Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > KİTAPLAR - DERGİLER - KİŞİSEL SİTELER > Dergilerden Seçilenler

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 13-01-2009, 22:08
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Eliz Edebiyat'tan Seçilenler



KAPİTALİZM VE ŞİİR

Necmi Selamet


Şiirin, imgelernde denetlenerek, duygudan duyarlılık düzeyine ulaşması zaman alır; bu biraz da kültürlenme sürecine bağlıdır; son alınan bilginin zihinde diğerleriyle buluşarak anlamlı bir bütüne doğru yol almasına... Tıpkı toplumsal ya da evrensel devinim göstergeleri ve sonuçlarının ortaya çıkışının zaman alacağı gibi.

Bütün toplumlarda sanatbilimi belirleyen en önemli unsur: Toplumun yaşayış biçimi, sınıfsal olanaklar ya da olanaksızlıklar, açlık ve savaşlar; ekonominin gelişimi ya da çöküşü gibi nedenler ve nedenleri doğuran iç ve dış etkiler sonrası yaşanan toplumsal devinimlerdir.

Kaldı ki bu defaki küresel ekonomilerin krizi. Yakın gelecekte, kapitalizmin çöküş öyküsünün sona yaklaşan paragraflarında her şeyin birdenbire oluşuvermediğini göreceğiz, yazıldıkça ... Kapitalizm, bu sonucun doğal yıkımında biraz da kendi payı olduğunu bilecek, çünkü sendikalaşma ve örgütlenme özgürlüğü mücadelesinde, köşe başlarında duran kendi sözcüleri bile kapitalizm tarafından kullanıldı; bireyin özgürlüğü engellendi. Aile denen en küçük birim anlayışında köklü bozulmalar yaşandı. 17. Yüzyıldan başlayarak kadın ve çocuğun gücü, iş gücüne dönüştü. Aile bireylerinin sosyal hayattaki ve kendi aralarındaki ilişkisi, doğrudan para ile olan ilişkisi karşısında gitgide eridi, yozlaştı, tüketim ekonomisine ve dolayısıyla kısmen şiddete yöneldi, insani yanımız yaralandı ve hatta gitgide çürüyor. 'Tarım' ve 'Köylü' kavramlarının içi boşaldı. Uzun bir süreç içinde uygulanan planlar evrensel çöküşe dönüşüyor.

Paranın işlevi ve gücü evrenseldir. Paranın gücü, işçi sınıfını paradan uzaklaştırmaya, kültürsüzleştirmeye ve mülksüzleştirmeye yetti belki ama, bunların yanında, toplumsal yabancılaşma sonucu, bireysel bencillik, korunma içgüdüsü bireyleri koşullara karşı dik tuttu, koşullar bireye direnç kazandırdı. Bu direncin, örgütlü bir biçimde özgürlüklerin genişletilerek kapitalizme bir tokat gibi geri dönme zamanı geldi. Kapitalizmin kendi kurduğu sözüm ona denge bozuldu, yıkıldı yıkılacak; ya da bir süre böyle sürünerek yeniden canlanacak. Küresel bağ içindeki toplumlar, uluslar, direnç kazanan birey de zarar görecek bu çöküşten, ancak payı büyük olanın kaybı daha büyük olmaz mı?

Tanzimat'tan itibaren batılılaşma ile birlikte başlayan Birinci ve İkinci Yeni'nin biçim ve içerik hamlesi; dil ve harf devrimi, 1940'lardan 1970'lerin sonuna kadar hızlı toplumsal değişimin ürünü toplumcu gerçekçi şiir, 1980 sonrası baskı rejiminin getirdiği sansür ve şiirin kazandığı anlamsal yük, estetik değerler gibi toplumsal devinimler sonucunda değişen şiiri anımsayalım...

Durgunluk ve kriz anı: Dünyada siyasi erkler veya devletler bankaları kurtarma eğiliminde. Oysa aile ekonomisi açısından bakıldığında, ekonomik bunalımlar ne gariptir ki; kapitalizmin yükselişinde de çöküşünde de yaşanabilir; sonuç: işçi sınıfının maddi¬manevi her türlü özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açar. Kısıtlanan özgürlükler ekonomik bunalımların göstergesidir de diyebiliriz. Ekonomik darlık her açıdan yasaklama sistemlerini genişletiyor.

Sözcükler ve sözcük etkileşimlerine en çok gereksinim duyan yazın, bilim ve sanat bu nedenle ifade darlığı içine düşüyor. Bu darlık genelde entelektüel üretimi özelde sanatsal, şiirsel üretimi yeni açılımlara yöneltecek belki de. Birinci Dünya savaşının ardından parlayan Dadaist akımın poetikasının oluşumunda, öğelerinin belirlenmesindeki ana unsur yasakçı zihniyet değil midir?

Marks: "Kapitalist üretim sanata ve şiire düşmandır." diyordu. Kapitalizmin gücü zayıflıyor. Bu durum önce bireyleşme(birey olabilme) sonra sınıf bilinci ve özgürlüklere ilişkin istemleri öne sürme zamanı geldiğini imliyor. Şiir bu anda işlev kazanmalı; estetik kaygılarından daha çok, insani açıdan kaygılar taşımalı... Estetik kaygılarla insani kaygılar arasında yeni bir şiirsel denge kurulmalı. ..

Küresel bir çöküşün ardından, evrensel boyutta, şiirin yakın gelecekte değişmeye başlamasını beklemek, ummak yanlış olmaz


Eliz Edebiyat / Sayı 1 / Ocak 2009


__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 22-01-2009, 15:12
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart



ŞİİR ve GENÇ ŞAİR

Soner Demirbaş

Genç şaire bakış'ı iki farklı düzlemde ele almak olası. Bunlardan ilki ve önemlisi 'genç şiir'i (tüm zamanlara ait) yazan-yaratan-kuran şaire bakış olarak adlandınlabilir ki burada şairin kemik yaşının bir önemi yoktur. Çünkü yazdığı şiirle her zaman genç kalabilmeyi başarabilen şairler olarak da yaşamlarını her daim sürdüreceklerdir. İlhan Berk'in öldüğüne kim inandırabilir bizleri. İkinci olarak da doğum yılı olarak 'genç şaire bakış' olarak adlandırılabilir ki bu duruma ve Türkçe yazılagelen şiire bakıldığında çok da ufuk açıcı gelmeyebilir. Her ne kadar söz konusu 'şiir' olunca şairin yaşının önemi yoksa da şiir yazan biri (şair) yeni doğan bir insan kadar genç; dünyanın yaşı kadar da yaşlı olabilir.

Genç şairin, var olan an ile olmayan (olmasını istediği) an arasında gezinen şiiri bir güzel yalanı kurma sanatı-edimi olarak aramaya başlaması; aynı şekilde mekan konusunun da yine şiirin ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünmesini gerektirir. Söz konusu olan şey şiir olunca ve şiiri de sözcüklerle yapmak-kurmak durumunda olunca şairin yerinin mekan olarak neresi olduğu çok da önemli değildir. Önemli olan düşüncenin ve yapılanların şiire, insana ve yaşama gidip gitmediğidir.

Şiirin yaşamdan çıkıp tekrar yaşama döndüğünü, dönmesi gerektiğini hiçbir zaman unutmamalı genç şair. Burada Gülten Akın'ın 2008 Frankfurt Kitap Fuarı'nın kapanışında yaptığı konuşmasındaki şu sözlerini anımsamasında fayda var genç şairin: "Bizler hayatın dilini, sanatın yazının diline çevirenler, onu kitaplara sığdırmaya çalışırız. Estetize ederek sunduğumuz bir amacımız var: hayatın ve dünyanın değişimine katkıda bulunmak.'" Belki de tüm mesele burada. Genç şairin üzerinde durması gereken şey sorular sorarak ve yaratısıyla sorular sordurarak insanı insan ile buluşturabilen kurgulanmış metinler oluşturarak bu katkıya ortak olmak olmalı.

Şiiri kuran genç şair, kurduğu şiirin sesini ve müziğini de düşünmelidir. Çünkü şiir ve müzik birbirinden hiçbir zaman ayrılmayan (ayrı disiplinler olduğu unutulmadan) ve sürekli iç içe olan iki güzel esintidir. Sözgelimi bazı genç şairlerin yazdığı bazı şiirler için atonal müziğin tınılarını içinde taşıyan bozunumlu dizeler bulunduğu söylemine karşı, atonal müziğin de toplumda aksayan ne varsa distorsiyon ile telafi ettiğini söyleyebiliriz. "Şiir sesti!; ritmdi!; alaştır görüntüden çok. Kajiye ses demektir. Egitimi olmayan da ritmi yakalayabilir. İlahiler, sesleı; ritmler gelir ve görmeyenin beynine yerleşi!: Harfler, kelimeler yerini allı: "'Bu bağlamda şiiri ve müziği de hayata müdahale edip, onu değiştiren, sözcükleri ele geçiren, anlamlarını kurcalayan, yıkıp dağıtan ve yeniden kuran, kendi dinamiklerini kendi oluşturan bir durum olarak görmekte fayda var.

Şiirin kendini anlatan bir dili vardır. Şiir, var olan sözcüklerle olmayan şeyleri anlatabildiği-sezdirebildiği gibi var olan sözcüklerin yüzey ve derin yapılarından faydalanarak sözcüklerden yeni sözcükler de üretebilir. Genç şair, şiiri sırf bir diloyunu gibi düşünme yanılgısına düşmeden dil içinde bir diloluşturarak yaşamı da zenginleştiımenin yollarını arayabilir.


Estetik bilincin oluşması ve oluşturulması bağlamında şiir yazan-kuran, yaşça genç olan şairler az olmakla birlikte yayımlanan bunca şiir bolluğuna rağmen nitelikli ürünlerle de buluşturabiliyor bugünkü okuru.

Büyük seçiciliği zamana bırakmanın doğruluğuna inanmakla birlikte yazdığı şiirin ve şiir dilinin tüm tarihini de içine alarak peşine düşen isimlerin Türk şiirine daha
kalıcı metinler bırakacakları söylenebilir. Her biri farklı şiir damarlarından farklı renkler taşımakla birlikte bir Ahmer Bozkurt, bir Mehmet Can Doğan, bir Nilay Özer, bir Bili Ayhan T., bir ŞerefBilsel, bir Kemal Varol, bir Selim Tema, bir Efe Murad'ın yaptığı çalışmaları dikkatle izlemekte fayda var, şiir yazmalarının yanı sıra şiir üzerine söyledikleri ile de. Bu kadar mı? Kuşkusuz bu kadarla sınırlı değil. Bir şiir tarihini-birikimini sınırlı sayıda isme indirgemek de biro kadar sakıncaı!. •


GültenAkın, Kitap-lık Edebiyat Dergisi, Kasım2008, sayı 121, sayfa 104
, EceAyhan, Sivil Denemeler Kara, YKY, Eylül 1998, sayfa 62


Eliz Edebiyat / Sayı 1 / Ocak 2009
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 26-01-2009, 23:28
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


İZ/DÜŞÜM: 1

Nuri Demirci

Anahtar sözcükler: Tarih, Hafıza, Pıt.

Tarihe Giriş: Edremit Körfezi'yle vatandaş olan Ahmet Uysal ve Bülent Güldal iyi bilir, Akçay'dan sonra Altınoluk'a varmadan Güre diye bir yer vardır. Bir kıyıcığa çömelmiş, yüzünü denize vermiştir; iğde ve zeytin ağaçlarıyla iç içe, körfeze bakınır.

Orayı gördüm, sahiline indim ve dedim ki: İyidir. Burada öıünebilir.
Bir de not düştüydüm defterime:

Ayak bastık
Ve bir tarihi oldu kumsalın

İda'nın zirvesindeki yazlığına giderken Zeus da basmıştı bastığım yerlere ve kendi tarihiyle kumsalın tarihini buluşturmuştu.
Bahçesinden topladığı marulları pazara götüren Romangillerden Avaze kadın da tarihinin çamurlu topuklarıyla basmıştı aynı kumsala ve pazar tezgahının arkasına kesişen iki tarihi taşımıştı.
Ve Güre'li esnaf da...
Ve çarşı ahalisi de...
Ve Fenerli balıkçılar da...
Kişisel tarihimizi başka tarihlerle kesiştirerek kuruyoruz hayatımızı.
Böyle böyle yeşerdiğimizi sanarak kuruyoruz.

Hafıza: Çatlak samıç.
Dışarı sızıyoruz.
Unutuyoruz.


Pıt: Sina Akyol'un şiirine düşen dut tanesinin çıkardığı sese benzer bir ses.
Bursa için pıt: Elizedebiyat.
Nedir: Tarihimizi tarihinizle kesiştiriyoruz. Size dahiloluyoruz. Sizi dahil ediyoruz.
Böyle böyle iç içe geçecek, böyle böyle yeşereceğiz. Çünkü pıt: Tomurcuk!
Hafıza çatlak sarnıç ya. Unutuyoruz ya. Böyle sızarak kuruyoruz ya. Unutmayalım diye bunlar:

Elizedebiyat'ın pıt sesi alttan alta birikiyordu, desem, hayır, yoktu böyle bir şey. Ama birden, ama mecburen; infiHik eder gibi, yine de usulca...
Oluru, olmazı... Görüşmeleri...
Yazışmaları... Söylenenleri...
Söylenmeyenleri...
Tarihlerini tarihimize katmak içın bizden istekli olanlar. .. Kıyıda kalarak başka tarihlere göre tarihlerine yön verenler... Boş vererek ıska geçenler...
Önemseyerek omuzlarımıza omuzlarıyla destek olanlar... Meğer ne çokmuş sırtımızı dayayabileceğimiz, güneşe duran dost kayalar; sıcak, ısısını paylaşmaya hazır.
Aklımızda tutuyoruz hepsini.
Unutmayalım diye not düşeceğiz buraya.
Neleri?
İçerdeki haberleri:
Örneğin, Haluk Cengiz'in epey zamandır arkasında dolaşan gölgeyle bir gün yüz yüze gelmesini.
Şöyle olduğunu: Hani bakmadan görme hallerimiz vardır. Görme menzilimizin kıyısındadır; hissedersiniz, kımıldandığını, size doğru süzüldüğünü sezersiniz ama dönüp bakmak istemezsiniz. Belki yüzleşme çekingenliğidir, belki uzak durma isteği. İşte öyle bir gölge, nereye gitse, ne yapsa Haluk'un omuz başında, onunla dolaşır dururmuş. Bir ara, galiba sırtımda bir pelerin var ve bu gölge pelerinin yakası, diye düşünmüş. Bunu, ömrü hayatında pelerin giymemiş biri olarak düşünmesi garip elbette. Yine de öyle olsun istemiş olmalı. Ne ki, artık işin çekilir yanı kalmayınca, bir boşluğunu yakalamış ve pıt diye dönüp bakmış ve yer değiştirmeye hazırlanan gölgesiyle yüz yüze gelivermiş. Kim, ne faslından sonra anlaşılmış ki bu gölge, ruhuna musallat olan edebi azabı dünyaya ifade edecek bir dil arayan Samim Sadık Efendi'dir.
O dil şimdi Elizedebiyat için dönüyor.
Dışarıdaki haberleri:
Örneğin, Şükrü Erbaş'ın gitmediği bir yerde, bilmediği bir dilde konuştuğu için 9 aya mahkum olduğunu.
Erbaş'ın yüz yüze kaldığı hazin duruma gerçekten şaşıran üzgünlerin ona bir biçimde ulaştığına ve duygularını ifade ettiğine; fırsat bu fırsat diyerek adını Şükrü Erbaş üzerinden duyurmak isteyenlerin de, aman be canım, kablolu kablosuz modemlerini devreye sokarak internet sitelerinde ad sırasına girdiklerine, kişisel tarihlerini Erbaş'ın tarihine benzetmelere kalktıklarına inandığımızı. Ayıp ettiklerini.
Toptancılık yapacağımız sanılmasın diye de, örneğin, Hicri İzgören'in şu sözlerini ayrı tuttuğumuzu yazacağız:

"Evet, Şükrü Kürt değil ve Kürtçe bilmiyor ama bu mazlum dil üzerindeki baskılara karşı hem şiiriyle hem aydın duruşuyla nasıl bir duyarlılık gösterdiğini onu tanıyan herkes bilir. Yani gitmediği bir yerde bilmediği bir dilde değil, gittiği her yerde ve kendi anadilinde işliyor tüm güzel 'suç'larını. "
Örneğin, yazmazsak eksikliğini duyacağımız şu kanaatimizi:
Halk şiiri, elbette daha çok kötü uygulayıcıları yüzünden, aynı yerden bakan sözcüklerle ezber kalıp, kaba mazmun, tekrar ayak, benzer uyak kıskacında üveyleşti, edebiyatın kıyısına çekildi. Halk şairlerinin birçoğu da mazmun-perdaz, mazmun-tıraz bile olamadan yirıni beş kuruşluk çayın iki buçuk liraya satıldığı kahvehanelerde tel döver oldular.
Biri var(dı): Erkan Ocaklı. Tarihini ölümün tarihiyle kesiştirdi ve gitti. Yöresel kaldı belki, ama kaldı. Onun şu iki dizesindeki hıçkırığa benzer pıt sesini bir yerlere kaydetmemiz gerekir:

Verme beni ellere
Görür dayanamazsın


Diyeceğim, bu sayfa, çatlak sarnıca sıva, yandan yırtığa yama.
Görüşeceğiz...


Eliz Edebiyat / Sayı 1 / Ocak 2009

__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 07-02-2009, 20:56
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Dinçer Sezgin

SULUBOYAŞİİRLER


ırmak. 1


Toprağın yoksul kiracısı
bu telaş neden?
toprağın akan düşü
varacağın denizde bulacaksın ölümü
öykün bitecek
hiç değilse sesine çiz
ölümsüzlüğünü

anlat bana
yalnızlığa yazılan öykünü


ırmak. 2


bir kadının saçları gibi
akacaksın
denizin kalçalarına doğru
kadınlar göreceksin
gövdelerinde kendi ırmaklarını
taşıyan

dur biraz onların ayakları
dibinde

özlem vardır, açlık vardır
ihtilal vardır onların
yoksul seslerinde

bir gün kurusan bile
onlar yaşatacaklar seni
kendi güzelliklerinin
ebruli renginde


Eliz Sayı 2 Şubat 2009





__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 12-02-2009, 14:04
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Betül Tarıman
OYUNU BOZMAK

Sabah: Kendini derde kapatma odalarında, yola, hayata, zamana...
İki tarafı ağaçlıklı yoldan, tabanında otuz altı numara keder, kenarda çatallı dilini göğe uzatmış kertenkele, bir kaplumbağa, ısırgan otları, yabani güller arasında, kendi karanlığını kendine giydirdiğin zamanda, yürüdün. Bir elinde, içi kitap dolu çanta, kolların upuzun uzayarak ve sanki hiç tutulmamış gibi ellerin, iliklerine işleyen sabahın serinliğinde, ayakların seni getirdi bıraktı, dolmuşun önüne. iki taraftan ve arkadan birilerinin seni ittirmesiyle çarçabuk neredeyse buluverdin kendini dolmuşta. işte dolmuştasın.

Adımını attığından beri, yoğun bir ter kokusu, insanlar tıkıştırılmış gibi bir rafa, öylece duruyorlar, yüzlerinde ifade yok. Bir yer buluyorsun kendine, bir elinle, metal tutamağı tutarken, iki yanında, iki iri yarı erkek, sadece bir noktaya bakıyorlar. Her ikisinin de saçları kesik, boyunlarında, resmi ideolojinin parçası kravat.

Çantandan bir kitap çıkarıyorsun, içindeki karanlığı, dışarıya hohlayarak; ıslatarak sağ elinin işaret parmağını ilk sayfayı çeviriyorsun, hiç kımıldamadan, iki iri yarı adam arasında, sayfalar arasında kayboluyor... Pal Sokağı'ndasın. Yanında sarı Nemecsek ve Boka. Onlarla oyun oynuyor, planlar kuruyor... Tam Boka bir sokağa dalmışken... Motorun homurtuları yükseliyor, arada bir alçalıyor, alçalıyor, alça... Sonra sanki zaman seni yutmuş da, seni bir vakum gibi sayfaların arasına... Ansızın, ani bir frenI e sarsılıyorsun, içinde bulunduğun zaman, etten duvar da. Dolmuşun, aralık penceresinden esen rüzgar, ön koltukta, dudaklarını, olabildiğince kırmızıya boyamış kadının, saçlarını dağıtıyor. Kadın, ince parmaklarıyla, saçlarını düzeltiyor. Dolmuş yeniden, homurtularla kalkıyor. Sen sözcüklerle, harflerle, sevişmeye devam ediyorsun. Dolmuş yeniden homurtularla... Dolmuş yeniden duruyor. Yarı felçli bir adam, gözleri kömürlük penceresi gibi boyalı bir fahişe, arkasında bir pezevenk, telaşlı telaşlı dolmuşa doğru ... Pezevengin ön dişlerinin bazıları yok, alnı olabildiğince açık. Şifreli sözcüklerle konuşuyorlar. Ayakta duran kadın, onca sarsıntıya aldırmadan, çantasından çıkardığı galetaları yiyor. Galeta tozları, önünde gözlerini bir noktaya dikmiş adamın, omuzlarına döküıüyor. Adam bunun farkında değil, kadın da. Kadının dişlerinin arasına, galeta tozları birikiyor. Sen motorun homurtusu, dolmuşçunun sonuna kadar açtığı müziği dinleye dinleye, harflerle sevişe sevişe... Dolmuş getirip bırakıyor seni ineceğin durağın önüne ya da kendiliğine; elinde çantan kendini sürüye sürüye...

Okuldasın. içini kemiren yalnızlığı ve suskun erkekleri geride bırakarak, harflerle sevişe sevişe, çantanda yok edilmiş bir çocukluğu ve sarı Nemecsek'i, çocuk sakinlerini Pal Sokağı'nın, içinde bir yerlere tıkıştırarak... Yürüyorsun, uzağında o bıyıklı yalnızlık da seninle... Yürüyorsun, seker gibi adımlarla, dünde bıraktığın on yedisinde güler yüz seni, merdivenin başında ... Elinde bir poşete tıkıştırılmış fanzinler; senin iliklerine işleyen yalnızlığını içine çekerek sana sarılıyor. Sen de, sabırsızlığını onun, içine çekiyorsun, bir zil sesiyle içine boşalan ötekileri de.

Çevren bir anda doluyor, bir örnek giydirilmiş, formalı yalnızlığın işaret ettiği noktaya bakıyor, kendini görüyorsun, çocukluğunu gençliğini bir sokağın başında. Sonra, Sarı Nemecsek'i andıran yüzüyle, dünde bıraktığın, on yedisinde üniformalı yalnız yanında. Yani, Feznipinhan. Elindeki fanzini sana doğru... "Hiç kimse yok... Mabel" Birbirine zımbayla bitiştirilmiş, on üç sayfayı, ince parmaklarınla çeviriyorsun. Sen sayfaları çevirdikçe, kırk altına düşürdüğün kederle, Feznipinhan, on yedisine eğiliyor. Başlıyor kendini ve hiçliği anlatınaya. Ölümünü kurguluyor, yirmi ikisine kurguladığı ölümünü, bir küvetin içinde kendini, damarlarını hayattan kopartarak nasıl kendini, bu hayattan... Oysa sen, kendini nasıl ve ne şekilde, nasıl bir candan silip gideceğini... Alıştıramamış gibisin kendini, nasılsa bir yok oluşa. Kansız bir intihar kurguluyordun belli ki.

Zil çalıyor, azalıyor git gide çevrendeki üniformalı yalnızlık da. Kendi yalnızlığına dönüyorsun bir an. Kurgulamaya dipteki ışıltıyı. içinin zilleri çalıyor bir kereliğine. Dışındasın.

Gece: şizo-obsesif kompulsif bozukluk içine uzanıyor.


__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan

Konu emre gümüşdoğan tarafından (12-02-2009 Saat 14:39 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 10-03-2009, 00:42
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Nuri Demirci
İZ/DÜŞÜM:3

(Melih Elal İçin Bir Savrulma Denemesi)

Biz, üç kişi, elimizde düğünçiçekleri, her zaman hatırlayacağımız bir günün içine yürüdük.
Dedik, ışıklarını açık bırakmış bir gülümseme yakışır bu güne. Hadi, yaptığı şakanın arkasına gizlenen Melih'e gidelim. Saklandığı yerden çıksın, hayat ağacına dokunsun ve "sobe" desin. Ve yuvarlasın üstümüze güneşini, eskisi gibi.

Ev: Yatıya kalmış, soma gitmeyi unutmuş kuyu loşluğu.
Hayır, diyoruz, başka bir güne geldiydik . biz. Lavanta kokan bir kalbin sevincine...
Dediler, o zaman güneş gören odaya götürelim sizi. Belki orayı arıyorsunuz, belki oradakini...
Biz, üç kişi, beyaz kapının önünde üç milyon parça ya da üç milyon hiç, durduk, bekledik.
Dediler, burası işte, güneş içerde.
Biz, üç kişi, üç yılgın gölge, kalakaldık geriye dönmenin eşiğinde.
Menteşelerini kalbirnize takan kapı duvara doğru gerindi ve bir oda bıraktı önümüze.

Oda: Hep bileceğimiz ve kalbirnizin sol kulakçığında saklayacağımız dağınık prizma.
Camlardan geri dönen güneş...
Pencerenin dışında, bildiği gibi dolaşıp duran gün...

Arkasını dönerek uzaklaşan hayat...
Oda, hayatın peşinde... Akıp gidiyor dışarı doğru, hiç birikmeden.
Adam odada birikiyor.
Biz, gözlerini yitirmiş üç kişi, bakışıyoruz.
Kimi arıyorduk?
Bulduğumuzkim?
Dediler, bu, o işte.


Bu, o ...
İki yanında diz boyu iki tekerlek, lacivert ınuşambadan bir sandalye...
Oturuyor.
Kahverengi paltosunun yakasında kırlaşmış iki tel saç.
Kucağında kanlı mendiller.
Avucunda kanayacak mendiller.
Lacivert eldivenIerin içine saklamış, veda etmeye hazırlanan parmaklarını.
Görmeden bakıyor.

Görüyorsa, üşüyor.
Görmeyince üşüyor.

Yanı başında bir yatak, yatakta sığlaşmış bir sırt çukuru.
Diyoruz, çoğaitmış kanatlarını, her gün bir parçasını uçurmuş. Önce harflerini bırakmış havaya, sonra satırlarını. Şimdi sayfaları havalanıyor.
Diyoruz, ucu ıçıne kaçmış kalemiyle rüzgardan korkan bir bulut hikayesi yazıyor gökyüzüne.
Yüzüne baktıkça gözlerinin önemi artan bir kadını yazıyor.
Biri taze gelin, öteki çırpınan kuş; iki kızı yazıyor.
Şimdi mart, şimdi siyah bulutlar, şimdi fırtına ...
Okunmayacak yazdıkları.
Saklandığı yeri unutacak ve biz onu asla bulamayacağız.

Biz, üç kişi, parçalanmış ve parçalarından biri eksik, üç yalnız...
Yalnızlığa alışamıyoruz.

*
Aşağıda bir kutucuk var; kutuda özetlenmiş bir hayat.
Aşağıda bir kutucuk var: Birbirini eksilten ve tamamlayan, yıpratan ve besleyen, var kılan ve yok eden; iki çelişik akışla biçimlenen tuhaf bir buluşma, acı bir tesadüf, ironik bir tarih kesişmesi.
Melih Elal, 1 Mayıs'ta doğdu. Emek bayramında, emekçilerin gününde. Yaşadığı zamanın her anında devrimin ve devrimcilerin ayak izlerine basarak, devrimin iktidarına yürüdü.
Birgün, 12 Martıta, karanlık apoletli bir tırpanlının darbesiyle iktidarı yıkıldı.

Ve mekanı Bursa oldu.


eliz edebiyat Mart 2009



__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 13-03-2009, 22:03
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Mart 2009 sayısını ağırlıkla kadın yazar ve şairlere ayıran Eliz Edebiyat dergisinde ustaların yanında geleceğin imzası olacak gençlere de yer verilmiş. Neslihan Su ve Neşe Karakoyun'un şiirlerini beğeninize sunuyorum.




HEYKELLER ÖPÜLMELİ

kilitli su narların kızardığı uzak ülke
üflenmedi ülkene henüz zaman tenhalarda birkaç sokak
gezinip dolaşsın bırak süslenip saçılsın
bir heykeldi ben onunla öpüştüm
bir ırmak geçtiydi üzerimizden içi kırık bir heves
hepsi bu

şeytan çarpsın uçsuz boynumda kıpırdanan neydi
neydi o büyük düş o büyük gergedan
kuşlardan çok önceydi çok hastaydım
karnım daha da büyüdü ve dalgınlığım
harflerin biçimsizliğiydi belki de ağzımı acıtan

git kendini yedi dağın kulağına fısılda
aç üstünü karanlığın gecenin derin ağzını da
yelkovan kuşları geçecek aklından bırak geçsin kıpırdanma
uzağından ince bir yağmur ol birik kendine
eşyalara dokunma
eski bir hastalık bu bende dilimde susup duran ihtiras
suya vuran ay sus ay sus ihtiras
hastaydım ben kuşlardan çok önceydi
hastaydım ben masum ve itaatkâr
karnım daha da büyüdü ve dalgınlığım
taşların biçimsizliğiydi belki de kollarımı acıtan

kabuğun kaygısı burada yer
-in rahmine in/en derin sızı
(hiçbir sızı masum değildir ve itaatkâr)

Neslihan Su



***



HAMUR KEDERLERİ


Mora çalan zamanlarda
Yükünü almış bulutsun
Buğdaylar bebelerime gebe

Ve ey aşk
Hamurum ruhların sahnesinde
Yoğur ellerimi gönencim kederimde...

Neşe Karakoyun
Demirci, Akşam, 26. 01. 2009/ Pazartesi
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 08-06-2009, 22:12
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart


ŞİİRLE GELENLER: V
Şeref Bilsel

Şiir Yıllıklarına Dair:


Şiir yıllıkları, edebiyatın atardamarı olarak işlev görür. Bu yıllıkların beslenme alanı edebiyat dergileridir, bilinir. Edebiyat dergilerinin varlık ve kalıcılık özelliklerini belirleyen, o dergide yayımlanan şiirlerin niteliğidir. Yani bir edebiyat dergisini temsil eden en önemli taraf ‘şiir' rafıdır. Baştan bu yana edebiyatımızın kurucu metni olan şiire dair tartışmalar esasen edebiyatımıza dair tartışmaların yerini tutar. Yüzyıllardır Türkçenin yükünü şiir çekiyor; bu topraklarda yerleşik hayata geçen ilk türdür şiir. Bu noktada şiir yıllıkları daha bir önem arz ediyor. Bir yılın, eksik de olsa, şiir adına ana hatlarını ortaya koyuyor yıllıklar. Eskiden, seksenden önce, edebiyat yıllıkları içinde bir bölüm halinde okura sunulurdu şiir adına gelişmeler. Bu bölümler, doksanlardan sonra kitap bütünlüğü içinde müstakil bir toplama dönüşmeye başladı. Türkiye'de şiir yıllıkları noktasında esaslı çalışmaların 25 yıllık bir tarihi '"ar. Bu 25 yıllık tarih, görebilenler için, acımasız eleştirilerle yüklüdür. Eleştirilerin merkezinde, büyük oranda, "yıllıkta şiiri olmayanlar"ın insafsız yazı ve konuşmaları yer alır. "Olmayan" şey üzerinden açılan varlık tartışması da bize özgü bir karakter gösteriyor. Her şeyden önce şu bilinmeli: şiire dair "yıllık" çalışmaları olağanüstü bir dikkat, emek, zaman ve her şeyden önemlisi olabildiğince 'hür bir vicdan' istiyor. Yıllıkların kapısı 'ben daha vicdanlıyım' diyen herkese açık mı? Hayır! Belki de bundan daha da önemlisi 'şiirden anlamak'. Ülkemizde şiirden anlamayan olmadığına göre!..

Mehmet H. Doğan bugün aramızda olmasa da; hazırladığı şiir yıllıklarıyla, bu alanda kendisinden sonra gelenlere kılavuzluk yapmayı sürdürüyor. Hazırladığı yıllıklara dair açılan tartışmaların çoğuna anlaşılır cevaplar verdiği için, şimdilerde bu uğraşın içinde olanlar belli ölçüde rahat etmiş sayıyor kendini. Her işte öyledir; öne fırlayanlar bir yönüyle öncülük ettikleri girişimin psikolojik maliyetini de öderler. "Ben niye yokum?" sorusu, sırasıyla "o var!" vurgusunu da beraberinde sürükler. Bu yokluk hissinin kabarttığı narsizm, Türk şiirinin büyük iskeletine dair çıkartılan haritayı gölgelemeye doğrulur. Bir bölük insanın emeğiyle tamam olacak kimi çalışmaların bir kişinin omuzlarından yükseldiği durumlar var; burada verilen emek, gösterilen azami dikkat bir anda yok sayılabiliyor. Herkes kendi yüzüne tuttuğu çukur, tümsek aynayla baş başa, kendini aklayabileceği bir daire içinde dolanarak istediği yargılara varıyor. Cenk Gündoğdu'yla bu yıl beşincisini hazırladığımız "Şiir Defteri"ne yönelik kimi acımasız eleştirileri saymazsak, genel olarak olumlu tepkilerle karşılaştığımızı söyleyebilirim. İlginçtir bu 'olumlu' tepkilerin çoğu bizden önceki kuşaklara mensup şairlerden gelmektedir. Türk şiirinde yıllık denince akla gelen ilk isimlerden biri de Veysel Çolak'tır. Her yıl, yayınevi ve dağıtım sorunları içinde, büyük bir emekle yıllığı hazırlayıp okura ulaştırıyor. Kendine has bir yöntemi var; özellikle gençlere ağırlık veriyor. Bu çalışmaların büyük bir özveri ve dikkat istediğini içerden bilenler olarak, 'tebrik etmekten' öte bir şey geçirmiyoruz aklımızdan. Şiirinin en kuşatıcı çalışmalarından birine- bazı imzaların eksikliklerine, şiirlerdeki dizgi yanlışlarına rağmen ¬imza attığını söyleyebiliriz Çolak'ın... Baki Asiltürk, herkesin cesaret edemeyeceği bir dönemde; adı yıllıklarla özdeşleşmiş bir eleştirmen (Mehmet H. Doğan)'den sonra, çok zor bir işe girişti YKY bünyesinde. Son iki yıldır Baki Asiltürk imzasıyla okura ulaşan yıllıklar (ki, akranları arasında, en iyi dağıtılan ve en çok basılan çalışmadır bunlar) üzerine çok şey söylendi, yazıldı. Asiltürk'le Şiir Defteri'ni hazırlayanlar olarak bizim Şiir anlayışlarımızda örtüşmeyen bazı yönler olmasına rağmen şunu açıklıkla söyleyebiliyoruz: Bu ülkede bir tarafı şiirle (şair olarak) organik bağ içinde olup diğer taraftan eleştirinin yoğun sularında kulaç atan ve bütün bunların üstüne Cumhuriyet Sonrası Türk Şiiri'ni, değerler ve değersizlikler bağlamında hak ettiği silsile içinde açıklayabilecek birkaç kişiden biridir Baki Asiltürk. Şiir Defteri hazırlayıcıları başlığı altında Cenk'le ben gözüksek de, bu çalışma doğrudan otuzun üzerinde ismin kolektif desteğiyle ortaya çıkmaktadır. Seçici kurul başta olmak kaydıyla, ilk kitaplara, yayınlanmış kitaplara, çeviri edebiyatına, internet ortamına ve soruşturma sorularına muhatap olan birçok arkadaşın emeği, desteği \" özverisi var, Şiir Defteri'nin arkasında. Yıl içinde herkes, şiir adına günlüğüne yazdığını devşirip getiriyor ortaya. Mesele bu. Asiltürk oylumlu bir çalışmayı, mümkün mertebe Türk şiirinin her kulvarını yoklayan bir özenle şiir ortamının önüne koyuyor. Bunu yaparken, bizce 'önemli' olduğunu düşündüğümüz bazı şairleri de ıskaladığını söylemeliyim. Bütün dergilere dair olup bitenleri akademik bir gözlükten süzen ve dergilerdeki dosya konularını, poetik yazıları kayıı altına alan önemli bir tarafı da var hazırladığı çalışmanın. Festivaller, etkinlikler, paneller bugüne dek hiçbir şiir yıllığında bu derece kapsayıcı bir biçimde okurlara sunulmadı. Büyük yayınevlerinin bünyesinde, tek başına böyle bir çalışma ortaya koyanlar, gelen tepkileri de tek başına karşılamak zorunda kalabiliyor; bu gayet doğaL. Doğal olmayan YKY bünyesinde çıkan Kitap-lık dergisinde yine YKY'den çıkmış bir yıllığın eleştirilebilmesi. Belki olması gereken budur; ama YKY bugüne dek kendi yayını olan bir eseri eleştiren yazıya dergisinde (kitap-lık) yer vermediği için okuyanlara tuhaf gelmiş olabilir. Bunu eğer edebiyat bağlamında demokratik terbiyelerinin bir gereği olarak yapıyorlarsa, hiç de inandırıcı bulmadığımızı söyleyebiliriz. Çünkü arşivlerinde bu tür bir örnek yokl Yıllık hazırlayan isimlerin yanı başlarında ya editörleri oldukları ya da yayınevleri bünyesinde çıkan dergiler var. Dize, Üç Nokta, Deli/er Teknesi, Fayrap, Kitap-lık... Kitap-lık dergisinin editöryası tamamıyla orada çıkan yıllıktan bağımsız insanlar tarafından organize ediliyor. Asiltürk1e herhangi bir organik bağı, bildiğim kadarıyla yok. Sorunun bir kısmı şuradan kaynaklanıyor sanki: Kitap-lık dergisinde alışık olduğumuz üzre, son birkaç yıla kadar, sayıları on - on beşi geçmeyen, şiir ortamının bildiği isimler şiir yayımlıyordu: son dönemde büyük bir açılım gerçekleştirdi. Böyle olunca derginin bağlı olduğu yayınevinden çıkan yıllık da, içine alı almadıklarıyla daha bir tartışmanın göbeğine oturmuş oluyor. Geçen yıl (2008'de) dergilerde şiir yayımlamamış bir kısım şairlerin 'neden' şiirlerinin yıllıkta olmadığını sormaya kimsenin hakkı olamaz. Yıllıklar bir ülkede akan büyük şiirin 'değişmez' gövdesini işaret eden, şair olmak isteyenlere paye dağıtan, takım arkadaşlarının bir arada birbirinin omzuna dokunacak yakınlıkta durduğu etkinlik sahaları değil. Yıllıklar. kendi ölçüleri içinde bir yılın şiire dair nabzını üç aşağı beş yukarı ortaya koyan öznel çalışmalardır. Bu noktada "Şiir Defteri" de ortaya koyduğu 'yöntem' itibariyle özneldir. Ortaya koyduğu yöntem itibariyle... Kim ne derse desin. YKY şiir yıllığı, gerek Mehmet H. Doğan zamanında, gere Asiltürk'ün son iki yıldır- devam ettirdiği süreçte, en fazla haksızlığa muhatap olan çalışmalardır. Bir masada, kadehin dibinde kalan yüzünü görmeye başlamış, yan yana düşen üç kişinin, birkaç saat içinde dergi çıkartıp yayınevi kurduğu(!) aylak zamanların içinden, bir şiir yıllığının hangi sıkıntılarla okura ulaştırıldığı ölçülemez. Böyle bir kriter yok. Böyle bir küfretme hakkı da yok. Buradan ne merhamet, ne samimiyet ne de edebiyat çıkar. Buradan haksızlıkla bakan bir çift göz çıkar. Edebiyat adına bizler 'yeni' bir şey yapacaksak, ya bizden önce yapılmış olanı yıkıp yerine yeni bir şey yapabiliriz ya da yapılmış olanın 'yanına'...

Sanıyorum Asiltürk'ten önce, sesini büyük kulaklara duyurmuş bazı isimlere, YKY yıllığını hazırlama teklifi ulaştırılmıştır. (Ben bir dönem, Adam yayınları tarafından Doğan'ın hazırladığı yıllığı, Doğan ayrıldıktan sonra Ahmet Erhan'ın hazır edeceğine dair dergi anonslarını hatırlıyorum; maalesef bu gerçekleşmedi. Buna benzer teklifler de YKY tarafından farklı şair/eleştirmenlere yapılmış olabilir. Bundan doğal bir şey yok. Arkada banka olsa da, kültüre bakan pencerelerde her şeyin açık ihaleyle dönmediğini tahmin edebiliyoruz artık!) Sorun şu: Nazım Hikmet kalkıp gelse ve yıllık hazırlasa (Nazım'ın YKY'de ne işi var! sesleri duyuluyor; kitapları orda kardeşim!) bizdeki şiir ortamı onu da yerden yere vururdu. Asiltürk'ün kimleri almadığı, yıllığa aldığı bazı isimlerin 'niye alındıklarını' daha belirginleştiriyor. Anlaşılır bir tepki. Aynı şey Şiir Defteri ve benzer çalışmalar için de geçerli... Belli bir yaşın üzerine varmış, şiiriyle adını belirginleştirmiş bazı isimler, 'sadece' kendi yazdıkları dergilerin içinde bulunan imzaları bu çalışmalarda arıyorlar. Bu bakış, oldukça saplantılı ve eksiktir. Memleketin her yerinde çıkan dergilere ulaşıp bütün sayılarından hareketle şiir adına ortaya konan rekolteyi tanzim etmek, öyle herkesin girişebileceği bir uğraş değil. Bizce, atlanmadan geçilmemesi gereken bazı imzalar, YKY'nin yıllığında yer bulamasa da, Asiltürk, oldukça derli toplu ve dikkate değer bir çalışmaya iki yıldır imza atıyor. Şiir yıllıklarına dahil olan isimler, hazırlayıcıların gündelik hayatına dahil olanlarla örtüşmüyor, kimi zaman çok uzağa düşüyor. Aslolan şair değil, 'şiir'dir bu tür çalışmalarda; bunu söylemekle yeni bir şey söylemiş olmuyoruz. Asiltürk, çalışmasının önemli bir bölümünü 'gençlere' ayırıyor; bizim de baştan beri yapmak isteyip, bir türlü istediğimiz ölçüye vardıramadığımız nokta burası. Şairliği kabul görmüş ama kendi şiir serüveni içinde hamle yapamayan birinin şiirine yer vermektense; ufku açık, söyleyecek yeni bir şeyleri olan bir gence yer vermek, daha önemli. Asiltürk bunu büyük ölçüde duyurdu; bu duyurunun içinde kulağımıza hoş gelmeyen sesler çıkartanlar olsa da... Bütün bunlar, çalışmasında "niye şiirimizin, bizce olmamaları eksiklik sayılacak kimi isimleri yok?" sorusunu dışarıda bırakmıyor. YKY Şiir Yıllığının, bu işi üstlenebilecek birkaç kişiden biri olan Baki Asiltürk tarafından hazırlanıyor olması şiir ortamımız için önemlidir; özellikle gençler için... Eksikliklerine rağmen YKY şiir yıllığı geleceğe kavi izler bırakan bir çalışma olduğunu ortaya koyuyor. Bunu görmeye çalışalım. Olmayanlardan hareketle değil, olanlardan alacağımız güçle... biraz da insafla! •

Eliz Edebiyat / Sayı 5 / Mayıs 2009

__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 27-12-2010, 00:35
Naci Bahtiyar Naci Bahtiyar isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: May 2009
Mesajlar: 132
Standart

yalnız geceye abece

F
fısıltılar sızıyordu ormanımın içinden,
fark ettikleriyle yaralı bir ceylanın sesinden

feneri bir yanıp bir sönüyordu kalbimin,
şehre direnirken saksımdaki fesleğen

fitilini ateşleyip bıraktığımız başıbpş öfke
falçatasını biliyordu, gezdiği gecelerde

filizlerim kırık, aşk fundalıklarında gizli
senaryoma kötü son, zehirli sözlerindi

fersahlarca uzak, filmi aynı evlerde
figürandık hepimiz, ekrandaki çöllerde

faylar kırılıyordu, depremi seziyordum
ferahfeza makamında perdeler çekiyordum

falların demediği, zarfların gizlediği
taflanlara bir sorsak kanayan inceliği

fişekler havai burda, tufanım yalnız
ney'e üfleyen anka, kaç zamandır kanatsız

Özlem Tezcan Dertsiz

Eliz, Aralık 2010,sayı 24


Not: Dize girintileri şiirin orjinaline göre ayarlanamadı.
Artık şair de, okur da kusuru bağışlasın. n.b.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 24-02-2011, 11:15
Naci Bahtiyar Naci Bahtiyar isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: May 2009
Mesajlar: 132
Standart

BOZGUN YAŞINDA


Ben çok dinlendim anne karnında
Yorulmak nedir bilmem
Açılın henüz vardım aranıza

Döküldü kahvenin köpükleri
Çünkü ben taşırdım yüreğini ateşin
Öptüm sardım kalbime
Kırık bir zarla daldım geceye
Kazanmak değil ki amacım

Ben çok uyudum kuşkunun kanında
Durmak nedir bilmem
Öyle bir hışımla geçti ki ağzımı
Bütün yakınmalarım avucunda zamanın
Ben dünyanın bozgun yaşında
Siz kavgaya adam çağırın
Ben kavganız olmaya geldim!

Filiz GÖĞER

Eliz Edebiyat, Şubat 2011, Sayı: 26
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 16:26


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum