Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Şiir Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #161  
Alt 01-03-2013, 10:21
sibel eylul sibel eylul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 473
Standart

''Bugünkü Türk milleti siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine kürtlük fikri, çerkeslik fikri ve hatta lâzlık fikri veya boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tevsimler, birkaç düşman âleti mürteci beyinsizden maada, hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü, bu millet efradıda umum Türk camiası gibi aynı şterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.''
medenî bilgiler
__________________
x
Alıntı ile Cevapla
  #162  
Alt 02-03-2013, 03:11
sibel eylul sibel eylul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 473
Standart

benim için tam bir başyapıt ''bulut atlası'' filmi
Wachowski kardeşler'den de böylesine müthiş bir film beklenirdi zaten

''kazanda da rahimde de doğsak hepimiz safkanız''

ve Muammer Yıldız'ı başarısından dolayı tebrik ediyorum (magnet motor) nexus dergisinde bu ay kendisine yer verilmiş
__________________
x

Konu sibel eylul tarafından (02-03-2013 Saat 05:13 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #163  
Alt 13-03-2013, 08:38
sibel eylul sibel eylul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 473
Standart

''Ey mevsimler, ey şatolar! Deyin kusursuz kim var? ''
__________________
x

Konu sibel eylul tarafından (21-03-2013 Saat 06:41 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #164  
Alt 17-03-2013, 14:51
sibel eylul sibel eylul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 473
Standart

''Mutlu duyardık bizler;yeter ki o zorbalar İki büklüm olmaya halkı zorlamasınlar,''
__________________
x

Konu sibel eylul tarafından (21-03-2013 Saat 06:39 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #165  
Alt 20-03-2013, 16:20
sibel eylul sibel eylul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 473
Standart

''Ey şair! Değer verme sevgisine sen halkın
Tez geçer gürültüsü zafer övgülerinin;
Aptalın yargısına, soğuk kalabalığın
Gülüşüne de boş ver, aldırışsız ol, sakin.''
__________________
x

Konu sibel eylul tarafından (21-03-2013 Saat 06:37 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #166  
Alt 01-04-2013, 20:42
sibel eylul sibel eylul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 473
Standart

kapatma kapıyı aralık kalsın
düş yorgunu beyaz eve yolu
v.bölüm

‘’sonsuz gök’ün dileğiyle’’

‘ beni böyle neysiz geceye bırakıp gitme
zerresine tutunan tanecik de buluta durmuş
hiç pantursuz yağmur olup iner mi yere
boynu bükük damlalar
böyle gündüze selâm durmuş
adâletin ortasında meşkle ne dağlar yanıp kül olup doğmuş
duy! duy içimde aşkınla inleyen rebâbı
beni böyle sensiz yerlerde döndürüp
bensiz semalara niyaz edip gitme! ‘



‘’bunlar neden kendilerini unutmak istiyorlar’’

bu berrak nehirde koca bir yılana benzeyen trene teşekkür etmeli binlerce ölüyü taşıdığı için
bu solgun suya bilinmedik yerlerden gelen ve koca bir yılana benzeyen trene teşekkür etmeli taşıdığı ölülerle hareket kattığı için nehre
bu nehre teşekkür etmeli içinde ölüleri taşıyan trene benzeyen yılana içinden geçip gitmesine izin verdiği için

(bensen)- okyanusun ortasındaki ağaçtan trenden yılanla beraber karaya çıkaracağım ey en sonuncu durağa geldin sakatlandı bir ayağın gözlerime bak usulca sesleniyor ‘ yapabilirsin’ her halinle seviyorum seni karada mısın?

(senben)- rüzgâr gibi beni bir oraya bir buraya itip durdukça çarpıp karışıyor sana her zerrem

‘sakın bir kez olsun dönüp bakma yüzüme’

radyoda zbigniew preisner ‘the end’ çalıyordu bir yudum su içtiği bardağı masaya koydu ardından masada duran kahvesine uzanıp bir yudum kahve içti fincanı masaya koydu masanın üzerine saçılmış fotoğrafların arasında duran tütün tabakasına uzandı bir sigara sarıp yaktı radyoda zbigniew preisner ‘the beautiful country’ çalıyordu fotoğraflardan birine uzun süre bakakaldı tüm bu süre zarfında bir kez olsun gözlerime bakmadı radyoda zbigniew preisner ‘it’s all about love’ çalıyordu gülümsüyordu.

-bir süre önce begonvillerin ve denizin olduğu böyle küçük bir ilçede yaşadım uyuyamazdım karanlığın ucunda işe gider işten döner gün zbigniew ile başlar ve biterdi o hangi ara nüfuz ederdi iliklerime ki unuttururdu ayağımdaki nasırların acısını donukluğumu yorgunluğumu tâ ki sürgünlüğümüz ışıkla beraber yeniden doğmak üzere yine karanlığın ucunda son bulana kadar. uykuyla uyanıklık arasındaki sabahlar gibiydik gece mi gündüzden ben mi ondan kopmak istemezdim belki de daha ötesi işte o sabahlar ‘enfer’ insanlar da yarı uykulu sıcak yataktan tatlı uykudan kopmak istemeden telaşla koşuştururlardı ekmek kokardı her yer sabahları ekmek kokardı radyoda zbigniew preisner ‘conversation with father’ çalardı aslında her şey ‘ekmek’ ile başladı ilk mühür bir gecede ‘var’ ile açıldı.
şimdi bambaşka bir yerdeyim...bu nasıl heybetli bir kapı açtığın yerin neresinde başlar göğün neresinde son bulur altın şeritli kılıcın yine göğsünde işte duruyorsun karşımda
‘sakın dönüp bir kez olsun yüzüme bakma’
sol yanımdasın
mihrabda yanan ateşe karşı ka’de-i ahiredeyiz
(bensen)- sen aşk mısın
(senben)- binlerce yıllık acı ve gözyaşı ile dolu bir aşk bu
(bensen)-...
(senben)-...
ey sevgili ey can ay aşk bildim seni
bu arşa değen
tokmağı ardımızsıra çekilen
kapının gürültüsü
sağa selâm durmuşluğum sana olan sadakatimden
hayatı çekip kendinden hayat veren kimdi? bilmem kaç katlı göğü dolandım da yeraltının kaçıncı katında yine o sözlerle karşıladın etme! güneş böyle doğar böyle mi batardı...lânet olsun bir tek sözüne isteğine sadık kalmadığım o an’a işte günahkâr boynum vur gitsin altın şeritli kılıcınla.

sayım suyum yok dercesine uzun süre kendinden geçmişti koltuğunda irkilerek masada duran tabakaya uzandı bir sigara daha sarıp pencereye doğru ağır aksak yürüdü alnını cama dayayıp sigarasını yaktı dönüp bir kez olsun yüzüme bakmadı hangi tarafa yağıyordu bu yağmur soğuk muydu sen üşüyor muydun radyoda muzaffer akgün’nenni bebek’ çalıyordu

(senben)- binlerce yıl tanıdığım mahallede hiç tanımadığım küçük kız çocuğu o kadar çok sevmiş ki en sevdiği çiçekleri benim için saklamış.
iki kapısı olan iki bahçeli ondokuz numaralı...
(bensen)- yıllar sonra kasabanın bir başka beyi değiştirene kadar tüm kapı numaralarını yirmibeş numaralı
(senben)- o evde kiraz vakti doğmuş. bir damla dahi anne sütü almayınca bebek,anne ve babası bembeyaz bir keçi satın almışlar yedi yaşına kadar süt annesiyle büyümüş, aile büyükleri keçinin sütünü aldık etini de almayalım diyerekten eceliyle ölene kadar bakma kararı almışlar.
(bensen)- süt annesine doğru açılırdı yeşil tahtadan arka kapı. sokağa bakan diğer kırmızı beyaz renkli büyük kapının iki kanadı vardı her iki kanadı da ön taraftan birbirinin aynıydı en üstte buzlu camın üzerine demirden ay-yıldız ve buzlu camın demirden olan alt levhasına da ters lâle işlenmişti babası ‘aslında o gül’ derdi. kapının arka yüzünün bir kanadına yağlı boya ile dil çıkarmış kocaman bir yılan çizdi babası, annesi de diğer kanadına bembeyaz kanat çırpan bir kuş. bağ bahçe işlerinden zaman buldukça annesi camlara şahmaran’ı babası da ateşten oklu kara atı resmederdi. çocuklarından ayırt etmedikleri üç de kralı vardı bu evin biri ‘kaplan’ adındaki tekir diğer ikisi de kardeş kangal köpeği ayrıca günün her saatinde ziyarete gelen konukları sokak kedileri, ağızlarında avlarıyla ön kapıdan girer ev ahâlisinin gözlerinin içine baka baka büyük bir iştahla avlarını özenle parçalayarak yer karınlarını doyurduktan sonra sırtüstü yatıp yalanarak oraya buraya sürtünüp diklenerek arka kapıdan sokağa dönerlerdi.

(senben)-bir ustadan yardım alarak kendi elleriyle yapmış annesi babası bu yuvayı. ön kapıya bir kaç metre uzaklıkta olan ikinci bahçenin adını ‘pınar’ koymuşlar içinde salkım söğütler kavak ağaçları çeşit çeşit meyve ağaçları varmış bahçenin tam ortasından doğan kaynak suyu hafif kıvrımlarla sağa sola uzanarak sessiz sessiz akarmış. kaynak suyun her iki yanını baştan başa gül ağaçları sarmış annesine babasına göre her çocuk gül kokusuyla büyümeliymiş. kasabayı çevreleyen dağlarda da derelerin kıvrıldığı meşeliklerin yayıldığı bağları varmış tâ ki uzaklardan başka bir bey gelip tüm ağaçları kesene kadar işte o gün bugün kasabanın adı da hali de değişmiş. kimi günler ayışığında babası ve kardeşleriyle ellerinde su dolu kovalar patikaları geçip çıplak alanlara ağaç fidesi diker biriktirdikleri meyve tohumlarını toprağa serperlermiş. babası meşe ağaçlarına bakıp yayılma özelliğinden dolayı çıplak dağların çabucak yeşilleneceğini dillendirip, kuşlar ve gelip geçen yolcular için aralarına meyve ağaçları da dikmeleri gerektiğini söylermiş buğulu yorgun sesiyle, cümlelerinin arasına bu zalim bey için bir iki kelime küfür eklemeyi de unutmazmış kazmasını sallarken. meşeliklerden topladıkları kurumuş dalları da bir araya getirip sıkıca bağladıktan sonra güneş doğmadan önce sırtlarına yükler sıcak yuvalarına dönerlermiş.
hiç bir gün diğer bir güne benzer mi gelen geçmiş konan göçmüş tâ ki hırkasını başına çekip bu da beyazmış diyeceği güne kadar.

-hani şarapsız kaldığım bir gece sağ yanımda uyuyordun göğsünde ortası altın şeritli kılıcın beyazlar içinde soğuk mermerin üzerinde aranızdan kalkıp sol yanımda uyanan maskeli kediyle gözgöze geldiğimde döndüm yine sana döndüm yürüdüm o vakit yolumu mu şaşırdım sandın uzandım sağ yanına söyle kimdi can üfleyen aktı soluksuz gözyaşım aktı, o aktıkça sen ışıklar saçtın bir kez olsun dönüp bakmadım yüzüne saçlarından akarken güneş saklıyordu göğü gözkapakların ey güneş ey aşk bildim seni. ey! kökün yüce tininin oğlu göklerin kağanı aldım emanetini göğsünden vardım kardeşin yeraltı kağanına kınına soksun sulansın ağaçlar şakısın bülbüller , kimin dileği bu...

kimi arıyordun öyle döne döne dört bir yanda şarabın ilk kadehi de dönüşünle serpilirken dört bir yana ateş üzerinde misin belalar gelmiş altı yönde sensiz miydim bensiz miydin söyle sakın dönüp bir kez olsun bakma yüzüme.

radyoda fazıl say ‘mezopotamya senfonisi’ çalıyordu ah! ah theremin...
ben susayım sen söyle. dinle! dinle sevgili dinmiyor o tokmağın gürültüsü. gel! gel otur sen de yanıma hangi renkte hangi kokuda hangi şekilde olursan ol vatan’ın dört bir yanında birlikte akalım karışalım birbirimize göklerin çağrısı bu. ey can! ey ruh! sen söyle tanıklık et samimiyet bu, dinim yok! dinim yok benim! sen söyle dini bir ritüel değil bu söyle kimin için ne için rükuda böyle boynum bükük kalmışım.

sol yanımdasın mihrabda yanan ateşe karşı
susuyorsun gizli bir tanık gibi
tokmağın her sesi
sorular sorular cevaplar
son bir deneme yüce karar anı öncesi

söz verdim can’a emaneti sahibine canı can’a verdim gitti çok zaman önce.
(senben)- ilk yolculuğunuz nasıl ve ne zaman başladı hatırlıyor musunuz
(bensen)- her şeyi bildiğiniz halde neden soruyorsunuz
(senben)- her şeyi bildiğim halde neden sormam gerektiğini sen de biliyorsun
uzun zamana yayılmış aynı zamanda tehlikeli bir yolculuk yaşayan yaşadıklarına ne kadar sâdık bilmek istiyorum
(bensen)- evet anlıyorum yalnız susmam gereken yerde susacağım
(senben)- canını almadan önce duyulmamış görülmemiş işkenceler yapsam yine de susman gereken yerde susar mıydın
(bensen)- mevlâna’nın dediği gibi
‘’aşka yanmalı can dediğin ya canan olmalı ya da canını almalı
yâr diyemezsin ki herkese içindeki yaran olmalı
herkesin de bir yüreği vardır amma
yürek dediğin bir aşka yanmalı’’

tengri katında gök ve yer onay vermişse ateş önünde alınan kararlara verilen sözlere kurallara yapılan seçimlere ne pahasına olursa olsun saygı duymalısınız bu kutsal görevi sorumluluklarını üstlenmişsinizdir zaten oraya varmadan önce defalarca uzun zorlu sınavlardan sonra lâyıksanız ulaşırsınız beg olmak seçilmek beg’lik yapmak kolay mı alınan kararlar verilen sözler yalnız seçilen beg’i değil beg’le beraber evreni dünyayı halkı ilgilendiren yüce kararlardır. işkencelere canıma gelince atalarımın yardımıyla aşılmaz yollar aştım onların yardımıyla ne sınavlardan geçtim bazen cansız bazen ruhsuz sizin yapacağınız duyulmamış görülmemiş işkenceleriniz tıpkı işçinin ter dökerken serinliği kurumuş dudaklarına değen içilecek bir yudum soğuk su gibi gelir.
(senben)- göğün kağanı yeraltı kağanıyla aynı atadan mı benzer mi birbirlerine aynı kılıcı mı taşıyorlar
(bensen)- aynı atadan iki kardeş göğün kağanı benzemez yeraltı kağanına göğün kağanın kılıcının ortası altın şeritlidir göğsünde taşır uyurken soğuk mermer üzerinde yeraltı kağanı uyumaz ateşin yandığı yerde belinde taşır sol yanına düşen yatağan kılıcını özenle işlenmiş kınında. ikisi de en sevgililerdir güneş ve ay gibidirler birbirlerinden yoktur üstünlükleri...
...
babam arasıra dağdaki çadırında kalırdı iki günde bir çocuklardan biri yiyecek giyecek ihtiyacı olan malzemeleri götürürdük o gün benim sıramdı kır çiçeklerini çok severdim her defasında yol üstündeki rengârenk çiçeklerden bir demet toplar eve götürürdüm ama dağın tepesindeki düzlükte meşeliklerin arasında korktuğum çıplak bir alan vardı kayalıklarla dolu yüksek gerilim hattının hemen altı annem babam sık sık uyarırdı bizi o alana yaklaşmayalım diye doğrusu oradan hepimiz korkardık çok fazla yılan vardı kayalıkların üzerinde güneşlenen tam o alanın ortasında yetişen daha önce görmediğim güzellikte çiçekler vardı uzun uzun hayranlıkla seyreder toplamak isterdim o gün tüm cesaretimi toplayıp gizlice o korkunç alana bir adım geri bir adım ileri yaklaştım kayalıkların arasında yüksek gerilim hattının tam altına geldiğimde kalbim nasıl hızla atıyorsa çiçekleri de aynı hızda toplayarak koşarak uzaklaştım. kan-ter içinde kasaba meydanına geldiğimde rahatlamış kalbimin hızı da normalleşmişti ekmek fırınına uğrayıp ekmek alırken fırında daha önce hiç kasabada görmediğim bir dede ile karşılaştım yüzü saçı sakalı bembeyaz öyle tuhaf bir enerji saçıyordu ki gözlerimi kendisinden alamadım o da bana odaklanmıştı o arada annemin köylüsü ekmek ustası çiçeklerimi görünce güzelliğinden bahsedip bir kısmını kendisine vermemi rica etti çiçekleri toplama arzusuyla âdeta ölümle yüzyüze gelmiştim ama o an o çocuk ruhuyla hiç düşünmeden bir kısmını ayırıp uzattım kendisine yüzündeki gülümseme mutluluk ifadesi sıcak teşekkürü bugün gibi aklımda ekmekleri alıp ayrılmadan önce ak saçlı ak sakallı dede ile yine gözgöze geldik o da gülümsedi ve bana ‘biliyor musun bir gün çok zengin biri olacaksın ‘dedi ben de ilk kez duyduğum bu kelime karşısında ne olduğunu anlamadan ona gülümseyerek karşılık verdim. eve varır varmaz ilk işim anneme ‘zenginliğin’ ne demek olduğunu sormak oldu. yaş ve boy attıkça halk arasında yüzlerce ak sakallı ak saçlı dede hikâyesiyle karşılaştım. o günün üzerinden birkaç gün geçmişti ki bir gece sağ omuzları açık kör eden ışığın içinde onlarca bilge beni gülümseyerek karşılayıp elleriyle havada taşıyıp ışığın en üst katına yükselttiler oraya ulaştığımda gözlerimi kapatmam istendi bir ses duyacağımı ama bu sese kesinlikle gözlerimi açıp yönelmemem bakmam gerektiği konusunda uyardılar gözlerim kapalı sesle başbaşa kaldım ....sözleri bittikten sonra gözlerimi açmam istendi bilgeler gelip beni oradan ellerinin üstünde tekrar bir başka yöne götürdüler göz kamaştıran ışığın ortasında siyah göz gibi duran daireye yaklaşıp içine baktığımda garip çok garip bir yerdi işte sonsuz karanlık bu olmalı dedim kendi kendime tekrar dikkatli bakınca yoğun karanlığa birdenbire yeşillikler arasında kemerli taş bir köprü belirdi altından akan bir ırmak ve sol tarafında kocaman bir ağaç ağacın altında beş kişi siyahlar giymiş hiç konuşmadan duruyorlardı birinin yüzünü gördüm tanıdım bu beş kişinin bana türlü türlü kötülükler yaptığını ve ileride yine yapacaklarını söylediler onların nasıl cezalandırılması gerektiği konusunda bir karar vermem gerektiğini istediler ben de bu kararı vermesi gerekenin ben olmadığını ifade ederek bağışlanmalarını diledim.
(senben)- o ses o sözler neydi
(bensen)-....
(senben)- ya okul yolundaki iki ziyaretçin
(bensen)- binlerce yıl önce biri yeryüzünde yaşadı insanlar onu hâlâ çok sever
(senben)- diğeri
(bensen)-.....
ortaokula başlamıştım okulu sever büyük bir tutkuyla koşa koşa giderdim bilgiye aç yalnız kendi halinde sessiz bir öğrenciydim. doğduğum kasabada her şey tuhaftı kasabanın kendisi gibi. bu tuhaflıklardan biri de okulumun kasaba mezarlığının tam karşısında olmasıydı. neyseki okulu mezarlıktan ayıran hemen hemen iki metre genişliğinde bir yol vardı. öğretmen ders anlatırken sınıf penceresinin dışında sık sık ne ağıtlarla dualarla cenazeler defnedilirdi. bir sabah ders zilini kaçırdım öğretmen sınıfa varmadan derse yetişirim düşüncesiyle koşar adımlarla okula yürüyordum tam mezarlığa yaklaşmışken yol tamamiyle baştan sona ‘ekmek’ doluydu şaşırdım nedenini anlamaya çalışıp o ara bocalarken arkamdan gelen ani bir sese döndüm elime boş bir çuval uzatıp ‘ya ekmekleri birlikte toplaya toplaya çuvala koyalım ya da biz toplarken sen basa basa koşarak dersine yetiş’ dedi. o an ağlamaya başladım çuvalı alıp ekmekleri tek tek toplamaya başladım tekrar yanıma yaklaşıp ‘neden bize yardım ediyorsun dersin daha önemli hem geciktiğin için öğretmenin de sinirlenip ikinci ders başlayana kadar seni sınıfın dışında bekletip gecikme cezası verebilir’ dedi. çocuk yaşlarda büyüklerimin öğütlerini anımsadığımdan belki bir kuş kanat çırpar bir kırıntısını yavrusuna gagasında taşır belki yan komşumun beslediği büyük baş küçük baş kümes hayvanları vardır kurumuş ekmekleri suyla ıslatır kepekle karıştırır iki üç avuç saman üzerinde öğlen yemini bekleyen kuzucuğuna verir fakirin de zenginin de ekmeksiz öğünü mü olur onca çalışma onca emek bir yerlerde yüzlerce insan ölüyorken açlıktan. onlardan ekmeğe saygının yaşama emeğe saygı kendime saygı olduğunu öğrendiğimden topladım diyeceksiniz ki yediğin de tuvalete gidiyor hamurunuzda sıkıntı mı var sizin evet tuvaletiniz de suyla karışıp toprakta arınıyor toprak bile içine alırken saygı duyuyor ağaçlar sebzeler bitkiler yetişiyor yine sana dönüyor yediğim ekmeğe saygım yoksa okuduğum kitaba öğrendiğim derse ders verene edindiğim mesleğe nasıl saygı duyarım nasıl hakkını veririm inanın dinleriniz böyle buyurmuyor dinleriniz olmadan önce de yaşamın kendisi insanın kendisi böyle buyuruyordu.
diğeri hiç konuşmadı yüzünü de göstermedi adından kokusundan tanıyordum yeryüzündeki halk da çok sever onu yalnız ekmekleri topladıktan sonra ayrılmadan önce sımsıkı sarılıp gözyaşı gözyaşlarıma karıştıktan sonra ikisi de yoluna devam edip gözden kayboldu.
(senben)- geciktiğin için ceza aldın mı
(bensen)- hayır derse tam zamanında yetiştim.
(senben)- ya ilk elinden tutan

(bensen)- atalarım ışığı doğudan batıya taşıdı bu inkâr edilemez bir gece anayurdun üstünde ateş yanıyordu halkın seçtikleri değil göğün ve yerin halk için onay verdiği kağanlar ateşin etrafını sarmış oturuyorlardı halkanın en sonuncusu centilmen zarif buğulu sesiyle gülümseyerek karşıladı elimden tutup sağ dizinin üzerine hafif çöküp eğilerek sıcak bir buse kondurdu
(senben)- sen neredeydin
(bensen)- binlerce yıl önce atalarımın yaşadığı alüvyonlar üzerinde ‘sümerler’
(senben)- kimdi o tam olarak nerede duruyordu
(bensen)- misak-ı milli sınırları içinde anayurdun dünyanın kalbinin güneydoğusunda kâmal atatürk
(senben)- neler konuştunuz
(bensen)-....
neler konuştuk ...... konuşmamızdan sonra birlikte küçük nehre gittik geldiğimiz yönün karşısında bir de çıkışı vardı mağaranın uzun süre küçük nehrin sularından gözümü alamadım neler hissettiğimi de beş duyunun ötesinde ifade etmem imkânsız nehrin hemen yanında belli belirsiz incecik bir yol vardı çıkışa doğru bu ince yolun solunda yarım ay şeklinde tıpkı kemer gibi mağara duvarının eğimli olduğu yerde bulunan bir mezarı ziyaret ettik.
(senben)- tam olarak ne zamandı bu
(bensen)- ortaokul bitmemişti
(senben)- başka yerlere de gittin mi
(senben)- dünya üzerinde mi dışında mı
(senben)- dünya üzerinde
(bensen)- evet iki kez keops piramidi’ne malta adası’na vatikan’a ve daha birkaç yere
(senben)- denizin ortasındaki ağaç diğer ağaçlardan farklı mıydı
(bensen)- her yer karanlıktır güneşsiz ateşsiz ışıksız bir mekândır okyanus ile denizin buluştuğu yerdedir ağaç. oradaki tek ağaç... ağacın arkası okyanus önü denizdir suyu acıdır tehlikelidir karada tek bir bitki bile yetişmez. ağaçtan karaya ulaşmak için o acı denizi bir rehber eşliğinde grup halde belli bir sürede şekil teknik yöntemle geçerek ulaşabilirsiniz süre ve uyum o an çok önemlidir şekil olarak da sürüngen haldesinizdir. ağacın içeriden açılan kemerli bir kapısı vardır. hayat taşıyan bu ağacın içi yoğun beyazlıktadır aşırı aydınlıktır işini titizlikle yapan bilgelerden oluşan bir de kurultayı vardır çocuklar burada belirli konularda eğitilir ağaçtan ayrılmadan önce yeterince gelişme gösteremeyenlerin eğitim süresi uzatılır veya aykırılık gösterip bazı kurallara karşı gelen olursa kurultay kararı ile ya bir şans daha verilir ya da içeriden açılan kapıdan acı denize bırakılır rehbersiz karaya ulaşmayı başaramazsa ölüme terk edilir çünkü o durumda yapılacak hiçbir şey yoktur bağışlanıp tekrardan ağaca dönme olasılığı yoktur grup halinde tek rehberli geçişlerde dahi yeterince gelişemeyenler ve rehbere uyum sağlayamayanlar için de yapılacak bir şey yoktur geri dönüşü imkânsızdır veya yardım edilip kurtarılması .
(senben)- bu geçişler dışında ne tür şeyler öğretilirdi çocuklara bir örnek verebilir misin
(bensen)- öncelikle eğitirken öğretir öğretirken de eğitirdik dil, toplum doğa tabanlı her şeyi... hiçbir çocuk kendilerinden fiziksel ve kimyasal yani biyolojik olarak belli farklılıklara sahip çocuklarla alay edemez aşağılayamaz hakarette bulunamazdı çünkü birbirlerinden farklarının olmadığını aslında her varlığın açık ve gizli şekilde aynı özellikleri taşıdığını ama kimisinde daha baskın olduğunu doğal olduğunu hastalık veya sorun olmadığını bunu anlamaları ve saygı duymaları için gereken eğitim verilirdi örneğin ‘sen geysin lezbiyensin engellisin’ vb. aşağılayan hakaret eden olursa kurultaya gider ciddi uyarılar alırdı tekrar şans verilirse bu anlamda yine yoğun eğitimden geçen çocuk gelişme gösteremediğinde bu doğallığa karşı çıktığında denize bırakılır evrimlerini tamamlayamadan hürriyetlerini sonsuza kadar kaybederlerdi işkence şiddet gibi uygulamalar olmadığından sabır sevgi ve özenle yetiştirilirler hayata hazırlandırılırlardı.
(senben)- pekâla gelelim o yıldıza neden istemedin
(bensen)- istememe nedenlerimden biri hak etmediğimi düşünmemdi o odada çok sevdiğim çalışkan bilgili dürüst hakkı bilen bilinçli çok değerli kişiler vardı. tokmak vurulmadan önce düşen yıldızı kim yakalarsa çok şanslı olacaktı ama kimin avucunda kendiliğinden belirirse ol dediği şeylerin hepsi olacaktı ve bir süre yıldızın içinde kalacaktı sırlarına erecekti onlar yıldızı heyecanla bekler takip eder yakalamak için çabalarken ben sadece onları seyretmekle kaldım istemedim çünkü o odada kim o yıldıza ulaşsa ve sahip olsa kendim yakalamış gibi mutluluk duyacaktım onlar da duyacaklardı bu nedenle bir çaba sarf etmedim ben sen o almış ne fark ederdi bir varlık için değil her varlık içindi parlarsa herkes için sönerse herkes için sönerdi her şey birbiriyle bağlantılı olduğu için önemli olan yıldızla yapacağı güzelliklerdi kendi kişisel istekleri için değil tabii bu asla kabul edilemezdi.
(senben)- keops piramidine gidiş nedenlerin
(bensen)- ilk gidiş nedenim bana ait olanı arıyordum kim ve bazı konularda tam olarak nerede olduğumu bilmek istiyordum
her insanın ayağının dibinde biten bir ağaç vardır her dalında farklı bir bilim, ilim...kendi ağacının durumu kendini ne kadar geliştirdiğinin göstergesidir.
yani
‘şiir nedir biliyor musun
suya yüzü dönük olanın arkasında bıraktığı bilinmedik çölünde
yetiştirebildiği fribonacci series curve gizine sahip ağacında çürümüş bedenler ve iskeletlerle göz göze gelirken ne kadar meyve yetiştirdiğindir
pek iyi hangi meyveler bunlar matematik geometri edebiyat felsefe sanat...

tüm bunların birlikteliğinin müziği
bu nedenle kimine göre şiir sevmiyor olabilirim ben

yani
tıpkı yunus’un dediği gibi
‘’ilim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsen
bu nice okumaktır’’


çemberin doğu yönü eksikti ve ben kaybolan yüzüğümü orada arıyordum bulamıyordum
bunlarla sanırım yeterince açıklayıcı oldum ikinci gidişimde çağrı üzerine gittim yüzünü göremediğim sesini duyamadığım bir rehberim vardı benim de konuşmam soru sormam yasaktı sadece görmem gerekeni görüp anlamam içindi bu çağrı
(senben)- gördüğün şey neydi ve çağrıda bulunan kimdi
(besen)- gördüğüm şey dikdörtgen taşın üstündeki cesetti. ayakta onun başucunda durdum rehberim de benim solumda uzun süre öylece kendi cesedimi seyrettim sonra sol ayak bileğinde gözle göremeyeceğiniz organizmaları fark ettim onu yani beni sanki yeniden inşa ediyorlardı. demek ölüm de yaşam gibiymiş ölmeyen şey ise sadece zihin bilinçmiş. çağrıda bulunan.....
(senben)- evrende başka dünya yaşam alanları da var mı
(bensen)- evet var
(senben)- hatırladıklarını anlatır mısın
(bensen)- yakın bir zamanda sağ yanımdaki rehberimle birlikte satürn’ü seyrettim daha öncesinde yalnız gitmem gereken diğer bir dünya’ya gittim uzun ve zor bir yolculuktu o sonsuz karanlığın yoğunluğunu birbirinden ayıran bir ışık hüzmesiyle yukarıya doğru nefes almadan ilerledim o an bir insana verilebilecek en güzel hediye bu olsa gerek diye düşündüm ürkütücü olmasına rağmen muhteşem güzellikteydi geçiş. gittiğim dünya bu dünyaya benziyordu yalnız daha yeşil ırmakların çoştuğu bakir daha huzurlu bir yerdi yüksek beton binalar nükleer santraller kirlilik taşıtlar gürültü yoktu çok fazla insan nüfusuna sahip de değildi türkçe konuşuluyordu.
(senben)- oraya neden gittin
(bensen)- ziyaret etmem gereken biri vardı kim olduğu ve ziyaret nedenim hakkında bilgi veremem hatırlayabildiğim şeyler bulunduğu mekân yüzü ve ona götürmek için karşılayan kişi. bu ziyaretten sonra özel bir mekânı daha ziyaret ettim açılması yasak olan kapının anahtarını bu emâneti saklayan altınordu’dan değerli biri açmam için iâde etti.
(senben)- kapının açılması neden yasaktı açtın mı
(bensen)- evet açtım kapının yasak olma nedenini ardında neler olduğu hakkında bilgi veremem sadece gerekli bilgiyi ikiz mühendislerden alarak dünyanın üzerine seçilmiş iki mimarla gittim birini kuzaydoğuda diğerini de güneybatıda ekvatoru birleştirmeleri için görevlendirip neler yapılması konusunda yönlendiriyordum manyetik alanın yönü güneye doğruydu onlar çalışırken ben aynı zamanda dünyanın üzerinden akan suları ayaklarımın altından kayan kare levhalarla birlikte kilometrelerce aşağıya karanlık sulara dökülmesini kontrol ediyordum.
(senben)- cüce-dev kuş ve atın bunlar hakkında neler hatırlıyorsun
(bensen)- cüce-dev evet anımsadıkça gülüyorum hâlâ şaşkınım yeraltından çıkış sonrası bir devle konuştum yer neresi gök neresi belli olmayan bir mekânda yerle bağlantısının olup olmadığı belli olmayan dik daracık dört yanı uçurum olan göğe yükselen bulutlarla içiçe olan kayalardan birinin üzerinde duruyordum karşıda yürüyen bir cüce gördüm sanki bir dağın yamacında yokuş yukarı yürüyordu sonra farkettim ki yürüdüğü dağın yamacı değil kendi sırtı tam onbir kişi hepsi aynı kişi sadece boyutları farklı ve birbirlerinin sırtında birbirlerinden habersiz yürüyorlardı aynı hareketlerle adımlarla aynı yöne cüceden aşağı doğru farklı boyutlarla giderek devleşiyorlardı o dağ dediğimiz meğer kendi sırtlarımızmış işte dev-cüce ilişkisi tam da böyle bir şeydi hayretler içinde onları seyrederken o anda kocaman bembeyaz bir kuş belirdi sol kanadı sağ kanadının üzerine doğru hafif aralıkta yatık durumdaydı zamanı gelince gelip beni kurtarmasını söyledim ve oradan ayrıldım atıma gelince bir gece yarısı dirildi sevdim onu konuşup okşadım alnından öptüm asil kapkara yüzünde yeşil renkli özel bir kumaştan zırhı vardı kulağına beni beklemesini fısıldadım.
(senben)- suya kan nasıl karıştı
(bensen)-.....
(senben)- söyleyebileceğin hiçbir şey yok mu
(bensen)- her insan istediği gibi özgürce sevişip koklaşabilir önemli olan karşılıklı istemeleri insanlar onlarca kişiyle evlenebilir ya da yüzlerce kişiyle birlikte olup birbirlerini sevebilir sevişebilir ama çok dikkatli seçimler yapmaları gerekir onlar zannederler ki o an birbirlerini öpüyorlar sevgiliyi mi öpüyorsun hayır öptüğün o değil o tad mı o tadı ne sen ne de o veriyor sevişiyorlar öyle sanıyorlar o tad o his onlar yalnız değiller o an bedenlerin ve duyguların dışında olan çok daha derin şeyler ve .... var bu nedenle insanlar asla istemedikleri biriyle zoraki birliktelik kurmamalı taciz ve tecavüz etmemeli çünkü görünenden çok görünmeyen zararları vardır her iki tarafa da ......birlikte.
(senben)- horus’un gözü
(bensen)- horus’un gözü kısa yol gibi düşünün varmak istediğiniz yere bu sayede çabucak varırsınız kararı en son yeraltı onaylar ve yeraltına ulaşmak oradaki katları dolaşmak karar anı için horus’un gözüyle tüm bunlara ve daha da fazlasına kısa sürede ulaşırsınız.

‘gök su karanlığında dans ederken ananas tavşan
işte tam karşında duruyor yemyeşil ay
çocuklar gişeden geçerken kendi karşıtlarına
uzatıyorlar güçlü boyunlarını
bazılarının enselerinde azıcık kan kendi başarıları gülümsüyorlar
sen gişede bekleme ......
yok bir ruhun karşıtın eşin benzerin
işte tam karşında duruyor yemyeşil ay’

(senben)- ilk aldığın zarf
(bensen)- aslında çocukken isimsiz adressiz bir zarf aldım daha doğrusu buldum bir başkasına da ait olabilir zarfı açıp mektubu okuduktan sonra yazanları uyguladım ama bu ilk zarf mıydı bilemiyorum sonradan aldığım zarf da ilk zarf olabilir bilemiyorum...gökyüzüne doğru yükselen merdivene bazı insanlar hızla benimle birlikte tırmanıyorlardı bazıları gerçekten çok aceleci davranıyorlardı tam da bulutları aşmak üzereyken yukarıdan önüme bir zarf düştü uzanayım derken merdivenin başlangıç noktasına kayarak düştü zarfı almak için son noktaya ulaşacakken tekrardan indim aşağı zarfı aldım ama açmadım doğruca kleopatra’nın iğnesine tırmandım etrafa bakındım sonra zincirle bağlanmış esir olanı gördüm onu zincirlerinden kurtarmam gerekiyordu her neyse bütün sorularımızın cevabı kendimizde zaten ama insanların dostlara da ihtiyacı var birlikte yürümek için hele de bu dostlar esirse yukarıdan gerekirse inilir ellerinden tutmak için yoksa yukarıların da aşağıların da hiçbir değeri kalmaz başkaları için düşmeyi de bilmeli bu benim ilk zarfımdı okuyamadım açmadığım için ama işaretlerle anladım içinde ne yazdığını ben senim sen bensin işte.
(senben)- malta adası’nda neler oldu
(bensen)- yıllar önce bir gece başucumun sol yanına oturarak beni uyandırdı ilk olarak kendisine bakmamam gerektiğini söyledi bakarsam korkacağımı bu nedenle kendisini dinlememi ve rahatladıktan sesine alıştıktan sonra bakabileceğimi söyledi böylelikle korkum geçecekti söylediklerini can kulağıyla dinledim birlikte ışığın olmadığı bir yere yürüdük gökyüzüne açılan bir çıkış yoluydu gördüğüm hortum nasıl geçmem gerektiğini anlattı yaptıklarım ve yapacaklarım oradan geçerken çekeceğim acıyı belirleyecekti tıpkı diğer tüm insanlar gibi canımın yanmaması rahat bir geçiş için ibadet etmem gerektiğini söyledi ve ibadet etmenin anlamının toplum doğa kendim ahlak gizli ilimler eğitim öğretim zaman vb. tüm bunlara çalışmak olduğunu söyledi. o an ona dönüp baktım teni yoktu ete kaslara kemiklere bürünmüştü ama henüz derisi yoktu. yıllar sonra malta adası’nın mağaralarının labirentlerinde onunla yine karşılaştım orada geçmesi mümkün olmayacak kadar küçük aralıklı koca kayanın arkasında karanlıklar içinde kaldı ben kurtuldum o kurtulamadı birbirine karışan korkunç çığlıklar arasında sürekli ‘kurtar beni’ diye çığlıklar atarak yalvarıyordu kurtaramadım o aralıktan geçemedi orada yıllarca işkence yapmışlardı ona derisini yüzmüşlerdi teni yoktu durmadan koşuyordum soğuk karanlık ürkütücü havasız mağaralara açılan daracık yıkıntılı labirentlerde. korkuyu malta adası’nda gördüm yaşadım ama korktuğum o değildi ona çok zaman önce güven duydum çıkışta küçük kız çocuğu her şeyden habersiz oraya doğru yürüyordu tıpkı ona yaptıkları gibi işkence yapacaklardı ve küçük kızı hızla kucaklayarak rehberime doğru yine koşmaya devam ettim.
(senben)- yerli kız ölü topraklar
(bensen)- bir gece üç kişi ölü topraklarda yürüyorduk önde yürüyen biri var ama kim bilmiyorum yanımdaki yerli kız onu görüyorum konuşuyorum ama kim olduğunu bilmiyorum bir avuç toprağı elime alıyorum bu ölü topraklarda hiçbir şey yetişmez seni kandırmışlar diyorum çiftçiye tam ağaçların kuru dalları arasında koşarken yerli kızın gördüğü bir yılan eteğime tutunuyor daha hızlı koştukça enseme kadar sıçradı sıkıca tutundu bu göremediğim yılan enseme saplanmış bir ok gibiydi yere düşürdü tekrardan kalkarak eteğimi toplayıp nehre doğru koşuyorum ama nehre varmamı istemiyorlar nehre varsaydım unutacaktım olan biteni her şeyi hatırlamam unutmamam için istemiyorlar bunu aslında yılanlar ürkütmezdi alışmıştım onlara hatta huzur diyebilirim onlar için gerek yeryüzünde gerek yeraltında birçok kez ziyaret ettim birbirinden farklı yılanlar vadisini tıpkı bir ejderhaya benzeyen kanatlı gökyüzünde zaman zaman savaşlara katılan eşini ve eşinin dönmesini mağarasında bekleyen üzgün kraliçelerini hepsini tanımıştım yolculuklarım esnasında ama bu ensemdeki bambaşka bir şeydi sersemledim panikledim kurtulamadım dost bildiğim birinin hançeri gibi saplandı enseme taşıyamadım ne onu ne de kendimi...
(senben)- adını nasıl aldın
(bensen)- onlar zalimdi kıskançtı sahip olduğumuz her şeyi aldılar erkeklerimizi çocuklarımızı kadınlarımızı katlettiler iğrençlikler işkenceler yaparak tecavüz ettiler halkı kendilerine köle yaptılar oysa bizler kin nedir bilmezdik kim olursa olsun yardım ederdik evimizi açar misafir eder güzelce ağırlardık yiyecek yemek yatacak yer verirdik yeri gelince düşmanımıza dahi ellerimizi uzatacak kadar art niyetsiz temiz insanlardık asla üstünlük taslayıp ırkçılık yapmadık kendimizden ayrı düşünmedik herzaman barıştan yana olduk ama onlar öyle değildi dost değillerdi hainlerdi ihanet ettiler sahip olduğumuz tüm zenginliklerin emeğimizin üzerine konmak için çok çok daha fazlasını yaptılar bir kısmımızı yüzlerce metre yükseklikten akan şelalenin başlangıcındaki uçurumda sıkıştırdılar kaçacak yerimiz yoktu nehirden başka dedemiz birimizin bu şelaleden atlaması gerektiğini orada bir çıkışın olduğunu söyledi ama zorlu ve tehlikeliydi cesaret edilemeyecek kadar korkunçtu adımlarımızı geri geri atıyorduk. dedemize güvenirdik ‘zaten öleceğiz ya öyle ya da böyle ben atlarım’ dedim ve yüzlerce metre yükseklikteki şelalenin başladığı uçurumdan nehre atladım derinlere indikçe sağ tarafa doğru uzun bir süre yüzüp farklı bir enerji alanı olan kemerli bir kapıdan geçtim yüzmeye devam edip nehrin bitiminde bir mağaraya ulaştım ve insanların daha önce ayak basmadıkları keşfedilmemiş yeni topraklara açılan bir başka kemerli kapıdan geçtim geriye dönüp halkın güvenli geçişi için yol açtım ama benim geçtiğim yerden değil benim oraya varmam onlara açılan bir başka yoldu kurtulduk daha sonra tan yerinde üç kişiydik bedenimin bir bölgesine özel işlemler yapıldı yalnız bırakıldığım sırada yüzümü ışığa çevirdim toprak buharlaşıp mor halkalar yükselirken adım sağ kulağıma fısıldandı .....
(senben)- sihir büyü gibi yeteneklerin var mı
(bensen)- hayır yok mucizelerim de yok anlamam sihir büyü vb şeylerden orada yapılan işlemlerin sihir büyü gibi şeylerle ilgisi yoktu
(senben)- bedeninin hangi bölgesine nasıl bir işlem kimler tarafından yapıldı
(bensen)- .......
(senben)- yada taşı
(bensen)- halkın hakları ellerinden alınıp zulm edilmeye öz değerleri yok edilmeye memleket başkalarına peşkeş çekilmeye başlamıştı en güçlü şehit olmuş askerlerden biri öldürmeye kalktı lideri tam yakaladığı sırada uyarı geldi bizim lehimize anlaşma yaptı ki uzun sure önce diğerlerinin maşası olmayı kabul etmişti askere durmasını söyledim o da bizimle o gemiye binecek dedim o saldırının etkisiyle ertesi gün hastahaneye kaldırılıp bir iki gün içinde iyileştikten sonra evini ziyaret ettim eşiyle akşam yemeği yiyiyordu atalarımdan emanet kalan çaldıkları yada taşını iade etmesini istedim eşi yemekten kalkıp sakladıkları yerden getirdi.
(senben)- yada taşını ne yapacaktın
(bensen)- zamanı geldiğinde ...... üzerine yağmur yağdıracaktım
(senben)- ..... nasıl girdin
(bensen)- ..... yeraltındaki yeri engebeli büyük olan gizli mağarasına ulaştığımda sol taraftaki duvarın baştan sona kitaplık olduğunu gördüm özel gizli kitapların orada saklandığını anladım ilk kitaplık öğrenciler içindi fakat onlar diğer kitapları göremiyorlardı daha yüksek seviyedekiler ve onlardan da saklanan eserler vardı ve kitaplardan daha fazlası tabii...görünmeyen sol taraftaki kitaplıkta iki ciltlik kalın ansiklopedik ‘babylon’ adlı kitaplara gözüm ilişti o sırada karşı duvarda gizlenmiş daha başka şeyler gördüm oraya doğru yürürken sağ yanımda hafif bir engebenin üzerinde sağ tarafımda duran ..... beni yakaladı ‘buraya nasıl girdin ‘dedi ben de ‘uçan siyah renkli bir köpeği takip ederek’ dedim elimdeki dikdörtgen altın renkli resimli kart şeklindeki anahtarı kendisine verip atalarımdan kalan gizlenmiş emanetlere yöneldim. oradan ayrıldıktan sonraki ertesi gün heryerde şimşekler çakmaya başladı.
.....
.....


not : düş ya da gerçek tamamiyle kurgusaldır (noktalı yerler ve devamı uygun zamana bırakılmıştır uygun zaman gelene kadar yann tiersen ' a secret place ' dinlenebilinir)
__________________
x

Konu sibel eylul tarafından (19-04-2013 Saat 06:23 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 16:39


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum