralarında sırtında telli bir çalgı taşıyan çok genç bir çocuk vardı,,, o çocuk munis, sevinçli gözlerle önden yürüyerek yaklaşıyordu

bizim kapıya doğru… yaklaştı… eftim’di yanında elinde zillerle petrus amca içeri girdi,,, ardından mahallenin bütün çocukları doldu onların da ardından sanki dünyanın tüm insanları sökun etti, yurdun dört bir yanından yörükler, türkmenler, karapapaklar, yezidiler, zazalar, ermeni asıllı hemşinliler, laz asıllı hemşinliler, keldaniler, kürtler, purıamlar, çerkezler, kara kukuletalılar, burkalılar, kara çarşaflılar, mavi sarıklı adamlar, lenin kasketli, haki montlu, postallı genç adamlar (…)” Bu yürüyüş kolunda azize heykeli/resmi taşıyanlarla azizeler yan yanadır. Din yüzünden öldürülmüş bu azizeler birer insan çarmıh gibidir. Grupta gözümüze çarpanlar arasında günümüzde yaşamış kişiler vardır; yüzyıllar önce yaşasalar da bu kadar gaddarca öldürülseler aziz/azize ilan edilecek olanlar: Gonca Kuriş, Hırant Dink...

Sevgili Leyla Erbil,
Seni okumak, bir maceraya yol aldığını bilerek yola çıkmak gibidir. Geri dönüşü yoktur.

Yazdıklarını anlatış hızına göre okumayı başaranlar binaların tavanlarının açılıp göğün içeri dolduğunu görürler. Yazdıklarını iyi bilenlerse metinlerindeki göndermeleri kavrayarak tat alırlar. “Elinin çizgileri elimin çizgilerine benzeyen sevgilim” için Tezer’in (Özlü) mektuplarına yazdığın önsöz okunmalı. Tezer’in damarlarının kopyasını taşıyan son eşi İsviçreli’yi... Ve her dünya görüşünün olduğu gibi Marksizm’in de tutucusuna/Ortodoksuna karşısın. Ancak bu yolda hayatı hapishanelerde tüketilenleri anmadan geçmezsin. Boğazın bir yanındaki yalılardan birinde sere serpe güneşlendiğini hatırladığında, o yalının sahibinin güneşe hasret hapislerde çürüdüğünü söyleyeceksin. Sınıfını inkar eden bir Marksist beyzade.

Sen zıtlıkların yazarısın. Kahramanlarının birey olma sürecinde dar anlamda çevresiyle geniş anlamda evrenle girdiği karşılıklı mücadele sonucunda geçirdiği değişim ve dönüşümler, toplum yasaları, ahlak kuralları ve siyasi/ideolojik yaklaşımlarla ilintili oluşu gerçeği roman karakterlerinin kurmaca dünyadaki görünümleri ile örtüşerek metnine taşınıyor. Ülkemizin gerçeğinin yansımaları gibi bir serap yazdıkların.

Seni nice yeni kitaplara dileğiyle kucaklıyorum.
Alıntı ile Cevapla
  #64  
Alt 29-03-2012, 11:18
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart



Sınıfımın sevgili gençlerine mektup
Sennur Sezer


Sevgili Yavrum,
Sana sevgili torunum demeliyim, ama belki de torunumdan bile gençsin. Neredesin, kaç yaşındasın, hangi dünya görüşündesin bilemiyorum, ama ne olursa olsun durumundan memnun olmana pek olanak yok. Yarınına güvencin ola ki gövdene ve inadına olan güvenindendir. Buna “birlikteliğin/örgütlenmenin” gücünü eklemen gerektiğini biliyorsun, ya da seziyorsun.

Sizlere güzel bir dünya bırakamadık. Eğitimin, sağlığın, güvenli bir işin düş olduğu bir ortamdasın. Barış nedir bile bilmiyorsun. Bu ülkede mutlu olabilmek için üst sınıflara ya da belli gruplara ait olmanın gerekliliğini her gün görüyorsunuz. Bu mutluluk bir ihanet bedelidir. Ana babanın ait olduğu emekçi sınıfa ihanetin yaşamayı kolaylaştırmasının bir iç acısı da vardır. Onurunu yitirmeden geldiğin yeri inkâr edemezsin.

Sevgili Yavrum,
Çocukluğun yaşama inadının, yaşama hırsının ve ailenin uğraşının tanığısın. Onlardan daha iyi yaşamak istemek elbet hakkındır. Ama ait olduğun sınıf kurtulmadan tek başına kurtulmak seni mutlu edemez. Biliyorum bu söz slogana benziyor, ama doğru. Sen benim gibi yaşı yetmişe dayayanlardan, “biz böyle miydik, bizim zamanımızda, biz gençliğimizde” benzeri eleştirileri dinlemeye alışıksın. Hayır, hayır bunları söylemeyeceğim. Bizim gençliğimizde bize güvenilirdi. Hak verilirdi. Gençlik bir kusur da değildi. Öğrenci olmak şüphelilik sayılmazdı. Erdemlerimiz varsa, bu bizim kadar bize güvenenlerin de onurudur. Geçmiş, gençlerin öldürümleriyle kirlenmiştir. Bu cinayetler sizlerin önünün kesilmesi için işlendi.

Yaşananların büyük bir planın parçaları olduğunu unutmayın.

Siz bunca baskıyı sineye çekmiş, ses çıkarmayıp baş eğmenin görev olduğuna inandırılmış kalabalıkların çocuğusunuz çoğunlukla. Her grevi haksız kazanç eylemi olarak gören “kamuoyunun” etkisi üstünüze gölge oldu. Gençlerin görevinin siyasete karışmaması gerektiği söylendi size hep, hele büyüyün dendi. Hele okulunuz bitsin, hele eliniz ekmek tutsun, hele... Bu “hele”lerin sonu gelmez. Susa susa susmaya alışın diye beklenir.

Genç olmak suçluluk belirtisidir yurdumuzda. Şu ara çiçeklenen ağaçlar gibi göz alıcı olmanız da suçtur sanki. Okul kapısında halay çekseniz halayın ideolojik olduğu, boynunuza poşu taksanız poşunun örgüt işareti olduğu söylenir. Söylenmekle de kalmaz, önce kara kaplı kitap sonra tutukluluk, cezaevleri kapıları açılır. Biz de ancak o zaman sahip çıkmaya çalışırız.

Güzel Çocuklarım,
Suçluyuz. Hak aradığınızda alanlarda yalnız bıraktık sizi. Mahkemelerde yanınızda olmadık. Sonra sorduk nedir bu başımıza gelen? Ses çıkarmak için kan bağımız olan çocukların başının derde girmesini bekledik. Düzenin değerler dizgesini değiştirmesine ses çıkarmayan biziz. Paranın kültürün, eğitimin, onurun önüne geçmesi göz göre göre oldu. Şimdi sizi suçlamaya çalışıyoruz. Ama yine de temiz çıktınız. Sağlam çıktınız. Tezgâhlardan, iş yerlerinden, okullardan sesiniz yükseldi. Bu yüzden başınıza yeni çoraplar örmek için ilk ilmekler atıldı. Eğitim sistemi bu yüzden değiştirilmeye çalışılıyor.

Sevgili Çocuklarım,
Gelecek sizin. Ancak özgür ve demokratik yaşama hakkınız için, sağlık ve eğitim hakları için, güvenli iş, bilim düşünce ve ifade özgürlüğü için bugün mücadele etmezseniz nasıl bir yarına ulaşırsınız belli. Verdiğiniz mücadele, hepimizin doğru dürüst bir hayata ulaşmamız için...

Sizlere inanıyor, hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.



Evrensel Kültür Haber


Alıntı ile Cevapla
  #65  
Alt 05-04-2012, 12:51
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart




Yıldız Cıbıroğlu’na mektup

Sennur SEZER





Sevgili Yıldız Cıbıroğlu,Yıllardır Anadolu kadınının kültürel şifreleriyle uğraşıyorsun. Bir “samanlıkta iğne arama” operasyonu. Kitabının önsözünde bu araştırmanın bir basamağını şöyle özetliyorsun:

“Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü’nde (kısaca DS diyeceğim) M ile başlayan sözcükler bölümünde yaptığım araştırmada bir kadın kategorisi ortaya çıkmaktadır. Bu araştırma, DS’ndeki M bölümündeki (yazıya geçirilmemiş) konuşma diline ait olan toplam 3352 adet sözcükle sınırlıdır. Bu sözcüklerin 750 kadarı olumsuz anlamlar taşımakta, var olan kemikleşmiş olumsuz kadın algısı üzerinden çağrışım yoluyla kadına işaret edilmektedir.” 12 ciltlik Derleme Sözlüğünü taramak benim aklımın alamayacağı bir iş. Üstelik bu sözlükteki sözcüklerin konuşma dilinde bulunmadığı, halk ağzından derlendiği notu da var: “1932 yılına kadar yazı diline girmemiş ve 1932–1960 yılları arasında, halk ağzından derlenmiş olan Türkçe veya Türkçeleşmiş sözcükler vardır.”

Sen bu sözcüklerin çoğunun arkaik nitelikte olduğunu, Osmanlı döneminde İstanbullu aydınlarca yok sayılıp, yazılmadığı için evrimleşme sürecini yaşamadığı açıklamasını da ekliyorsun.

Bu sözcüklerin ortak özelliklerinden biri ‘m’ harfiyle başlaması: “Bu sözcüklerin içinde Altayca, Uygurca, Türkmence, Teleütçe, Yakutça, Azerice sözlüklerde bulunan birçok ortak sözcük var. Fakat tahminimce eski Anadolu uygarlıklarını veya komşu ülkelerdeki eski uygarlıkları yaratan halkların arkaik dillerinden veya bugün yaşayan Arap, Fars, Rum, Kürt, Ermeni, Laz, Rus, Süryani, Arnavutça, vb. halkların dillerinden gelen sözcükler de vardır. Arapça olanlar en kolay biçimde ayırt ediliyor: Çünkü bazı sözcükler, bildiğimiz Arapça kelimelerin kırsal kesim Türkçesine uydurulduğu ve başka harflerle başlayanların M’ye dönüştürüldüğü sözcükler olarak karşımıza çıkıyorlar. Sözcükler yazılmadığı, Anadolu coğrafyası dağlar arasında birbirine kapalı alanlar oluşturduğu, yöreler birbirine yollarla bağlanmadığı için, iletişimin kesik olması sebebiyle sözcüklerin telaffuzu her yörede farklı oldu. Bir de milletlerden önce var olan ve birçok dilde bulunan arketipsel (ilk örnek) sözcükler var; M ile başlayan kelimelerde onlara çok rastlanıyor.”

Bir sözcüğün ‘m’ ile başlaması sana göre “anne dili”nin köklülüğünü gösteriyor. Bu “anne dili” “baba dili” karşılaştırması elbet sonunda kadının yerini yitirmesi ya da erkek tarafından yerinden edilmesi konusuna geliyor: “Kadınların devleti yoktu, ama küçük kült merkezleri vardı. Oralardan da sökülüp atıldılar”. Tanrıca Ninmah’ın Tanrı Enki’ye seslenişi günümüze ışık tutuyor:

“Benim için yapılan kentte ihanet ettin bana
kentim saldırıya uğradı
evim yerle bir edildi,
oğlum esir alındı.
Şimdi burada bir mülteciyim.”.

Mülteciliğin acısını kadınlar kadar kim yaşıyor ki, kim bilebilir ki?

Sevgili Yıldız Cıbıroğlu,
Bence bu çalışmanın önemli yanı kadının üretici yanının vurgulanmasındadır. “Dil üretmeyle ilgilidir” yargın elbette çok önemli. Kadının “çok konuştuğu” genel geçer savını unutmuyorum. Kadının suskun olmaya zorlanmasını da. “Anadolu’da erkeğin, kadını yok saymak amacıyla, dili genel bir strateji aracı olarak kullandığını gördüm. Bugünkü ‘kadın katilleri’ o köhne zihniyetin kurbanlarıdır.”

Savaşçı ve avcı erkeğin karşısında toplayıcı ve tarımcı/hayvancı kadının bulunması elbet uygarlığın ilk adımıdır. Günümüzde uygarlık denilen eylemin silahlara ve öldürümlere yönelmesi acı bir alay sanki. Bu kitabın yazılma amacı her fırsatta anımsanmalı: “Binlerce yıllık geçmişten gelen toplumsal olgulardan ötürü, bütün erkekleri suçlayamayız. İstediğimiz ne kadınsız ne erkeksiz bir dünya! Esenlik eşitlikte! Bunun için çalışmaya geçmeden önce kültürel kodları, yani ‘kendini bilmek’ gerekiyor!”

Sevgili Yıldız, sana araştırma yolunda direnç ve kolaylık diliyorum.


Evrensel Kültür Haber
Alıntı ile Cevapla
  #66  
Alt 12-04-2012, 11:36
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart


Mehmet Başaran’a mektup

EĞİTİMİMİZİN YENİ ÇIKMAZINDA

Sennur Sezer




Sevgili Mehmet Başaran,
Adın beni çocukluğumun Lüleburgaz’ına götürüyor. Tren istasyonuna. Elektriksiz, köy koşullarında, merkezdeki ortaokula 7 kilometrelik yolu at arabasıyla aşılan ama kirlenmemiş doğasıyla gerçekten ışıl ışıl bir Lüleburgaz’a. Yaşam koşullarını kapıdan uğrayarak saptamaya çalıştığım köy evlerine, iki metrelik turna balıklarına, metrelik sazanlı Ergene’ye. Bir umut gibi üreten devlet çiftliklerine, Türkgeldi’ye, Sarımsaklı’ya... Artık hiçbiri yok.

Sevgili Başaran,
Bize 17 Nisanın armağanı bir eğitim ordusundansın. Yazın eğitimi ta başından beri yanlış yolda bizde. Yetişme çağındakileri yazından soğutucu, okuma isteklerini kırıcı bir izlencemiz var. “Belki de, 1933’te üniversite reformu yapılırken Türkoloji bölümüne dokunulmamasından kaynaklanıyor bu. Genelde yazın dersleri, Yazın tarihi biçiminde uygulanıyor. Türkoloji bölümünden yetişen öğretmenler, ‘Divan yazını’ dönemine, ‘aruz’a takılıp takılıyor.”
Oysa sen kuşakdaşların gibi, geldiğin koşulları hiç unutmadın.

Öğretmenliğinden de çağdaş yazarları, yazdığında yaşamı tanıttın. Örnekse bir kitabının adı: ‘Aç Harmanı’. (Bugünlerde yeniden basıldı. Yeniden okudum, taptaze). Trakya’da yiyeceği kalmayan çiftçinin daha olgunlaşmamış ekinlerini bozması “artık arpa mı olur, biraz erişmiş buğday mı olur, alelacele bir harman” dövmesinin adıydı aç harmanı. Bu ad bana hep Güneydoğu’nun ‘frigini’ hatırlatırdı. Sütlü buğday kabuklarının kavlatılıp bulgura katılması gibi...

Yazdıkların ince bir sızıyla da olsa direnç verir, “Kıyısında söğütler göveren bir nehir yatağına” döndürür içimi. Trakya’nın o kıvrak oyun havası ‘karşılama’nın coşkusunu şiirinle getiriverirsin:

“İlk yazın ucu göründü
Harlayıverdi çiçek çimen

Eriklerin bademlerin şavkı vurmuş havaya
Ortalığı tutmuş zeytin
Gözlerim yeşile kesti
Hey ne dünyaymış dünyamız

Yaşamak uğul uğuldu
Kımıldıyordu yamaçlarda tarlalar
Tepemde gök
Çevrilmiş üstüme sayısız sevdalı göz”.

Sevgili Mehmet Başaran
Emekçinin ellerinden başka bir şeyi olmayışını ne güzel anlatırsın. Hani yoksulun birinin yakınmasına yüce bir yerler yanıt gelmiş: “Çok zengin edeceğim seni. Ancak ellerini bana vereceksin” demişler. Ve adamcağız razı olmuş, böylece de elleri olmadan dünyanın tadı olmadığını anlamış.
Tek üretim aracı elleri olanlar da senin öykülerinde konuşur:

“Şu ellere bak bir. Öküzüm, eşeğim, sabanım, çapam bunlardı. Taşlan tırmaladım, çalıları kökledim. Ne bir avuç toprak, ne karın doyuracak bir iş. Cebi dolular, ambarı dolular var ama salâvatla gidilmiyo yanlarına. Çekildim kahve köşesine bir gün, bastırdım böğrümü düşünüyom. Rahmetli Papel Ali görmüş... ‘Bre çocuk’ dedi, Ne bu hal? Neye geçersin dünyandan?’ Bir yumruk tıkandı boğazıma konuşamadım. Nur içinde yatsın, annadı, ‘gel’ dedi, tuttu elimden. Eyi dülgerdi, yanma aldı beni... Çok binalar yaptık beraber.”

Sevgili Mehmet Başaran,
Nisan ayı geldi. Otomobillerin, otobüslerin vızır vızır geçtiği otoyolların çevresindeki yeşil alanlarda papatyalar, düğünçiçekleri, karahindibalar sarılı beyazlı, ağaçlar pembeli beyazlı çiçek açtı. Fabrika önlerinde,okullarda, alanlarda çiçekler gibi renk renk insanlar.

“Elimi uzatsam özgürlüğe dokunacaktım
Yeni düşünceler patlıyordu zihnimde
Açtım bağrımı güne güneşe
Eh beee”.

Koca köy İstanbul’da börtü böceği, kurdu kuşu görmeye görmeye unuttu emekçiler. Kapılarında bekçilerin beklediği siteler ormanlık alanları yağmalasa da yeşilden çok beton. Elimizde artık yalnızca kitaplar kaldı. Altın madeni bahanesini kullanan uluslararası şirketler, Anadolu’da, Ege’de kalan son yeşil alanları da eli almaya çalışıyor.

Sevgili Başaran, doğduğun günü bilmiyorum, ama bir nisan günü olmalı, köy çocuklarına okuma şansı veren bir nisan günü... “ Güvenebildiğin kadar dost, düşünebildiğin kadar güzel” bu dünyada yeni ve mutlu yaşlar, yeni kitaplar diliyorum.


Evrensel Kültür Haber
Alıntı ile Cevapla
  #67  
Alt 03-05-2012, 14:13
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart

Tarık Dursun K.’ya mektup
HİKAYE DENDİĞİNDE HATIRLADIĞIM
Sennur Sezer


Sevgili Tarık Dursun K.
Sen dünyaya şiir arayarak bakan bir öykücüsün, şiir yazmanın da bunda payı olmalı. (Cengiz Tuncer’le Devrialem adlı ortak bir şiir kitabın da var)... Şiire olan tutkunun bir kanıtı öykülerinin ya da kitaplarının adları: Sevmek Diye Bir Şey, Denizin Kanı, Yabanın Adamları, Ona Sevdiğimi Söyle, İmbatla Dol Kalbim, Ömrüm, Ömrüm... ; Aşk, Allahaısmarladık, Yaz Öpüşleri. Ama öykülerindeki şiir benzetmelerinin değil durumun yarattığı bir şiirdir.

Ben öykülerini şöyle bir düşündüğümde aklıma ilk gelen babasının terk ettiği çocuk . (Belki de yaşanmış bir acının izleri) Bahriyeli biçimli elbiselerin çocukların gözdesi olduğu yıllar. Bu babanın oğluyla yürüdüğü yolun her çakılını biliyor gibiyim. Nedense bir yokuş çıkıyorlar gibi gelir bana hep. Bir sıkıntı. Ve babasının artık ayrılacaklarını söyleyişi. Sıradan bir sesle mi telaffuz etti “Allahaısmarladık” sözcüğünü baba. Yoksa gizli bir hıçkırığı örtmek için mi öksürüp başını çevirdi.

Bir çocuğun babasını bütünüyle yitirdiğini bilmesinden çok sezmesi ne ağırdır. Bir karabasandan uyanamamanın ağırlığı.

Sevgili Tarık Dursun,
Artık yaşamayan Muzaffer Buyrukçu’nun yanında, Pera Palas’ta Sait Faik Hikaye Armağanı töreninde gördüm en son seni. Koltukta kıpırtısız oturan Buyrukçu’nun bir zamanlar genç olduğunu söyledin. Galiba şöyle “Bilir misin bu ne yakışıklı delikanlıydı”. Sesinde hüzün vardı. Akranlarının hastalığından, yaşlanmasından hüzün duymak, sana yakışır. İzmir’e eski bir sevgiliye seslenir gibi seslenmek de yakışır sana: Gavur İzmir, Güzel İzmir.

Kadınların sevdiklerinden ayrılırken hüzünlenmeleri kadar öfke duyduklarını da bilirsin. (Onların sesini yansıtırken acılarını yüreğinin ucunda duyduğun belli): “Niye, niçin? Neden? Aranmayı istiyorum ben. Aranan olmayı istiyorum. İstiyordum. Bekliyordum. Uyanıyor, duş yapıyor, kahvaltı ediyor, eve dönüyor ve telesekreterin bana göz kırpmasını, seni aradı .. seni aradı demesini bekliyordum. Tanrım, beni aramıştı, evet onun sesiydi bu ve sesini duyuyordum: Merhaba, nasılsın, beni özledin mi, beni seviyor musun? Ben de seni seviyorum. Yalancı. Hain. Soramadın ona. Evet, soramamıştın ona. İstedim ve soramadım. Arayabilirdi. Bir kezcik olsun... Bana hiç seni seviyorum demedi. Bir kerecik bile. Bir kezcik olsun. Karşı karşıyayken, yatakta sevişirken, telefonla, mektupla, telgrafla... Beni arar mısın yarın? Gözleri boş bakardı. Erkek ve nobran. Bensiz. Sormamıştım. Sormadım, beni aramaz çünkü. O, aramaz. Ben ararım. Ben aradım. Her zaman, her zaman. Ve unutmadım.”

Sevgili Tarık Dursun,
Delikanlılığın genç kızlık kadar zor olduğunu da, esnaf dediğimiz kendi adına iş yapanların iş zorluklarını, kamu çalışanlarının sorunlarını da yazdıkların ne güzel yansıttı, ne kadar yalın. Küçük mahallelerin “aile evlerinin”, Kemeraltı’nın havası hikayelerinin ana örgüsüne sızmıştır. Ama bu metinleri çiçeklendiren hep bir aşktır . Sevdiğinin bir gün gideceğini bilmenin kırgınlığını dile getiremeyen bir kadın. Genel ahlakın reddettiği bir kadın. (Bu da bir eski anı mı?)

Sevgili Tarık,
Sana yazarken soluklanmak için balkona çıktım. Öykülerinden kalan bir yanılsamadaydım:

“Gölün üstünde eylülün erkenci sisi vardı. Uzun bir karabatak sürüsü suların yüzünü yalarcasına çok alçaklardan uçarak ok gibi bir hızla ağarık göğe yükseldi. Güneş yavaş yavaş iniyordu. O arada kıyıya bakan köylerin birinden bir köpek kısık sesiyle bir ağıttır tutturdu.”

Oysa burada göl ne gezer. Derenin bile üstü örtüldü.

İzmir’e, gençliğine kaçmakta çok haklısın. Ama bil ki seni çok özlüyor İstanbul.


Evrensel Kültür Haber
Alıntı ile Cevapla
  #68  
Alt 31-05-2012, 12:48
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart

Sezai Sarıoğlu’na mektup
SANATIN BAĞIMSIZLIĞI TARTIŞILIRKEN...
Sennur Sezer






Merhaba Sevgili Sezai Sarıoğlu,
Kitabının adı, Aşk Dediğin Haram Olur, beni uzun bir süre şaşkın kıldı. Acaba, neden haramdır aşk, aşkın tadı yasaklığından mı geliyor diye düşündüm. Sonra her güzelliği yasaklayan bize aşkı da yasaklamış mıdır? “Haram” nedir? Baktım ki düşünmek dilimi almış sana yazmaya karar verdim... Senin bu adı oyun olsun diye yazacağın aklıma bile gelmedi. Çünkü sen alıştığımız “kalem ozanları”ndan farklısın. Alışılmış saz ozanlarından da. Bir grup işi senin “buluşma”ların. Bir imece. Müziğin ve “tavır”ın yan yana olduğu bir gösteri. Önce “usta”larına, Nâzım’a, Sabahattin Ali’ye ve daha kimlere birer ikişer şiirlik saygı merhabası sonra izleyicilere bir soru: “Sen yenisin galiba; sözcüklerin akşamdan kalma/dünyada kendini yaşayacağın içten bir köşe yok/omzunda eskimiş kuşlar, dilinde radikal bir rüzgâr”.

Ve birden omuzlarımızda kanat çırpan kuşların her biri bir Anka oluveriyor... Sonra bu Ankaları havalandıran bir müzik ve “teganni”.

Sevgili Sarıoğlu,
Kitabının arkasında “şiiri her dem haram bildim” diye bir dize okudum biçim oyunları içinde. Aşk da haram olduğuna göre şiir senin için aşk. Kitabın “yasakmeyve”den yayımlandığına göre, dört yanın haram. Sanki Sivas’tasın. Ve Sivas senin için artık hep uzakta olacak şairlerdir: Behçet, Metin... Ya da “gözümü karartıp düşlediğimde üç telli bağlamadır Sivas”.

Sen “akıntıya yürek çeken”lerdensin. Devrime ve aşka inananlardansın. Bizim sokağın asi çocuklarından. Pazarlarda su satanlar, istasyonlarda trenlere ayran ve pide çıkaranlar her daim kurallara uymaz. Onlar hayatın haram edildiği sınıftandır. Onlar kurallarını kendileri yazarlar. Dağın ve düze inmenin kuralını devşirmezler.

yasakmeyve dergisinin bu sayısında bir söyleşin var. Diyorsun ki: “Şair, olayların, anlamların sözcüklerin şekillerini bozar. Sözcükleri deliğinden çıkartıp delirterek özgürleştirir. Dilin, sözcüklerin yerleşik düzenine karşı bir isyan, karşı dil’dir şiir. Yeniden kurmak için özünü ve biçimini bozar dilin. Cemal Süreya, ‘Bizim ülkemizde şiir masalarda ve sessiz çekilir’ mealinde bir şey söyler. Her sözcüğün bir müziği vardır. Marifet iltifata tabi. Rakel’in Hrant’ın öldürülmesinden sonraki konuşmasındaki ‘sevgili’ sözünün müziğini yapmaktır şiirde de. Kendi iç sesin, sözcüklerin sesleri, hem anlam hem de bir ses düzeni oluşturur şiirde. Şiir okuma, seslendirme bahsi de bununla çok ilgili. Şiirin sesini bulmadan ve onu kendi sesine tercüme etmeden bir şiir doğru ve güzel okunmaz. Bu şiirleri hem ben, hem de arkadaşlarım kerelerce sesli sessiz okuduk. Şairin genel şiir sesi bir yana her şiirin bir sesi makamı vardır. Hem sözcüklerin tınıları düzeyinde hem de birbirlerine bağlantıları düzeyinde makamsal bir şey.”

Sen böyle konuştun mu yol arkadaşların sorar elbet : “Görüntü ve şekil açısından şiirlerin makamı yok mudur? Hani her şarkının bir makamı var. Hüseyni makamı daha çok acıları ağıtları anlatır. Senin şiirlerinde de böyle bir şey yok mudur?”

Yanıtın şiirini iyice haram sayıp el sürmediğini ispatlar gibidir: “Vardır elbette ama hangisi Hüseyni, hangisi Neva, hangisi Kürdi bilemem. Bildiğim bazılarının dağ, bazılarının, anne, bazılarının devrim makamı olduğudur”.

Sevgili Sezai Sarıoğlu,
Kitabını kutluyorum. Anadolu’daki kültürleri kutsarken ötekileştirmemenin önemi üstüne söylediklerini not ettim. Çünkü günümüzde asıl önemli olan bu: “Önemli olan bilgiyi yeniden kurarken sanatı da dünyayı yorumlama ve değiştirmenin odağına koymak, artakalan ilan etmemek.”


Evrensel Kültür Haber
Alıntı ile Cevapla
  #69  
Alt 07-06-2012, 12:10
ritsos ritsos isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2008
Nerden: İzmir
Mesajlar: 17
Standart Sennur Sezer'den Hicri İzgören'e mektup



Hiçri İzgören'e mektup
Sennur Sezer





Merhaba
Sevgili Hicri İzgören,
Adını ve şiirini otuz yıl önce, Adnan ile bana yolladığın ilk kitabından öğrendiğimin ertesinde gözaltına alınmıştın. Tanışmamız yılları buldu.
Şimdi hep Ben u Sen’de yenen bir ışkın tadı duyuyorum adını anarken. Ve Diyarbakır kalesinin duvarlarına vuran kar tanelerinin soğuğu ile ürperiyorum. Eski Diyarbakır evlerinin loşluğu düşüyor aklıma. Hangisindesin ki... Mehmet Uzun’un sesini duyuyorum, “Bir divan yapalım artık sana... Sahi niyetin yok mu? ”

Yeni şiirini İşgal Altında’yı okuyunca yazmak istedim, unutulmuş bir acı kahve hatırı güder gibi : “Arsız bir dizenin kütüğüne kaydedin/Kimvurduya sayın beni/Ve şimdi söz savunmanın/Hayat işgal altında”. Dilerim yakında kitabın yayınlanı, ben de yazı yazarım. Benim aklımdaki kitabının bir yanında Kürtçe şiirlerin var.

Sevgili Hicri,
Doğduğun şehrin, Siverek’in coğrafyasına yakışıyor yüzün. Benim için Urfa Bekir Yıldız’dır, Diyarbakır ise Veysel Öngören’dir. Veysel’le herhalde ara sıra akşamları birlikte karşılamışsınızdır. İki trajedi kahramanı gibi. Sessiz bir yasın ilk yudumları. Sonbahar gibi havada titreşip duruyor acı. Veysel’in parmakları arasından kehribar tespihi kayıyor. Senin sakalına kayıveren sanki gizli bir gözyaşı. “Önce söz vardı şimdi yok/ Aylardan yağmur olsun istedim takvim ikindi/ Belki doğru okuyamadım silikti ayak izleri/ Bir keder uyak istedi benden/ Aşktan sızmış bir makama/ Heder ettim kendimi”
Saatlerin acıya kurulduğu Bismil’de, felsefe ve şiire ayrılmış günleri tüketmekte zorlanmamışsınızdır. Senin şiirlerini okurken görüyorum onu:

“Bozdurup bozdurup harcadım ömrü
Yanlış adresler çıkmaz sokaklar
Bütün replikler şiirler ve şarkılar
Bir ezginin bütün hatıraları”.

Bir şair çırağı olduğum çocukluk günlerimde, şiirlerdeki bu adsız ezgileri gerçek sanır, merak ederdim. Şimdi yürek sızlatan bir edası olduğunu biliyorum şiirlerine sinen ezginin. Sözlerini anlayamam belki. Ama sevdiğinin adım adım ölüme gidişini izleyen Adule’yi hatırlarım.

Sevgili Hicri,
Coğrafyanın yaşadığı ne kadar acı varsa ağırlığını duyuyor gibisin: Yezidiler, Çingeneler, Ermeniler, Süryaniler ve onlarla ilgili onca öykü bir ilmik boğazında. Yaşadıklarının izlerini ne kadar yıkasan silemezsin gözlerinden. Şiirine sinen hüzün biz okurlarında cayılmaz bir alışkanlık oldu. Bu sözcüklerin Kürtçe nasıl çınlayacağını kestirebiliyorum. Mardin’de ölü ardından dağıtılan ekmekler gibi tarçın kokulu ve esmer sözcükler. Omuzlarına atılmış bir keçi yünü battaniye gibi durdukça ağırlaşan acı.
Ne kadar yürüsen durağın bir gölge parçasıdır. Ezberletilmiş bir sabırla beklenen güzel haber geciktikçe gecikir...

Sevgili Kardeşim, bira mın Hicri,
Diyarbakır’da bir çay bahçesinde kolunda bir çılgınlık, aşktan başı dönmüş delikanlılar görmeyi özledim. Küçük çocukların çalışmadığı bir Diyarbakır. Bir kürsüye oturup çayın tadını çıkaracağım bir iklim. Sevgi emzirilmiş bir gençler kuşağı. Sanki bir müjde verir gibi mırıldanan bir merhabaya bağlı her şey.

Bir şenlikte seninle şiir okumayı özledim. Barışı özledim. Sipahiler çarşısından bir yemeni al bana, alı al moru mor olsun. Govend çekeceğim beklediğim barış haberi geldiğinde.
__________________
Yoruldum içimdeki çocuğu azarlamaktan..
&nbsp
Alıntı ile Cevapla
  #70  
Alt 30-06-2012, 14:46
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart

Ahmet Ada’ya Mektup
Sennur Sezer





Merhaba Ahmet Ada,
Şu ara internete her girişimde, posta kutusuna her göz atışımda senden bir şiirle karşılaşıyorum, ne güzel. Anlaşılan şiire sığınıyorsun.

Geceyi dinlemek eski huyum. Kimi zaman belli belirsiz bölündüğünde ıssızlık, (sabahın kapısı çalındı çalınacak saatlerde) bir ses duyduğumu sanıyorum. Göğsüme çarpan Lübnanlı bir Arap şarkıcının sesi sanki: Kalbinin çektiği acıyı, gecenin karanlığını fısıldayan ve gecenin karasıyla sürmelemiş gözlerini. Sürgün oluşu belli belirsiz kızartıyor yüzünü.

Sen Arap halkının acısının biteceği günü öğrenmek istiyorsun oysa: “ey kara gece, ey göğsüme çarpan Feyruz’un sesi, ey ufku değiştiren ot, ey dedim. Ne zaman huzur bulacak Arap halkı?”

Bir ağrıyı dindirmeye uğraşır gibi ustalarına seslenip duruyorsun.

Yaşar Kemal ile pamuğa inen köylüleri izliyorsun Toroslardan. Mendillere doldurulmuş kirazlar gibi yorgunlukla pörsümüş çocuklar. Genç kızlar daha yitirmemişler umutlarını. Delikanlıların kasketlerinde bir karanfil gibi sevdalılık.
Dizelerinde yaşanmışlığın ayak izleri yer etmiş. Mermer merdivenlerin eğimleri gibi iç acıtan bir şey. Okşamak isteği veriyor güneş vurdukça: “Ustamdır Yaşar Kemal ondan öğrendim/bir toz direği nasıl fır fır döner/otlar geceyi neden dinler/kış gelip de yağmurlar başlayınca”.

Şiirlerimizin ardındaki hayatı hiçbir zaman sereserpe anlatamayız. Küçük çekirdekler eksik kalacaktır. Susamlar, çörekotları, ekmek kırıntıları gibi torbalardan silkelenen bir şeyler. Şiirin gerçek mayaları.

Sen acıyla akransın. Anlatmaya kalksan kalın kitaplar dolar sanırsın. Bakışımıza çiğler yağdıran sözleri söyleyemeyeceğini sezmezsin. Ah kardeşim.

Taşra dışlanmış bir ad gibi. Ceyhan’da geçen gençliğe eklenen Kayseri. Selçukluların ticaret kenti. Gençliğin hep bir fırdöndü gibi daralan duvarlar arasında. Kayserinin yadırganamaz taş uygarlığı kümbetlerin görülmez dönüşüyle göğsümüzün katılmasını bekler gibidir. Ama yel değse kıpırdanan bu yüreğin sertelmesi nice zor. Sen taşra masalını yenenlerdensin.
Acı çeken şairleri nasıl yüceltirler Avrupa’da, nice zaman sonra ama. Biz o yüzden yalnız Batı’dan acı çekenleri biliriz. Yaşamının hesabını veren kadınları, mesela Anna Ahmatova. (Halbuki Nigar Hanım az mı ağladı o soğuk gecelerde. Ahlak adına sorgulanmadı mı: Nigar ya da Leyla. Mihri neden alaycılığı bir zırh gibi kuşandı?)

Sevgili Ahmet Ada,
Ustalık çoğunca bir ustaya meydan okumadır. Sen ustalara nicedir meydan okuyup duruyorsun. Artık sesini duyamayacak ustalar çoğu. İncelikleri dillere destan hepsinin... Şiirde anlama karşı olan Ahmet Haşim’e de benzekler yazıyorsun: “Güller bazen kokusunu savura savura/gelir sokağımıza her akşam/yazın tutuştuğu andır nereye baksam.” Ustasın, “böyle nereye gider yaz/bir genç kızın eteklerinde.”

Kimi zaman yalnızca imrenmedir elimizde kalan. “Sevinci bozuk paralar gibi” dağıttıkça.

Gül ömrü yangınlara salınanlara yoldaş oldun, elleri arpa ekmeğini bölmeyi bilenlere. İpek dendi mi bir sevdiğinin saçını bilirsin.

Sevgili Ahmet Ada Kardeşim,
Bir zamanlar “düzelirse aşkla düzelir dünya” diye fısıldardın akşamları. Gençtin, aşıktın. Tek senin aşkın yetmedi sanki. Sesinde öyle ince bir şikayet sızlıyor şimdi.Mendilinin ucunda türü tükenmiş bir gülün kokusu tütüyor.

Yolun düşerse buralara da bekleriz.


Evrensel
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 22:46


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum