Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 03-03-2014, 20:28
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart Çiğdem Ülker/ Ekinle Gelen ve “Şehir Ana”

Çiğdem Ülker/ Ekinle Gelen ve “Şehir Ana”


Çiğdem Ülker, edebiyat üzerine okumalarından oluşan “değerlendirmelerini” kitaplaştırarak “Ekinle Gelen” adıyla okuyucularının dikkatine sunuyor. Özellikle “değerlendirmeleri” diyorum çünkü kitabının bütünündeki anlatım biçimiyle onu “işini” yapan eleştirmenden daha çok “iyi okur” olarak değerlendiriyorum ben. Onun, ne salt bir eleştirmen tavrıyla okuma faaliyetinde bulunduğunu ne de kendi eleştirel bakış sürecini yazarak sürdürdüğüne inanıyorum. Bu ikisi arasındaki fark yani “eleştirmen” ve “iyi okur” arasındaki fark ciddiye almamızı gerektiren bir farktır. Toplumsal üretim ilişkilerinde oluşan her iş, aynı zamanda birilerinin diğerlerinden farklı olarak yaptığı bir “iş” olarak ortaya çıkarken, adına “iş bölümü” dediğimiz bir ayrışma sürecini yaşarız. Bu yüzden okuyucu onun değerlendirmelerini okurken “yabancılaşma” hissetmez.

Yayıncılık sektörü yarattığı “satış değerleri” bakımından bizim ülkemizde de hafife alınacak bir sektör değildir. O yüzden yayıncılık sektörünün ortaya çıkardığı kitap tanıtımı ve eleştiri yapan bir “işin” oluşturulması anlaşılır bir şey olup bazı gazetelerde bu tür yayın faaliyetine cevap veren ve yayıncılığı genel olarak teşvik eden “eleştirmen yazarların” oluşması ve de basılan “kitap ekleri” şaşırtıcı olmamalı. Kitap değerlendirmelerinin “iş” olarak varoluşu, yayıncılık faaliyetinin reklam ve pazarlama giderleri olarak görülmesi de ayrıca yadırgatıcı sayılmamalı bence. Finansal kuruluşlardan, medya kuruluşlarına kadar önemli sermaye grupları, yayıncılık sektöründe kitapevlerini de kurarak birer “iş merkezi” oluşturmuş durumundalar. Bunların dışındaki diğer küçüklü büyüklü yayıncılık kuruluşları da kendilerine bağlı dergi ve atölyeler vasıtasıyla “yazarlık” işlevselliği üzerinden “kitap basma” işini üstlenerek sektördeki yerlerini almaktadırlar. Onlar diğerlerinde olduğu gibi “editoryal seçicilikle” yapılan bir yazarın kitabının yayınlanmasına karşın, kitap basım fiyatı oluşturarak bununda parasını yazar adaylarından alarak kitap yayınlama işini gerçekleştirmektedirler. Bu “sermayesi büyük olmayan” gruplar, daha çok mevcut sektörden Pazar payı kapmak yerine “yazmak merakından” oluşan yeni yazarlar “oluşturma” sürecini başlatarak kendilerine pazar alan açmışlardır. Yarattıkları “yaratıcı yazarlık” kavramı sektöre yeni yazarlar soktuğu gibi, edebiyatı bir anlamda çeşitlendirmişler okuma edimini de arttırmışlardır. Böylece büyük sermaye gruplarının yatırım yaptıkları yazarların ve bu yazarlara bağlı “okur” müşteri hedef kitlesini yaratılması yerine hem okur olan, “yazar” adaylarından oluşan “okur-yazar” müşteri hedef kitlesi yaratmaya çalışmaktadırlar.

Edebiyatta bu anlamdaki okuma- yazma ilişkisi yeni tip bir ilişki ve dil oluşmasına katkıda bulunmuyor değildir. Geçmişte yalnızca “Otoriter editör.” “Otoriter yazar-şair” ve “otoriter eleştirmen” konumlarından bağımsız “otoriter okur” da edebiyatın içinde bir güç olarak sahneye çıkmış olup “otoriter eleştirmenden” ve “otoriter yazardan” rol kapmaya başlamıştır. Artık ilişki bir anlamda olması gereken mecrasına doğru evrilme sürecine girmiştir. Bu da hem okur hem de yazarın algılama dünyalarını genişletmeye ve özellikle de birlikte yaratmaya ya da oluşturmaya doğru dönüşmüştür. Yazarlar okurlarını oluşturdukları metinler içine sokup, metni daha da çoğaltmalarını isterken, okur da giderek artan “seçicilikle” yazarını sanatsal edimi yüksek metinler oluşturmaya zorlayarak aynı zamanda bir “elek” oluşturmaya başlarlar. Bu tıpkı Elif Şafak’ın “Ustam ve Ben” adlı son romanındaki hamamın yapılışı sırasındaki “kazan dairesi” diyerek yapımı üzerine mimarlık mesleğine sahip olan okurların itiraz etmesi gibidir. (1)

İşte bu anlamda Çiğdem Ülker “iyi okur” veya bir bakıma “otoriter okura” güzel bir örnektir diye düşünüyorum. Kitabının ilk sayfalarını açtığımızda onu öncelikle kendisini edebiyat dünyası içinde konumlandırma uğraşısını yaparken görüyoruz. Bunu çeşitli yazarların metinlerinden okumalarla yapmaktadır. İlk metni “kadın yazar” kavramı üzerine yazılmıştır. Bu kavramın açılımına gösterdiği öncelik bence tesadüfî değildir. Bu onun, kendisini bir kadın “okur-yazar” olarak konumlandırma gereğini duymasından ileri geliyor. Çükü “yazar” kavramının yanında “kadın yazar” kavramı oluşuyorsa “yazar” kavramı bize “metnin kendisinden” yola çıkılarak bir açıklama getirmiyor aksine doğrudan yazarın kimliğinden oluşan bir açıklama olarak getiriyor demektir. “Her yazar; kadın olsun erkek olsun elbette yaşadığı gibi düşünür ve yaşamdan çıkarımlarını eserinde kullanır ama onun yazarlık eylemini belirleyen ilk sıfat kendisinin “kadın” veya “erkek” olması değildir. Yazarlığa giden yol, öylesine zorlu bir gözlem, birikim ve yorum süreci gerektirir ki yazarın cinsiyeti pek de önemli bir belirleyici öğe sayılmaz.” (2) Diyerek asında olması gerekenden hareketle bu saptamayı yapar ve kendinin de bu şekilde algılanmasını ister. Buna karşın “her yazarın aynı zamanda yaşadığı ve yaşamından çıkarımlarını eserinde kullanır” demesi aynı zamanda bir gerçekliğin ifadesidir. O da; “insan” salt bir insan olarak var olmaz. Toplumsal ilişkiler içinde konumlanır ve belirlenir. Bu açıdan bakıldığında “kadın yazarların” eserlerinde bu toplumsal “koşullanmalar” ister istemez kendini gösterir. Tanıdığınız birçok kadın yazarın mesela Elif Şafak’ın “Baba ve Piç” adlı romanında ya da Buket Uzuner’in “Gelibolu” adlı romanında olduğu gibi ailenin yaşlı kadını ve onun genç kuşaklara yani kızlarına ve kız torunlarına aktardığı tecrübe ve bilgilendirme süreci ve de erkek çocuklarına gösterdikleri şefkat “erkek” yazarlarda” görülmeyen bir inceliktir. Bu yüzden Çiğdem Ülker metinlerden hareketle “okur değerlendirmelerini” yaparken o “kadın” dilinin özelliklerini detaycı ve kavgaya yer vermeyen bildiğimiz anaç ve kadın iç sesinden oluşan dilden beslenerek yapar. Aynı zamanda burada onu belirleyen şey, salt bir eleştirmen olmamasından da ileri gelmektedir. Osman Cemal Kaygılı’nın “Çingeneler” (3) adlı eserinin eleştirel bakışında bu bariz bir şekilde görülür.

Otoriter eleştirmen kendi bilgi dağarcığına göre bir eleştiri “üst metni” oluşturur ve onu profosyenelce kullanır. Bu yüzden her seferinde yenileme gereği duymadan okuduğu metinleri “değerlendirir” onun kendisini yenilemesi “bilgi dağarcığındaki” bilgiyi sürekli yenilemesi ve geliştirmesi ile mümkündür. Edineceği bilgi yenileme faaliyeti felsefeden, psikolojiye, iktisat ilminden, sosyolojiye, coğrafyadan, antropolojiye, tarihe, sanat tarihinden, mitolojiye, hatta arkeolojiye, matematik, fizik ve kimya ve de biyoloji ilmini bile kapsayan geniş bir aralıktır. Bu yüzden zamanının bütününü buna ayırır ve yazmak ve değerlendirmek onun gayesi ve işi olur. Bizde bu özelliklere sahip “otoriter eleştirmen” sayısı azdır. Ancak bu boşluk Edebiyat Fakültelerindeki çalışmalarla kapanmaktadır. Onların çalışmaları akademik çalışmayı ve didaktik bir dil yapısını oluşturduğundan ayrıca bağlı oldukları fakültelerinin faaliyet kapsamında kaldığından geniş okuyucu kitlesi ile bulaşamamaktadır. Büyük sermayeli özel yayın kuruluşları ise yine bu konudaki çalışmaları “kitaplaştırarak” piyasaya sürülecek ürünler olarak değerlendirmektedir.

“Otoriter eleştirmen” oluşturduğu üst metin, dil ve üslupla “iyi okur” kitlesine hitap eder. Bu tıpkı, ilaçların içinden çıkan prospektüslerdeki dilin eczacılar ve doktorlar tarafından anlaşılması gibi bir şeydir. Geniş okuyucu kitlesi ile buluşması zordur. Akademik bilgi genel okuyucu kitlesi ile doğrudan ilişki kuramamaktadır. Böylece metinler okuyucu kitleleri tarafından okunsa bile “otoriter eleştirmenin” aynı metinler hakkındaki değerlendirmeleri genel okuyucu kitlesini ilgilendirmemektedir. Ancak Cumhuriyetin liselerindeki akademik eğitim ve edebiyat öğretmenlerinin becerileri ile genel okuyucu kitlesi edebiyat bilincini almaya başlar. Akademik bilgi ile genel okuyucu kitlesi arasında ilk başlarda başlayan bu taşıyıcı unsur daha sonra yerini “iyi okur” değerlendirmelerine bırakır ve onun vasıtasıyla da genel okuyucu kitlesinin “beğeni” çıtasını yükseltir.

“İyi okur-yazar” anlatım üslubu, metne dokunuşu, çarpıcı detayları yakalama özelliği ve öncelikle de okuduğu yazar ve yazarın metnine gösterdiği sevgi ile beğenisini yansıtırken metnin detayları içinde hem kendini hem de okuduğu metni yeniden yapılandırır ve çoğaltılmasına katkıda bulunur. Bu yüzden “iyi okur” metin içinde kendini bulur öncelikle. Yazarın bir edebi metni yazma süreci aynı zamanda kendini var etme ve bu var etme süreci de onun toplumsal ilişkilerin baskılamalarına karşın bir karşı duruş sürecidir. O kendi yaşadığı zaman, mekân ve toplumsal ilişkiler içindeki gerçekliğin bir yerinden yakalar, metni yazma sürecinde “gerçekliği” yeniden kurgular ve önceki gerçeklikten bir başka “gerçeklikle” okur karşısına çıkar. Okuyucunun da edebi metni okuduğunda buna benzer bağımsız bir okuma faaliyeti vardır. Yazarın kurguladığı gerçeklikle kendi algı dünyası kapsamında gerçekliği algılar ve o da o gerçeklikten kalkarak bir bakıma yeniden farklı “kendi gerçekliğini” oluşturur. Yazar- okur ilişkisi kendisini, aynı yerde dönen dairesel bir çizgiden öte helezonik bir eğriyle yükselerek kendini yenileyen, değişime ve gelişime açık olarak devam ederek varlığını sürdüren bir eylemlilik oluşturur.

Çiğdem Ülker “Aşkın Peşinde Bir Serçe / Edith Piaf”(4) adlı denemesinde, bir okuma süreci içinde hem metni çoğaltmak hem de gerçekliği kendi algılama dünyasında yeniden yapılandırarak bize kendine has gerçekliği göstermesi bakımından ilginç bir örnek sunmaktadır.

“Piaf, Paris’te bir kaldırım köşesinde doğar, çocukluğu bir genelevde geçer, sokaklarda şarkı söyler, önüne atılan paralarla karnını doyurur. Annesi de Paris’tir, yatağı, evi, okulu da Paris. Kentle kadının iç içe geçmiş birbirini etkilemiş hikâyesidir, Piaf’ın hayatı.” (5)

Çiğdem Ülker, Edith Piaf’ın üvey kız kardeşi Simone Berteaud tarafından kaleme alınmış ve Piaf’ın ölümünden sonra yazılmış hayat hikâyesinden oluşan “Piaf” adlı kitabını okuduğunda bu sonuca varıyor. Yalnız ve tek başına olan bir çocuğun bir bakıma annesinin de, yatağının da, evinin de yaşadığı şehir olarak tanımlaması onu yazar Berteaud’dan bir adım daha öteye götürüyor. Yazılan bu hayat hikâyesi metnini çoğaltmış ve bu metindeki var olan gerçeklikten hareketle yeni ve kendine özgü bir gerçeklik yaratmıştır. Bu bize aynı zamanda “toprak ana” kavramında olduğu gibi “şehir ana” kavramına da ulaşılabileceğini gösteriyor. Tıpkı XII. İzmir Öykü Günleri gününde Murathan Mungan’ın yapmış olduğu konuşmada “Ankara benim çalışma odamdır” demesi gibi bir şeydir. Ülker’in bu değerlendirmesi bir “eleştiri üst metin” disipline bağlı kalmadan bir okumanın nasıl da zaman zaman sezgilere yaslanarak ve detaylar içinde boğulmadan ustaca kavramlaştırılmasına da güzel bir örnek teşkil etmektedir. Çünkü iyi bir okur okuduğu metinde kendisinden bir şeyler bularak beğeniyle başlar okuma sürecine ve büyük bir haz alarak devam eder, bu arada metni “çoğaltarak” büyük bir istekle not düşme gereğini duyar ayrıca bunu birilerine duyurma ihtiyacı ile kaleme alır. Onun amacı bir metni “düzeltmek” değildir. Bir metni “çoğaltarak” devam ettirmektir.


Mete Kaynaroğlu / 2014 Şubat/ İzmir
(1)
http://www.odatv.com/n.php?n=elif-safak-hic-boyle-elestirilmemisti-1001141200
(2)
Ekinle Gelen/ Çiğdem Ülker / Kanguru Yayınları-2013 basım Sf- 11
(3)
A.g.e. sf- 182
(4-5)
A.g.e. sf- 168
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 20:40


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum