Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #11  
Alt 31-10-2008, 09:47
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">böyle lâik/lik olu(nu)r mu?* </H3>
<DIV ="post-er-line-1">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">Yurdumuzun lâiklikten yana kesimleri, siz buna lâikçi cephe de diyebilirsiniz, mitinglerde başslogan belledikleri bir cümleyi haykırıyorlar boyuna:***8221;Türkiye lâiktir, lâik kalacak.***8221;

Acaba gerçekten öyle mi? Cümlenin birinci bölümüne bakalım ilkin: ***8221;Türkiye lâiktir.***8221; Türkiye lâikse, nedir bunca bağırış-çağırış, yeri-göğü velveleye vermeler? Lâik olduğunu iddia ediyorsanız, lâiklik karşıtı bellediğiniz kesimlerin etkinlik katsayısından neden ürküyorsanız bu kadar? Temelde lâik kurumsallıklar, kimi dinsel çıkışları bertaraf ediverirler zaten. Yok, anti-lâiklerin etki alanları tedirginlik verici boyutlarda genişlemişse, devleti orasından-burasından kemirmişler ve adım adım din devleti kurallarını hayata geçiriyorlarsa, lâikliğin yerinde yeller esiyor demektir ki, bu durumda neden hâlâ ülkenin lâik olduğunu bağırıyorsunuz bas bas? Apaçık bir çelişki kıskacında değil misiniz? Anti-lâik olduğunu söylediklerinizle, aynı dili kullanıyorsunuz düpedüz. Türk devletinin lâik olduğu hususunda hemfikirsiniz aslında. Zaten onlar da, bir din devleti tehlikesinin olmadığını, lâikliğin önemli hassasiyetlerimizden biri olduğunu vurgulamıyorlar mı her fırsatta? Öyleyse nedir derdiniz, neyi paylaşamıyorsunuz?

Cümlenin ikinci bölümüne bakalım şimdi de: ***8220;lâik kalacak.***8221; Veya şöyle: ***8220;Türkiye lâik kalacak.***8221; Bu cümle de birincisini perçinliyor, berkitiyor doğrudan doğruya. Lâik olmayan bir şey, lâik kalabilir mi?

Neresinden bakarsanız bakın, sorunlu, baştan sona hasarlı bir slogan.

Lâikler, besbelli şunu demek istiyorlar aslında: "Türkiye***8217;de esasta lâiklik yürürlüktedir; nedir, lâiklik düşmanları, lâik rejimin temellerine dinamit koyarak bu sistemi ortadan kaldırmak, yerine dinsel devlet modelini yerleştirmek istiyor. Yâni, bir tür mollalar rejimidir hedefleri.***8221; Önerme (burada slogan olarak), buradan baktığımızda, bu sefer tümden içeriksiz bir kalıba bürünüyor. Bürünüyor, çünkü lâiklik yürürlükte değil ki. Lâik bir devlette Diyanet İşleri Örgütü'nün işi ne? Üstelik, İslâmın sadece bir mezhebine, Hanefi / Sünniliğe göre örgütlenmiş birdüzenekseo, manzara daha da anti-lâik bir karakter arzediyor demek değil mi? Milyonlarca Alevi inancının, az da olsa Süryanilerin, Hıristiyanların, Agnostiklerin, Ateistlerin topyekün dışlandığı; ama bu kesimlerdeki insanların da ödediği vergilerle ayakta duran bu dinsel (dinci)kurumun işlevleri, kör kör parmağım gözüne bir cüretkârlıkla ayan-beyan ortada iken, ne lâikliği? Diyanet İşleri Başkanlığı***8217;nın bütçesinin Adalet Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı bütçelerini kat be kat aştığı bir gerçekken, ortaöğretim kurumlarında zorunlu din dersleri-bütün tarafgirliğiyle-yürürlükteyken,bizim lâiklerimiz hangi Türkiye***8217;nin hangi lâikliğinden bahsediyorlar? Devletin televizyonu TRT kanallarından salt Sünni mezhebine özgülenmiş mevlüt okumaları vd. dinsel içerikli yayınlar da mı ortada lâiklikten eser kalmadığını göstermiyor sizlere ey lâik(çi)ler? Her Hac mevsiminde, hacılarla ilgili akçeli düzenlemelere, Diyanet İşleri Başkanlığı, tüm yurttaşların (bunların içinde genelevde çalışanlarınkiler de var) vergilerinden kaynak aktarmıyor mu? Bizatihi devlet eliyle, her yıl binlerce imam, hatip, vaiz vd. din görevlisi yetiştirilip, bunlar devlet kadrolarında istihdam edilmiyor mu?

Lâiklik yanlıları, bütün bu sıraladıklarıma: "Ama, devletin temel ilkeleri Kemalist kadrolarca yürürlüktedir ve dediğiniz uygulamalar bu kadroların denetimindedir.***8221; şeklinde bir cevap veriyorlarsa; ben de o zaman onlara: "hiç ağlaşmayın öyleyse, siz de ***8216;devlet dini***8217;ne tarafsınız ve siz de lâik değilsiniz.***8221; deme hakkına sahibim.

Alan razı, veren razıysa, ona bir şey diyemem bak! Kutuplaşmayın, hırlaşmayın o zaman; gül gibi geçinip gidin işte***8230;
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">(*) : Yayımlandı.
Edited by: ahker
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 01-11-2008, 09:42
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">vasat kere vasatoğlu* </H3>
<DIV =post-er-line-1>
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">Dağlara bakmasını bilmiyor adam. Başı dumanlı dağların yamaçlarına yaslanıp Hafız Burhan***8217;dan sözgelişi ***8220;Yandım Sana Baktıkça***8221; şarkısını terennüm etmeyi, bir kerecik denememiş, tahayyül bile etmemiş.

Gözlerini gökyüzünün füsunkâr mavisiyle kamaştırmamış. ***8220;Kamaştırsana, hayatının anlamı değişir***8221; diyenlereyse bomboş bir un çuvalı gibi bakmış.

Sadece etini sevmiş kızların / kadınların: Klitorisini düşünmüş, g noktası***8217;nı. Onları orgazma eriştirebildiği kadarıyla benimsemiş ve öyle kanıtlamış erkekliğini. Onların da bir kalbi olabileceğine hiç ihtimal vermemiş. Penisinin ucundan yorumlamış hepsini.

Çocukken öylesine usluymuş ki: Komşu dedenin bahçesine yasadışı dalışlar yaparak, incir ve zerdali çalmamış hiç. Babasının yoksulluğu sebebiyle aç-bilâç dolaşmış sokaklarda; ancak, seher vakitlerinin melankolik saatlerinde, çıtır çıtır simit satma cesaretini de ne yapsa bulamamış kendinde. Eşeklere binmemiş, düşer de sütlaç gibi bedeninin biryerleri dağılır diye. Yazlık sinemaların kapısına dikilen ızbandut gibi palabıyıklıları faka bastırıp, biletsiz film seyredememiş. Bu yüzden olacak belki, henüz altı yaşındayken 18***8217;lik ve elâ gözlü ilkokul öğretmenine âşık olmanın anarşizan tadını çıkaramamış.

Ortaokul çağlarında onu örnek göstermişler yaşıtlarına. ***8220;Bakın,***8221; demişler ***8220;sizin gibi serserilik yapıyor mu hiç, anasını-babasını üzüyor mu?***8221;

Lisedeyken takdirnamelerle ödüllendirilmiş. ***8220;Âşık olmanın çağı değil***8221; diyerek, kendisine yönelik çapkın gençkız bakışlarını ânında zehirlemiş. Bunu yapmakla övünmüş de bir güzel.

Tıp tahsil etmiş üniversitede. Uzmanlık sınavını üstün başarıyla kazanarak cerrah olmuş. Deste deste paralar kazanmış, gözü doymamış gene de. Uyanık bir arkadaşıyla beraber ticarete atılmış, fabrikatör olmuş, mal yığmış, mülk yığmış, dolar yığmış hışımla. Entrikalar, ihaleler, ***8220;yediği yoksul eti, içtiği kan olmalar***8221;***8230; ***8220;Var-olmak***8221; nedir bilemeden ***8220;varlıklı***8221; olmuş salt. ***8220;Değerli***8221; değil, ***8220;önemli***8221; olmuş.

O partiden bu partiye, en solundan en sağına yalpalamış durmuş ömrünce. Yaranamadım hiçbirine dese de, kanmayın ona; ***8220;yaranma sanatı***8221;nın bütün inceliklerini bilir, taktik ve strateji mimarlığında üstüne yoktur. Kimin arabasına binerse onun türküsünü söyler. Parmaklayamayacağı katıra semer vurmaz.

Dört kez evlenmiş boşanmış, hepsi de görücü usulüyle. Annesi beğenmiş, o evetlemiş. Evlenince sevmemiş, boşanınca da***8211;iç geçirerek-bir kerecik anmamış onları.

Bakırdan boşanırcasına yağan bir yağmurda, aynı delik şemsiyenin altında, keklik sekişli bir genç kızla kilometrelerce yürümeyi tasarlamamış.

Ruhsallığının simyasına kapanmaya, sapkınlığa, hermetizme hiç özenmemiş. Bundan olacak: pornografide tıkanıp kalmış acınası cinselliği de, erotizmayla tanışamamış.

Islık çalmaya, bulutlarla yarışmaya, ulu kavak ağaçlarının dalları arasından sarkan ay ışığıyla kırıştırmaya merak salmamış.

Kalamarı, kerevizi ve büfteği çok sevmiş. Şiiri, felsefeyi, bilimi asla!

12 Eylül 1980 sabahı (Cuma günü), şafak sökerken uygulanan ***8220;halk düşmanı harekât***8221;ı (***8220;örgüt teröründen devlet terörüne geçme eylemi***8221;ni) bile, ***8220;Hayırlı günde gerçekleşti, Allah, devletimize-milletimize zeval vermesin!***8221; diyerek, olağanüstü bir kadirşinaslıkla (afedersiniz, kenan***8217;şinaslıkla!) karşılamış. Yazık, kişi, 20***8217;sini sürerken çürür mü daha?

Bütün deniz***8217;lere yabancı, bütün devrim(ci)lere.

Kitapları ve kitapları çağrıştıran her şeyi, istencinin dışında, apansız bastırıyor. Bastırma mekanizmasını, penisini kullandığı zamanlardaki kadar maharetle kullanıyor.

Arabasının hızını ve donanımını, histerik hazlarla anlatmaların emsalsiz ustası.

Yaşamseverliğin kumpasçısı. Ölümseverliğin tutanakçısı. Farkında değil!

Bu yazının başlığıdır, adı-soyadı.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">(*) : yayımlandı.
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 02-11-2008, 11:40
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">ne şairler, ne yazarlar var, allahım!* </H3>
<DIV =post-er-line-1>
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">Ahmet Özdemir, Cumhuriyet-Kitap***8217;ta (19. 6. 2003, Sayı: 696), Doğan Katırcıoğlu***8217;nun ***8220;Her Mevsim Kadın***8221; adlı kitabını tanıtıyor. Ben, tanıtımın (tanıtımdan başka her şeye benziyor zaten) içeriğine dokunmayacağım burada; başka bir şeyi vurgulamayı murâd ediyorum. O da şu:

***8220;Geçen yıl, Pera Palas***8217;ta sürdürdüğümüz şiir toplantılarından birine Doğan Katırcıoğlu***8217;nu davet etmiştim. Şairlik yönünü bilmiyordum. (***8230;) Kadınlar Günü***8217;ne rastlamıştı. Toplantının olacağı günün sabahında, Doğan Katırcıoğlu telefonla aradı. ***8216;Dinle***8217; dedi. Okumaya başladı:***8221;

***8220;Aylardan mart ayıydı***8221;, ne demekse! ***8220;Aylardan Mart***8217;tı***8221;, demek yetmez mi?

Peki, toplantı: ***8220;olan***8221; bir şey mi, ***8220;düzenlenen***8221; bir şey mi?

Biz, sadede ve Katırcıoğlu***8217;nun Özdemir***8217;e okuduğu o güzelim şiir(!)e gelelim:

***8220;Kadın vardır, / Yaratan***8217;dan yaratılan; / Kadın vardır, / Yaratan***8217;dan öte yaratan.. / Kadın vardır; / Ser verip, sır vermeyen. / Kadın vardır, / Arkadaş; / Can teslim edilir***8230; / Kadın vardır, / Şeytan mı şeytan; / Şeytana pabucunu ters giydirir. / Kadın vardır beş para etmez, / Kadın vardır; / Dünyalara değişilmez***8230; / Kadın vardır, Allah muhafaza; / Kadın vardır eli öpülür. / Kadın vardır; / Dövülür, dövünür, öldürülür***8230; / Kadın var, kadıncık, hanım, hanımcık***8230; / Kadın vardır, erişilmez, / Kadın vardır, kutsal. / Kadın var; ana gibi sevgili; / Kadın vardır pırlanta gibi. / Ayağının altına yıldızlar serilir. Kadın var / Yâr gibi; uğruna diyar diyar gidilir***8230; / Kadın vardır; / Kadın gibi, / Tapılır, / Tanrı gibi.***8221;

Özdemir alıyor sözü, şair(!) Katırcıoğlu için diyor ki: ***8220;Bu şiiri sabah yazdığını, toplantıda okumak istediğini söyledi.***8221;

Birşey, bu şiir de olsa, ***8216;sabah***8217; değil, ***8216;sabahleyin***8217; yazılır.

Yılların gazetecisi Doğan Katırcıoğlu***8217;nun şiir diye kustuğu şeye bakar mısınız? Şiir diye yazdığından çok, ***8220;şiire nasıl baktığı***8221;na bakar mısınız, lütfen! Hem de ***8220;sabah yazmış***8221;, bir oturuşta. Ne şairler var, bir oturuyorlar, döktürüveriyorlar olanca hünerlerini (Yahya Kemal, tek sözcük için 15 yıl beklemiş, günümüz şairine ne bundan, beklemeseymiş!): Mono-blok şiir ifrazatı!

Diyelim, Doğan Katırcıoğlu***8217;nun şiire saygısı / sevgisi yok; şiir bilgisi / görgüsü sıfırın çok çok altında; şiirle ömrünce bir kıdımcık hemhal olmamış; dünya ve yurdumuz şiir hareketlerini, dolaşımlarını, gelgitlerini izlememiş; o yüzden de, şiir yazmakla soğan soymayı aynı uğraştan sayıyor. Katırcıoğlu, şiir konusunda silme bilisiz; tartışılması bile abes bir gerçek bu, bir o kadar da âşikâr. Katırcıoğlu, bile-isteye, yarım kalmış özlemlerini tatmin etmeye çalışıyor da olabilir. Olabilir de, Ahmet Özdemir***8217;e ne oluyor; bu biteviye şiirbazlıkları, gözümüze / gönlümüze boca ediyor? Anladık: Bilgisizlik, birikimsizlik ve bunların uluorta ortalığa saçılması, uzun bir zamandan beri ayıp sayılmıyor; ayıp sayılmamasının yanısıra, getirisi de oluyor bunun; ama, pervasızlığın / bilisizliğin bunca semirtilmesinin ardındaki güdülenmeyi , hiç değilse bir şiirsever olarak merak etmek de, benim en doğal hakkım değil mi? Altını kalın kalın çizerek, üstüne olanca ağırlığımla basarak, bu sualin karşılığını bekliyorum. Cumhuriyet-Kitap***8217;ı yayımlayanlara da soruyorum: Estetik ölçütlerinizi ne zamandan beri yitirdiniz siz? Etik ölçütlerden bihaber olduğunuzu, çoktandır biliyoruz da!
***
İnsafsızlık mı ediyorum? Sıkı durun, Cumhuriyet-Kitap***8217;ın aynı sayısında, bir şaşırtmaca daha var. Şaşırtmacanın aktörü Aydoğan Yavaşlı, şunları yazıyor: ***8220;Ali Rıza Şahin, kitabının son bölümüne şiirlerini de eklemiş. Şahin***8217;in şiirleri de içtenliğini çabucak ele veren, toplumcu sanat anlayışını slogana kaçmadan işleyen, sözcük coğrafyası geniş şiirler. Bu ülkenin acı çeken insanını göz ardı etmiyor.***8221;

Ne barok sözler ama: ***8220;içtenliğini çabucak ele veren***8221;. ***8220;İçtenliğin hemencik ele verileni***8221; de mi var? Sahiden, içtenlik ele nasıl verilir?

Ayrıca, Ali Rıza Şahin, acı çekmeyenleri göz-ardı mı ediyor? Şiirde ne büyük gaf!

Yavaşlı, dayanamıyor, Ali Rıza Şahin***8217;in ***8220;Simitçi***8221;siyle tanıştırıyor bizi. Müşerref oluyoruz:

***8220;Alacakaranlıkta, / Titreyen için; / Issız o sokaklarda / Bahtsız simitçim, / Uyurken arkadaşların / İpek yataklarında; / O yalın ayakların, / Umut sokaklarında***8230;/ Kavruk vücuduna / Duacıyım ben; / Gülmeli bahtın sana / Gülmelisin sen***8230;***8221;

***8220;Yalın ayak***8221; ne biçim birşey; sözgelişi, ***8220;karmaşık ayak***8221; da olur mu?

Sonra, ***8220;yataklarında***8221;dan sonra ***8220;sokaklarında***8221; gelmeseydi mahvolacaktım ben! ***8220;Milyarder uyaklı***8221;şiirler böyle oluyor çünkü.

Yavaşlı***8217;nın yalancısıyım gene: ***8220;toplumcu sanat anlayışını slogana kaçmadan işleyen***8221; bir şair(!)miş Ali Rıza Şahin. Toplumsal eytişimcilikten sonuna değin soyutlanmış ***8220;yoksulluk nutukları***8221; atmanın adı, ne zamandır ***8220;toplumcu sanat***8221; ve gene ne zamandır ***8220;slogana kaçmamak***8221; sayılıyor?

A. R. Şahin, emekli bir savcıymış. Yavaşlı, onun ***8220;Bir Savcının Kaleminden***8221; adlı anı kitabını tanıtıyor güya; giderayak şairliğine de göndermede bulunuyor aklınca. Nasıl şiir ama? İnsanın iliğini-kemiğini söküyor, insanın dizlerinin bağını çözüyor estirdiği duyarlık rüzgârlarıyla, değil mi?

A.Yavaşlı, A. R. Şahin***8217;i desteklemek için, yazısının bir yerinde, Yekta Güngör Özden***8217;den de bir alıntı getirmiş. Ben ***8220;Bir Savcının Kaleminden***8221;i görmedim, okumadım. Okumak da istemem, baksanıza, kimleri örnek getiriyor edebiyat adına,Yavaşlı. O kişiler, alanlarında uzman, bürokrasinin yüksek kademelerinde yetkili olabilirler, ne diyebilirim? Ancak, şiir dendikte, edebiyat dendikte: emekli Cumhuriyet Savcısı Ali Rıza Şahin***8217;in, eski Anayasa Mahkemesi başkanlarından Yekta Güngör Özden***8217;in adları sözkonusu edilirse, bu şiir ve edebiyat tarihimiz için, hiç de olumluya işaret değildir. Şunun için değildir: Edebiyat sanatının kendine özgü estetik yasalarının özünü bilmediklerinden! Doğaldır bu: Şairin, nasıl, normatif bir bilimsel disiplin anlamındaki ***8220;hukuk***8221;tan anlaması şartı yoksa; hukukçulardan da, estetik karakterli bir teoriler-pratikler alanı olan ***8220;edebiyat***8221;ta ille de verimli olmasını bekleyemeyiz. Beklersek, onlara haksızlık, şiire saygısızlık etmiş oluruz. (Verimli olurlarsa seviniriz, o başka).

Aydoğan yavaşlı, kaş yapayım derken, göz çıkarıyor aslında. Farkında mı? Farkında olsa, şiirin / edebiyatın en kıyı-semtine uğrayamamış ozansılar için, yazar mıydı bu beğence yüklü cümleleri? Nereden bileyim!

20.6.2003
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">(*): yayımlandı.
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 03-11-2008, 10:17
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">metin demirtaş:hançer ve lirik </H3>
<DIV ="post-er-line-1">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">Çıplak emeğiyle güçbelâ geçinenlerin, çilekeş emekçilerin şairi Metin Demirtaş'ın, çok sevdiğim, 1980'lerde elimden uzun süre düşürmediğim, bazı dizelerini ezberleyerek, kıyımların / kırımların ayyuka çıktığı o zulümkâr yıllarda, köşe-bucak sığındığım ıssızlıklarda mırıldandığım, "Hançer ve Lirik"(Onur Yayınları, Birinci Baskı, Şubat 1984, Ankara) adlı kitabıyla baş başayım bu sıralar.

Üstüne on yılların sisi pusu çökmüş bu kitabın, artık iyice eprimeye yüz tutmuş sayfalarını çevirirken, içim öyle bir tuhaf oldu ki. Ürpermeyle karışık bir duygulanma dalgası, aldı gençliğimle yüzleştirdi beni yeniden. Gençliğimin hesaba-kitaba sığmaz zamanlarına, deprem sarsıcılığındaki düşünsel-duyarlıksal anılarına...Sırası değil şimdi gençlik çağlarına ağıtlar düzmenin, o çağların gelgitlerini anımsayıp anımsayıp, içi boşaltılmış bir kutsamanın dipsiz uçurumunda çığlıklar atmanın sırası hiç değil. Ben kitaba döneyim.

Hançer ve Lirik, baştan sona yalın, her kültür katmanından insanın hiç zorlanmadan alımlayacağı bir şiirler güldestesi. Böyle diyorsam, size yanıltıcı gelmesin, basitliklerle örülmüş bir kitap olduğunu zinhar sanmayın. Basitlikle alışverişi yok onun. Konuşma dili'nin estetikleştirilmiş hâlinden, şiiri şiir eden temel prensiplerden katiyen ödün verilmeden kotarılmış bir kitap.

Yeri geldikçe yinelerim: Beni, şairin kolay veyahut zor anlaşılır olması, pek enterese etmez. Şiirine İdeoloji'nin boyunduruğunu vurmadıkça, yanısıra estetik kategoriler içinde kalmaktan feragat etmedikçe, o şair benim şairimdir. Elverir ki: lirizmiyle, edâsıyla, tınısıyla, insan'ı ve evren'i kucaklayışındaki içtenliğiyle, beni çekim alanına katsın; gerisi ayrıntıdır.

Bunu biraz daha deşmeliyim: Ece Ayhan, Melih Cevdet Anday, Ahmet Oktay, Sezai Karakoç, Hüseyin Haydar, Orhan Alkaya, İhsan Deniz, Oktay Taftalı, Hüseyin Düz vbg. (Bunların köklerini Yahya Kemal'e değin uzatabiliriz.) bir çok şiirleriyle insanı içine almakta ketumdurlar. Böyleleri benim gözümde "kültür temelli şair"dirler. Okurundan, en az kendi teorik/pratik donanımları kadar donanım beklerler. İyi de ederler bunu yapmakla. Şiir muhatabını yeterince önemsemek; ona, bak sen benim için değerlisin, demektir bu. Bunu, ölçüyü kaçırarak, okurunu, deyişimi uygun görün, "kültür terörü"ne uğratarak yapanlar var bir de. Genç kuşak şairleri arasından bu türlüsüne mebzul miktarda örnek gösterilebilir. Diyebilirim ki, orta yaşlı, hattâ yaşlı şairlerden bile, bu gelgeç fırtınalara tutulanlar oldu. Tatsız, insanı aptal yerine koyan, giderek şiirden uzaklaştıran bir tavır bu...Öte yandan, benim "duygu temelli şair" dediklerim var. Ahmed Arif, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Metin Altıok, Behçet Aysan, Hicri İzgören, Gülten Akın, Sina Akyol, Salih Bolat, Şükrü Erbaş, Haydar Ergülen, Ahmet Erhan, Akif Kurtuluş, Didem Madak, adem akıncıoğlu, Hasan Mırsal vbg. (Bunların köklerini ise, Ahmed Haşim'e değin uzatabiliriz.) kimi şairlerse, kültür temelli şairlere oranla, aralarındaki ton ve doz farklılıklarına karşın, okurunu daha kolay kuşatan demeyeyim, daha duygudaşça (empatiyle) etkileyen şairlerdir. Metin Demirtaş'ı, daha da yalın yazdığını söyleyerek, bu kümeye katıyorum.

Eklemek gerekir ki, her iki şiirsel anlayış, birbirinden, Çin Seddi'nin ayırdığı gibi ayrılmaz. Aralarında, kimi şiirleri bakımından kesişmeler, dolaşmalar, hattâ örtüşmeler olduğu belirtilebilir. Bunları neden vurgulama gereği duydum, onu da söyleyeyim: Bazıları, benim, "kapalı şiir" (zor şiir) yandaşlarına, kimi yazılarımdan ötürü, cepheden karşı çıktığım gibi bir izlenim edinmiş olabilirler. Vurgulamakla yükümlüyüm: Ben, kapalı şiire ( kültür şiirine, ketum şiire) karşı değilim; mantıksız, anlamsız, saçma şiire karşıyım. Kuşkusuz, yalın şiirin her türlüsü de başımın tâcıdır demiyorum. Yalınlığın basitlikle bitişmeyeninden yanayım. Metin Demirtaş, bunun en canlı örneği. İsterseniz şu dizelerine bakıverelim:

"Kaç gün oldu ki memleketten ayrılalı
Turnalar gibi nazlı ve derin
Hasret geçiyor şiirin ilk dizesinden
Andım seni dolu gözlerle
Ey koca göçmen
Ey sevgili Nâzım
Yaşayarak yangınını
Şuncağız ayrılığın" (Struga Şiir Akşamlarından İzlenimler)

Metin Demirtaş'ın yalınlığı, okuyanın içini dağlayan bir yalınlıktır. Her gün kullanageldiğimiz sözcükler, sözler, deyişler, onun kaleminde, zulümler dünyasının savunmanlarına doğrudan yöneltilmiş bir silâha, bir yargılama, hesap sorma aracına dönüşür. Bağırıp çağırmadan yapar bunu. Boynunu yıkıp giderken de isyancıdır. 1982'de yazdığı,

"Yakar, yıkar, geçer
Bu fırtına da
-Gönül aldırma-" (Fırtına)

şiirinde, totaliter bir sistemin hükümferma olduğu, namuslu aydınların ve alınterinden başka hiç bir barınağı olmayanların, bitmek bilmez bir filizkıran fırtınasına yakalandığı o dehşetengiz günlerin tek karelik kapkara fotoğrafına bembeyaz bir direniş ışıkçığı düşürür.

1980'in 7 Kasım'ında, İMF-Pentagon patentli Mutlakiyet'in gemi azıya aldığı bir azgınlık zamanında, ilerici-demokrat aydın, yürekli yayıncı İlhan Erdost, bir işkence tezgâhında kurban edilir, yeryüzünün haramzade tanrılarına. Metin Demirtaş'a, "İlhan Erdost'lu Resimler"i yazmak farz olur:

"Nefti bir ölüm
Çekip aldı aramızdan seni de
Deniz'lere komşu gittin
Kırık kaburga kemiklerinle
(...)
Türküler'in kaşları
Bir savrulup bir toplanan gökte
Turna alayları
Kırık şimdi Türküler'in kanadı
Dağılmış, toplanmıyor kaşları
(...) "

Deniz'lerin kim olduğunu hepimiz biliriz. Kartellerin tröstlerin kuklalarının idama mahkum ettiği üç yurtsever. İyi şair Nihat Behram'ın adlandırmasıyla: "Darağacında Üç Fidan". Türküler ise, İlhan'ın öpmeye kıyamadığı küçümencik kızıdır. Azrail'in tırpanıyla biçilmeye götürülürken bile; kızını, uyandırmasın diye öpmeye kıyamayan babaya, derdest ediliverdiği oracıkta kıymaya, diktatör taslakları, diktatoryanın aşağılık uşakları bir an olsun tereddüt etmezler ama!

Günlerden birgün, 1940 toplumcu-gerçekçilerinin öncülerinden, cefakâr şair Enver Gökçe ölür. İlhan'ın ölümünden bir yıl sonradır. Gökçe-Şair toprağa verilirken, Metin Demirtaş, yalın devrimciliğin yalım yürekli şairi, karşıdan İlhan'ın gömüt taşını görür ve ona sıcağı sıcağına şiirle karışık bir selâm çakar:

"Merhaba İlhan
İşte Enver abiyi de getirdik yanına
Şu/ Dünyada/Ayrılık/Var
Ölüm/Var
İlle de/Zulüm/Var
Diyen ozanı
Gülüşünden, su içişine kadar
Halk olan adamı"

Şiir, sürer gider bu duygularla. Enver Gökçe'yle İlhan Erdost'un burukluklarla dolu kavuşması üzerinden bir ağıt, ağıta belenmiş bir kayıt düşürülür karatoprağa.

"Umutsuzluk Yasak" şiirinde Demirtaş:

"Ama düşün kalbim
Düşün, kavgayla kazanılacak baharı
Direnen, adressiz yaşıyan dostları
Fışkıracak ekinleri
İlkyazla karlar altından"

derken,iyimserliğin manifestosunu yazar gibidir. O karanlıkta, bu kadar aydınlık kalabilmek, her müslüman kulun harcı değil bence.

Metin Demirtaş, Hançer ve Lirik adlı yapıtıyla, gündelik dil'in içinde durarak da, şiirin hakikatlisinin yazılabileceğini sadelikle göstermiştir. Az şey sayılmaz bu.

Bazılarının, çetrefilli dillilerin, haydi ordan dediğini duyar gibiyim ya; söylemezsem içimde ukde kalacak: Metin Demirtaş, şiirimizin deniz fenerlerinden biridir. Kalburüstüdür.

Onu görmezden, duymazdan, bilmezden gelen, banka ve holding eleştirmenlerinin de dikkatine...Edited by: ahker
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 04-11-2008, 09:28
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-comfficeffice" />
<H3 style=": white; MARGIN: auto 0in">ben, hiç tarafsız olmadım, olmayacağım, bilinsin istedim. </H3>
<DIV style="BORDER-RIGHT: medium n***111;ne; PADDING-RIGHT: 0in; BORDER-TOP: medium n***111;ne; PADDING-LEFT: 0in; : white; PADDING-BOTTOM: 1pt; BORDER-LEFT: medium n***111;ne; PADDING-TOP: 0in; BORDER-BOTTOM: text 1pt solid; mso-element: para-border-div; mso-border-bottom-alt: solid text .75pt">
Herkese karşı haklı çıkmaktan, hakikaten usandım artık. Allahım, haklı çıkmak istemiyorum, ömrümün bundan sonrasında. Beni mahcup et, beni yerin dibine dibine sok. Böyle haklı haklı, ama, sol yanım sürgit kederlere batık, yaşamak istemiyorum insana küskün. Sağ yanım, hadi bugün güzel bir şey yaşayacağım ümidiyle kıvranırken, çıktığım her seyrüseferden boynu bükük dönmelerim, tahammül hududu diye bir şey bırakmadı benliğimde.

Göçmek zorunda mıydı zamansız zamansız, yarasını yarama değdireceklerin hepsi? Giderken, lekesiz ruhlarıyla ve ruhtan başka bir şey barındırmadıkları gövdeleriyle; sözünde durmaları, vefâ duygularını, özgeciliklerin cümlesini, bütün şiirini gülümserliğin, rikkatli davranmaların râyihâsını, hikâyesini fakir fakat filinta boylu hayatların, nesi var, nesi yoksa, yargılı mıydılar götürmeye?
***
Arif Damar, ***8220;İlle görmek için mi beklenir güzel günler / Beklemek de güzel***8221; diyordu bir şiirinde. İyi de, bizim yazgımız, ***8220;Hacca gidemesem de, yolunda ölürüm ya!***8221; diyen topal karıncanın yazgısından ne zaman farklılaşacak? Beklemek, beklemek, beklemek***8230;Beklemekleri yüceltmek, ülküselleştirmek, nereye kadar? Böylesi, biraz da züğürt tesellisi değil mi? Hep ertelenecek mi görmekler?
***
Nietzsche, ***8220;Uçmayı istiyorsan, düşmeyi bileceksin.***8221; demiş. Düşmekten ve düşürülmekten başka, ne yaşadık ki? Uçmayı da istemedik, şöyle bir sendelemeden yaşamanın özlemini kabarttık içimizde, hepi-topu buydu, kabahat mi işledik; bastırdılar en kudurgan saldırılarla, en faşizan yıldırılarla.
***
Krishnamurti, ***8220;İnsan dünyadır, dünya insandır***8221; diye ünlemiş zamanında. İnsansız / insanlıksız dünyalara devrettiler bizi. Piyasa***8217;nın / Pazar***8217;ın dışında durmak isteyenlere mezarlıkları gösteriyorlar günümüzde. Piyasa***8217;ya ve Pazar***8217;a ses çıkarmıyorsan ***8220;no problem***8221;! Reklam spotlarından, neon ışıltılı Vip salonlarından indirmezler adını, kullanım süre(si)nin sonuna kadar***8230;Dünya, insan değil şimdi. Kristhnamurti***8217;nin dediği geçersizleşti. Dünya: para, erk ve yalan.
***
Bir İngiliz atasözüdür: ***8220;Maymun ne kadar yükseğe çıkarsa, kıçı o kadar iyi görünür***8221;. Yükseklere tüneyen maymunlar, patır patır sıçıyorlar üstümüze-başımıza, aşkımıza, ruhumuza. Kıçlarını saklama ihtiyacı hissetmiyorlar hiç. Bilâkis, kıçlarını göstermekten hedonistçe bir haz duyuyor bile olabilirler. Teşhircilikten kim ölmüş? Kim ölmüşü bırakın, çağımız ***8220;teşhircilik çağı***8221; bir yönüyle. Kendini en görünür kılan, en fazla teşhir eden, en rağbetli / en makbul sıfatını, annesinin sütü gibi hak ediyor. Maymun kıçı seyretmekten geçilmeyenlerin ve gocunmayanların dünyasında, bundan daha olağan ne olabilir? Ne diyeyim: Tepe tepe kullansınlar birbirlerini. Karşılıklı rüşvetleşsinler, cilveleşsinler. Ece Ayhan***8217;ın saptaması hâlâ dimdik: ***8220;İki kaşık gibi iç içe geçmişler***8221; nasılsa! Evet, geçmişler. Ve ***8220;geçirmişler***8221;. Geçmiş olsun!
***
Süleyman Nazif, Abdullah Cevdet***8217;ten nefret edermiş. Birgün, Cağaloğlu***8217;da bir tanıdığına rastlamış Nazif, sormuş: ***8220;Nereye gidiyorsun?***8221; Tanıdığı, ***8220;Abdullah Cevdet***8217;e***8221; deyince, Nazif, ***8220;Ona çıkılmaz, inilir; çünkü alçağın biridir o.***8221; demiş. Abdullah Cevdet***8217;in alçaklığını / yüksekliğini bilemem, onun doğruluk derecesini bir kenara bırakalım; ama, ne dersiniz, her döneme uyarlanabilecek bir söz değil mi, Süleyman Nazif***8217;in sözü?
***
Melih Cevdet Anday, ***8220;Ölümleri anlamıyoruz, çünkü hep yaşamak ağır basıyor***8221; diyordu, bir yazısında. Ben de dün, bir arkadaşıma yolladığım elektronik postada (elmek) şöyle yazmıştım: ***8220;Dünyanın üç günlük bir aldatmacadan ibaret olduğunu bilmeye, en çok devrimcilerin ihtiyacı var.***8221; Melih Cevdet***8217;e koşut düşündüğümü görmekten sevinçliyim.
***
Eleştiriyorlar beni: Yazdıkların dar bir çevreye sesleniyor, diyorlar. Öyle olduğunu sanmasam da, Schopenhauer***8217;e yaslanmak zorundayım müsaadenizle: ***8220;Aptallar için yazanların, daima daha çok okuru olur.***8221;
***
Bu dediklerimi kaale almasanız da, siz siz olun, Goethe***8217;nin şu cümlesini, kulaklarınızda salkım-saçak küpeler gibi gezdirin: ***8220; Samimi olmayı vaat edebilirim, tarafsız olmayı asla!***8221;

Ben, hiç tarafsız olmadım, olmayacağım, bilinsin istedim.
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 06-11-2008, 10:49
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">"tülsü'yü sevmek" başlıbaşına bir iştir oysa </H3>
<DIV =post-er-line-1>
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***8220;Bu kez incelik olsun diye sözü açmak gereğini duyarak, ne iş yaptığını sordum.-Tülsü***8217;yü seviyorum, dedi. Sorumu yanlış anlamış olmalıydı. İşinizi sormuştum, dedim.-Ben de söyledim, dedi, benim işim Tülsü***8217;yü sevmek***8230;***8221;

Aziz Nesin***8217;in bir öyküsünde (1) geçiyor yukarıdaki diyalog. Adama soruyorlar: Ne iş yaparsınız, diye. O da cevaplıyor: Tülsü***8217;yü seviyorum. Soran kişi şaşırıyor hâliyle (Birini sevmek, iş midir ki). Yineliyor: İşinizi sormuştum. Gayet güvenli bir cevap tekrar: Ben de söyledim, benim işim Tülsü***8217;yü sevmek***8230;

O öyküdeki konuşma akışını alınız, gündelik yaşamınıza taşıyınız bakalım. Ne mene tepkilerle karşılaşacaksınız bak. Size işinizi sorduklarında, yüreğiniz yetiyorsa / elveriyorsa, ***8220;sevdalanmaktan başka işte çalışamam ben***8230;***8221; deyin de, görün bir, soranda bed-beniz kalıyor mu? Eşekten düşmüş karpuza dönmüyor mu o kişinin suratı, deneyin. Orada kalsa iyi. ***8220;Avanak herif, sana işini soruyorum, kimi sevdiğini değil***8221; tarzında kükreyerek, hakarete bile yeltenebilir bazıları. ***8220;Canımın içi, birini sevmek iş değil mi?***8221; demeye kalkışmayın sakın, dünyanın kaç bucak olduğunu keşfedersiniz sonra.

Size, işiniz nedir (iş dedikleri de: artı-değer üretmeye dayalı bir etkinlik olsa bâri, para kazanma ameliyesidir düpedüz; kazan da nasıl kazanırsan kazan) diye sorarlarsa; tüccarım, talkşovcuyum, mühendisim, simitçiyim, aşçıyım, öğretmenim..dahası: medyumum, tarot falcısıyım, topçuyum, popçuyum, hattâ popocuyum (!)***8221; deme hakkınızı sonuna değin kullanabilir; ne var, birini sevmeyi iş bellediğinizi dile getiremezsiniz. Böylesine nettir. Ben belki abartıyorum, meydan dayağı yemezsiniz, yüzünüzü-gözünüzü çarşamba çanağına çevirmeyebilirler; ama, emin olun ki, ***8220;Orta Zekâlılar Cenneti***8221;(2)nin gılmanları ve hurileri, yüzünüze acıyarak bakacaklardır en azından. Vah vah, iyileşemeyecek kertede üşütmüşsün sen, diyerek hem de.Bir bitimsiz ağlatı konusudur bu***8230;

Peki, biz bu noktaya nasıl yuvarlandık? Başı-sonu belirsiz sosyo-ekonomik analizler yapmanın, felsefi / sanatsal laf ebeliklerine sıvanmanın anlamı da yok, gereği de. Yanından-yöresinden bir şeyler okuyanlar, Tarih biliminin uzağına-yakınına azıcık merak sardıranlar, politik konularla ilgilenenleri öcü gibi görmeyenler, olup bitenlerin zembereğinin farkındalar. Hepsi bir yana, 12 Eylül 1980***8217;den bugüne, düşünen ve irdeleyen insanlara, bilim-sanat-felsefe yollarında yürüyenlere, duyarlıklıya / doğrucuya / namusluya / sevdalıya reva görülen sistematik zulümler ve bu zulüm samyellerinin yakıcılığı / yıkıcılığı göz önüne getirilse, birçok ***8220;karakutu"nun şifresi çözülür, kodları teker tekerdeşifre edilir. Biz bu karanlığa nasıl tosla(tıl)dık, sorusunun karşılığı, burada düğümlü: 12 Eylül Faşizmi***8217;nin ektiği zehirli tohumların kötülüğünde.

780576 kilometrekarelik bir sahnede sergilenen bu "toplukırımlar tragedyası"nın en darbedar, en kıdemli yönetmeni, sürü psikolojisinin kahhar yıkımlarıyla sersemletilmiş yığınlara ***8220;bunları asmayalım da besleyelim mi***8221; diye heyheylendiğinde ve "kollektivist bir orgazm"ın ölümperest karanlığında şehvetlenen kavruk kalabalıklardan ***8220;asalııım!***8221; yanıtını aldığında, ***8220;birini sevmek***8221; katlediliyordu elbirliğiyle. Birini sevmek duygusunun kökleri kurutulamazsa, maazallah, ***8220;birini sevmek halkaları***8221; birbirine eklene-birleşe, ***8220;birbirimizi sevmek evrenselliği***8221;nin zincirini oluştururdu sonra! Bağışlanır bir suç mudur?

Hayır efendim, sevmeyecektiniz / sevilmeyecektiniz. Dünya değişiyordu. Romantizmin, şiirsel yaşamanın, felsefi / sanatsal alçakgönüllülüğün köküne kibrit suyu dökülmeliydi, o dönemler bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Duygulanmak da neymiş, bir ırmağın kıyısında yıldızlara bakıp bakıp hüzünlenmek de ne? Siz, daha çok kazanmaya, para-mal-eşya yığmaya, çılgıncasına tüketmeye (ve tükenmeye) baksanıza! Şu beş günlük ömrünüzü, derin derin düşlere / düşünlere dalmakla mı yiyip bitireceksiniz? Yazık değil miydi ha! Aklınızı (evet evet, aklınızı) başınıza toplayın, toplamazsınız ***8220;Akılcı Batı Uygarlığı***8221;, sizi çizgiye çekmesini bilir yoksa! Yeni Dünya Düzeni(YDD)***8217;nin ***8220;yükselen değerleri***8221;ne tutuna tutuna ALÇALMALISINIZ! Mesaj, böylesine şeffaf, emir demiri kesercesine, böylesine tepeden inmecidir işte! Neo-Zeus ABD'nin global-emperyalist-faşist ırasından referanslıdır bu talimname. ***8220;Bizim çocuklar başardı***8221;nın başka izahı yok. Direniş şarkılarına sarılmanın vaktidir diyerek, insanca isyanlarınızı yeşertmeye mi durdunuz, bir nisan sabahında; cayır cayır yakarlar alimallah!

Şurda TV kanal(izasyon)ları işte, Şurda da video kasetler! Buzdolabınız, çamaşır makineniz, fakslarınız, bilgisayar disketleriniz, otomatik açılır-kapanır konforlu arabalarınız, Avrupai bir zevkle döşenmiş mekânlarınız..hepsi hepsi şurda, istediğinizde erişeceğiniz kadar yakınınızda / yanınızda işte. Ye iç, yat uyu, ***8220;gündüz işle, gece şişle***8221;! Kullan kullan, at gitsin! Başka nedir ki hayat?!

Şu Aziz Nesin***8217;e de dersini vermeli artık. Madımak***8217;ta yakamadılar dinsiz herifi! Bunak herif! İktidarsız, n***8217;olacak! İnsan kütlelerini, sevgi mevgi numaralarıyla, çağdaş dünya değerlerinden soğutacak aklınca, komplekslerinden arınacak! Ne dedirtiyordu öykü kişisine: Benim işim Tülsü***8217;yü sevmek***8230;Hadi ordan sen de! Bırak bunları da, Sivas***8217;tan sağ çıktığına şükret!..*

(1): Tülsü***8217;yü Sevmek, Yetmiş Yaşım Merhaba, Aziz Nesin, Adam yay, 1989, 5. basım.
(2): Zülfü Livaneli***8217;nin "Diktatör ve Palyaço" adlı kitabında geçen bir niteleme. Epey oldu okuyalı. Orta-zekâlılığın nice zavallılık olduğu vurgulanıyordu kitapta, belleğime işlemiş.
(*): Aziz Nesin, milyarlarca insanın hiçbir şey okumadan / hiç kimseyi sevmeden geçtiği bu dünyadan,1995***8217;te, ardında yüzlerce kitap ve kitaplaşmaya hazır yüzlerce dosya bırakarak, eceliyle (kalp krizinden) ve sevdasıyla ölür, bildiğiniz gibi.

19.10.1993-2007
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 07-11-2008, 12:09
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

BELDEN AŞAĞI-BELDEN YUKARI
<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-comfficeffice" /><O:P></O:P>
Sözcü gazetesi***8217;nin, 30 Eylül 2008 tarihli nüshasında şöyle bir haber başlığı var (sayfa: 9): ***8220;Belden aşağı eğitim***8221;
<O:P></O:P>
Haberi aktarayım: ***8220;Burdur***8217;un Gölhisar İlçesi***8217;nde, (***8216;Gölhisar ilçesinde***8217; diye yazılması gerekmez mi; haberci-gazeteci arkadaşın anadili bilinci buna yetmemiş mi?-B.D.) bir eğitim skandalı ortaya çıktı. Gölhisar***8217;lı Şair Osman Akkoç***8217;un ***8216;Bir Deste Gül***8217; adlı şiir kitabı, geçen yıl ilköğretim öğrencilerine satıldı. İlkokul çağındaki öğrencilere okutulan şiirlerdeki erotik ifadeler, velilerin bile yanaklarını kızartacak cinstendi. Kitaptaki ***8216;Göğüslerinin üstünden, ne hoş olur içmesi***8217; ve ***8216;Göğüslerin uçları, bir tülle örtülenmiş***8217; ifadeleri velilerin tepkisine yol açtı. Türk Eğitim Sen Burdur Şube Başkanı Orhan Akın, ***8216;Kitabı öğrencilere aldırtan İlçe Milli Eğitim Müdürümüz***8217;ün (Buradaki kesme iminin yeri orası mıdır; bu da haberci-gazeteci arkadaşın, yazım bilgisinin göstergesi tabii.-B.D.) yanlıştan dönerek kitabı toplatmasını ve özür dilemesini istiyoruz.***8221;
<O:P></O:P>
Şimdi de, Nâzım Hikmet***8217;in, Ahmed Arif***8217;in, Melih Cevdet***8217;in, A. Kadir***8217;in, Arif Damar***8217;ın, Gülten Akın***8217;ın, Nihat Behram***8217;ın, Metin Demirtaş***8217;ın, Melisa Gürpınar***8217;ın, Gülseli İnal***8217;ın, Birhan Keskin***8217;in, Ahmed Erhan***8217;ın, Sezai Karakoç***8217;un, Cafer Turaç***8217;ın, Didem Madak***8217;ın ve burada adlarını sayamadığım birçok değerli şairin ömürlerini geçirdiği ve geçirmekte olduğu bu topraklarda, kendinden şair diye söz edilmesinden, ***8220;şiirin şerefi adına***8221; hicap duyulmayan Osman Akkoç***8217;un, gene şiir diye yayımlanmasından, nasıl bir cehaletin ürünüdür akıl sır ermez, çekinilmeyen ***8220;satırlar topluluğu***8221;nu, gazeteye yansıtılmış haliyle (virgülüne kadar sadık kalarak) yazıyorum buraya:
<O:P></O:P>
***8220;BÖYLE GÜZEL GÖRMEDİM
<O:P></O:P>
O yanaklar, dudaklar, bir yaylanın çeşmesi.
Göğüslerin üstünden ne hoş olur içmesi.
Bir yiğidin bunlardan, mümkün mü vazgeçmesi?
Böyle yanak, bir dudak, ömür boyu görmedim.
<O:P></O:P>
O gerdan yaylasını, omuzlar çevrelemiş.
Her yiğit sevememiş, aşkını ertelemiş.
Göğüslerin uçları, bir tülle örtülenmiş.
Böyle göğüs ve omuz, ömür boyu görmedim.
<O:P></O:P>
Gönül varmak istiyor, bir fıçı şarap içip.
İnce bel, ince kemer, ak sineye bir geçit.
Zülüfler yüze düşmüş, her birisi bir çeşit.
Böyle bel, böyle zülüf, ömür boyu görmedim.
<O:P></O:P>
Dili bir gül goncası, dişler inci sırması.
Gözler çölde bir vaha, rengi onun hurması.
Sözleri bir serenat, burnu çeşme kurnası.
Böyle bir dil, güzel diş, ömür boyu görmedim.
<O:P></O:P>
Beli bir bal peteği, göbeği bal arısı.
Bel üstü, bel aşağı, pırlantanın yarısı.
Saçı göğüs üstünde, sanki buğday sarısı.
Böyle saç, böyle göğüs, ömür boyu görmedim.***8221;
<O:P></O:P>
Nasıl buldunuz? Hâlâ bayıl(a)madınız mı, şiirin ***8220;hovardaca***8221; saçtığı rayihadan? Gönlünüzün gözleri hâlâ kamaş(a)madı mı, yaydığı şimşek parıltısına benzer ışımalardan? Cevaplarınız ***8220;hayır***8221;sa, ben ne diyeyim size, sizin gibi kadir-kıymet bilmezlere! Şairlerin şahını, şiirlerin şahikasını koydum önünüze, gene de hoşnut kalmıyorsunuz. Ya kötü niyetlisiniz, ya da şairden-şiirden anlamıyorsunuz. Üçüncü seçeneği dolduracak mazeretiniz varsa, lütfen, siz söyleyin!
<O:P></O:P>
Dikkat edin azıcık, velisinden gazetecisine, gazetecisinden sendikacısına dek, herkes, meseleye ***8220;uçkur***8221;unun ucundan bakmakla yetiniyor. Bunu yaparken de, meramlarını yanlış ve / veya karşılıksız kavramlarla dile getiriyorlar. Gazeteci ne diyor, bakalım: ***8220;İlkokul çağındaki öğrencilere okutulan şiirlerdeki erotik ifadeler, velilerin bile yanaklarını kızartacak cinstendi.***8221; İyi de, ne demek erotik? Erotik (Erotizma): Cinselliğin, pornografiye düşmeksizin, düzeyli bir romantiklik ve fantazya içinde yaşanması değil mi? Peki, bu şiirde, romantizm nerde, fantazya nerde? Hepsinden ötesi düzey nerde? ***8216;Göğüslerinin üstünden, ne hoş olur içmesi***8217; ve ***8216;Göğüslerin uçları, bir tülle örtülenmiş***8217; ifadeleri mi romantik / fantastik? Bu satırlar, en bayağısından bir düzeysizliği imlemezler mi? Öyle anlaşılıyor ki, Sözcü gazetesinin pek kültürlü (!) muhabiri, pornografiyle (veya müstehcenle) erotiği birbirine çok kötü karıştırıyor.
<O:P></O:P>
Onları karıştırıyor da, başka şeyleri karıştırmıyor mu sanki? Peki, şiirsellik nerde? Osman Akkoç***8217;un şairliği nerde? Şiir ve şair, bitpazarına düştü de, bizim haberimiz yok mu bundan?
<O:P></O:P>
Önemli ve çok saygın şairlerimizden Cemal Süreya***8217;nın ***8220;San***8221; başlıklı şiirine bir göz atalım mı şimdi de:
<O:P></O:P>
***8220;Kırmızı bir kuştur soluğum
Kumral göklerinde saçlarının
Seni kucağıma alıyorum
Tarifsiz uzuyor bacakların


Kırmızı bir at oluyor soluğum
Yüzümün yanmasından anlıyorum
Yoksuluz gecelerimiz çok kısa
Dörtnala sevişmek lazım.***8221;<O:P></O:P>


Ne diyor Süreya, sevgilisine : ***8220;Kırmızı bir kuştur soluğum / Kumral göklerinde saçlarının***8221; ve sürdürüyor: ***8220;Seni kucağıma alıyorum / Tarifsiz uzuyor bacakların***8221; <O:P></O:P>


Estetik mimarinin zarafetine, kırılganlığına bakın hele. Doğa(l)laştırımış, İnsan-Doğa sarmalında büyüselleştirilmiş, tenselliğin yadsınması bir yana, tenselliğiyüceltilerek erginleştirilmiş bir aşk var karşımızda.<O:P></O:P>


Devamında da: ***8220;Kırmızı bir at oluyor soluğum / Yüzümün yanmasından anlıyorum***8221; dizeleri geliyor. <O:P></O:P>


Zıvanadan çıkmış, katmanlarını çıldırasıya / çatlayasıya püskürten bir duyarlıklar yanardağı betimleniyor sanki. Derken şiir, toplumsallıkla bireyselliğin (bireyciliğin değil), alabildiğine kaynaştırıldığı bir potada eritilerek sonlanıyor: ***8220;Yoksuluz gecelerimiz çok kısa / Dörtnala sevişmek lazım.***8221;<O:P></O:P>


İmgesellik, lirizm, ses, edâ, tını, tartım.. her ayrıntı, en ince noktasına değin düşünülerek tasarlanmış da inşa edilmiş. Ne bir eksik, ne bir fazla. Erotizm, diye buna derim ben.
Osman Akkoç***8217;un, sanatsal bilgi ve duyarlık tornasının kilometrelerce ötesinden geç(e)memiş, sakillikler toplamının erotizmle kesiştiği yer nerdedir; o velilerden, o gazeteciden, o sendikacı(lar)dan (hem de eğitim sendikacısı) biri göstersin bana! Erotik şiir yazmak, estetik bilinç keskinliği ve zihinsel yontuculuk ister insandan. Öyle, her köşebaşında rastlayabileceğimiz bir kişinin ağzından ha dediğin anda çıkabilecek ***8220;böyle güzel görmedim***8221; cinsinden laf ka(la)balıklarına şiir muamelesinde bulunursak, Cemal Süreya vd. şair gibi şairlerin kemiklerini sızlatmış oluruz gömütlerinde. Hadi, günahın bedeli, velev kiöte-dünyada ödenir de; ayıbın ağırlığından henüz bu dünyada silkinmek gerekmez mi?<O:P></O:P>


Osman Akkoç***8217;un çiziktirdikleri keşke erotik olabilseymiş! Erotizmden kime ne zarar gelmiş, bugüne kadar? Erotizmden, erotik kültürden, ömrü boyunca ***8220;ortalama***8221;ya çalışmışlar, bir şey anlayamazlar, isteseler de anlayamazlar.<O:P></O:P>


Veliler ve söz konusu öğretmen sendikasının yöneticileri, kitabın toplanmasını istemişler. Vesayet demokrasisinin vasi yurttaşının yasakçı kafasının, yasaklamaktan başka seçeneği yok ki, uygulasın. Bu zırva-metinler, şiir midir, onu düşünmez. Osman Akkoç, şair midir, onu sorgulamaz hiç. Şiirle-şairle ülfeti / ünsiyeti olmamış ki ömrünce.<O:P></O:P>


Halbuki, Osman Akkoç, müstehcenlikle (onlar her ne kadar erotizm deseler de) itham edileceğine, sahih şair(ler)e ve halis şiir(ler)e hürmetsizliğinden eleştirilseydi, çok daha hayırhah bir pratik sergilenmiş olacaktı, sanatsal kültürümüz adına.<O:P></O:P>


Tabii, bütün bu işler için, belden yukarı, kafa ve kalp istikametinden düşünmek ve duyumsamak şarttır: Yere kafaüstü çakılmamak için!<O:P></O:P>


Ek: Sözcü gazetesinin erotik olarak gördüğü, bizce pornografik kültür(süzlüğ)ün ençığırından çıkmışbir yansıması sayılması gereken bu cahilane, bu sapına kadar şiirsizlikle malul zihniyetin, ilköğretim çağı çocuklarına aktarılmasına yekten ve kökten karşı olduğumuzu ayrıca belirtmek, lâf ebeliği olmaz mı? Ne demek istediğimiz, yapyalın ortada değil mi?Edited by: ahker
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #18  
Alt 08-11-2008, 21:10
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">"...kimse mermerden bir tren yapmayı düşünmüyor" </H3>
<DIV ="post-er-line-1">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">Erdal Atabek***8217;in ***8220;Belki de Sensin***8221; adlı öykü kitabında, öykü kişilerinden biri şöyle seslenir bize:

***8220;Metaller de alaşım. Daha hafif olacak. Ekonomiyi anlıyorum ama uygarlıkta ekonomi olmaz ki. Bunda büyük yanlışlık var. Hep ticaret, hep kazanç. Kapitalizm. Dünyayı kapitalizm mahvetti. Sosyalizm de aynı batağa saplandı. Hep faydalılık, hep işe yarama. Bir şey düşünen insanın önüne hep aynı soru çıkıyor, ***8216;bu ne işe yarar?***8217;. Bu ne işe yarar? Hep böyle düşünülseydi sanat olur muydu? Resim ne işe yarar? Heykel ne işe yarar? İşe yararlılıktan bu yüzden nefret ettim. Artık işe yarayan şeyler beni ilgilendirmiyor. Bu yüzden kimse mermerden bir tren yapmayı düşünmüyor. Mermerden tren. Beyaz mermerden, pembe mermerden, damarlı mermerden tren yapmak. Kimsenin aklına gelmiyor, neden? Ekonomik değil de ondan. Ekonomi? Yerin dibine batsın ekonomi. Her şeyi bozan da ekonomi değil mi? Ekonomik değeri yoksa sanat da yok. Sanat yoksa insan nasıl olur? İnsanlık çevrenin bozulmasından değil, sanat yokluğundan ölecek. Mermerden tren yapmayı düşünmediği için ölecek. Mermerden tren yapmak kimsenin aklına gelmezse insanın yaşaması ne önem taşır?***8221;

Uzun söze ne gerek? Kılı kırk yaran yoruma ne gerek? Ben böyle esaslı bir ekonomi(zm) eleştirisine, ekonomi kitaplarının çoğunda rastla(ya)madım. Bir de, ***8220;Bu ne işe yarar? Hep böyle düşünülseydi sanat olur muydu?***8221; sorusu, problematiğin tam da bam teline basıyor ki, imrendim kaldım.

"Sanatın ayakları yeryüzüne basmaz, uçuk insanların işidir sanatla ilgilenmek" diyenlerin bilhassa, döne döne okumasını isterdim, Atabek***8217;in ***8220;Belki de Sensin***8221; adlı öyküler destesini.

18. 2. 1992 Edited by: ahker
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #19  
Alt 24-11-2008, 11:05
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">"öğretmenler günü", öğretmenlik ve öğretmenler. </H3>
<DIV =post-er-line-1>
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">6 gün önce ***8220;Öğretmenler Günü***8221;ydü. Öğretmenler Günü dedikleri de ne: 12 Eylül Zorbalığı***8217;nın kusursuz bir sahtekârlıkla dayattığı uyduruk ve göz boyayıcı bir gün. İstismarcılar, tek taşla iki kuş vuracaklardı böylelikle: hem Atatürk***8217;ün efsanevi kişiliğinin, tarihsel şahsiyetinin arkasına gizlenerek, o günü (24 Kasım), O***8217;nun başöğretmen seçildiği tarihe kurnazlık yüklü bir manevrayla denk getirerek Atatürkçü görünecekler; hem de öğretmenleri seviyorlarmış havalarında hepsine birer ***8220;Allah saklasın muskası***8221; takacaklardı. Bu çabalarında nispeten başarılı oldular da: Günümüzde, etkili ve yetkili kimi mahfiller, o gün geldi mi daha bir Atatürkçü kesiliyor ve çok yazık ki, hiç azımsanamayacak kalabalıkta öğretmen kitlesi de (bunların içinde, kendilerini demokrat diye adlandıranlar da mebzul miktarda var), hiç gocunmadan, bu günü can havliyle ve hummalı faaliyetlerle kutluyor.

Devletin ve hükümetin ileri gelenlerinden tutun, yalaka medyanın mahut kalemşorlarına kadar herkes, öğretmenlik mesleğinin kutsallığı, öğretmenlerin çilekeşliği ve diğerkâmlığı üstüne döktürdü de döktürdü. Öğretmenler yoksulluk sınırının altında çalışıyorlarmış da, maaşları, ilkokul mezunu bir belediye işçisinin maaşının (futbolcularla, teknik direktörlerle kıyaslamazlar, timsah gözyaşı döktükleri anlaşılır o zaman, onlar sanki Michigan Üniversitesi mezunu) bile kat be kat altındaymış da. Ne martavallar, ne yıkayıp yağlamalar artık. Hepimiz onların eseriymişiz de, bugünlere bizi onlar yetiştirmişler de, yaşıyorsak onlara borçluymuşuz hayatımızı da ve ilâh.

Birkaç iyi niyetli ve safderun yazı hariç, söylenenlerin hemen hepsinde, saklanamayacak, saklanması başarılamayacak bir ikiyüzlülük kokusu vardı.

Şuradan başlamalıyım: Öğretmenlik, öteki mesleklerden bir meslek olarak, neden kutsal olsun ki? Öğretmenliğin başına giydirilen kutsallık hâlesi, bu mesleğe gökten zembille indirilmiş bir görüntü yüklüyor ki; bu fiil, öğretmenlik dışındaki mesleklere, o mesleklerin mensuplarına reva görülen bir haksızlık, haksızlığı da yarı yolda bırakan bir hakarettir bence.

İşini namusuyla yapan, görev bilincinden sapmadan davranan, diyelim bir itfaiyecinin, bir cankurtaran şoförünün, bir çöpçünün (temizlik işçisi diyorlar şimdilerde, ötekiler pislik işçisi mi), ne bileyim işte, bir hekim yahut bir vergi memurunun, işine hile-hurda karıştıran, öğrencisine öğrencisi gibi değil de yolunacak tavuk gözüyle bakan (özellikle özel derslerin, özel dersanelerin böyle bir yanı yok mu) bir öğretmenden daha saygıdeğer, daha haktanır biri olduğu doğru değil mi? Öyleyken, hayır, o öğretmen, insan yetiştiriyor ama, derseniz; ben de size, cankurtaran şoförü veya hekim de insan canı kurtarmıyor mu, diye sorduğumda ne diyeceksiniz? Sivas Madımak Oteli***8217;nde, yurdumuzun seçkin kültür-sanat insanları cayır cayır yakılırken, onları kurtarmaya savaşan cankurtaran şoförleri için, onlar hıyarları kurtardılar mı diyeceğiz? Rüşvete yan gözle bile bakmayan vergi memurunun işini, öğretmenlik değil diye, işten saymayacak mıyız? Çöpçülerin imanları gevriyor tozla dumanla boğuşmaktan, onları hangi sebeple saf dışı tutacağız? Suallerin ardı gelmez, buncası yeter şimdilik.

Bir de başka vecheden bakalım meseleye: Öğretmenliğin gerçekten de kutsal olduğu önkabulünden yaklaşalım. Kutsal ne demek: İlişelemeyen, erişilemeyen, eleştirilemeyen, neredeyse tanrısal veya yarıtanrısal niteliklerle donanmış olan demek. Dinler (inanç dizgeleri) kutsaldır: Tanrısal buyruklarla belirlenmiş sistematikler ve inanış düzenekleridir onlar. Siz, semavi dinlerse bahis konusu olan, o dinlerin tanrısına, o dinlerin ulularına hiçbir surette karşı çıkamazsınız, çıkarsanız (İslamlıktaki gibi kâfir) yahut dönme (mürted) olursunuz. Kutsalcıysanız (mukaddesçiyseniz), böyledir bu, eleştiremezsiniz. Eleştirinin olduğu yerde dogmalara (nass***8217;lara) yer yok zira, dogmanın olduğu yerde de eleştiriye.

Böyleyken, öğretmenlik ve öğretmenler nasıl olur da kutsal sayılır? Öğretmenin dediği, Tanrı kelâmı mıdır ki? Öğretmenler, bilimsel-teknolojik, kültürel-sanatsal değişmelerin ve gelişmelerin yasalarını, öğrencilere mantıksal bir tutarlılık ve felsefi bir erginlikle, yöntemsel bir yetkinlikle anlatmak ve yorumlamakla yükümlü bireyler değil mi? Yok, dondurulmuş ve durağan bir gerçeklikten, din adamları gibi teolojik bir dünyanın düzlemlerinden konuşacaklarsa, o zaman neden öğretmen onlar, ***8220;ezberletmen***8221; diyelim kendilerine, olsun bitsin, değil mi?

Yadsınamaz gerçek şudur ki: öğretmenliğin ve öğretmenlerin kutsal olduğu safsatasına, başta, onlara kutsal yaftası yapıştırmakta beis görmeyen egemen güçler ve onların borazancıbaşıları inanmıyor. İnansalardı, tarih boyunca silindir gibi ezer geçerler miydi onları, şamar oğlanına döndürürler miydi? Babam anlatırdı, sonra yakın tarih okumalarımdan öğrendim: 1950-60***8217;larda TÖS (Türkiye Öğretmen Sendikası) adında bir meslek örgütleri varmış öğretmenlerin. Demokrat ögeleri olan, toplumsal sorunlarla eğitim sorunlarını birleşik algılayan, o zamanların çağcıl örgütlerindenmiş. Fakir Baykurt***8217;un önderliğindeki bu kuruluşun üyelerine neler çektirmemiş patronların-ağaların düzeni. Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmen yazar ve şairlerin (aklıma hemen Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Osman Şahin ve gene Fakir Baykurt geliyor) çanlarına ot tıkamak için ne dalaverelerin çevrildiği kimselerin meçhulü değil. Bütün darbelerde posasını çıkardılar o aydınların. Bölük bölük kıydılar onlara. İşten el çektirerek, açlığın karanlık kuyularına mı tepmediler, tutukevlerinde işkencelerden mi geçirmediler.? Çok bariz bir örnek daha: 1981***8217;de, o tarihte 70***8217;ini devirmiş, mizah yazarı (Hababam Sınıfı'nın yazarı) ve şair Rıfat Ilgaz***8217;ı (Ilgaz, öğretmen kökenlidir. Sadece CHP Faşizmi'nin borusunun öttüğü 1940'ların Tek Parti Diktası'nda, ortaokul Türkçe öğretmeniyken, görevden alınır ve ocağına resmen incir ağacı dikilir. Kovuşturmalar, tutuklamalar, açlığın ve yoksulluğun getirdiği veremle boğuşmalar, birbirini izler artık. 12 Mart'ta da rahat bırakmazlar onu, çilenin bini bir paradır) gözlerinden bağlayıp sokaklarda sürüklediler utanmadan hiç, kodese tıktılar koca çınarı. Kimler mi: Kenan Evren Faşizmi***8217;nin karagönüllü uşakları. Bu kadar mı: 12 Eylül Cuntası***8217;nın öğretmenlere, dönemin sol eğilimli TÖB-DER***8217;li öğretmenlerine ettiği eziyetler ansiklopedilere sığmaz. 1402 sayılı karakuşi bir yasa çıkararak, binlerce öğretmeni (aralarında, köy öğretmeninden profesörüne kadar her kademeden eğitimci vardı) aç-biilâç bıraktılar, fişlediler ve damgaladılar, zindanlarda soldurdular, sakat bıraktılar, sürgünlere yolladılar, eşleri ve çocuklarıyla birlikte. Zulümleri artsın, kanmadılar; görece demokrasiye geçilir gibi olduğunda da sürdürdüler baskılarını. Düzene muhalif ne kadar öğretmen varsa, atamasını yapmadılar, gözlerinden nasılsa kaçmış olanlara da nefes aldırmadılar, kovuşturmaların soruşturmaların cenderesinde boğdular çoğunu. 1990***8217;lardan beri de, Eğitim-Sen üyeleri başta olmak üzere, öteki öğretmen sendikalarının ilkeli ve dürüst öğretmenlerini eziyorlar, ellerinden geldiğince. Uzlaşmacı, renksiz, uyuşuk, düşsüz ve düşünsüz, kimin arabasına binerse onun türküsünü çığıran günoğlu öğretmen müsveddelerine ise (hangi sendikanın üyesi olursa olsun) dokunmadıkları gibi, öylelerini bir biçimde teşvik bile ediyorlar.

Bir de kalkıyor, 12 Eylül Anayasası***8217;nın ve sosyo-ekonomik sisteminin en ateşli taraftarları olan modernist / postmodernist / özel sektörcü / milliyetçi (ulusalcı değil, ulusçu) / devletperest / sosyaldemokrat / demokratik solcu / din esnafı..siyasal yelpazenin tüm kanatlarından temsilciler, her yılın 24 Kasım***8217;ında sıkılmadan, yüzleri kızarmadan ***8220;ah öğretmenim, vah öğretmenim***8221; ağıtları düzüyor; yahut ***8220;canım öğretmenim, cicim öğretmenim***8221; melodilerini terennüm ediyor.

Madem o derece bayılıyorsunuz öğretmenlik mesleğine ve öğretmenlere, çektikleri ekonomik sıkıntılardan ötürü ciğeriniz yanıyor; arttırın o mesleğin ve mensuplarının maaşlarını, insanın en doğal gereksinmelerini karşılayabilecek bir düzeye çıkartın, durduran mı var sizi? Var ama, hazineden geçinmeli ***8220;krema bürokrasi***8221; izin vermez buna. Memleketin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını çarçur eden oligarşik-asalak zümre, hiç geçit vermez.

Eğitim sistemine tepeden tırnağa bir çekidüzen verin. Evrensel ölçeklere yaslandırın izlencenizi. Bilimsel düşünen, yurtsever-demokrat içerikli kitaplar yayımlayın. Sizin gibi düşünmeyenleri paspas çiğnercesine çiğnemeyin, onlara da değer verin. Dirsek temaslarıyla kirlenen ilişki biçimlerinden nefret edin. Ehliyeti ve liyakati öne çıkarın. Kadrolaşmalara bir son verin. Kültürel-sanatsal içerikli öğretmenleri el üstünde tutun. Ne yazık ki, sonuncu tercih olarak öğretmenliği seçenlerin eline bırakılmış bu mesleğin kalitesini yükseltmek gibisinden bir derdiniz olamayacak anladık, endişeniz olsun biraz. Okulları donatın, teknolojik devrimin son sistem araçlarıyla. Özel dershaneleri (ticarethanedir hepsi), özel eğitim kurumlarını kolejinden üniversitesine değin kapatın derhal, yatırımlarınızı kamusal-halkçı bir eğitim politikasına yönlendirin. Özel sektöre oluk oluk akıtt(ırd)ığınız milyarlarca ytl.lik parayı, bu yurdun öz evlâtlarının istikbaline ve istiklaline kullanın. ***8220;Buyurgan devlet(çilik)***8221;ten ***8220;servis devleti***8221;ne (***8220;emir devleti***8221;nden ***8220;hizmet devleti***8221;ne), daha açık söyleyeyim: ideolojik-otoriter yönetim sistemini ivedilikle terkederek, demokratik-katılımcı seçeneğe geçin bakalım, oluyor mu bunların hepsi olmuyor mu? Sizi, bunları hayata geçirmekten alıkoyan, bilemediğimiz güçler mi var? Varsa, ne diye kandırmaya çalışıyorsunuz bizi, yatsıya kadar yanmayan mumlarınızla?

İnananlar var bunlara, inanmasalar da inanır gibi görünenler bir de. Yelkenlerini 1980***8217;lerin Reaganizm-Theatcherizm rüzgârlarıyla şişiren Evrenizm-Özalizm ideolojisinin mihmandarlarının yaygınlaştırdığı kötürümleştirici kötümserliğin kıskacında kıvranan ya da sözkonusu kötümserliğin vurdumduymazlığa dönüşmüş biçimi olan ***8220;vur patlasın, çal oynasın***8221;cı yığınlar, Öğretmenler Günü***8217;ne toz kondur(t)muyorlar, ana kuzgunun yavrusunun üstüne titremesine benzer biçimde titriyorlar, o günün üstüne. Dedim ya: Öğretmenlerin, ne yazık ki, irkiltici çoğunluğu, o günün gayrimeşruluğundan dahi habersiz. Hem nalına hem mıhına vurmaktan neden kaçınmalı: Bu günü uygulatanlar günahkâr da, uygulayanlar sütten çıkmış ak kaşık mı sanki? Günümüz öğretmen tipinin temel karakteristiği, dipsiz bir cehaletle maluldür. Öğretmenler (ayrıksı birkaç örnek, gerçeği değiştirmiyor), okumuyorlar artık, öğretmenevi denilen kahvehanelerde kâğıt ve okey oynamakla, maç seyretmekle (maç seyrederken görmelisiniz kutsal öğretmenleri: vallahi korkarsınız, kahrolursunuz, öyle bir vasatlaşıyorlar ki), sigara ve içki içmekle tüketiyorlar ömürlerini. Biraz aydın geçinen öbeği de, sendikaların yerel şubelerinde, içeriksiz siyasal nutuklarla ve çene çalmakla harcıyor zamanını. Kültür-Sanat etkinliklerine eylemli katılmalarını bekleyen kim, hiç değilse bir-iki edebiyat dergisi, bir-iki toplumsal yayın organı takip etseler! Yeminle beraber söyleyeyim: hâlen görevde olan veya emekli farketmez, altkültür gruplarına seslenen gazeteleri bile heceleyerek okuyan öğretmenler tanıyorum. Söylemek fazladan olacak: Öğretmenler, yekpare (homojen), hepsi birbirine özdeş veyahut denk insanlar değil ki. Ekonomik, toplumsal, entelektüel bakımlardan farklılıklar var aralarında. Ayrışıktırlar (heterojen). Yoksulu var (tek kuru maaşla n'apsın garibim, karısı evde, dört-beş de çocuğu var kiminin); orta hallisi var (eh işte, iki maaş, iki-üç ev, otomobil filan); ortalamanın üstünde yaşayanı var (evlere giderek yahut özel büroda, saati 50 ytl.den 100 dolara kadar fizik, matematik, ingilizce vs. ders verenler; ki bunların çoğu bir de dershanelerden maaş alıyor, dahası doğrudan dershanenin ortağı / sahibi durumunda. Böylelerinin villaları, mercedes arabaları, epey bir taşınmazı ve yüklü miktarda da parası var.) Öğretmenlerin de toplumsal meselelere hassas olanı var, dünya yansa hasırı yanmayanı var. Öğretmenlerin de kültür-sanat atılımlarının içinde olanı (yazar, şair, ressam vd. öğretmenlerin yanısıra; okur / izleyici konumunda) var, elifi görse mertek zannedeni var. En temel biyolojik / fiziki ihtiyaçlarını (yemek, giyinme, barınma) bile karşılayamayan fukara öğretmenime ne diyebilirim? Yarım kilo kıyma almak için kırk çataktan atlayana ben, "git biraz da Genco Erkal seyret, Zeki Demirkubuz'un yönetmeni olduğu şöyle şöyle bir film var, ona git, Erkan Oğur konserini kaçırma sakın" dediğimde, o öğretmen benim ağzımı-burnumu dağıtırsa, haksızdır demek mümkün mü kolay kolay? Benim eleştirdiklerim, öğretmenlerin yükünü tutmuş, dünyalığını yapmış olanları: Adamın (kadının) arabası var, kışlığı, yazlığı var (kimilerinin birkaç tane), karı-koca düzenli akmasa da her saat tıp tıp damlayan iki geliri var (bazısının özel dersten de var); evin perdelikleri, mobilyası vs. ikide bir değişiyor; başta cep telefonu (aile üyelerinin hepsinde var) olmak üzere, elektronik aygıtların son modelleri var; gözümüz yok, Allah daha çoğunu versin de; kitaba, dergiye, sanata, kültüre yatırım deyince neden zırnık yok? Bir dergiye 5 ytl. verilir mi diyenini tanıyorum, daha vahimi: bedava versen okumayacakların sayısını saptamaya sinirleriniz dayanmaz. Çağdaşlığı kimselere bırakmazlar ya, teknoloji kullanmayı en belirgin uygarlık ölçüsü sayarlar ya, internete de bağlıdırlar; bağlıdırlar ama, gazete okuyorlar sanmayın oradan, toplumsal-siyasal gelişmelerle meşguller sanmayın, günahlarını alırsınız sonra: youtube, facebook türünden dedikodu sitelerinde gezinirler; en iyimser tahminle, erkekseler fanatik taraftarı olmakla iftihar ettikleri futbol takımlarının oyuncularına dair malumatlar edinirler; bir de, şans topu, sayısal loto gibi talih oyunlarının sonuçlarını öğrenirler; kadınsalar, TV starlarının yaldızlı yaşamlarını merak ederler, parfümlere, deodorantlara, döviz fiyatlarına falan bakarlar işte.

Böyleleri, kendi gübreliklerinde çürümekten / kokuşmaktan şekvacı olmadıkları gibi; çürüme / kokuşma sürecinin karşısına dikilerek,12 Eylül Mutlakyönetimi***8217;nden kalma bu günü kutlamayan, eleştiren, antidemokratik bir uygulama diye değerlendiren az sayıdaki içtenlikli, dürüst, demokrat insanı da küçümsemeye kalkarlar akıllarınca; onları, kendi pasifist ve korkak politikalarının (evet, bütün apolitik görüntülerine karşın, politik bir tavırdır bunların ki de, düzendaş bir politik tavırdır) maskesini düşürdükleri için dışlamaya çalışırlar ama, nafile! O bir avuç yurtsever-demokrat-tutarlı öğretmen, o günün ipliğini pazara çıkarmaktan yılmaz, direncini her yıl biraz daha berkitir ve gerçek öğretmenler gününün, evrenselliğine vurguda bulunarak, 5 Ekim olduğunu ısrarla söyler.

Özetlersem: 24 Kasım Öğretmenler Günü, yutturmasyondur kelimenin eksiksiz anlamıyla. Bu günü kutlatanlarla kutlayanlar, iki kaşık gibi iç içe geçmişlerdir, ayrışmıyorlar; biri öbürünün mütemmim cüzü olmuş. Kutlatan egemen sınıfların vebali büyüktür burada, gelgelelim kutlayan öğretmenlerin (daha doğrusu öğretmen geçinenlerin) vebali daha büyüktür.

Beğenmeyen, eşeğini ayrı bağlasın: "24 Kasım Öğretmenler Günü"nü kutlamıyorum.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">30.11.2007
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
  #20  
Alt 07-12-2008, 10:03
ahker ahker isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2008
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 90
Standart

<H3 ="post-title entry-title">"aşk'ın gücü var mı?" </H3>
<DIV ="post-er-line-1">
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">Dünkü (12.12.1993), Aydınlık gazetesinin ***8216;Bilim ve Ütopya***8217; ekinde, felsefe profesörü Ahmet İnam***8217;ın ***8220;Aşkın Gücü Var mı?***8221; başlıklı, çarpıcı / coşkulu / derinlikli bir yazısı vardı. Ben, İnam***8217;ın o yazısından bol bol alıntılar getirerek toparlamaya çalışacağım bugünkü yazımı.

***8220;Aşk var mı? Bu sorunun yanıtı neye ***8216;aşk***8217; dediğinize bağlı. Ama neye aşk dendiğinin anlaşılabilmesi de, bana sorarsanız, onun içten yaşanmasına dayanıyor.***8221; (A.İnam)

Evet, içten yaşama, çok önemli. Ezici çoğunluğun dudak büktüğü, ezip geçtiği bir duygu bu. Sahiciliğe değil de sahteciliğe bel bağlayışımızın kökeninde, içtensizliğimiz yatıyor. Öyle olunca da: aşk olmuyor, âşık olunamıyor. Âşık gibi olunuyor belki.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Aşk psikolojik ya da sosyolojik bir olgudur.***8221; (A.İnam)

Aşk, psikolojik ve sosyolojik bir olgu olmakla sınırlı değil. Onun kıvrımları, uzantıları, sürekleri..bence, Mitoloji ve Estetik başta olmak üzere, insani yapıp-etme disiplinlerinin hepsine karışıyor. Dahası: bilinemezliklere gömülü, gizemsel köşeleri var Aşk***8217;ın. Matematikselin ve beş duyu dünyasının kalıplarını kıran, bırakalım dışsal faktörleri, salt kendi üstüne kapandığında bile tedirginliğinden kurtulamayan, kurtulamadığı gibi tedirginliği logaritmik biçimde artan bir karakteristiği var. Bir bakıma denebilir ki: Aşk***8217;ın aşk katına yücelebilmesi, onun belirsizliğinin / bilinemezliğinin eseridir.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Şimdilerde biyolog, kimyacı ve farmakologların hışmına uğradı aşk. Hormonların insafına bırakıldı.***8221; (A.İnam)

Görkemli kalp çarpıntıları, yarı-tanrısal duygu ürpermeleri, tarihin karanlıklarına gömüldü artık. Yalvaç bilimciler, rasyonalist resuller, pozitivist mabetlerin pragmatik imamları..Aşk karşıtlığında omuz-omuza. Materyalizmi ve Darwinizm***8217;i tersinden dinselleştirerek, bozguna uğrattılar Aşk***8217;ı. Doğabilimcilerin, Aşk***8217;a karşı işlediği cinayetlerin, mollagarşi mensuplarının işlediğinden daha vahşiyane olduğunu düşünüyorum. Köktenbilimcilerle köktendinciler, Aşk***8217;a husumette aynı saflarda!
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Nice cerrah, nice aşk hastasının yüreklerini, beyinlerini açmış ve orada aşkı görememiştir. Aşk uru diye bir ur bulsalar keseceklerdir. Psikologlar kafalarındaki aşk teorileriyle hastalarını iyileştirmeye kalkarken çoğu kez ona ***8216;dıştan***8217; bakmışlardır.***8221; (A.İnam)

Tamamen böyle. Toplum ve davranış bilimlerinin Aşk***8217;a yaklaşımı, yazık ki, doğa bilimlerinden pek farklı değil. Deterministik (sebep-sonuç ilişkilerinin mutlaklaştırıldığı, gerekirci teori) görüşe fanatik bağlanmacılık, ki çoktan aşılması gerekirdi, onların da açmazıdır. ***8220;Aşk***8217;ın aşkınlığı***8221;nın ele-avuca sığmaz, formüllerle / denklemlerle / teoremlerle denetlemez bir taşkınlık taşıdığını anlayamıyorlar. Aşk***8217;ın, Husserl***8217;in ***8220;paranteze alma***8221; diye tâbir ettiği, varlıkların özüne / tözüne, onların varlık-olma biçimlerinden büsbütün soyularak / soyutlanarak erişilebileceği tezindekine benzer bir öngörüyle, o da belki, bir nebze anlaşılabileceği telâkkisi, mezkur (post)modernist-peygamber psikologların /sosyologların havsalasının alabileceği basitlikte bir işleyiş değil, bilinmelidir.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Sevgi, bilinç işidir. Bilgi ve düşünceyle gelişir. Aşk zordur. Her gün çalışmak gerekir: Aşk çalışmak. Ucuz değildir, ayağa düşürülmemelidir. İnce bir iştir. Acılarla hayal kırıklıklarıyla büyür. Sanatla, düşünceyle, engin bir iç dünya ile beslenir.***8221; (A.İnam)

Ne var ki, ayağa düşürüldü Aşk. Önüne gelenin gözleri aşktan kararık. Adam, tastamam bir otomobil manyağı. Onu sabunla suyla yıkarken, fırçalarken benliğini yitiriyor. Bir çizik yediğinde arabası, babasının ölmesine üzüldüğünden daha fazla üzülüyor. Sonra, meyhanede kafayı çekerken, duygu patlamaları yaşamaya başlıyor birden: Ben karıma (sevgilime) âşığım abi! Nah âşıksın! Kütük, âşık olabilir mi? Metal yığınına kölece sâdık kişinin Aşk neresinde barınsın? Otomobilinin paryasıdır o. Özgür değil ki. Aşk, özgürlük ister.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Cinsellikle sınırlı değildir. İnsanlar, düşüncelere de, ülkülere de âşık olabilirler. İnançlara âşık olanlar da vardır. Aşkın nesnesi üstüne yasaklama getirilemez.***8221; (A. İnam)

Nice örnekleri var bunun. Yüzlerce, binlerce yıl ötelerden. Sokrates, Bruno, Nesimi, Şeyh Bedreddin; yakın tarihimizden Nâzım Hikmet, İsmail Beşikçi ve daha onlarcası. Hepsinin ortak niteliği: yaşamlarını devrime dönüştürmeleridir. Militan siyasetten, Deniz-Yusuf-Hüseyin üçlüsünü de unutmayalım.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Gelip geçici tutkuların, sığ yürek çarpıntılarının, bilgisizliğin, deneyimsizliğin, hamlığın, hırsın, çıkarın yeri yoktur aşkta.***8221; (A. İnam)

Bundan diyorum: Adamın yüreğinin kılcal damarları, iki direk arasından geçen ayaktopuna bağlı. Veya kadının gecesi-gündüzü, mobilyalar tarafından işgal altında. Hamlığın, bilgisizliğin, paganist-eşyacılığın anaforlarında boğulurken, nasıl sevsinler bir insanı, o insanın trajiğini? Nasıl ve neden kafa patlatsınlar ki, İbn-i Rüşt veya Ali Şeriati üstüne? Hegel***8217;i ve onun Marks tarafından ayakları üstüne oturtulmuş diyalektiğini neden bir problematik olarak görsünler? Bir kekliği gagasından, bir sokak köpeğini taşla vurula vurula ezilmiş ayağından nasıl öpsünler? Yürekleri çıfıt çarşısı onların.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Asıl gerçekçi âşık olandır. Çünkü aşk, gerçekliğin o zamana değin fark etmediğimiz boyutlarını gösterir(***8230;) Unutmayalım: Aşk emek ister. Bakım ister. Uğraşmak, didinmek. Yılmamak. Yaşanan sıradan dünyanın içinde kalarak dışında durursunuz.***8221; (A.İnam)

***8220;aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti ***8220;(Cemal Süreya) demişti Şair. Ahmet İnam, şairi doğruluyor dedikleriyle***8230;Siz, dünyanın dışında durmayı, Aşk***8217;ın şerefi adına seçmişsinizdir, anlamaz leş yiyiciler, ***8220;sıradanlar cephesi***8221;nin ***8220;sıradan neferler***8221;i.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Aşkta başkaldırı vardır.Eleştiri. Sevgili eleştirir ve eleştirilir. Yoksa aşk geliştirici olmaz. Yaratıcı olmaz.***8221; (A.İnam)

Peki, bizim âşıklarda işler mi, eleştiri-özeleştiri düzeneği? Âşık mısın, her ezasına-cefasına boyun eğeceksin. Evet efendimci. Tipik bir emir eri***8230;Aşk değil bu, mazoşizmin allahı! Kişilik bozukluğunun en onarılamazı!..Aşk: isyancı, dik başlı, açık alınlıdır; bilmezler.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;İletişimdir aşk. Sevgilisiyle olan sorunlarını, dünyayla, toplumla olan sorunlarını iletişim gücüyle, içindeki ateşle çözmeye çalışır. İçinde yanardağ vardır. Yerinde duramaz. (***8230;) Aşk pısırıklığa aykırıdır. Edilgenliğe düşmandır.***8221; (A.İnam)

Ahmet İnam***8217;ın bu dediklerini, ***8220;Aşk: protesto eder ve devrimcidir***8221; diye özetliyorum.
<DIV ="post- entry-c***111;ntent">***
***8220;Aşkla değiştirilmemiş dünya, görünüşte, toplumsal, ekonomik, politik yönlerden değişse bile, içten değişmemiştir.***8221; (A.İnam)

Bu dünya, şirazesinden sapmış bir dünya. Ne kadar maddi refah üretir ve ne boyutta para / eşya / meta tüketirse, o derece çağdaşlaştığı / uygarlaştığı zehabına kapılıyor. Dünya, her değeri istatistikle ölçüyor, matematikle boğazlıyor (matematiği o kadar da severim). Boğazlayamadığını da yok sayıyor. Örnekse: Aşk***8217;ı, ***8220;kimyasal tepkimeler***8221;le tanımlayarak ***8220;redoks denklemleri***8221;ne hapsetti işte. En iyimser görüşle: atomize etmek istiyor onu, sonra da yedi düvelden silmek. Sevmeyi / sevilmeyi, ruhundan sakatlanmış, hastalıklı / hasarlı kişilerin iş(sizliğ)i olarak görüyor.

Dünya, dış bakımlardan hep yenileniyor, kabuk değiştiriyor gibi. Görüntü aldatmasın: içten çürüm çürüm çürüyor. Kokusunun duyumsanmadığı nokta kalmadı. Çürüyor, daha da çürüyecek: ***8220;Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek***8221; (Adnan Yücel).

12.12.1993-2007 Edited by: ahker
__________________
\"Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.\"
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 08:06


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum