Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ANLIK YAZIM PAYLAŞIM > Yarışmalar - Konulu, Süreli Yazım Çalışmaları

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 01-10-2011, 21:00
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart Şiir Akademisi 2011 Güz Dönemi Öykü Yarışması

Şiir Akademisi 2011 Güz Dönemi Öykü Yarışması

Şiir Akademisi internet sitesi öykü yazarlarını desteklemek, öykümüze yeni yazarlar kazandırmak, öykümüzü onurlandırmak amacıyla (yılda dört kez gerçekleştirilmek üzere ve daha çok bir atölye düşüncesiyle) öykü yarışması düzenlemiştir.

Yarışma Koşulları
1- Yarışma herkese açıktır.
2- Konu serbesttir.
3- Katılımcılar yarışmaya bir öyküyle ve gerçek isimleriyle (rumuz, kullanıcı adı, takma ad kabul edilmeyecektir) katılacaklardır.
4- Yarışmaya gönderilen öykülerin daha önce hiçbir yerde (internet dâhil) yayımlanmamış ve ödül almamış olması gerekmektedir. (Herhangi bir yerde yayımlandığı ya da herhangi bir yarışmada ödül aldığı tespit edilen öyküler yarışmaya katılma haklarını kaybedeceklerdir.)
5- Öykülerde sayfa sınırı yoktur.
6- Yarışmaya gönderilen öyküler aşağıdaki mail adresine ekli word dosyası olarak gönderilmelidir. Konu bölümünde “öykü yarışması” için gönderildiği mutlaka belirtilmelidir. (Mail içinde gönderilen öyküler kabul edilmeyecektir.)
7- Mail alındı bilgisi mutlaka istenmelidir, bize ulaşmayan öykülerden sorumluluk kabul edilmeyecektir.
8- Gönderilen öyküler Şiir Akademisi internet sitesi forum bölümünde “Şiir Akademisi 2011 Güz Dönemi Öykü Yarışması” başlığı altında yayımlanacaktır. (Katılımcılar buradan öykülerinin bize ulaştığını takip edebilirler.)
9- Yarışmada bir öyküye derece verilecek, birinci seçilecektir.
10- Kazanan öykü Şiir Akademisi internet sitesi ana sayfada forumdan seçilenler bölümünde yer alacaktır.
11- Kazanan öykü yazarı imzalı bir kitapla ödüllendirilecek; kazanan öykü basılı bir dergide yayımlatılmaya çalışılacaktır.
12- Güz Dönemine katılım, duyurunun ilanından itibaren başlamış olup son katılım tarihi 20 Aralık 2011’de saat 17.00’de sona erecektir. Bu tarihten sonra gönderilecek eserler yarışmaya katılamayacaktır. (Gecikmeden dolayı yarışmaya katılamayan eserler sonraki yarışmaya katılma hakkını (tekrar gönderilmesi durumunda) kullanabilirler.)
13- Yarışma sonucu 01 Ocak 2012 tarihinde (buradan) duyurulacaktır.
14- Seçici kurul:
Rami
Seda Han DOUKAS
Emin ESER
Gül UĞUR
Aysel EKİZ
Cahit KAYA
İrfan MUTLUER
15- Eserlerin hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.
16- Katılımcılar yukarıdaki koşulların tümünü kabul etmiş sayılırlar.

Yazışma ve ürün göndermek için adres: imutluer@hotmail.com

Katılımcılara başarı dileklerimle…

İrfan MUTLUER

Not: Katılımcıların kendilerini tanıtan birkaç satırlık tanım yazılarını ve “Neden öykü?” sorusunun yanıtını öykü sonuna eklemelerini rica ediyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 01-12-2011, 17:05
ezheri ezheri isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 175
Standart Merhaba

Merhaba,kusura bakmayın ama,bu yarışmada birinci rütbeni kazanan öyküyü,Azerbaycan türkcesine köçürüb ve Fars diline de çevirmeyini (becerirsem)söz veriyorum, Azerbaycan ve fars dilinde varolan edebsel sitelerde yayımlamağını da saklayacağam,sağolun

Nadir Ezheri
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 01-12-2011, 23:05
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart

Al***305;nt***305;:
ezheri Mesaj***305; g***246;ster
Merhaba,kusura bakmayın ama,bu yarışmada birinci rütbeni kazanan öyküyü,Azerbaycan türkcesine köçürüb ve Fars diline de çevirmeyini (becerirsem)söz veriyorum, Azerbaycan ve fars dilinde varolan edebsel sitelerde yayımlamağını da saklayacağam,sağolun

Nadir Ezheri
Teşekkürler Nadir Ezheri. Ödülü de öyküyü kucaklmaya hazırlanıyor, hadi öykücüler... (Kış da geldi, yazmanın/katılmanın tam zamanı.)
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 08-12-2011, 17:55
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart SAHİPSİZ AYNA / AHMET YILMAZ

1-

İnsan gurbete gitmez, içinde taşırmış gurbetini.
Buruşmuş bir elde, kırış kırış olmuş bir alında taşırmış, çatlamış dudakta taşırmış.
Bana bu hikâyeyi babam anlattı.
Büyükbabamdan dinlemiş o da. Kışın, üstünde kestane kebap, altında patates közlemesi yapılan nar gibi kızarmış ve boyası yer yer dökülmüş eski sobanın çevresine dizilmişler de can kulağıyla dinlemişler bembeyaz ve upuzun sakalından nur, dudaklarından sihir dökülen babalarını, en büyüğü 17 yaşında üç kardeşmişler: rahmetli büyük amcam, babam ve hep beni benzettikleri küçük amcam. Son gördüğümde tanımakta güçlük çekmiştim, saçı sakalı birbirine karışmıştı, bir deri bir kemik kalmış, avurtları çökmüştü, yüzüme bile bakmamıştı.
Yıllar öncesinin fırtınalı, sağanak yağmurlu solgun bir kasım günü hafızamda kırık dökük yer etmiş, diye söze başladı babam ve hemen arkasından titrek sesiyle ekledi: Şansınız varsa gözyaşı dökmeden anlatırım. Şanssızdık ki babam daha yolun başında bırakıverdi kız kardeşimle beni, gecenin ve geçmişin tozlu kitabından art arda çevirdiği sayfaların ortasına gelmeden hıçkırığa boğuldu, sustu sonra, bin yıllık bir heykel gibi dilini yuttu, yüzü kireç kuyusu gibi bembeyaz ve ürkütücü bir hal aldı.
Babam son sözünü yer yatağında söyledi, beklediğimiz hiç de bu değildi, küçük amcamın kayboluşuna dair heyecanlı bir hikâye anlatacakken oyunbozanlık etti, gitti.
Benim kalemi elime alışım da bu sebeptendir.
Amcamı, bilmediğim bir şehrin sokaklarında ararken, bildiğim bir dilin labirentlerinde tıpkı bir fare gibi kıstırdım kendi kendimi. Aylarca dikbaşlı ve dikenli kelimelerle boğuştum ve nihayet savaşı ben kazandım: Babamın kaldığı yerden tamamlamaya başladım gurbette parçalanmış bir ömrün haritasını.
Lafı dolaştırmadan aradan çekileyim, beni unutuverin, söz uçar yazı kalır ama iyisi mi siz kanatlı kelimelerin mürekkebi kurumadan, kalana değil de uçana gönül indirin bir defalığına. Çünkü yeşilini yitirmiş bir hayatın hikâyesi bu.
Henüz 20’sindeymiş amcam evden kaçtığında. Adı Cemil, yuvarlak sarışın yüzü cemildi.
Onu, sırtında yeşil çantası, dizleri yamalı kahverengi kadife pantolonuyla; dedeme, büyükanneme, büyük amcama, babama ve biz ufaklıklara sarılırken daima tebessüm eden dudaklarıyla hatırlarım, asker ocağına uğurluyorduk. Nereden bilecektik göğsünün sol yanına saplanmış bir hançerle, durmadan varlığını hatırlatan bir iç kanamasıyla yaşadığını.
Haftası doldu mektubu gelmedi, ay oldu haberi gelmedi, bir yıl geçti de hiç sesi duyulmadı.
Kayıp ilanı verdi büyük amcam.
Meğer Cemil amcam, birliğine teslim olmadan, köyden fersah fersah ötede küçük aptesini bahane edip yalvar yakar inmiş otobüsten, bir çalının dibine sinmiş de nasıl becerdiyse kaybettirmiş izini. Hiçbir taşın altında bulamamışlar, arabanın arka koltuğunda unuttuğu çantasından üç çift iç çamaşırı, tıraş bıçağı, iğne iplik, ayna, tarak, küçük bir not defteri ve solmuş, yıpranmış bir fotoğraf çıkmış. İğne ipliğe ve çamaşırlara ninem, tıraş bıçağına amcam, deftere babam ağlamış ama öfkeyle bir köşeye atılıveren aynanın, tarağın ve fotoğrafın sahipleneni olmamış.
İşte o fotoğraf yüzünden ıssız bir kasabanın gecesine düştü amcamın ürkek gölgesi. Dal gibi vücudu ve sapsarı kafası tıpkı bir başak gibi sallanıyordu tırpanını kör bir savaşçının hırsıyla savuran rüzgârın altında. Sendeliyor, düşmemek için acı tatlı hatıraların toprağına tutunuyordu. Cebinde üç beş kuruş, başını sokacak bir yer bulsa karnını doyurmaya yetmeyecek, yemek yese sokakta yatmaya razı olacak, hele bir de ferman dinlemeyen gönül yok mu, kanayıp duruyordu sessiz bir pınar gibi. Havada öküzöldüren soğukları hüküm sürüyordu; yüzü üşüdü, parmakları buz kesti, bacakları titremeye, dişleri takırdamaya başladı. Adımlarını hızlandırdı ve bu gece için başını sokacağı sıcak bir yer aramaya koyuldu. Sonunda otel demeye bin şahit ister, kapısı gıcırdayan, penceresi kapanmayan bir harabe buldu da yıkana yıkana rengi atmış, lime lime olmuş, ipince bir battaniyenin altında sabahlayarak bozkır soğuğuna meydan okudu. Şifayı da kaptı elbette; şafak sökerken ateşler içinde, kötü kötü öksürerek sıçradı uykusundan. Gözkapakları ağırlaşıp tekrar daldı, birazdan yine açıldı gözleri ama yerinden kımıldamaya takati yoktu. Şimdi anası otursaydı ya başucunda, beyaz yaşmaklı tonton anası, serin elini yanan alnına koysa da dudakları kıpır kıpır dua okusaydı, akşama kalmadan dimdik ayağa kalkmaz mıydı? Sarılıp boynuna şapur şupur öpmez miydi, ‘Sen olmasan ben nasıl şifa bulurdum anacığım’ demez miydi? Şımarıp yanaklarını sıkmaz, hiç sormadan kedi gibi sokularak dizine başını koymaz da saçlarını okşatmaz, sırnaşmaz mıydı üstelik?
Üç gün boyunca bir üşüdü bir terledi, vücudunu bir titremedir aldı, eli ayağı tutmaz oldu, dili konuşmaz oldu, uykusundan karabasanlarla sıçradı, elbiseleri terden sırılsıklam. Ciğerleri fırlayacakmışçasına öksürdü; iştahsız, uykusuz kaldı. Öylece yattı aç susuz. Kanı çekildi yüzünden, süzüldü, bir deri bir kemik kaldı. Yine de bırakmadı can kuşunun kanadını; direndi. Anasını sayıkladı.
Sonra otobüste bıraktığı fotoğraf düştü aklına. Uğruna ana kucağını, baba ocağını terk ettiği esrarlı güzeli sayıkladı durdu. Simsiyah saçları omuzlarını süsleyen, sol yanağı benli, küçücük ağızlı bir genç kız gözlerinin önünde ağır ağır şekillenirken, ete kemiğe bürünüp karşısına dikiliverdi sanki. Elleri uzanamazdı, uzansa da yakalayamazdı bu hayali; yorgun başı yastığa düştü, boşluğu döven elleri iki yanına.
Bir hafta yattı.
Kimsenin yüzüne bakamadı, karnı açlıktan guruldadıkça kızarıp bozarıyor, bir kuru ekmek bile isteyemiyordu gururundan. Borcu birikti dağ gibi oldu, otelcinin insafına sığındı.
Sonunda pes etti, bir iş bulsam da mideme sıcak bir çorba inse deyip kasabanın meydanına indi, dolaştı akşama kadar. Tam usanıp vazgeçeceği sırada talih yüzüne güldü, bir inşaatta ameleliğe başladı. İlk gün rahat geçti, makarayla tuğla çekiyordu. İkinci gün iş ağırlaştı ama eli de hızlandı: Harç yapıyor, sıvaya yardım ediyordu. Sık sık soluk soluğa kalmasına, bir paçavrayla terini silip azalan enerjisiyle kaldığı yerden devam etmesine rağmen pek keyifsiz değildi, arada bir dalıp dalıp gitse de çabuk toparlanıyordu. Akşama doğru mesai bitimine az kala arabasıyla kum taşırken aniden karnında beliren dayanılmaz bir sancıyla iki büklüm oldu, gözleri karardı.
Otele baygın getirdiler. Günlerce aç susuz nasıl dayanmış, hayret ettiler. Otel sahibi Haydar Ağa, bir lahavle çekti, bu kadar bela yetti gari deyip amcamı kapının önüne koydu sonunda.
İnşaattan bir arkadaşı, Erzurumlu Hasan bekâr evine götürdü amcamı. Zeytin peynir, soğan ekmek, Allah ne verdiyse yere yaydığı gazetenin üstüne sıraladı, karnını iyice doyurdu, tavşan kanı çayını demledi, üstüne bir keyif sigarası yaktı, bir duman çekip uzattı.
Amcam ne sigarayı gördü ne de ağzını açıp bir çift laf etti, yutkundu durdu. Boyasız badanasız duvarlara gözlerini dikti. Hasan daha iki yaşına basmış bebeğiyle memlekette bıraktığı güzel eşinden bahsetti, sesi titredi, kalktı yastığının altından bir fotoğraf getirip gösterdi amcama. Şu benim hanım, dedi, kucağındaki bebe de benim bebem, tosunum. Gözleri sevinçle parlıyordu, derin bir iç çekti, nasıl da hasretti evine, ocağına.
Hiç kımıldamadı amcam, Hasan’a baktı ama görmedi, kulağı ondaydı ama duymadı.
Hasan saf bir Anadolu adamıydı, halden anlardı, üstüne gitmedi; deşmedi acısını. Allah rahatlık versin kardaş, deyip az sonra bir köşeye uzandı.
Sabahın altısında Hasan, ayaklarının ucuna basıp dizlerini karnına çekmiş, cenin gibi kıvrılmış uyuyan amcamın pantolonuna uzandı, memlekete göndermek için biriktirdiği paradan birkaç yirmilik bıraktı cebine, saçı sakalı birbirine karışmış bu sivilceli yüze kahroldu, bakamadı, içi acıdı, kim bilir hangi sevdanın rüzgârına kapılmış, savrulmuştu ta buralara.
Akşam döndüğünde onu yattığı yerde bulamayacağından emindi. Öyle de oldu.
Amcam, günlerden sonra ilk defa güneşi gördüğünde şaşkındı, halsizdi, düştü düşecek gibiydi acemi bir ip cambazı gibi, ayakları gövdesini güç taşıyordu. Göz altları morarmış, mağaradan çıkmış gibi çakmak çakmak, ürkütücü bakışlar gördü, bilmediği sokaklarda kaldırımlara serilmiş uyuklayan hırpani kılıklı evsizlerdi, onlar da yersiz yurtsuzlardı bir zamanlar ama şimdi içi boş bir gövdeyi sokaktan sokağa sürüklerken besbelli memnundular hallerinden. Yürüdü, yürüdü; akşama kadar, tabanları patlayana kadar yürüdü. Çatısız, harap olmuş, yoksulluktan beli bükülmüş ışıksız bir evin karşısında durdu. Önünü arkasını dolaştı, açık bir pencerenin dibine sokuldu.
İlkin odanın ışığı yandı, iyice çöktü pencerenin altına, dilini ısırıp sessizce bekledi. İçeride genç bir çift gülüşüp şakalaşıyordu, keyifleri yerindeydi, yeni evlenmiş olmalıydılar.
Yüreği ağzında, içeriye kulak kabarttı sanki tanıdık bir ses duymak ister gibi. Duydu da.
Adamın eşine ‘Dilber’ dediğini duydu. ‘Karıcığım’ dediğini duydu. ‘Seni özlemişim.’ dediğini de...
Duydu da duymazdan geldi, oracıkta her şeyi bırakıp göğsünü kanırtan hançeri söküp atmak ve mutsuz ama gururlu, sevgisiz ama içi rahat, öfkeli ama kedersiz bir halde yoluna devam etmek varken, tutamadı kendini, kalbine yenildi de gitti kapısını yumrukladı evin. Ayaklarında derman kalmamıştı...
O sırada memlekette babam, evde gizli gizli o fotoğrafa bakıyordu, evirip çevirirken arkasında silinmeye yüz tutmuş ismi heyecanla heceledi: Dil-ber.
Dilber, muhtarın ele avuca sığmayan, güzelliği başa bela kızıydı, yedi köyün dilindeydi. İsteyip de alamayanı çoktu, kapısından dönenin haddi hesabı yoktu. Amcamı da çekmişti girdabına, bir defasında dere kenarında korka korka buluşmuşlar, nefes nefese sarılıp hasret giderirken kızın dayısına yakalanmışlardı. Muhtar, dedeme kapısını kapattı bu olaydan sonra, amcamı yaklaştırmadı, Dilber’e dışarı çıkmayı yasakladı.
Amcam unutmadı Dilber’i ama Dilber amcamı da dere kenarını da aylarca odasına hapsedilişini de unuttu az zaman sonra. Bir sabah yatağında bulamadılar, bu nasıl iştir ki amcam da işte o gün askere uğurlanıyordu, şüphelenmediler. Sözleşmişler miydi, birbirlerinden habersiz miydiler?
Yıllar sonra amcamla bir Anadolu kasabasında karşılaştım, bir şeker fabrikasına müdür olarak atandığım yılın kasım ayında, sigaramı yakmış, içli bir türkü tutturmuş eve dönerken, bir gece yarısı kollarıma yığılıverdi, sarhoşun teki sandım. Sokak lambasının aydınlattığı yüzü kanlar içindeydi, korktum.
‘Gurbet elde bir hal geldi başıma’ diyordum. Yalnızdım, eşimden ayrılmıştım, çocuklarımı özlüyordum. Beni anlayacak bir dost arıyordum. Amcam, ne beni duyabilirdi ne de tanıyabilirdi artık.
Ama sadece o anlayabilirdi.
Son nefesini kucağımda verdiğini kimselere anlatmadım.
23.01.2011

AHMET YILMAZ




1980 Kadıköy doğumluyum. 2002’den beri ilköğretim Türkçe öğretmenliği göreviyle devlet okullarında çalışmaktayım. Evliyim.



NEDEN ÖYKÜ?


Bir bütünün parçalarıyız çünkü, onunla anlamlı ve onunla güzel. Öykü de böyle: damla damla birikip hayatın gölüne katılıyorlar, katıyorlar bizi.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (09-12-2011 Saat 22:51 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 08-12-2011, 23:34
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart

Özel not: Şiir Akademisi öykü yarışmalarında birinci seçilen öykü (ve belki değerlendirme notları) sanat dünyasına İzmir'den merhaba diyecek olan ATÖLYE sanat (Kanguru Kültür Sanat Merkezi) dergisinde yayımlanmaya da aday arkadaşlar...
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 09-12-2011, 22:46
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart AH TAMARA! - Hüseyin Korkmaz

2-

AH TAMARA!


Sarı saçlı arkeolog’un, Ahtamar Kilisesi’nin tarihini anlatırken bütün heyecanı yüzüne vurmuş, çılgın akan su gibi sözcükleri dudağında akıtıyordu.

Bugünün Van’ın Gevaş sınırları içerisinde bulunan bu taş kilise, mimarinin bütün ihtişamıyla heybetinden sual sorulmaz der gibi duruyordu. Kalbimiz heyecan dolu. Sözcükleri bizden taşıyordu; o taşan sözcüklerle tarihin o dev kapısına varmak üzereydik, zaman makinesi çalıştırılmış, görünmez bir aracın içinden bizi sanki bir yolcuğa çıkarıyordu. Efsane sürmüş, dilden dile gele gide yaşamını bugüne kadar sürdürmüş. Hava dalgası, tarihin o mistik kokusunu bağrında halen saklıyor, sözcük aralarında hüznümüzü yalayıp, ötelere Van gölüne, oradan da karşıdaki Artos’a (Çadır Dağı) gidiyor. Tepede ise, yer yer kara bulutlarla örtülü gökyüzü göze çarpıyordu.

Taş yapının penceresinde güneş ışığı içeri sızmış, ısınan duvara dokunduğumuzda bizi ürpertiyordu, garip bir sıcaklık vardı yapının içinde. Bizler birer hayalet gibi dolaşıyorduk ortalık yerde. İnsanlar fısıltı halinde birer gölgeden ibaretti, beyaz sakallı olanı, yanıma yaklaştı eski giysiler içinde, ellerinde ki ve kollarında ki bütün damarları şişmiş bir şekilde elindeki asayı tutuyordu, korkudan geri geri giderken; korkma evladım benden! Dedi.

Öyle telaşlı bir halde, halen olanların şaşkınlığı içerisinde, olduğum yerde çivilenmiştim. Oradan tam kaçmayı düşünürken ortalığı kaplayan sis yavaştan dağılıp, görüntüler netleşiyordu. Görüntüler yarı karanlık gibi. ortalık da eski zaman giysileriyle dolanan insanlar ve asıl yaşadığım zamanla hiç bağdaşmayan bir yaşamı vardı buranın.

Bu huzursuzluğumu artırdı, neredeyim, ne zaman geldim bu yere diye şaşkın şaşkın bakıyordum herkesin yüzüne. Bir telaşla gölün kıyısına koştum, suda yansıyan görüntüme baktım. Kendimden korktum, onlardan biri olmuştum, giysilerimle artık onlardan bir farkım yoktu bu kesin. Uzaktan bir ses duydum. O yöne doğru yürüdüm.

- Tamar’a, saçlarını bağla!

Karşımda göz kamaştırıcı güzelliğiyle duruyordu. Durakladım. Donmuş bir şekilde ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemeden sadece Tamar’aya bakıyordum, göz göze gelmiş ve aniden gözlerini saklayıp, sesin geldiği yöne doğru yöneldi. Sırtını dönmüştü ve rüzgârda saçlarının dalgalandığını görüyordum. Nazlı ve parlak bir rüzgâra davetti dalgalanışı. Elleriyle saçını toparlayıp, sarımsı ipi bağladı, annesine yaklaştıkça saçının örtüsünü de üstüne örtüp, giysisini gözden geçirdi.

- Ah! Tamar’a şaşkın kızım benim.

Şimdi hatırlamaya başladım. Buraya Tamar’aya dair halk hikâyesini dinlemeye ve yaşadığı yeri görmeye gelmiştim, fakat şu an adını, zamanını bilmediğim bir yerde ve zamandayım.
Tamar’anın ölümüne şahit olacağım bu kesin. Kaygıyla etrafa baktım. Buna engel olmalıyım, yoksa göz göre göre bir hayat sönecekti. Tarihin akışına müdahale edebilmem için mi gönderilmiştim yoksa, tarihin karanlık günlerinden bir gün!

Tamar’anın boynunu eğmesi tanrıçaların öykündüğü, gökyüzü adağıydı sanki; kansız ve üzgün! Diye içimden geçirdim. Önümde ki göl kabardı..

Suyun ardında güneşin batması yakındı. Güneşin altından, kokusunu duyurarak doğaya, rüzgârı çıldırtıyor; yanan ateşi salıyor dağlara! Merak ettim, yanaştım yanan köze –ne göreyim, bunlar o kızın karanlıkta parlayan gözleri. İrkildim.

Seslendim;

- Tamar’a yarın akşam o sevdiğin gençle göl kenarında buluşma sakın, sizi öldürecekler!

Yanılgı suları dudaklarımda akıyor, çığlığın açtığı uçuruma doğru sürüklüyordu endişelerimi! Dinletemiyordum kendimi, bu trajik ölüme nasıl engel olabilirdim ki başka. Sesim kırılıyordu. Müdahale edememek, eli kolu bağlı kalmaktı asıl sorun! O kararmış sessizlikte Tamar’ayla göz göze kaldık.

Anlamsız, bir şeyler sorar gibi bakışı, anlattıklarından bir şey anlamıyorum türünden şaşkınlığı, yüz hatlarına yansımıştı. Gergin, ne yapacağını bilemeyecek şekilde olduğu yerde durmuştu. Kıpırtısız dudaklarıma bakıp açıklama yapmamı bekledi. Olanları nasıl anlatabileceğimi, bu olup bitenleri nasıl sözcüklere sığdırabilirim ve bu söyleyeceklerimin sonrası için onu ikna edebilmemin yollarını aradım. Her şeyi olduğu gibi anlatacağımı söyleyiverdim bir çırpıda. Annesinin uzaktan gelen sesine karışıp dağıldı seslerimiz.

- Yarın günbatımına doğru göle in! Orada buluşup sana tüm gerçeği açıklayacağım…

- Tamam geleceğim…

Annesiyle yan yana gelince annesinin el kol hareketlerinden ona bir şeyler anlattığını veya bizi birlikte gördüğü için kızını azarladığını düşündüm. Tamar’a başını yine öne eğmiş, söylenenleri sanırım ses çıkarmadan dinliyordu.

Tamar’anın başörtüsü hafif esintiyle birlikte havalandıkça elleriyle onu tutuyordu. Başörtüsünün açılan kısımlarında siyah saçlarının parıltısını görebiliyordum. Görüntüsünü gözden tamamen yitirince, bugün bütün yaşadıklarımı anımsadım. Bu mümkün müydü? Nasıl bir başka yerde ve mekanda bulunabilirim? Bu olanların mantıklı birer açıklaması var mıydı? Neden ben seçildim. Tanrının beni seçmesindeki amacı neydi?...? Ve buna benzer kendime onlarca soru sorup yanıtını bekledim. İçimdeki sesin doğru cevaplar vereceğini düşünmenin derin yanılgısı içinde, eski yerleşim yerlerinin içinden nereye gittiğimi bilmeden öylece yürüyordum. Bu geceyi geçirebileceğim en uygun yeri ararken, aklıma gölün kenarı geldi. Bu bilinmedik zamana oradan geldiğime göre, yine oradan tekrar yaşadığım zamana dönebileceğim fikri bende yer etmişti. Adımlarım git gide hızlandı. Göle vuran güneşin son ışıklarını, suyun üzerinde yansıdığını artık görebiliyordum. Gölü görebilmemin kıvancı, buradan kurtulabilme umudu, içimdeki coşkuyu iyice arttırdı. Heyecandan kalp atışlarım hızlanmış; ter damlalarının alnımdan yanağıma akışını hissediyordum. Hafif bir kaşıntı duyunca kolumla sıyırdım ve büyük adımlarla koşar gibi gölün kıyısına yaklaştım. Yaklaştıkça etrafa bakıp, bir kapı veya çıkabileceğim herhangi bir çıkış noktası aradım.

Buraya geldiğim ân gözümün önünde canlandı, ortalığı sis bulutu kaplamış; göz gözü görmez yoğunluğa ulaşınca sis, bu zamana geçtiğimi farkettim. O yüzden yine göl kenarında sis bulutunu veya ulaşan yoğun bir puslu hava aradım. Yoktu. Çıkış yok işte! Kanadı yaralı, yalnız bir kuş gibi çırpındım. Şaşkın bir şekilde gölün kenarına iyice vardığımda, yeniden neler yapabileceğimi düşündüm. Göle bakınca suyun, bildiğim su gibi mi olduğuna dair bir merak belirdi. Eğildim, avucuma bir miktar su alıp baktım, burnuma yaklaştırdım herhangi bir koku olup olmadığı inceledikten sonra dudağıma dokundurdum, tadı hafif tuzlu gibi dedim içimden! O an, içimde susuzluk duydum.

Birkaç avuç içtikten sonra yanda gördüğüm irice bir taşın üzerine oturup göle, göle vuran yansımaya ve sonra güneşe baktım. Gözüm kamaştı. Işık körlüğü bir süre devam etti ve çevremdeki nesneleri olduğu gibi görmeye başladım. Bu geceyi geçirebileceğim bir yer aradı gözlerim. Büyükçe bir kayanın dibinde yaşlıca bir ağaca takıldı. Ayağa kalkıp, o yöne doğru yürüdüm, kayanın dibinde taşları elimle ayıklayıp, uzağa fırlatıyor, taşları her attığımda etrafa bakındığımı fark ettim, gözlerim sanki birilerini arıyordu, biraz da korku içinde!

Sırtımı ağaca verip bir süre öylece kaldım, ağaç sırtımı ağrıtıyor, bir yandan da midem kazınıyordu. Kalkıp, yiyecek bir şeyler bulabilirim düşüncesiyle etrafı inceledim. Tanıdık birkaç ot çeşidini görünce içimde bir sevinç belirdi. Bir otu kökünden söküp, yedim, tadı fena değildi. Bir daha bir daha derken karnımı doyurdum, şöyle bir etrafa bakıp biraz hüzünlü bir mutluluk yaşadım. Tekrar ağacın dibine varıp, bu sefer kayaya yaslandım. Evet burası daha iyiydi! Ne kadar zamandır öylece kaldığımı bilemeden halen bu olanların bir izahını arıyordum. İçimde hep bu soru; “böyle bir şey mümkün mü?”

Bu düşünceler içinde güneşin battığını, ortalığı garip bir karanlığın sardığını görememiştim. Saatin kaç olabileceği üzerine tahminler yaptım, burada saat denen bir kavramın olmadığı düşüncesi olsa gerek, bu tahminlerden vazgeçip önümde uzanan belirsiz karanlığa doğru bakıyordum. Gölün hafif kıpırtısını, suyun dalgasını işittim. Ay ve yıldız ışığı kaplı gecede kalkıp, gölün kıyısında ağır ağır yürüyüşler yaptım, kulağım etrafta herhangi gelecek bir sese karşı duyarlı. Korkuyordum, bilinmeyen yer, zaman ve bu önümdeki sonu belirsiz karanlıktan korkuyordum.

Yorgunluk, gözlerimdeki kapanmayı, esnemeler izliyordu. Her adımda etrafa bakarak geceyi geçirmek için ayarladığım yere vardım. Sırtımı kayaya, başımı ağacın gövdesine yaslayıp uyudum, bir ara yine uyanıp, kıpırdamadan etrafa göz gezdirdim, etraftaki sessizlik güvende olduğumu hissettirince bu sefer kayanın dibinde yere kıvrılıp, kolumu da başımın altına yastık yapıp uyudum.

Güneş ışıkları kayanın dibine vurmuş, uyandığımda ağacın gölgesi bedenimin üzerindeydi. Bedenimi üşüten gecenin serinliğini, güneş ısıtmış, sertleşen kaslarımı yumuşatmıştı. Gerindim. Sonra kalkıp, ilk defa görüyormuş gibi bakındım, gece gezindiğim yerlerdeki ayak izlerimi, koparıp yediğim otların yerlerini gördüm, aynı yerlerde gezinip aynı otlardan bulup yedim, doygunluk hissedince uyuduğum kayaya ayakta durarak yaslandım. Tekrar insanların arasına gidip, Tamar’ayı görebilirim umuduyla kalabalığın arasına katıldım hızlı adımlarla. Ne sen kimsin türünden bakışları, ne de bana karşı yadırgayıcı davranışlar vardı? Yoksa bu insanlar her şeyi biliyorlar mı diye düşünmekten de kendimi alamadım, yüzlere bakıp, bir anlam aradım anlamsız bakışlardan. İçimde ki ses:

- Tamar’a bu akşam o sevdiğin gençle göl kenarında buluşma sakın, sizi öldürecekler! ( Bu ses tüm şiddetiyle içimde yankılandı)

İnsanların arasında gözüm Tamar’ayı arıyordu, ona benzer birkaç kız gördüm hızlı adımlarla yaklaştım ama o değildi ve o yüzler ne diyorsun der gibi baktı bir şey diyemedim, sessizce oradan uzaklaştım. Bir iki bağırış duyunca sesin geldiği yöne doğru baktım iki kişi şiddetli bir şekilde tartışıyorlardı.. Evet, baş keşiş çoban kıyafeti içindeki gence çıkışmaktadır. Dinleyip, anlamaya çalıştım ama sesler çok zayıftı, duymak mümkün değil! Bu genç, efsanedeki genç olmalı. Çoban kıyafetli bir genç ve keşiş. Evet. Efsane anlatıldığı gibi yaşanıyordu burada. Artık emindim. Bu gencin, Tamar’anın aşığı olduğuna.

Adamın uzaklaşmasıyla o gence doğru yürüdüm, belki beni dinler ve bu ölüme engel olabilirim düşüncesi yine aldı beni..

- Ey genç! Bu akşam Tamar’ayla buluşma sakın sizi öldürecekler!

Beni dinler gibi bakışından cesaretle olacakları anlatmaya koyuldum, anlattıklarımdan bir şey anlamadığını ama dikkatli olacağını söyleyip uzaklaştı. Ardından bir heykel gibi olduğum yerde kaldım. Soluk alıp veren bir heykel!

Güneş batana kadar Tamar’ayı aradımsa da göremedim, güneşin kaybolmasının ardından bir şeyler yapabilirim düşüncesiyle gölün kenarına gitmenin en doğru karar olduğunu anladım. Koşar adım gölün kenarında soluğumu aldım, olacaklar çok yakındı. Geceyi geçirdiğim kaya ve ağaç dibini aradı gözlerim.. İşte orada..
Gittim, çömelip verdim sırtımı kayaya. Kalbim heyecanlı ve çaresiz çırpınışlarda.

Gözüme belli belirsiz ışık yansıdı. İşte Tamar’a olmalı bu. Ama hayır, bu o keşiş. Eyvah! Genci uyarmanın bir yolu olmalı. Yoook yoookkkkk işte. Tanrım, yardım et!
Kayanın üstüne çıkıp, ağaç dallarının arasına gizlendim. Hafif esen rüzgâr, fırtınaya dönüşmüştü. Keşiş ise gölün kıyısına yanaşmış, elinde feneri sürekli yer değiştirerek sallıyordu. İşte efsane gerçekleşiyordu ve ben buna engel olmalıydım bunun için buraya gönderildiğim düşüncesinden başka bir şey düşünemezdim.

İçimden, Tanrım o gence yardım et, diye mırıldandım. Keşiş sesimi duymuş olmalı ki etrafa bakındı, iyice gizlendim dalların arasına, keşiş başını sallayıp, elinde ki fenerle bir o yana bir bu yana gidip geliyordu…

Saklandığım yerden çıkıp elinde ki feneri alabilirim diye düşündümse de, bu fikrin doğru bir davranış olmadığının farkındaydım. Bir çare bir çare diye sürekli tekrarlayıp duruyordum, içsesimin yankısı dudaklarıma vurup kaybolurken, çaresizlik içinden olduğum yerde çırpınıyordum… Keşiş, feneri salladıkça ürpertim artıyor, her an; ölümün soğuk sesini duyacağımı bekliyordum..

Dalgaların sesi göğe vuruyor, hava, oldukça sert bir şekilde rüzgârını doğaya seriyordu, yaprakların hışırtısı kulağımda vınlıyor. Fenerin ışığı bir o yana bir bu yana ölüme çağırıyordu genci. Genç, dalgalar arasında kulaç aldığını, yorgunluğunu ve ışığı takip etmenin ezikliğini hissediyordum…

Ani bir çığlık göğü yırttı ortasından.

- Ah! Tamarrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

Ve sonra o çığlık, yankılana yankılana eriyip bitti.. Bu sesi duyan Tamar ise, kendisini gölün sularına bırakır, dayanamaz. Suyun içine gömülür sonra; aşkın ete bürünmüş bedenleri!

O çığlıkla birlikte ben de bağırdım. Engel olamamanın üzüntüsü, ölümün çaresizliği içinde, olduğum yere yığıldım. Uyandığımda, başımda o sarı saçlı arkeolog ve etrafında birlikte geziye geldiğimiz arkadaşları görünce yaşadıklarımın birer rüyadan ibaret olduğunu anımsadım.

Garip ama mucizevi bir rüya olarak katlayıp, ömrümün rafındaki yerine yerleştirdim. Tozlanmak ve küflenmek üzere!

Hüseyin Korkmaz

ÖZGEÇMİŞ

1980 Malatya doğumluyum ve burada yaşamaktayım. Şiir ve şiir üzerine yazılar da yazıyorum.

NEDEN ÖYKÜ?

“ Yaşam kumaşında özgün ve çarpıcı yeni bir desen yaratma olanağı sunduğu için! ”
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 15-12-2011, 21:07
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart KÜÇÜK ELMA AĞACI / Fatma Gür

3-

KÜÇÜK ELMA AĞACI
Buranın, bu caddenin, tek meyve ağacı benim. Uzun bir cadde burası.
Şehrin sakin bir caddesi. Köşe başında ben beklerim geceyi. Sabahı ben görürüm. Günü ben yaşarım. Caddeyi bir başından bir başına gezin. Hep çınarlar, akasyalar gölgelendirir caddeyi karşılıklı. Tek benim, köşe başında, ben, küçük bir elma ağacıyım. Benim sahibim - doğrusu sahip demeyeyim- yüreğini bana adayan, koruyucum, gençten bir berberdir. Kimi kimsesi yok sayılır. İhtiyarcık bir nenesi var. Anasının anası bir ihtiyarcık. Küçücük bir kadıncık. Bir yumakçık bir kadıncağız.
Bir düğün dönüşü kazada yakalamış ölüm onları. Bir bu oğulcuk kalmış onlardan geriye. Ana, baba yolu gözleyen bir oğul kalmış geriye. Sekiz yaşında bir oğul. Cenazeler gelince korkudan mı; ana, baba kimsesizliğinden mi; nenesinin koltuğunun altından başını bir kerecik olsun çıkarmaz olmuş. Ağıtlara sessizce katılmış. O çocuk hıçkırıklarını nenesi, yüreğinin en ucundan duyuyormuş.
Üç ağıt yakıyorlarmış gelenler: Anaya, babaya, bir de bu oğulcuğa. Dayanacak yürek yokmuş bu ağıtlara. İşte böyle yüreği dağlı bir adam benim sahibim.
Ağıtlar, acılar gün değil; yıl almış. Ama ana, baba da olsa ölenle ölünmezmiş. Bir oğul, bir nenecik; yoksul evlerine yüreklerini, ağıtlarını, acılarını katıp bu canım hayata herkes gibi devam etmişler. İki genç canın ölümü karşılığında mahkemede, biraz para ve azacık bir maaş bağlanmış bu küçük oğula.
Okulu da erken bıraktı. Lise okumak istemedi. Nenesi de ısrar etmedi. Okumaya pek de hevesi yoktu zaten. Nenesi de onu bir berberin yanına çırak verdi ki iş öğrensin. Berber uzaktan akrabaları sayılırdı.
Nenenin emaneti, sessiz sakin bir oğuldu. Ustası ne dese iki etmiyordu. Ustasının emirleri başının üstündeydi. İşte bu yüzden ustası onu oğlundan ayrı görmüyordu. Gerçi kızmaları meşhurdu ustanın ama çocuk alışacaktı buna, alışmıştı da.
Ve zaman ölüm, ağıt dinlemedi, devrini tamamlamaya devam etti. Yüreği sevdaya tutuldu oğulun. Yüreği sevgi dolu, aşk dolu bir berber oldu. Sevdiğini zor almış bir berber. Kaç gece onun ağlanmalarını dinledim. Kaç gece bana sevdiğini anlattı, kaç gece sevdiği için yüreği söze durdu, onun yürek tutkunluğunun hepsini ben bilirim.
Beyaz tenli, uzunca yüzlü bir kızmış sevdiği. Gözleri kara karaymış. Kız, berberin yüreğini yakıyormuş, onu görünce yüreği aşk sancısına duruyormuş.
Kızın babası, kızının yanaklarının her geçen gün bir başka pembeleştiğini görünce işkillenmiş. Her geçen gün kızı daha kımıl kımıl, daha hayat dolu izledikçe işkillenmesi bir kat artmış.
Bir gece almış karısını, kızını almış karşısına. Sormuş her bir şeyi. Ne kızdan bir ses çıkmış ne karısından. Baba sinirden kudurur halde o gecelik evi terk etmiş. Çıkarken de: " Nasılsa öğrenirim, öğreneceğim de. " demiş.
Kızın anası şunu diyecek olmuş : " Bırak be adam, alsın sevdiğini. Sevdiği adamın sıcaklığını duysun yatağında, öperken dudakları sevdiğinin yürek tadını alsın. " Ama diyememiş.
Kızın babası, oğlanın ustasından laf almaya çalışıyor ama usta aklı başında bir adam evladı. Bir şey demiyor; ama varsa öyle bir şey ben babası olarak kızını istemeye gelirim demiş. Kızın babası öfkeyle ayrılmış berber dükkanından. Oğlan yokmuş o zaman orda. Olsaymış kızın babası oğlanı öfkeden nerdeyse yiyecekmiş. Bu öfke de nereden geliyormuş, burda kimsenin bildiği yokmuş. Herkesin bildiği kızın babasının çok öfkeli olduğu, kızı asla bu oğlana vermeyeceği idi. Ama kız oğlana kaçar, ona da kimsenin diyeceği yoktu; çünkü kıza hak veriyorlardı bu durumda. Öyle ya oğlancağızın kötü bir huyu yok. Sabah işine, akşam nenesinin dizinin dibine…
Sigara içtiğini bile gizler, ustası bile görmezmiş ne zaman fırsat bulup içtiğini. Çoğu da içmez bilirmiş zaten. Oğlan, bu kadar hürmetkâr bir delikanlıydı. Çoğu müşterilerin de onun hatrına geldiklerini biliyordu ustası.
Usta iyi adamdı da biraz höşgörüsüzdü, çabuk sinirleniyordu. Ufacık bir şurası şöyle olsa dense öfke kesilirmiş usta. Çırak hemen olayı yumuşatırmış. Bu arada ustasına da saygı da kusur etmezmiş. Nasıl eder iki tarafı da yumuşatırmış oğlan.
Dün gece hava çok soğuktu. Ayazdı hava. Ve bu ayaz, soğuğu daha da çekilmez kılıyordu. İncecik dallarımın üşümesini toprağın iki kat dibindeki köklerim duydu. Üşümeler yüreğime işledi. Bir de bu caddede üstünde sahibi kalpten ölen inşaatta yaşayan kimsesiz yaşlı adamın hali yüreğime işledi.
Dünün ayazında berber gözyaşı döktü ki yürek dayanır değildi. Bir erkek bu kadar ağlardı ancak. Ancak bu kadar yürek parelerdi bir ağlama. Avurtları çökmüştü iyice. Gözleri bir dolu pınardı, durmadan dökülüyordu yaşlar. Bir sevda bu kadar ağlatırdı, bu kadar sancılar çekerdi yürek. Ağıtlarını bu kadar acılı duydum. Ayaz soğuğu acılar duydum ilk kez. Korkarım bu acılarla meyveye son duruşum olmaz, dedi yüreğim. Acılardan dondu yüreğim. Sancıdı berberin yüreği aşktan acıdan, soğuktan. Gene de peş peşe yaşlar durmadı gözlerinden. Acıdan büküldü beli, söz etmez oldu dili. Bir garip, melûl bir vakit sonra yanımdan ayrıldı.
Ertesi gece dünden de soğuktu. Soğuğa soğuk eklendi, ayaz katmerledi soğuğu. Berber çırağımda ses soluk çekilmişti. Göz yaşı da dökmüyordu bu gece. Kaygılara düştüm. Nesi vardı? Sus pus çömelmişti dibimde. Sigarayı yüreğine çekiyordu sanki. Peş peşe de içiyordu. Ağıt yok, ses yok, öfke yok, kaygılarım katlandı. Sigaranın biri bitmeden diğeri yandı. Uzun zaman bir nefes alışlarını duydum çırağın. Ne bedeni kımıldadı, ne söz döküldü dilinden, ne göz yaşı yanaklarını ısıttı.
Bir zaman sonra başını gövdeme dayadı. Derin derin oflar çekti.
“Benim çaresizliğimi kimler yaşar, nenem duysa ölümüme ağlar gibi ağlar bana. Rızasız iş beladır oğul der. Yapma, etme der, ayaklarıma kapanır. Kız, beni kaçır sözünü uçurdu bana. Nenem, duysa ölümlere yatar. Burada kalamam, kızın babası gözü kanlı. Ya kırk katır, ya kırk satır dileğim olur yakalarsa bizi. Ustama acırım, yer yurt istemem ondan. Ona da bela kesilir gözü kanlı. Yarın son gün. Her şeye razıyım diyor kız, belaya da, çileye de, ölüme de…Bir günlük ömrüm de varsa seninle olsun diyor, ne çaresizim Yarabbim! Ne yüreksizim Yarabbim!”
Ben berber çırağının küçük elma ağacı, acılara hazırladım kendimi. Bir daha onu görememe acısı ile gövdeme dayadığı başının sıcaklığını dallarıma aldım, bedenim onun sevgisine donandı.
Gün geçti aradan. Gelmedi çırak. Gün güne eklendi, gelmedi.
Soğuklar eridi. Kökümüzü yerinden sökecek fırtınalar yaşadık. Mevsimsiz gelgeç sıcaklar da sardı zaman zaman. Bir daha ayaz yaşadık. Cemreler düşünce yüreğimiz rahatladı.
Nisandı. Ama nisanın marttan da soğuk çaldığını bilirim. Aldatıcı sıcaklarının peşi sıra soğuklarını yaşamışlığım çok vardır. Fırtınalarından dallarımın yorulduğunu, kırıldığını unutmuş değilim.
Nisanın fırtınaya durduğu gündü. Caddede sahipsiz ne varsa havada uçuşuyordu: Poşetler, ipinden kopmuş çamaşırlar, geçen mevsimden kalan yapraklar, gazete sayfaları…
Bahara merhaba diyen yapraklarımız fırtınaya inat dalından ayrılmıyordu. Rüzğar deli divane estikçe yapraklar, bir o yana bir bu yana sarmalanıp duruyordu.
Bütün dükkanların kapıları kapalıydı. Gün öğleye yol alıyordu. Herkes evinde. Fırtına caddede. Tezgahtarlar, çıraklar dükkanların camlarında, fırtınayı izliyorlardı.
Berber dükkanına koşarak iki adamın girdiğin gördüm. Çok geçmedi ki iki adam, Şahin Usta aralarında dükkandan çıktılar. Koca usta gümbür gümbür sesiyle ağlıyordu.
“Allahtan gelene ne denir Şahin Usta ? Düz yolda devrilmiş otobüs. Allah, neneye sabır versin. İki nazlı beden, iki cansız beden.”
“Ben sebep oldum oğlana, barışma yaza kalsın dedi, olmaz dedim, bak kaçışınızın kırkıncı günü dedim, hayırlı olur dedim, kırmadı beni. Ben sebep oldum.”
Adamlardan yaşlı olanı sarıldı ustaya.
“Şahin Usta deli olma, nasıl söz bu? Cenazeleri kızın babası nenenin evine getirmiş. Allah sabır versin babaya da neneye de.”
Yanıma gelince ustanın ağlamaları hıçkırıklara döndü. Çömeldi yere, başını ellerine aldı, ağladı hıçkıra hıçkıra. Hıçkırıklara boğulan sesi ile:
“Bu onun ağacıydı.” Dedi.
Ve ben küçük elma ağacı; çırağın, kızın ölüm haberini ustanın ağıtlarından aldım. Benim onun ağacı olduğumu bilmez sanırdım.
Ben acıyı dalıma, bedenime, toprağıma saldım. Meyveye duran dallarım acıya donandı. Fırtına alıp götürdü çiçeğimi bir bir. Ben artık burda suskun bir elma ağacıyım.

Fatma Gür

Kendimi tanıtan cümleler: Öğretmenim, özel bir okulda çalışıyorum, iki oğul annesiyim; okumayı, yazmayı, resim yapmayı yaşamayı ve gülmeyi seviyorum.

Neden öykü?
“ Hayatım roman derler; oysa hayatımız öykülerin dizimidir, yaşamak öykünün kendisidir, yazmadan yürek yaşayabilir mi?”
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 20-12-2011, 21:36
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart

Şiir Akademisi 2011 Güz Dönemi Öykü Yarışmasına katılım süresi sona ermiştir. Seçiciler kurulundaki arkadaşlarımdan değerlendirmelerini (ayrıca görüş ve önerilerini) mail edresime göndermelerini rica ediyorum. İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 01-01-2012, 19:35
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart

ŞİİR AKADEMİSİ 2011 GÜZ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI



DEĞERLENDİRME RAPORU


Şiir Akademisi 2011 Güz Dönemi Öykü Yarışmasına katılan üç öykü seçiciler kurulunun değerlendirmesine göre aşağıdaki gibi sıralanmıştır:


1- KÜÇÜK ELMA AĞACI / Fatma Gür – 361 Ort/60
2- AH TAMARA! / Hüseyin Korkmaz – 355 Ort/59
3- SAHİPSİZ AYNA / Ahmet Yılmaz – 322 Ort/53


Öykülerin ortalama puanları dikkate alındığında nitelik açısından orta seviyeyi aşamadıkları görülmektedir ki bu durumda Şiir Akademisi 2011 Güz Dönemi Öykü Yarışmasında birinciliğe değer öykü bulunamamıştır.


KÜÇÜK ELMA AĞACI adlı öyküsüyle Fatma Gür, Şiir Akademisi 2011 Güz Dönemi Öykü Yarışması / Seçici Kurul Özel Ödülü ile ödüllendirilmiştir.


Fatma Gür’ü ve yarışmaya katılan tüm arkadaşlarımızı kutluyor, yazın yolculuklarında başarılar diliyoruz.


İrfan MUTLUER
(Seçiciler kurulu adına)

Özel Not: Değerli katkılarından dolayı seçiciler kurulundaki arkadaşlarım Rami, Gül Uğur, Aysel Ekiz, Emin Eser ve Cahit Kaya’ya çok teşekkür ediyorum. İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 01-01-2012, 20:02
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Yarışmaya ürün gönderen arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum.

Dereceye giren;
1. Olan Sevgili Fatma Gür'ü
2. Olan Sevgili Hüseyin Korkmaz'ı
3. Olan Sevgili Ahmet Yılmaz'ı kutluyorum.

Yarışmanın seçiciler kurlunda yer alan Rami, Gül Uğur, Aysel Ekiz, Emin Eser ve Cahit Kaya arkadaşımızı emek, özveri ve başarıları için kutluyor, teşekkür ediyorum.

Yarışmayı organize eden Sevgili İrfan Mutluer'e şahsım, şiir akademisi ve yazın dünyamız adına teşekkür ediyorum.

Sevgi ve saygıyla...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 13:16


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum