Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 01-08-2012, 22:46
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart Bir edebiyatseverin notları

Pis moruk…

Kitapçı dükkânına girdiğimde, kitap alacak param sınırlıydı. Bu şekilde kitapçı dükkânlarına girmeyi sevmiyorum ama ne yapayım? Pek başka çarem de yok gibi... Hiçbir zaman doğru dürüst param olmadı ki zaten. Param olsa, kitap almak için para ayıracağım. Ben de biliyorum bunu. Söylemenize gerek yok. Anlayacağınız, cebimdeki paraya göre kitap alacağız. Yani, bugün sadece bir tane alabilirim hem de ucuzundan bir tane. Şimdi biz kitap alacağız ya! Artık hepsinin kapağını tek tek incelerim. Beni en çok etkileyecek kapak resmini bulmaya çalışırım. İşte! Şimdi gözüme bir kitap takıldı. Çirkin bir adamla karşılaştım. Kitap kapağının üzerinde çirkin bir adam ve sanki bana bakıyor… Saçı bu fotoğraf için taranmış ama kaşları düzeltilmemiş... Kırmızı gömlek, mavi bir pantolon giymiş, bacakları da açık... Adam düpedüz karşıdakini tahrik ediyor... Bu fotoğrafı çektirirken sarhoş olabilir mi acaba? Kitap kapağının üst kısmında, yani, tam da adamın resminin üstünde kitabın adı yazılmış… “Pis moruğun notları.” Adam gerçekten pis bir moruğa benziyor. Bira içmekten göbek bağlamış, pis bir moruk… Fakat ilginçtir, adamın resmine bakmaktan kendimi alamıyorum. Pis moruk lafı da yani cuk oturmuş.

Beni bir şey bu kadar etkiledimi, suratımı hemen sallandırırım. Bu resmin bende etkisinin fazla olmaması için diğer raflara doğru yöneldim. Kitap kapaklarına bakarken içim gidiyor… İşte! Bakınız yığınla şiir kitapları var… Hepsi de cici cici… Lanet olsun! Aklım o kitabın kapağında takılı kaldı... Etkisinden kurtulurum diye, hızla tekrar o kitabın bulunduğu yere geldim... Bu kitabın kapağı ile yüzleşip hatta onunla kavga edeceğim... O ne? Bir genç bayan, kitabı eline almış inceliyor ve arkadaşı olan diğer bayana da kitap hakkında bilgi veriyor... Anlaşılan adamı tanıyor... Büyük bir merak içindeyim... Acaba ne konuşuyorlar bu ihtiyar adam hakkında? Kulak misafiri olurum diye yanlarına doğru gittim. Sanki başka kitaplarla ilgileniyormuşum gibi yaparak yanlarına sokuldum... Birden! Elinde kitap olan bayan bana baktı... Tabii ben de ona... Bu genç bayan bana, benim kitaptaki adama baktığım gibi bakarak, kitabı yerine koydu ve son bir bakış fırlatarak, arkadaşın elinden tutarak hızla uzaklaştı.

Ne oldu kızım?

“Kitabı beğenmediniz mi yoksa?” diye sormak geldi içimden... Ama... “Boş ver” dedim kendi kendime... “Boş ver!”

“Ne bakıyorsun öyle? Hoşlanmadım senden işte.” Sadece… “İlgimi çektin o kadar.” Kendi mi görüyorum bu adamda? Dibi olamayan bir hayatın içinde paldır küldür yuvarlanan bir adam işte. Yüzünde tuhaf bir gülümsemesi mi var ne? Hayır, aslında kameraya bile bakmıyor. Kolunda da bir saat… Demek zamanla hala bir ilişkisi var. Önünde bir vazo, içinde çiçekler sehpanın üzerinde. Sanki derli toplu bir ev görüntüsü verilmek istenmiş gibi… İçkiden bozulmuş bir yüze sahip. “Bakma bana öyle!” diyorum içimden…

—Pardon! Şey! Bir şey mi arzu etmiştiniz?
— Ne gibi?
Nereden çıktı şimdi bu kadın?
— Epeydir bir süre, kitapların karşısında, bu kitaplara bakarak konuşuyorsunuz da... Sadece... Size yardımcı olabilir miyim diye sordum?

Kadının gözlerinin içine kadar baktım. Bu sorusunda samimimiydi acaba? Yoksa rahatsız oldum başkalarını da rahatsız edebilirsiniz mi demek istiyor?

— Bana nasıl yardım edebilirsiniz ki? Şu karşıdaki kitabı alıp, almayayım mı diye düşünüyorum...

Kadın geniş bir gülümsemeyle bana baktı...


— Bukowski mi?
— Öyle mi adamın adı Bukowski mi?
— Evet... Kitabın üzerinde yazıyor ya?
— Ah! Evet evet... Sizce nasıl bir kitap? Onu okumalı mıyım?
— O ünlü bir Amerikalı yazar... Özellikle de şiirlerini herkes çok ilginç buluyor...
— Ya! Adam Amerikalı ha? Ama herkesin onu ilginç bulmasından hoşlanmadım. O zaman adamın ilginç bir yanı kalmaz? Öyle değil mi?

Tezgâhtar kadın şaşırdı bir an... Hatta tereddütte bile kaldı, bu konuşmayı uzatıp uzatmamak konusunda... Bu anda benim yapacağım bir şey yok. Benimle konuşmayı sürdürmek istemesi doğrudan kendi isteğine bağlı olacak. Kadın bana bir an baktı ve:
Siz yine de onu alın... Size tavsiye edebilirim... Hem de bu yazarla tanışmış olusunuz.

— Ahhh! O zaman siz bu kitabı okudunuz öyle mi?
— Evet...

O zaman bu kitabı almalıyım. Siz de tavsiye ettiğinize göre...

—Ehh! Yani tam da değil... Size tavsiye ediyorum diyemem... Sadece... Onu ilginç bulabilirsiniz diyorum.
— Neden? Yoksa yazdıkları deli saçması şeyler mi?

—Yok! Hayır! Yani ne bileyim biraz müstehcen gibi...

Bunu söylerken yüzü kızardı... Sanırım terlemeye başlayacak. Şimdi onun yüzüne daha rahat bakabiliyorum... Aklından da, bu sohbete niye başladım der gibi bir şey de geçmiyor değil hani... Aşağıdan yukarı kadını bir süzdüm... Hımmm! Sevimli ve yumuşak.

— Öyle mi? şimdi kafam daha da karıştı. Yani, alayım mı, almayayım mı?
— Hayır! Öyle demek istemedim... Yani... Yani nasıl anlatayım? Şey gibi... İlginç işte... Ben pek, o tür yaşamı anlamıyorum da...
— Aman Tanrım! Beni gerçekten merakta bırakıyorsunuz? Hani diyorum... Zamanınız olsa da... Yani... Bana anlatsanız bile diyeceğim... Lütfen!

Bu bir yoklama sorusuydu... Doğrusunu isterseniz ne tepki göstereceğini merak ediyorum. Lakin kadıncağız... Anlattıkları karşısında pek bir telaş içinde olduğundan soruyu tam da anlamamış olabilir diye de düşünüyorum. Yazık! Bizim insanımız böyle işte... Bir türlü fikirlerinden emin olamıyor. Şu anda da boyunu aştığını sandığı bir konuya girdiğini düşünüyor. Kıvranıyor sizin anlayacağınız.

—Eh... Şey... Şey. Benim pek vaktim yok da!
— Bu kitabı okuduğumda tekrar gelirim o zaman, sizinle bu kitabı tartışmak isterim...
— Dedim ya... Pek vaktim yok... En iyisi siz bu kitabı almayın.

İçimde büyük bir kahkaha patlaması oldu... Kadın kıpkırmızı oldu bile... Hemen geri döndü ve kasaya doğru yöneldi... Ah! Ne kadar sevimli olduğunu bir bilse. Pis Moruk... Pekâlâ, bu kitabı alacağız artık... Kaçarı yok! Şu kadın tezgâhtarın neden kızardığını anlamalıyım en azından... Kitabı ilk defa elime aldım... Avucumun içinde olan kitabın sayfalarını hızlıca başparmağımın ucunda açtım... Sonra kitabın arka kapağına baktım... Bir metin yer alıyor: “Sarhoştum. Odama doğru yürüdüm. Dolunay vardı New Orleans’da. Bir süre yürüdüm ve yaşlar akmaya başladı. Ay ışığında bir gözyaşı seli. Sonra kesildi, yaşların yüzümde kuruduklarını hissedebiliyordum, cildim geriliyordu...”[1]

Hımmm! İhtiyar sıkı birine benziyor diye düşündüm... Kitabı aldım ve kasaya doğru yöneldim. Tezgâhtara kitabı gösterdim. Ellerimi iki yana hafifçe açarak ne yapalım der gibi bir hareket yaptım. Aldık işte gibilerinden. Tezgâhtar hanım sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi bana. Ben de ona gülümsedim.

Şunun şurasında insanız hepimiz işte…

Yazarın notu: Bu kitabın alınışı sırasında, olay, yer, zaman ve şahıslar tümüyle yazarın (yani benim) hayal ürünümdür. Gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Sizler, buna edebi dilde bu bir “hikâyedir” de diyebilirsiniz.








[1]Çeviren: Avi Pardo ( Parantez yayınları – 2002)
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 07-08-2012, 21:52
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Necla Maraşlı’nın kitabının bendeki izlenimleri
Sevinçli bir günümdeyim... Cebimde de yine üç kuruş para... Kitapevine girdim. Raflardaki kitaplara bakıyorum. Hepsini alabilsem diyorum içimden hâlbuki alsam bile, nasıl okurum onca kitabı?
Şiir bölümüne gidiyorum. Oraya uğramadan yapamam. Rafları inceliyorum ve bir sevinçle tanıdık bir ismin kitapları ile karşılaşıyorum. Sevgili Admin [1] onu ‘site dostu’ diye tanıtıyordu... Necla Maraşlı... İki kitabı var... Tabii başka kitaplar da satın alacağımdan ancak kitaplarından birini almam gerekiyor. Kitabının ismi zaten iç gıcıklayıcı... Belki bu tam bir tanımlama olmadı ama başka türlü de anlatamadım. Epeydir dikkatimi çekiyordu kitabın bu ismi...
“Beni ne ölümler istedi de vermedim.’’
Kitabın bu ismine takılmıştım. Bana, sanki biraz mizah yanı varmış gibi gelmişti. Sonradan okuyunca değişti kanaatlerim. Bu ismi ne zaman görsem, sözcüklerin başarılı bir şekilde yer değiştirmesi olarak gördüm ve benimde aklıma hemen hep şu geldi: ‘’Beni ne kızlar istedi de almadım’’ Buna benzer bir versiyon... Fakat başarılı bir buluş... Fiyatı da beş milyon lira. ‘İyi para’ diye geçirdim aklımdan... Ohhh! Şiir kitabı yaz... Dön köşeyi!
Neden bilmiyorum? Öncelikle, bir kitabın önce kapağını inceler sonrada sayfalarına bir göz atarım hatta mümkünse kitabın kokusunu alamaya çalışır, burnumu kitabın içine sokarım ve de mutlaka içinden, orta sayfalardan birini okurum. Kitabın orta sayfalarından bir yeri yazarın zayıf olduğu yerler olarak düşünürüm.
“Oysa ben senden nasıl da emindim, oysa ben seni nasıl da sevdim. Dün, bugün, hep...’’
İlk okuduğum satırlar... Beni hemen etkiledi. Kapaktaki çalışma güzel olmuş. Sahil de güneş batıyor... Akşamın kızıllığı... Ve bir de ince belli narin bir hanım silueti... Kitabın görünümü güzel... Acaba içindekiler nasıl? Şimdi çalışma masamın başında, sakin bir şekilde, kitabı açtım ve okumaya başladım...
‘’Sobe’’ başlıklı bir anlatıyla başlıyor kitap ve insanı da etkilemeye...
“…Nerede olsan da fark etmezdi ki, aynı oyunun içinde sobeleyecektim seni, belki de benden önce sen beni... Ben hep sana yakalanmak istedim, seni sobelemek, seni düşünmek. Gözlerimi kapatıp zamanı sayarken...’’ Sf–5
Anlaşılan, bu tür çocuk oyunları ile başlıyor karşı cinsle ilk temaslar ve anlamlı duygusallıklar... Evet, sanırım bu insanın doğasından ileri geliyor... O oyunları bu tarz anlatabilmek de; geçmişe bakmakla mümkün. Yaşanan ve üzerinden seneler geçen ‘köşe kapmacalar’... Yazarımızın bütün kitabı bu tarz bir anlatıma sahip.
Şiir kitaplarında bana göre hep eksik kalan bir şey var. O da şu: şiirler yapayalnız bırakılmış gibiler. Mutlaka o şiirleri yazan şairleri anlıyor yazdıklarını ama birçok şiir, okuma özürlülüğünden ya da yeterince dikkat verilemeden anlaşılmadan geçiyor... Okunsa bile bu şiirler... Şairlerin, ya herkesin anlayabileceği ortak bilince dayalı anlatımı olacak ya da şiirlerini destekleyen anlatımları olmalı... İşte bu yüzden Necla Maraşlı’nın bu kitabı, tekniği ve kurgusu açısından bize bunu sağlamaktadır... Kitabının tamamını okuduğunuzda yazarın anlatmak istediklerine büyük çapta ulaşabiliyorsunuz. Şiirlerini yaşama ve yaşamındaki deneylere ait zamanları düz yazı türünde de anlatarak şiirlerine destek sağlıyor ya da bunun tersi...
‘’... İki yan masada bir grup, dumanın altında gülüşüyorlardı. Seçemeyen gözlerle tiz, çığlık çığlıktılar...’’ sf–24
“Çığlık çığlığa...’’ Benim de çok sevdiğim bir sözcük... Bunu başka şairlerde de gördüm... Yeni dönem şairlerde yani... Eski dönem şairlerin pek kullandığını hatırlamıyorum. Evet... Neden bu zamanlar? “Çığlık çığlığayız” ama yine de sesimizi duyuramıyoruz...
‘’Bir garip ÇIĞLIK’ tı benimki
Duyan anlamadı
Anlayabilecek olan tınmadı
Garip ÇIĞLIĞIM benim
Sesini çıkarmadı...’’ Sf- 37

Şair, çığlığı anlatmak da o kadar ısrarlı ki; şiirin de onu büyük harflerle yazarak vurgusunu belirtmek istemektedir. Bu, bugünün yaşam biçiminin ortaya çıkardığı bireyselliğe doğru hızla giden insanın bir anlamda tepkisinin bu sözcükle ifadesidir. Belki de aslında; insanın bu yaşam tarzının altında kalarak ezilmenin bir ifadesidir... Bu insan; artık kendi ikili ilişkilerinin bile altında kalmaktadır. Sevdiği insanın, arkadaşının aile fertlerinin ve eşinin yarattığı ilişkilerinin altında... Ne kadar çığlık, o kadar şiir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ indeki şairlerin şiirleri bana göre bu anlam da ürküntü verecek türden... Sistem ve tek bir insan... Toplumsal bilinç den kopmuş bir bilinç...
“...
Bastırılmış isteklerin
Başkaldıran vurularıyla...
...
iki bedendeki isyan
Susturulmuş çığlığım
... ‘’
Sf- 34

Yalnızlık ki, bu düşünsel anlamda da mümkün. Hemen beraberinde ve de çok güçlü olarak bir şeyleri; birisiyle... Ama yalnızca birisiyle, paylaşma isteği ve gereksinmesini de getiriyor. En önemlisi kendisinin bile tam olarak tanımlayamadığı bir “aşkı.” Gerçekte, tanımlayamadığı şeylerin sancılarını anlatmak onun aslında tanımlanamadığından ileri gelmektedir.
“…Herhangi bir günün yorgun akşamında, dudağımıza değmeyen bir fincan kahvenin tadını bildik, birbirimizin sigarasını yaktık, ayrı koltuklarda yan yana oturduk, paylaştık biz...’’ Sf- 63
“…yan yana oturduk, paylaştık biz...’’
“İşte en çok bunu fark ettiğimde çaresiz kaldım...
Yoktun ve ben sana mecburdum...
Dondum.’’ Sf- 57

İnsanların çoğu ele geçiremediği aşkı hayal ederek yaşar... bu durum insana sürekli acı verir. Belki de, şairlik burada başlıyor...
“…Göz kapaklarıma dokunuyorsun usulca, parmakların titriyor...’’ (parmakların titriyor...)
“…işaret parmağınla dudağıma ulaşıyorsun, kurumuş dudaklarım yanıyor...’’
“…Ateşi mi çıktı, parmakların mı serin? Titrek parmak uçların kirpiklerime dokunuyor.
Yüzümde acılı bir coğrafyanın izlerini arıyor gibisin. .... Sonra avucunun içine alıyorsun yüzümü. Sıkıyorsun. İç geçiriyorum, (Sıkıyorsun. İç geçiriyorum) nefesim avucunu yakıyor, aşağı doğru inerek çenemi kavrıyorsun sıkıca.
Yüzümü sana doğrultuyorsun. Ağlıyorum. Gözlerim kapalı...’’ Sf- 75
İşte bence, bu hem yalnızlık hem de aşkın basit bir şekilde anlatılması... Aşk bu...
Bu kitapla belki de kendimle de bir hesaplaşma yaşadım. Güzel saatler geçirdim... Yaşamdan ve yaşamaktan hem de başkalarıyla birlikte olmanın bilinci ile zevk aldım...

[1]Amatörce Edebiyat sitesi yöneticisi. Bu yazı ilk olarak orada “panolar” bölümünde yayınlanmıştır.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 13-08-2012, 08:30
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Şairin biri hakkında

Halk kütüphanelerinin birinde, kitapları karıştırırken bir şiir kitabı geçti elime...

Rıza Polat Akkoyunlu, 1960 yılında ''Güneyden Geliyorum'' adlı şiir kitabını bir matbaada kendi imkânları ile bastırmış. Sonrada kütüphanelere göndermiş ki, ancak orada bulunabilir artık. Şiirlerinden anladığım kadarıyla o, güneyli (Akdenizli) ve bir devlet memuru... Kütüphanede baktığım yığınla şiir kitabı var ve çoğu şairlerinin kendi imkânları ile bastırılmış ve de iyi ki onlar; bu kitapları kütüphanelere göndermişler yoksa şimdi kitaplarından eser kalmazdı. Rıza Polat Akkoyunlu hakkında şiirlerinden başka çıkarabileceğim bir bilgi kaynağı yok ve muhtemelen kendisi ölmüş de olabilir... II. Dünya Harbinde Bulgaristan hududuna giderken karısına yazdığı bir şiir var bunu burada yazmak gereğini duydum.

'' Elveda
Karım
Benim,
Sevgisi içimde tomurcuklanan
Baharım
Benim,
Sakın içlenip söylenme
' Daha dün havalar ne hoş,
Günler ne güzeldi
Bu ayrılık ta nereden geldi '
Deme
Batıda bir dram oynanıyor,
Açıldı perde
Ölümü, çarmığa gereceğiz karıcığım
Çelik süngülerde
...''

Devamını bu kitabı bulduğunuzda okursunuz. Ben buldum... Ve okudum... Şanslı bir şair, o hiç olmazsa okunabiliyor. Evet, onun böyle bir ihtimali var. Hepinize tavsiye ederim, kitap bastırırsanız mutlaka kütüphanelere gönderin.


'' Baharım benim
...
Karım benim...''

Hâlâ böyle adamlar kaldı mı acaba?



Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 19-08-2012, 11:00
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

“Varoşta kadın olmak” adlı kitap üzerine…
Gazetedeki sayfalardan tanıdım onu... Resimlerine baktım... Kafamda canlandırmaya çalıştım. Varoşlarda kadının biri kendi yaşam hikâyesini anlatmış... Hem de balık ekmek satarken yada bir konfeksiyon atölyesinde çalışırken... Varoştan birisi olduğunu iddia ediyor... Böylesine biri aklımda kalmamazlık edemez... Onu, birkaç kısa cümleyle tanıtıyorlardı. Kitabını okuduktan daha sonra, bir büyük gazetede uzunca bir röportajını okudum ama maalesef şimdi onu arıyor ve bulamıyorum. İlkokul mezunuymuş, on dört yaşında evlenmiş bir çocuğu olmuş. Kocasını bir trafik kazasında kaybetmiş... Sonrası ‘Allah’a emanet’ bir yaşam... Büyük bir kitapevinin ucuzlatılmış kitaplar bölümünde karşılaştım onun kitabı ile... Kapakta kendi resmi... Acı ile gülümseyen yüzü... Balık ekmek satarken çekilmiş bir pozu... Sayfaları samanlı kâğıttan... Bir kitap... ‘4. Baskı’ diye yazıyor kitabın kapağında. Bir Kadın resmi

Varoşta Kadın Olmak / (günlük)

Nalân Türkeli

Sık sık aklıma geliyor yazdıkları ve ‘mümkün değil’ diyorum kendime. Bu şartlarda bir kadının bu kadar... Bu kadar... Yani nasıl diyeyim bilmiyorum. Son derece düzgün cümlelerle, sanki orada bir geziye gitmiş de yaşadıklarını anlatıyor gibi büyük bir sadelik ve olağanlık içinde anlatması bana hala tuhaf geliyor. İnsanın her şarta uyum sağlayabilen yaratıklar olarak tanımlanır ama... Ne bileyim... Sonu gelmeyen yoksulluğun içinde... İnsan olmak zordur hani... Yazarımız Nalân Türkeli, bu hanımefendi bunu başaran biri...

“…Her türden insan kişiliğine göre ayrı cevap vermek, okul kitaplarının ezberlenişine benzemiyor...’’ Sf- 5 / Varoşta Kadın Olmak / Nalân Türkeli /Gökkuşağı Yay.-1995–1997

Evet doğru! Bunu, yazdıklarını okudukça daha iyi anlıyoruz. Burada karşılaşılan kişilere, bir anlamda yalnız bir kadının her biri için bir cevap bulması ve davranış sergilemesi sadece hayat tecrübesi ile mümkün olan bir şey.

“Okullarımızdan çok, camilerimiz ve kahvelerimiz vardır birkaç metre arayla... Oyuncaksızlık, meyvesizlik bazen de ekmeksizliğin verdiği yokluk duygusuyla ne bulurlarsa toplarlar yerden. İlk öğrendikleri, yokluktur. Ardından dayak ve korku...’’ Sf–6 Age

Varoşta ilk tanımlamalar bunlar... Çocuklar için seçili hayat... Bu kitapta aynı zamanda kendi kitaplarını da bastırma macerası anlatılıyor. Günlüğün ilk yazısı şiir kitabını nasıl bastırdığı ve hissettikleri... Günlüklerde bu kitabın oluşumunun macerasını da izleyeceksiniz.

“…Ömrümün konfeksiyon atölyelerinde geçeceği hissi, ruhumu karartıyor...’’ Sf–12 Age

Zorunluluk âleminin sıkıntısı bu işte... İşte o, meşhur “çığlıkların” atılmasına buradan başlanıyor.

“…Barınacak bir yeri olmadığından, sokak köpeği Fındık on yavrusunu yine bizim kapıda doğurmuş. Akşam işten geldiğimde, Fındığı yavrularıyla kaynaşmış görmem gözlerimi yaşarttı. Allah’ım annelik duygusu ne eşsiz bir duygu. Fındık yavrularını bir yalayıp bir kokluyor.’’ Sf–14 Age

Varoşlarda hayatın bir parçası sokak köpekleri... Yaşamdan, orada kaygı duymadan yaşayan bir onlar olsa gerek... Mutlaka beslenecek bir şeyleri kolayca bulabiliyorlar. Biraz önce yukarıda, yazarın çocukların sokaktan bir şeyler bulup yemeleri üzerine yazdıklarına ne dersiniz?

“…Kocam günler sonra, perişan, bitkin, pasaklı vaziyette, nihayet geldi eve. Masum kedi uysallığıyla, elleri koynunda büzülüverdi odanın bir köşesine. Nerede olduğunu sormak istemiyorum. ‘’Arkadaşlarla çayına kumar oynarken basıldım ve karakola düştüm’’ diyecek yine muhakkak. Ben de bıktım artık aynı sözleri söylemekten ve dinlemekten. Ne söylesem, ne tür ceza versem, faydası olmuyor bu adama.’’ Sf- 21 Age.

Yazarımızın bir kocası var. O da böyle bir adam işte...

Ümraniye deki çöplüğün patlayarak insanların altında kalmasını, dostlarının bazılarının oradan kurtulmalarını, eşyalarının yağmalanmasını anlatıyor, anlatıyor işte... Nasıl memurlara rüşvet vererek kaçak elektrik ve su kullandığını nasıl zaten bu işlerin yasal zemine oturtulmasının mümkün olmadığını anlatıyor. Çöplüğün içinde yaşamanın, pis kokular içinde bulunulmasının... Çocuklarının kafalarının bit yüzünden jiletle kazınmasından... Yani bir tür insan yaşamından bahsediyor...

“Acı sözlerinle kalbimi kırma / Sitem küsmelerle büyüklük olmaz / Vicdan mahkemende doğru yanlışlar / Hışım ile kalkan karla oturmaz./ İnsan ölçüsüdür kolay tartılmaz/ Baskülden kantardan ağır / Öyle bir bakışta değer koyulmaz/ Görmesini bilmeyen hisler yanıltır. Azat et diyemem ezelim köle/ İçerimde ahlar dilimde olmaz/ Kara kışlar gibi gelme üstüme / Kimse anasından günahkâr doğmaz.’’ Sf 35 Age.

Kitabında sık sık kendi durumunu anlatan ve hatta aşk şiirlerine bile rastlarsınız. O kadar sıcak, o kadar sade ve o kadar sevgi dolu bir şekilde yazmış ki onları... Sessiz bir şekilde kendini anlatıyor. Herhangi bir beklentisi olmadan... Bir yazım kaygısı duymadan. İçinden geçenleri yazıyor.

“…Sevmiyorum bu zahmetli yaşamı. Susuzluğu, pisliği, kısaca tüm yokluklarıyla buralar başa çıkılacak gibi değil...’’ Sf- 44 Age.

Bir kadın olarak ilginç bir yaşamı var diyeceğim ama kendime soruyorum onun yaşamının ‘ilginç’ bulmanın tarifi nedir? Benim ki değil onun ki ilginç ha? Neden milyonlarca insanın en alt seviyedeki yaşamı ilginç olsun ki?

“…Kocama dahi, rahatlıkla gösteremediğim yasak organlarımın doktorların gözündeki sıradanlığı düşündükçe, kızarıp bozarıyordum. Gebe olduğumu kocama söylediğimde, ‘oh...’’ demişti. ‘’ Doğur doğur belki kızımız olur.’’ Kocama demedik kötü söz bırakmadıysam da, umursamamıştı. Deniz’ le Raif’ in sefilliğinden başlayıp, kıçına don dahi alamadığını filan sıralayıp ‘’Kürtaj parasını bul’’ dediğimde, dudak büküp, omuz kaldırmıştı ‘’bulamam’’ gibilerinden Zorla bacak arama girmekten başka ne işe yarar ki zaten. Bu adam ne kadar aciz, pasif, kendine güvensiz...’’ Sf- 48 Age

Günlüğün bu kısmında, hayat hikâyesini, nasıl da severek evlendiği ikinci adamı ve evliliğini anlatıyor. Her halükarda insan sevgisiz, beğenisiz yapamıyor bunu hem kederlenerek hem de yeniden yaşama isteği duyarak okuyacaksınız.

“…Geçen yıl sınıf öğretmeni, Deniz’e aile içi yaşantımızı soruyormuş sık sık. Bir parça kuru ekmekle giderdi yavrum okuluna. Yavrumun düştüğü bu durumdan hem utanır, hem de vicdan azabı çekerdim. Öğretmeniyle de görüşmezdim duyduğum eziklik yüzünden...’’ Sf–53 Age.

Yaşamın çıkmaz sokağı bu olsa gerek... Aynı yerde dön baba dön... Yine de bu yazarla, yaşamın bu kısır döngüsüne karşın nasıl mücadele edileceğini, nasılda ümitlerin atılamayacağını, bir damla başarı için mücadele edilebileceğini okurken göreceksiniz...

“Belki sırat köprüsünde / Belki ahrette / Belki çiçeklerin uç bitiminde / Buluşuruz canım sen kahır etme Tasan olmasın senin, gün de ağarır / Sevda susuz çöle kar da yağdırır./ Dermansız dertlere de merhemler vardır / Buluşuruz canım sen delilenme...’’ Sf- 57 Age

“…Kocamın dili çözüldü. Erkeklik duygularının kabarması da ayrı. Oysa çalışmazken ne kadar suskundur. Çok kötülükler etti bana bu akşam. Yazma istemimi, umutlarımı kırdı, öldürdü. Bu adamın hiçbir masumluğu kalmadı diyecektim ki, yüzündeki ezgin ifadeyi gördüğümde içten içe acıdım. Ağız kavgasına son verip bir anne şefkatiyle boynuna sarılmak istediysem de fazla azmasın diye hislerimi kendime sakladım. ‘’Uyuyacağım’’ dedim. ‘’Yalvarırım yatalım artık. Göğsüm de ağrıyor’’ Raif’le Deniz kavgalarımıza tepki göstermeseydi, kim bilir taslı tabaklı kavga ederdik... Sabaha karşı yine yatağıma gelip ‘’benden almak istediğini’’ alıp, işine gitti.’’ Sf- 64 Age.

Şu sıralar aşk üzerine yazılan bir sürü yazı ve şiir okuyorum... Peki, bu ne? Bu da bir aşk sayılabilir mi?

“…Düzelecek bu günler düzelecek. Buna öyle inanıyorum ki.... Boş ver be Nalan / Hoş gör be Nalan / Vur vurduğunca / Davula saza/ Es geç be Nalan / Düşünmek bedava / Düşler de öyle/ Al kalem eline / Yaz estiğince... Birazcık sevaba / Azıcık günaha / Bölüver ortadan / Hakkı hakkınca / Gülüver, kızıver/ Yaş akıtıver/ Satıver dünyayı / Sen de bir pula...’’ Sf- 66–67 Age.

Varoş da bir kadının erkeği zaaf gösterdi mi başka erkekler erkekliklerini göstermek için harekete geçerler. Ne adla yaptıklarını duysanız bir de... Sokak köpekleri de aynıdır... Bazen bir farkı yok derim de kimseye anlatamam...

“Kocamın o zamanlar eve gelmediğini fırsat bilen birkaç sokak serserisinin gece yarısı evimin damına taş atmalarıyla başlamıştı rezillikler. ... Üzerime bıçak alıp, .’’ Sf–71 Age

Devamını okuyacağınızdan eminim... Korkmadan yaşama isteği... İşleri biraz olsun kolaylaştırıyor. Bunu yazarımızın bütün anlatımlarında göreceksiniz. Şartların getirdiği olumsuzluklarla mücadele etme insana özgü hatta bütün canlılara özgü bir şey...

“Kimler kıydı yavrum sana / Hiddetin lav / İsyanın deli dalgalar .../ Kuşkunun gölgesi var / Solgun benzinde / Yitik kimlik varlığınla / İstihkakın nefeslik mi umutlarda.../ Hiç tatmadığın sevgi mi mutsuzluğun/ Dilindeki alfabesizlik / Yüreğindeki kamçı izleriyse kükreyişin / Ayrı bir ortam / Ayrı bir dünya / Var mı ki yavrum...’’ Sf- 82 Age

Bu kitapta; yaşama ait ama onun yaşamına ait her şey var. Belki bizimkilerine ait olan şeyler de... Ülkenin siyasal durumundan... Evlilikleri... Çocukları... Hatta bir de onun hep yanında olan duygusal bir aşkı bir erkek arkadaşı... Parasızlık... Çalışma hayatı... Çocuklarına olan bitmez tükenmez bağlılığı, sevgisi... Onlar için duyduğu kaygılar... Bütün bunları o kadar güzel anlatıyor ki... Hala inanamıyorum. Mümkün değil onca can sıkıntısı içinde, onca ekmek kavgası içinde. Onca yoksulluk ve yokluk içinde yazı yazmak ve yazdıklarını bir kitaba çevirerek basımı için mücadele etmek ve de yayıncıların kapısını çalmak. Hem de gidecek yol parasını bile zor denkleştirirken...

Böyle bir yazarın neden yanında olmayalım ki... Yapacağımız şey ise sadece kitabını satın alıp... Bir yerde, belki de çayımızı içerken onun kitabını okuyarak “hoşça vakit geçirmektir.”

Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 24-08-2012, 09:29
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Şiiri "anlamak" üzerine bir deneme…

Bazen, sık sık sorarım kendime, şiirden bir “anlam” çıkartmalı mıyım diye? Aklım, bana hep evet diyor. Çünkü edebiyat budur diye düşünüyorum. Bir şeyden zevk alabilmem buna bağlı. Düşünme sistemimin içinde onu, kendi deneyimlerimin koşulları ve sürecinde anlamlandırmalıyım. Hem de beynimdeki birikmiş bilgilerin ışığında… Haz ve keyif almak bu birikimle olur. Haz ve keyif bir beyin işlevidir. Bu işlevden en yüksek faydayı almanız, beynimizdeki bu alanda oluşan bilgi birikimlerine bağlıdır. Bir anlamda bu birikimlerin toplamına da: “kültürdür” denilebilir.

Kültür; sadece bireyin beyninde biriken ve kendi yaşamsal sürecine dayanan bir olgu da değildir. O, toplumsal bilincin de oluşturduğu bir toplam “toplumsal bilgi” ve “görgü” birikimidir de. Yine kültür aynı zamanda; toplumsal yaşamın kendisini yeniden üretilmesi sırasında eğitim yoluyla, bir sonraki kuşaklara aktarılır. Edebiyat fakültelerinde yapıldığı gibi ya da yıllardır ağızdan ağza aktarıla aktarıla söylenen türküler gibi bir sonraki kuşaklara devredilir.

Bir şiir veya herhangi bir yazın, hatta bir resim karşısında anlamlandırma işlevimin ve de irdelemelerimin sağlıklı olması, sahip olduğum kültürel formasyonum ile de ilgilidir diye düşünüyorum. Peki, ama kültür gerçekte sadece, edebiyat, görsel sanatlar ya da bir miktar felsefeden mi oluşur? Bence, kesinlikle hayır… Farkında olmadan, entelektüel çevreler, kültürü bu kalıplar içine sınırladı… Sonrada edebiyatçılarda hatta felsefe ile uğraşanlarda da görüldü ki, işin özü yerine “estetik” kaygı adına biçimlendirme öncelik halini aldı ve de fetişleşti… Neden biliyor musunuz? Bence “kültür” tanımının bir ayağı eksik yapılıyor da ondan. Biz, bu yüzden topal bir kültür anlayışına sahibiz. Bütün bunları kendi “usum” içinde, şiir üzerine basılmış ve ikinci kez okumakta olduğum ve de çok değerli bulduğum bir kitabı incelerken düşünmeye başladım. Böyle bir kitabın makalelerini ya da kritiklerini okurken düşünmem gerektiği ayıplanmazken, bir makale de; şiiri anlamlandırma işlevim, ayıplanacak gibi gösterilmektedir.

“Şiir üzerinde konuşulurken çoğu zaman, şairin ne anlattığı sorulur. Kimileri, ‘Ben bu şiirden hiçbir şey anlamadım’ der. Ya da, ‘Anlamlı, anlattıklarını sevdim’ gibilerinden sözler edilir. Bu tür konuşan insanlara rastlarsanız, bilin ki bunlar şiirden hiç anlamazlar. Bu sözleri söyleyen bir şairse, onun şairliği konusunda hemen kuşkuya düşebilirsiniz. Çünkü şiirin amacı bir şey anlatmak değildir…” [1]

Bu türden yazıları okuduğumda bir garip olurum hep… Epey bir zaman olmuş bu kitabı okuyalı, anlaşılan o zamanda bir garip olmuşum ki, yanına notlar düşmüşüm. Hatta gariptir biraz da öfkelenmişim. Kim bilir? Yazarımız hemen akabinde Valery’den alıntı yaparak burada kendisi için fazla ileri gitmeyi de engellemiş ama bence, bu şiir konusundaki bu tarz yaklaşım bana hep aynı ve bildik geliyor.

Bir maden işçisi ya da tarlasını yeni hasat etmiş bir köylü herhangi bir şiirle karşılaşırsa ve “bu şiiri anlamadığını” söylerse onlar için hemen, bu adamlar “şiirden hiç anlamazlar” dememeliyiz. Öyle ya! Neden anlamasınlar ki? Öyle değil mi? O adamlar âşık Veysel’in dizelerini anlıyorlar. Karacaoğlan’ın dizelerini anlıyorlar oysa. Ya da: “evlerinin önü marul/ sular akar harul harul”… Adlı türküdeki gibi mesela dörtlükleri, hece vezninde yazılmış uyaklı şiirleri, manileri anlıyorlar. Mutlaka anlamlandıramadıkları da var. Mamafih ben bu gibi türküleri dinlediğimde keyif almıyor olsam bile, hasadını kaldıran bir köylü için bu farklı. Çünkü o, aynı zamanda marul ekiyor olabilir ve suyun marul için ne kadar elzem olduğunu bilir.
Kültürün aynı zamanda sadece şiir vs demek olmadığını söylemiştim. Kültür; bir anlamda tohum hakkında bilgi sahibi olmak, dikmeyi ve biçmeyi bilmek ve bununla ilgili biriken bilginin de kendisidir bir bakıma. Tahmin edebiliyor musunuz? Takım tezgâhları konusunda bilgilenmiş ve eğitimini görmüş bir endüstri mühendisi de, bir maden işçisinin karşılaştığı her hangi bir şiirde çektiği sıkıntıyı çekebilir ve onu anlamlandıramayabilirler. O yüzden bu tür yazılarda buna benzer yargılar beni hemen tetikliyor konu üzerinde düşünüp, hani biraz da isyan etmeme neden oluyor.

Anlamamayı söylemek bir bakıma anlamak için atılacak adım değil mi sizce? Şair; uzmanlaşma gösteren şiir yazardır. Tek başına bir tanımlama değildir bu. Peki, ama neden uzmanlaşmayı belirttim? Çünkü dil, edebi dil, konuşma dili vs… gibi dillere bölünüyor hemen günlük yaşamımızda. Peki, ama size de bir avukat gelir “hukuk dilinden” bir şey anlayamayacağınızı söylerse ne yapacaksınız? Ya da, bir uçak mühendisi gelip, uçaklardan ve aerodinamik kurallarından, mühendislik dilinden bir şey anlayamadığınızı söylerse ne yapacaksınız? Ya da tersi, uçağın hareketlerini hakkında bir şey anlamlandıramadığımızı belirtirsek ne olacak? Bu konuda ki mesleki bilgiler için söylenecek şey kolay değil mi? Eğer bu konuya ilişkin dili anlayamıyoruz dersek, yapılacak şey; bu konuya ilişkin bilgileri toplayıp, öğrenmektir deriz.

“Şiir bir şey anlatmaz, ya da amacı bu değildir derken, şiirin bütünüyle anlamdan arınmış olması gerektiğini değil, bu sanatın (ya da aslında her sanatın) doğrudan anlam sorunsalıyla ilişkisi olmadığını söylemek istiyorum. Bir şey anlatmaya çalışan, bir şey anlatma amacıyla kâğıda kaleme sarılan kişiye şair demek çok zordur. Nasıl ki şiirden bir anlam çıkarmak üzere işe başlayan kişi de iyi bir şiir okuru değilse… Çünkü şairin ya da şiirin amacı bir şey anlatmak değil, bir şeyi duyurmaktır (hissettirmek anlamında)…” [2]

Peki, ama edebiyat derslerine başlamadan nasıl olacak da, biz, şiirle ilgili belli bir kültür birikimine sahip olacağız ki? Anlamak için çaba sarf edilmezse ve bir şekilde buna bağlı bir eğitim gerçekleşmezse şiirle temas kurabilir miyiz? Nihayet bütün üniversitelerde bu konudaki akademik çalışma niye yapılmaktadır? Acaba Mehmet Akif, Nazım Hikmet ve diğerleri gerçekten bir şey anlatmamak için mi kâğıda kaleme sarıldılar? Niçin Mehmet Akif’le her hangi bir problem yaşamıyoruz, anlatmak ve anlamak konusunda? Yoksa yazarımızın dediği gibi onlara şair demek çok mu zor? Yazarımız temel bir hata yapıyor. O, “anlatmak” ile “hissetmeyi” insanın farklı mekanizmaları içinde oluştuğunu varsayıyor.

“…Yalnızca şiir mi? Hemen tüm sanat dalları anlama, yani insan mantığına değil, duygularla seslenir…” [3]

Kesin olan şudur ki; bir şairin beyninde (usunda) oluşan şiir, okurunun da beynine (usuna) hitap eder başka bir şeyine değil.

Neden mi?

“ŞUNU BİLİNİZ Kİ KEYİF, SEVİNÇ, KAHKAHA VE NEŞE VE ÜZÜNTÜ, ACI, ÜMİTSİZLİK VE KEDER, BEYİNDEN BAŞKA BİR YERDE ÇIKMAZ.” Hippokrates MÖ. 460- 370

Önce duygular oluşmaz… O yüzden de önce duygulara hitap edilmez… İlk harekete geçen, beynin muhakeme sürecidir. Öncelikle bir şey var ki, sanatın her dalından örnekler, insanın duyu organları tarafından algılanır, sinir nöronları tarafından ile beyne ulaşır, beyin orada muhakeme eder, ondan sonrada yukarıda belirtilen işlevleri yerine getirir. Yani insan duygulanmaya başlar.

Kesinlikle, anlamadığınız ya da anlamlandıramadığınız bir şey karşısında duygulanamazsınız. Bizim kültürümüzün çok önemli bir eksiği burada başlıyor. Bilimsel bilgi… Bilimsel bilgiyi içine katmayan bir kültür varlığı düşünülemez ve olursa topal olur.

“ İyi bir şair insanların usuna seslenmeyi amaç edinmez, iyi bir şiir okuru da şiiri aklıyla anlamak için değil yüreği ile duymak için okur…” [4]

Bana öyle geliyor ki; yazarımız yüreği ile düşünmek diyecekti ama son anda duymak dedi… Neden bizim entelektüellerimiz, yürek gibi bir insan vücudunun sadece kan pompalamaya yarayan bir organına başka işlevlerde yüklerler ki? Ne güzel! Öyle değil mi? şairler kendi uslarında bir şiir geliştirecekler ama okurlar uslarıyla şiirleri ele almayacaklar. Sanırımız yazarımız kalp organın o sırada boş duruyor olacağını zannediyor. Bence artık büyük bir hassasiyetle, kültürümüzün içine mühendislik bilgilerini, tıp bilgilerini, fiziği, matematik bilgilerini, psikoloji bilgilerini katmalıyız. Umarım; eğitimde Fen Edebiyat fakülteleri adları, bunu başlatmak amacını taşıyor olsunlar.






[1]Tuğrul Tanyol - Gerçek Şair, gerçek şiir okuru kimlerdir ya da şiirin amacı anlam değildir. /Üç Çiçek / Şiir Özel Kitabı – Ocak–1984 Sf- 37–42


[2] Adı Geçen Eser

[3] A.g.e

[4] a.g.e
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 31-08-2012, 12:10
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Hamur ana öldü yaşasın kral…

Şiirlerle ilgili not defterlerimi karıştırırken, halk kütüphanesinde okuduğum bir şiir kitabına ait almış olduğum notlar dikkatimi çekti.

"Hamur Ana öldü yaşasın Kral”

Şiir kitabının adı bu… Güzel bir ismi var.

Şairi: Suna Aras… Kitabı Pencere yayınlarında yayınlanmış basım tarihi 1997 çok da zaman geçmemiş diye düşünüyorum. Kendisi Iğdır doğumluymuş... Dört kitabı olduğunu not almışım defterime ama neden bilmiyorum, bu kitaplarının adlarını yazmamışım... Şimdi not defterimi karıştırırken yazmadığıma da pişman oluyorum. Defterimdeki notlardan anladığıma göre; okuduğum kitabının genel konusu hakkında not da düşmüşüm, bu bir “sevda” kitabı diye... Bir de şairin, politik bir duruşu var demişim notlarımda. Umarım... Ona haksızlık etmiyorumdur.
Bir şiirinin tamamını yazmışım...

“Sorular” adlı şiiri... Şiirini yazmakla kalmamışım, yanına bir de notlar koymuşum... Hatta... Gülümseyerek... Bir de karşı bir dize yazmışım üstüne üstlük... Yeniden okuduğumda şiirini tekrar gülümsedim...

Soruları şair soruyor... Ben gülümsüyorum işte...

“Doğanın tanrıları / En eski halime götürün beni /Sevmem hayatıma karışanları...” Benim yanına not olarak yazdığım karşı dizem de şöyle... O anda bu şekilde not almışım... Şimdi kendime de ilginç geliyor bu dize...

“...
Sevmez tanrılar...
Ölümlünün işine karışmalarını
Ve o...
En nazik haliyle
Alır...

Kendini özgür sanan canları...
...”

Aslında şiirin tamamını yazmalıyım. Hani... Hep sevda üzerine şiirler vardır sanırız ya... Değil! Bir o kadar da ölüm üzerine yazılmış şiirler vardır.

“Sorular /Ölüm ölmek midir /Yoksa ertelemek mi yaşamı? /Doğuma gitmektir ölüm beklide /Belki bir alış veriş /Varla yokta imece /Var etmek biraz da sürekliliği /Ya öldürmek ne oluyor / Kurmak mıdır sofradaki dengeyi? /Zaman nedir? /Bir boşluk mu içinden geçtiğimiz / Bizi soğurarak sona götüren / O bilinmeyen süreç ömrümüz dediğimiz / Doğanın tanrıları / En eski haline götürün beni / Sevmem hayatıma karışanları...”

Şairimizin şiir kitabında sevda ve ölüm üzerine konular bir arada sanki... Belli ki; onun sorularının cevabı şairimizde var... Şiiri biraz da soru cevap üzerine kurulu. Sonrada o meşhur finali: “sevmem hayatıma karışanları” demesi... Heyhat! Sevsek ne olur sevmesek ne olur?

Şair bunu bilmez mi?

Felsefe dayanakları olacak elbette bir şairin. Ama bence bunu şiirde yaparken biraz dikkat etmek gerekli... Hiç olmazsa bunun bir felsefi sorgulama olduğu bir şiirde hissettirilmemeli gibi geliyor bana...

“Doğuma gitmektir ölüm belki de”

Ölüm bir anlamda ‘doğuşun’ da başlangıcı denir ama nasıl? Ölmek, doğmaktır da demek çok kaba ve klasik bir önerme... İnsanlar artık kendi canlı yaşamları hakkında bundan çok daha fazla bilgilere ulaşmaya başladı. Dayanamıyor insan kendi ölümlü haline herhalde? Bir başka yaşam biçimine taşımak istiyor kendini ve... Ölümsüzleştirmeyi sağlıyor bir anlamda. Şairin haykırışı bundan olsa gerek. Hani ‘materyalistçe’ sorularla... Soru ‘Tanrı’larına aslında... Kaba materyalizm dedikleri de bu olsa gerek işte... Tanrı’yla bir anlamda iç hesaplaşma onun ki...

“Ya öldürmek ne oluyor, /Kurmak mıdır sofradaki dengeyi?”

Kaba materyalizm ile metafizik arasındaki ince çizgide yürümek gibi bir şey bu... Ağzından kaçırıyor, bu dizeyle; bir iradeyi varsayarak sorgulama yapmayı... Ölümleri yaratan iradenin aslında bunu bilinçli olarak yaptığı düşüncesinin varlığını sorguluyor gibi... Şimdi şiirin en can alıcı noktası finalindeki son dize; kısaca “karışmak” lı bölüm...

“En eski halime götürün beni”, şair şimdiden bıkkın burası açık; peki ya en eski neresi?

Acaba daha “doğmamış hali” olabilir mi? En eski halinin cevabını eğer şairin kendi kişiliğinde ararsanız bence yanılırsınız. Şair kendisi için bir soru sormuyor. “İnsan” ı kastederek bu sorunun cevabını arıyor. Eğer bu bapta sorarsanız sorunuzu aranan cevap başka yerde olacaktır. Yani İnsanın Tanrı’ sının olmadığı bir zaman da olabilir bu... Neden böyle düşünüyorum şair bilinçli olarak “Doğanın Tanrıları” diyor çünkü... Böylece o; insan aklının çeşitli zamanlarda ki farklı Tanrı’larını kastediyor. Ve... Bütün bunlarla da zamanın en gerisindeki ‘insan’ aklının halini çağrıştırıyor.

“En eski halime götürün beni” ile insanın ilkel ve yabanıl zamanına dönüşüm isteğini anımsatıyor bizim aklımızda... Ama... Bir dikkat edilecek husus da şu; o aslında hep bir iradenin gölgesinde kalarak ele alıyor yaşama dair sorularını... Doğadan esinlenerek oluşan ‘Tanrı’ düşüncesi ‘Şamanlık’ dini yapısında vardır. Mamafih, şairin işi bu açılardan yaklaşarak bu şiirini de yazdığını sanmıyorum.Toparlayacak olursam; Tanrı, yaşam, yaşam sonrası ama bir de şairin Tanrılar tarafından getirilen kendi yaşamına ilişkin özgürlük arayışı var.

“Sevmem hayatıma karışanları”demesindeki gibi... Karışan filan da yok zaten...
“Doğuma gitmektir ölüm belki de / Belki bir alış veriş / Varla yokta imece / Var etmek biraz da sürekliliği / Ya öldürmek ne oluyor / Kurmak mıdır sofradaki dengeyi? ”

“Öldürmek”- ki Tanrı ölüm kararını veriyor ve öldürüyor olabilir.- “sofradaki denge” sözcükleri ile bir ‘İrade’ tarafından yapılan nüfus dengesi sorgulanıyor sanki. Doğadaki denge anımsatılarak. Burada şairin kendi durumu belirlenmiyor. O burada insanı belirliyor... Malthus’un çok tartışılan meşhur nüfus teorisi vardı onu da anımsadığımı belirtmeliyim burada.

Geçenlerde bir edebiyat sitesinde katılımcı bir arkadaşımızın savaşın insanın “fıtratından” kaynaklandığını söylemesi gibi... Doğadaki dengenin dışında yani ölüm ve yaşamdaki doğal dengenin dışında “öldürmek” eylemini de şair sorgulamanın içine sokuyor. Şair ölümden yola çıkarak sormakta sorularını ama olayı tersinden alırsa canlı yaşamın temeli dört çeşit asit bileşeni ve cansız maddenin bir tür yaşam biçimine sıçraması canlılık âlemi...

Ölüm...

Bir tek canlının yapısal bileşeni bakımından kesinlikle ölmesi demektir. Şairin burada ölümden ‘ruh’ âlemine geçişi belirtmediği açık bence... Onun için felsefi bakımdan ‘kaba’ bir biçimde maddesel planda ölüm ve yaşam arasında ilinti kurmaya çalışıyor dedim. Tabii bir de şairden dinlemek lazım ne anlatmak istediğini... İşin bir tartışma yanı da bu olsa gerek... Şairin şiiri ne kadar anlaşılır olmalı? Gibi... Elbette bunlar da benim düşüncelerim... Düşünceler ise ‘mutlak’ doğrular değildir... Bir şiir kitabı da elimden böyle geçti, aldığım notlarımla birlikte... Umarım şairi ile bir başka kitabında karşılaşırım yeniden. Tanış bir merhaba ile daha da dikkatli sarılırım okumaya kitabını.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 07-09-2012, 09:45
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Şiir üzerine I

Bugünler, yani yılın son günleri benim için hep heyecan verici olmuştur. Geçen bir yılın muhasebesini mi yapmalıyım? Yoksa gelecek olan yılın ümitlerini kendimde sınırsızca yeşertmeliyim bilmiyorum Her ikisini bir arada yapmak oldukça zor görünüyor bana. Şiiri seviyorum. Her şeye rağmen. Her şeye rağmen diyorum; çünkü beni öylesine yoruyor ki. Şimdi düşünüyorum da, şiire veya edebiyata genel bir ilginiz varsa o zaman şu anda yapılacak en iyi iş; bu yılın son günlerinde zaten aldığınız edebiyat dergi ve yayınları almak değil, hepsini ama hepsini almak ve yılın sonuna kadar ki kısa zaman aralığında onları okumak.

Kredili alış yaptığım kitapçı dükkânıma gidiyorum. Bu tür süreli yayınların taksitlendirilmesi olmuyormuş. Ne yapalım? Kararımızdan dönecek değiliz ya! Süreli yayınların bulunduğu yere geçiyorum ve yığınla tanıdık dergiyi bir arada görüyorum. Hepsini almaya karar verdiğinizde inanın bana ne kadar çok olduklarını anlayacaksınız. Ve hayretler içinde kalacaksınız...

İşte orada Dize dergisi duruyor. Çağla yeşili renkli mürekkeple basılmış. “Şiirde öncü yorum” diyor. Bildik bir dergi onu zaten her ay alıyorum. Arkasında Şiir Ülkesi duruyor... Hayret! O da bu ay yeşil renkli mürekkep baskılı onun ki; çimen yeşili... İşte orada Varlık yayınları Kum edebiyat dergisi, kitap-lık, Virgül, Düşe Yazma, Simge, öteki-siz, Patika, Islık, Yaba, Edebiyat ve eleştiri, nikbinlik, vs... hepsinde ve içlerinde birçok şiir...

Tanrım bu kadar çok şair mi olur? Varsın olsun... Şiir yazandan zarar gelir mi? Hoş… Belli mi olur? Gelir mi, gelir. Gülümsüyorum... Ve bu edebiyat dergilerinin hepsini kucaklıyorum.

Biliyorum, kitapçı dükkânında beni tanıyan tezgâhtar kızlar... “Bu moruk kafayı yine yedi diyecekler”... Desinler... Varsın desinler. Elimde değil ben de böyle mutlu oluyorum. Ne yapayım... Ama... Bir yakalarsam onları yani tek başlarına, nasıl da şiirlerimi okurum onlara ondan haberleri yok tabii.

Bazen arkadaşlarla yapılan toplantılarında, genç hanımlarında aramızda olduğu dostlarımıza şiirlerimi okuyorum. Beni asıl siz o zaman görün... Mumları yakıyorum... Müzik setine de tatlı ve romantik bir müzik kaseti koyuyorum ayrıca da tütsü çubuklarını ateşliyorum sonra da hepsinin eline şarap kadehleri tutuşturuyorum, içine de isteyene kırmızı şarap istemeyene kola veriyorum ve o benim en davudi sesimle şiirlerimi okumaya başlıyorum.

Bu durumda şiirlerimi her kes beğenir... Onları mutlu ediyorum. Bence asıl iş burada... Şiir insanları mutlu etmeli.







Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 15-09-2012, 19:36
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Şiir üzerine II

Güzel söz söylemek bir anlam da şiirdir diyebilirim. Şiir bir kitaptan hele hele bir dergiden okununca sanıldığının aksine kolay kolay lezzet vermez. Verenini de bulursanız bilin ki o şiir çok iyi bir şiiridir. Şiir ne olursa olsun... Beğenin ya da beğenmeyin onu... Mutlaka ama mutlaka birisi okursa ancak o zaman gerçekten zevk alırsınız şiirden. Aksi biraz mümkün değildir. Şiir başka türlü “kahrı” kolay çekilmez... Hatta diyebilirim ki; beğenmediğinizi bildiğiniz bir şiir bile uygun koşullarda birinden dinlerseniz o şiirden zevk bile alırsınız. Şimdi anlıyor musunuz TV de ya da kasetlere okunan şiirlerin neden çok sevildiğini.

Bizim ülkenin baba şairleri nedense bu şekilde popüler şiire sırtını dönüyor. Onları eleştiriyor ve hatta küçümsüyor. Hâlbuki vatandaşların çoğunluğu günlük yaşamlarından oluşan hayal ve gerçekleri bu şiirlerde yakalıyor. Aşklarını, bitmez tükenmez çilelerini, bir türlü kendilerini ifade edememelerini... Yoksulluklarının verdiği sıkıntılarını bu şiirlerde yakalıyorlar... Onlara bu şiirler lazım ve onları kendi şairlerinden dinlemeleri lazım.

Bir de işin içine tecimsel faktörlerin girmesi. O zaman daha bir popüler oluyor şiir. Bazı iddia sahipleri şiirin bir sanat dalı olduğunu söyleyecektir. Bu yüzden de şiirin herkese ulaşması yerine mümkünse herkesin şiire ulaşması gerektiği iddiasını dile getireceklerdir. Kim bilir? Bu iddia sahiplerinin de bir bildiği vardır. Acaba Karacaoğlan’ın şiirleri ne tür şiirden sayılır?



Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 26-09-2012, 09:02
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Şiirde ritim üzerine

Şiirde ritim üzerine çok düşünmüştüm. Yine, Dize dergisinin 97.sayısında Veysel Çolak’ın makalesinde şiirin unsurlarından birinin ritim olarak belirlemesiyle tekrar bu konu üzerinde düşünmeye başladım. Şiir yazmaya yoğunlaştığım bazı zamanlarda, bazen yalnızca ritim üzerinde çalışırdım. Kafamda oluşan bir ritim yakalar hatta bunu ezberlemeye çalışırdım. Sonra bu ritme uygun, öncelikle belki bir konu; sonra da sözcükleri sıralamaya başlardım. Mayokovski’nin şiir nasıl yazılır adlı kitabında ritim üzerine yazdıklarını okuduğumda aklım biraz karışır gibi oldu. Çünkü ilk başta ritim uydurmak ve bu ritme göre şiir yazmak bir tür şiir yazmak olmuyor, belki de bir müzik yaratma ya da bir şarkının güftesini yazma çabası gibi gelmeye başladı bana.

Ritmi; doğada düzenli aralıklarla oluşan ses demek diye kavramlaştırıyorum. Fakat her düzenli aralıklarla oluşan sesin insan beyninde olumlu olarak anlamlandırılacağına da inanmıyorum. Yoksa düzenli her ses aynı zamanda insan zihinsel faaliyetinde tat aldığı bir müzik olacağı sonucu çıkar ki, bu mümkün değildir. Yani, bir çeşmeden damlayan ritmik bir sesin bir şiire ya da bir müziğe esin kaynağı olacağını düşünmek zordur diye düşünüyorum. Buna karşın ritmi yine de bu olarak adlandırıyorum.


Adım.
Adım.
Adım adım adım.
Adım adım…
Adım.

İşte size bir şiir ritmi… Bu sözcüklerin sonundaki noktalara dikkat eder ve nefes almanız gereken süreyi verirseniz ritmi yakalarsınız. Peki, ama şimdi buna nasıl sözcük yerleştirilebilir ki? En önemlisi şiirde sözcük sayısını nasıl belirleyeceğiz ve dizeleri bu ritme göre nasıl ayarlayacağız? Sanırım dizeler o zaman ritim tekrarlarından oluşacak. Görüldüğü gibi bu baştan koyulan bir disiplin demek. O zaman aruz vezninde yazılan ya da yaygın olarak görülen halk şiirindeki türlerinde ki gibi koşma da ya da manilerde ya da hece ölçülü ve kafiyeli şiirlerin disiplininin adını almak bence hiç de yanlış olmayacaktır.

Nazım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları” adlı eserinde o çok ünlü “Mehmetçik Mehmet” bölümünü hemen hemen herkes hatırlar. Şair oradaki ritmi bir trenin giderken raylarda çıkardığı tıkırtıyı esas alarak oluşturduğu ve şiirinin bu bölümünü bu ritme uygun olarak yazdığı bilinir ya da söylenir. Yalnız okurlar bir farka dikkat etmeli, o günün trenleri kömür yakıtlı lokomotiflerden oluşuyordu ve o trenin bu günkü dizel motorlu lokomotiflerle çekilen trenlerin hızı ile aynı değildi. O yüzden şimdiki tren ritmi öncekilere göre daha tempoludur. Peki, ama şair o ritimdeki şiirini kaç dize yazdı dersiniz? O eserin birçok bölümünde buna benzer ritimler olmasına rağmen bana göre çok da bu kaygıyla yazılmış bir şiir kitabı olarak görmüyorum o eseri. Belki de bu yüzden bazı şairler, aslında o kitabın bir destan, bir manzum eser olduğunu ama orada yazılanların şiir olmadığını bundan söylüyorlardır.

Ritim aslında bir şiirde okumayı kolaylaştıran bir öğedir. Günümüz şiirinde artık ritmi de esas alan bir şiir bugünlerde bulduğumu söyleyemem. Eğer bir şiiri kolay okunuyorsa o şiirin ritmini yakalayabilirsiniz. O zaman da şiirden farklı bir lezzet alacaksınız.

“Ritim, metnin sessel eşitidir denilebilir…” Veysel Çolak

Fakat ben isterdim ki, Veysel Çolak bundan daha fazlasını anlatabilsin. Ritim konusu bir muamma olmamalı diye düşünüyorum. Daha açıklanabilir bir şey olmalı hatta örnekleri ile fakat gelin görün ki, ritmi metin içinde anlatmak pek başarılı görülmüyor bana. Buna karşın yazarımız ritim bulunulması işini şiirde öncelikli sıraya getiriyor.

“… Ama ondan daha zor olan, henüz ilk dizesi bile yazılmamış olan bir şiirin müziğini (ritmini) tasarlayabilmektir… Şairin en dikkatli olması gereken andır bu. Yazılan ilk dizede açığa çıkan ses, kesinlikle özgün olmalı. Yoksa yazmaya koyulduğunuz şiir, daha başlamadan sizin olmaktan çıkar. Bir başkasının sesiyle, vurgu ve tonlamalarıyla konuşuyor duruma düşersiniz…” Veysel Çolak

Bu sözleri ile yazarımız bize çalışmadan üretilecek bir şiir yazma kapısı aralamamaktadır. Bazen yine de durumun bundan daha farklı olması gerektiğini, ısrarla düşünüyorum. Kalıplar ve kurallar koymak bir bakıma bunlar senin yapacağın işler değil mi demek? Bir işin zorluğundan sürekli bahsedildi mi? Bende nedense bu işe hiç başlamayın demek gibi bir anlam oluşuyor.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 03-10-2012, 20:51
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Hesse ve mektupları…

Yaşamımın her anında muhtemelen birçok şeyi düşünmüşümdür. Fakat bu düşündüklerimi bir edebiyatçının ya da bir siyasetçinin ağzından ne zaman duysam, kendime; “Aaa! Bak! Ben de bunun gibi düşünüyorum” dediğim çok olmuştur. Hâlbuki ben ondan çok daha önceleri de düşünmüş ve o konuyu bir şekilde kendimce ifade etmiş olabilirim.

Düşüncelerimizi yazıya geçirmezsek hep bu şekilde düşünmeye ve hissetmeye devam ederiz. Bugünlerde Hermann Hesse’min yazmış olduğu mektuplarını içeren bir kitap okuyorum. Orada yazılan bir mektupta var olan bir cümleden aklıma geldi bu konu. Benim açımdan, Avrupalı yazarlarının kendi iç öykünmelerine ilişkin bu türden kitaplarını okumak bana hep zor gelmiştir. Kendi iç deneyimlerini, yaşamın bütünüymüş gibi sunmalarındaki maharetleri ve yazın ustalıkları tepki oluşturuyor bende. Biliyorum bu bir ön yargı ama böyle işte.

Onlardan bazılarının kendi mektuplarını okuduğumda ise sonradan böyle düşünmediğimi anlıyorum. Çok olağan bir yaşamın bütün sunularını hem de çok fazla kaygı duymadan anlatmalarına bayılıyorum. Orada bütün sanatçılar, bilim adamları, siyasetçiler en olağan ve de en yalın hallerinde görünüyorlar bana ayrıca en önemlisi çok da anlaşılır oluyorlar. Bir bilim adamının akademik bir makalesi bile bir mektupta anlatıldığında çok daha zihinlerde yer edici bir etkiye sahip oluyor.

“…Bizim tarzımızdaki insanlar ömürleri boyunca ümitsiz yollardan ve dünyada anlaşılması zor olan şifreli dillerle biraz sevgi ve anlayış görmek için bundan başka türlüsünü yapamazlar…”[1]

Böyle diyor Hesse bir başka sanatçıya yazdığı mektubunda. Galiba ben neden onların yazılarına karşı tepki duyduğumu bu cümle içinde bulur gibi oluyorum. Aslında bizler de onların bizim için ihtiyaç duyduğumuz sevginin bu şekilde şifreli sözcüklerle ifade ettiklerini sanıyor olabiliriz. Lakin gerçek de bu… Bütün o sözcükler aslında kendileri adına “biraz sevgi ve anlayış görmek” için yazıldığıdır.



























[1]Emmy Ball Hennings’e / Zürih- 1928 / Hermann Hesse’nin mektupları
Çeviren: Dr. Battal İnandı / Kültür ve Turizm bakanlığı yayınları – 1983
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 13:19


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum