Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #21  
Alt 28-03-2013, 21:36
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Kar romanı ve Orhan Pamuk eleştirileri hakkında II

Bir forum katılımcı değerli arkadaşım yukarıda yazdığım soruları hiç üşenmeden hem de Orhan Pamuk’un Kar romanını ya da herhangi bir romanını okumadan ki bunun altını çizerek hepsine cevaplar vermiş. [1]Bir de benim hasbel kader geliştirdiğim sorulara verdiği cevaplarının altına da “mutlaka okuyun” demeyi ihmal etmemiş. Sevgili katılımcının verdiği cevaplardan bizim gözümüzün önündeki sis perdesinin kalktığı düşünülebilir. Onun benim cevaplarımı da Orhan Pamuk severlerin okuması lazım dediğinde, gerçekten de bir gerçeği ifade etmiyor mu? Okumadan, incelemeden, bir konu hakkında kanaate varılır mı?

Ancak sayın forum katılımcısının verdiği “doyurucu” cevaplardan da anlaşılıyor ki; insanlar, herhangi bir inceleme yapmadan ve okumadan da bir kanaate sahip olabileceklerini ve olduklarını bize gösteriyor aslında.

Bir de neyi gösteriyor? İnsanların kolayca güdülendiğini.

Nasıl oluyor bu?

Yaşadığımız günümüz toplumsal koşullarında bizler; bizlere medyadan, internetten ve çevremizden gelen “kupon bilgilerle” yaşamı anlamaya çalışıyoruz. Bugünkü tüketim toplumunun karakteristik özelliğidir bu zaten. Üretim sürecinde oluşan ürünün azami kullanım değeri değil esas olan, üretilenin; değişim değerinin azami ölçüde ön planda olduğu bir toplumsal yaşam biçimi içindeyiz. O yüzden bize ulaşan bilgilerin de ne olduğu, kalitesi ve kullanımı değil önemli olan. Bu yüzden gelen her türlü bilgiyle biz, yaşamı kavrıyoruz ya da kavradığımızı zannediyoruz.

Şimdi burada da gördüğümüz kadarıyla, Sayın Pamuk’un romanlarının “tecimsel birer meta” olduğu, esas olarak yazarımızın romanlarının bu amaçla yazdığı konusunda “ bir tür mutabakata” varılıyor. Peki, ama sorarım sizlere: “Kimin kişisel emek gücü ya da emeğinin ürünleri tecimsel bir meta değildir ki içinde yaşadığımız toplumsal koşullarda?”

Eğer bizler bir ürünün tecimsel bir meta olmasından dolayı eleştiri getireceksek, o zaman yaşadığımız toplumun tecimsel meta ilişkilerinin tamamına eleştiri getirmeliyiz. Aksi takdirde eleştirilerimizde bariz tutarsızlık söz konusu olur. Kendi emeğimiz ve ürünlerini tecimsel meta oluşlarını eleştirmeyeceğiz, buna karşın adı geçen yazarımızın romanının tecimsel bir meta olmasını eleştireceğiz.

Beyler;

Bana Sayın Pamuk’un eserlerinin “edebi ucuzluğu” konusunda fikrinizi ifade ediyorsunuz. Ancak, “ucuzluk” dediğimiz şey burada başlıyor işte.

Özellikle başka ülkelerde yaşayan insanlarda gelişen ve bizde çok yaygın bir hastalık olan “Jön Türk’lük” nerdeyse içimize sinmiş durumda. Evrensel değerlerin öneminden bahsederken bir bakıyoruz ulusalcı ya da dar çerçeveli kültür paydalarında işi kavgaya döküyoruz. Toplumsal yaşamın dinamiklerini incelemeden, anlamaya çalışmadan eleştirilerimizi yüksek sesle yapıyor ve o anki beklentilerimize cevap vermeyince de şikâyetlerde bulunuyoruz.

Yukarıda sayın Güler’in örneğinde gördüğümüz gibi bir yazarın kişisel davranışlarını yaşamının gelişme seyrindeki bütünlüğünü ele almadan, eserlerine bakmadan, incelemeden, çok önemli gördüğünüz ülkenizin yaşamsal dinamiklerini ciddiye almadan bir yazarının, bir edebiyatçının bu ülkenin dinamikleri içindeki yerini kavramaya bile çalışmadan, sırf orada beklentilerine uygun şeyler duymadığından; maille ulaşabileceği her yere, sanki bir kehanette bulunuyor ya da bize bilgiye dayanan bir şey sunuyormuş gibi yazarı şikayet etmesini bu tüketim toplumunun yarattığı bir “tüketici” olarak görüyor ve hicap duyuyorum.





[1]1. Kar adlı roman ile bir derdiniz mi var? (Orhan Pamuk hayranlarının bile ortalama diye nitelediği bir romanın bu kadar abartılması, bir ticari malzeme haline getirilmesi bana dert oldu, doğrudur.. birinin malını pazarlamasının, sokak panolarına reklamını asmasının derdi değil bu.. Konu ile ayrıntılı bilgi "edebi ucuzluk" baslığında inceleniyor.. Kitabin maddi olarak pahalılığı, ucuz olmasını engelleyemiyor ne yazık ki)


2. Yani o romanın, karakterlerinden mi hoşlanmadınız? (okumadım, ama bir röportajında karakterlerine kendinden bir şeyler verdiğini okudum.. yani muhtemelen hoşlanmazdım okusaydım da.. ince bir noktaya hemen değineyim, hoşlanmayacağım sadece karakterler olurdu soruya tam olarak yanıt olacak şekilde.. yoksa yazarın özünde "iyi" bir insan olması, eserlerinin de "iyi" olacağı manasına gelmez.. Tersi de geçerlidir)

3. Veya o romanın olaylar dizisi içindeki bütünlüklü kurguyu mu beğenmediniz? (4. soruyla beraber yanıtlayayım bunu)

4. Yoksa yazarın roman içindeki, üslubuna mı takıldınız? Ve de beğenmediniz? (Azeri şiirinde rahatsız olduğunuz noktalar olduğu gibi, bir başkası da zincirleme isim tamlamaları ve bir paragraflık hiçbir şey anlatmayan cümle kullanımı üslubundan rahatsız olabilir.. bu gayet normaldir.. kaldı ki yazarın kendisi de cümle yapısı hatalarını kabul etmekte, ancak bunun tarzı olduğunu söylemektedir.. saygı duyulur, ama hoş karşılanmayabilir)

5. Bir romanın yazım tekniklerine ve yazım kurallarına ilişkin oluşturduğunuz kriterler var da bu romanı o yüzden mi eleştirmektesiniz? (bilakis, yazarın kafasındaki formulize edebiyat anlayışına benim tepkim.. okuduğum kritiklerde belli bir metodoloji izlediği, bir sure sonra tüm romanlarının tarz olarak birbirine benzediği yazıyordu.. Sunay Akın’ın şiiri için de söylenir bu laf, ciddiye alsam mi bilemedim)

6. Yazarın kişiliğine mi karşısınız? (o kadar samimi değilim kendisiyle.. dışarıdan bakan biri olarak fikrimi söyleyebilirim ama.. Bu adam kompleksli, entelektüellikle bozmuş kafayı.. okuyucu kitlesinin de yazarı eleştiren herkese “anti entelektüel” damgası yapıştırması, ayni dertten muzdarip olduklarını gösteriyor.. bu adamın kültürlü olmanın on şartı gibi ortaya sunulması hiç hoşuma gitmiyor.. yukarıda bir yerlerde de değindiğim gibi pazarlamacı yani fazla, halkın sesi olmuş "sol" görüşlü yazarlarla büyüdüğümüzden bize ters geliyor belki bu durum, ama adamın isi bu.. tabi ki pazarlayacak yapıtını.. bir de ailesi ve kendi hakkındaki ateist açıklaması var.. sanırım bunu da kökten gelen ateizmi entelektüelliğin bir parçası olarak görmesine, şekilciliğe önem vermesine bağlayalım.. şekilciliğini de mimarlığına bağlarsak.. ee, annesinin bu iddialara şiddetle terslemesini neye bağlayalım?. zaten yukarıda da iyi kişiliğin iyi eser manasına gelmeyeceğinden dem vurmuşum, daha fazla uzatmak istemiyorum o yüzden.. kitaplarını, kişiliğinden bağımsız olarak değerlendirmeyi tercih ederim -yukarıdaki soru hariç, ama orada doğrudan "yazarı nasıl bilirdiniz?" diye sorulmuş, elimden gelen bir şey yoktu- )

7. Yazarın edebi kişiliğine mi bir itirazınız var? (kişiliğine ebedi bir itirazım var, ama edebi kişiliğine oldugunu sanmıyorum)

8.Yazarın kendi yazdığı romanlarının satışının yüksek oluşuna mı itirazınız var? (kendi yazdığı?. Yazarın başkasının yazmış olduğu romanlarının olduğunu mu ima ettiniz yoksa, tam da Murat Bardakci'nin çalıyor çırpıyor iddialarını aklıma getirdi.. iddia tabi bunlar, günahı boynuna.. ama bu ifadeyi görünce gelişine vurmadan edemedim.. söz konusu romanı ise İtalyan bir yazardan alıntıladığı söylenen beyaz kale romanı.. alıntılamak gibi masumlaştırdım ifadeyi, emin olamadığım için.. yoksa gerçekte intihalci olduğu iddia ediliyor)

9.Yazarın eserlerinin dünya dillerine çevrilişi mi sizi rahatsız ediyor? (tam tersi efendim, sorun yabancı dillere çevrilmesi değil kesinlikle.. yazarın eserlerinin Türkçe olarak yayınlanması beni rahatsız eden.. belli ki yazarımız İngilizce düşünüp Türkçe yazıyor, kuru Türkçesi ve cümle kurgularındaki hatalar bunun göstergesi olsun.. Türk edebiyatı hakkında yanlış kanılara kapılmasından da korkuyorum açıkçası dünyanın)

10.Yazarın giderek dünya da ünlenmesi mi rahatsızlık yoksa? (11. soruda ayrıntılı inceleyelim bunu da.. ama gelinmek istenen noktayı anlayamadım bu soru ile.. bu satırlar ancak kıskançlık krizi sonucunda yazılır iması sezdim, rahatsız oldum)

11. ABD başkanının onu önemli bir edebiyatçı olarak görmesi mi rahatsızlık yaratıyor? (mark Twain ödülü alan bir Sait Faik var bu topraklardan çıkma.. kitapları birçok dile çevrilmiş Yasar Kemal var.. Bush’un bu yazarlarımızdan değil de Orhan Pamuk’tan bahsetmesi sadece pamuk kişisinin popülerliğini kanıtlar.. kaldı ki, bildiğim kadarıyla edebiyat çevrelerince saygı gören biri değil Bush.. onun görüsü bizi niye etkilesin ki.. bizim başbakanımız da Paul Auster'i önemli bir edebiyatçı olarak görebilir.. bu Amerikalılarda rahatsızlık yaratır mı?)

12.Giderek ünlenmesi ile mi rahatsızlık oluşturuyor? (Times’a kapak olmak için, Nobel’e aday dedikoduları çıkartmak için edebiyattan farklı yollar denemesi rahatsızlık yaratan.. sadece edebiyatı ile unlu olsa sözümüz yok, isin magazinsel boyutu şahsımı rahatsız eden.. ama dediğim gibi.. yazarlık da bir meslek ve )

13.Onun romanlarını kolay yazdığını mı sanıyorsunuz? (anlaşılmamak için oldukça büyük caba sarfettigini düşünüyorum)

14.Kitaplarını çok ve kolay sattığını mı düşünüyorsunuz? (çok klişe bir yorum var kendisi hakkında, belki de en güzel yorumlardan biri: en çok satan ve en az okunan yazar.. nedeninin ise entelektüel görünme çabasındaki okuyucu kitlesi ve kültürlü olmanın ön şartlarından biri olarak tanımlanması olduğunu düşünüyorum.. Hem 8. soruda çok sattığı için kıskanıp, hasedimizden eleştirdiğimizi ima etmemiş miydiniz? tabi ki çok sattığını düşüneceğim..)

15. Yazarın siyasal fikirleri mi hoşunuza gitmiyor? (yanıt veriyoruz ama, 4 yanlış bir doğruyu goturuyor mu acep? Anti-Kemalist ve devlet yapısına karşı olduğunu biliyorum.. beni zerre ilgilendirmiyor.. bende oluşturduğu hava, yarin Turancılık moda olsa Turancı olur seklinde.. büyük ihtimalle yanılıyorum elbette, ama sadece bu şekilde önyargılara neden olacak kadar popülist bir yazar olduğunu belirtmek istedim)

Peyderpey



Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 03-04-2013, 11:37
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Kar romanı ve Orhan Pamuk eleştirileri hakkında III

Orhan Pamuk üzerine tartışmayı şunun için yapalım istedik. Hani burası bir edebiyat sitesidir. Edebiyata ilişkin de birkaç söz edip “muhabbetin belini kırarız.” Ancak tecrübeli bir edebiyatsever forumdaş dostumuz ta ki yazarımız Orhan Pamuk’a “pamuk” diyene kadar. Bu değerli dostumuz anlaşılan o ki; aynı zamanda siyaseten “ince ayar” yapıyor.

Şimdi… Bizim ülkedeki edebiyat camiasından Sayın Pamuk ve yine Sayın Livaneli ile hesabı kapattım ben. Hem Kar romanı ile yaptığım inceleme ve bir edebiyat sitesindeki tartışmalarımla hem de iki edebiyat sitesindeki – ki bu 15–20 sayfayı buluyor- Mutluluk adlı roman üzerine eleştirel yorumlarımı içeren yazımla.

Lakin bizim yazdıklarımız kerameti menkulden kabul görürde, el âleminki de sırça köşkte yazılmış altın varaklı yazılar değil ki. Bakınız bir başka “topic”te bizim buradaki “felsefeden sorumlu” değerli kardeşimizin astığı “mail” de anlaşılıyor ki; adı geçen Güler hanım kıvranıyor ve “Bana yapılanlar ayıp oluyor, ben böyle dememiştim” diyor.

Bu konuya münhasır, geçenlerde ben yine bir TV de haber izledim. Buna benzer bir vakayı da gözlerimle gördüm desem yalan olmaz. Yine bir hanımefendi, adı mı? Soyadı mı Güler pek anlayamadım. Orada hemşirelik yapıyor. Yani, ABD’de. Türk- Amerikan vs derneği, bir toplantı düzenlemiş, bizim devletin erkânı da orada. Yarı resmi bir kutlama günü gibi. Kutlamanın yapıldığı binanın karşısında yani caddenin karşısında bir kısım, yalan olmasın ben diyeyim on beş kişi, siz deyin yirmi beş kişi küçük bir topluluk “siyasal gösteri” yapıyor. Anlayacağınız ellerinde üç beş levha; “Böyle Türkiye olur mu?” ya da “Bize yazık değil mi” filan diyorlar. ABD’sindeki vatandaşlık hakları bu tür gösterilere izin veriyor. Siz de buna bir şey yapamazsınız. Niye? Çünkü orası ABD.

Peki, bizim hanım vatandaşımız ne yapıyor? Onlara doğru yürüyerek kavga ediyor. “Allah belanızı versin” diyor, “En büyük Türkiye” diye bağırıyor. Sonra da.. Bir eğlence tertiplemişler bu kutlama gününde, adına da Türk –Amerikan gecesi demişler. Halk oyunları oynuyorlar vs… Hani Karadeniz horonu deseniz horon değil… Dar bir salonda kendi kendilerine “kısa paslar.” Bir hanımefendinin de elinde Türk bayrağı, arkasına dizilmiş kadınlı, erkekli muhterem zevat, onuncu yıl marşını okuyorlar. Yanlarında kamera var yakın çekim yapıyor, bunu gören zevatta şevke gelmiş ayaklarını vura vura yürüyorlar. Hatta hanımefendi ayaklarını yere yumruk gibi vurarak arkasında dizilmiş zevata da marş söyletiyor. Kendilerinden geçmiş bir halde… Hani o bildik ilkokul müsamere törenleri ayarında. “Allah’a emanet bir durum” anlayacağınız.

Şimdi değerli arkadaşlarım;

Bu Amerikan- Türk birliği derneklerinin neme bir şey olduğunu mu?.. Bu ABD’nin Kafkasya’daki etkinlik mücadelelerini mi? Ya da bu coğrafyadaki egemenlik kavgasında Rusya Federasyonu ile kafa kafaya gelişlerini mi? Konuşsak. Veya geliştirilmeye çalışılan Avaysa projesini mi?.. Konuşsak.

Bizim Güler hanımın Orhan Pamuk adına düzenlenmiş bir toplantıda neden şoke olduğunu biraz olsun anlıyoruz değil mi?.

Edebiyat ve yaşamın bütünü arasındaki ilişkide, elbette edebiyat yaşamın bütününü kucaklar. Yaşamın bütün dinamikleri ve olgularını içinde barındırır. Fakat buna rağmen biz, yaşamın bütününe ve yaşam içinde var olagelen ilişkilerin tümüne edebiyat demeyiz. Çünkü edebiyatı biz; yaşamı kucaklamasına karşın, edebiyatçılar tarafından yaşamı algıladıklarınla beraber onları bir “katalizör” gibi süzgecinden geçirmesine ve edebiyatçının aklının oluşturduğu “dil” vasıtasıyla oluşturduğu sonuçların dışavurumuna deriz.

Bu açıdan bakıldığında, bana göre “mevsimsiz edebiyat sitesi” bu ikisini de bağrında barındıran bir platform. Yani, yaşamın bütününü yansıtması ve aynı zamanda da bunlardan sonuçlar çıkartan edebiyatçıların kendi oluşturdukları dili kullanım biçimleriyle bunu uygulaması bakımından.

Yine uzun bir süreden beri ben bu açıdan edebiyat sitelerinin bir edebiyatçı için önemli “kaynak” yerler olarak değerlendirmekteyim. Çünkü bir edebiyatçının kolayca ulaşabileceği yaşamın parçacıklarına bu tür sitelerde ulaşması çok kolaydır. Yine burada oluşturduğu düşsel ve düşünsel yazılarına ait tepkileri anında alır. Bu da onu sürekli olarak devindiren bir sosyal pratik içine sokar.

Güney Dergisi’nin 30.sayısında yani bu senenin son sayısında Utku Erişik adlı bir yazarın Rıfat Ilgaz ile ilgili çok güzel bulduğum bir denemesini burada size kısmen aktarmak istiyorum. Denemesinin başında Stendhal’in bir düşüncesinden alıntı yaparak yazısına başlıyor ve de yazının tamamının okunmasından sonra da okuyucusundan rica ediyor; Stendhal’den yapmış olduğu bu aktarmayı bir kez daha yeniden okumalarını. Ben de burada size bu aktarmayı aynen yazıyorum. Stendhal şöyle diyor:

“Roman dediğin, bir uzun yol üzerinde dolaştırılan bir aynadır. Bir bakarsın, göklerin maviliğini, bir bakarsın, yolun irili ufaklı çukurlarında birikmiş çamuru görürsün. Sonra da kalkıp heybesinde bu aynayı taşıyanı ahlaksızlıkla mı suçlayacaksınız? Aynası çamuru gösteriyor diye aynaya kabahat bulmak olur mu? Böyle çamurlu çukuru bulunan yola, daha doğrusu suyun akmasını, kokmasını, çamur çukurları meydana getirmesini önlemeyen temizlik müfettişine çatın.”

Sanırım Stendhal de Avrupa’da kendi yazınına karşı oluşmuş eleştiriler karşısında söylemiştir bu sözleri. Ve görülmektedir ki; ona bu türden eleştiri yapanların bu gün esamisi okunmazken kendisi varlığını hâlâ sürdürebilmektedir.

Yine adı geçen dergideki denemesinde Sayın Erişik, Rıfat Ilgaz’ın şair, öykücü ve romancı kimliğini ele alıp, onun toplumsal yaşamın içinde nasılda önemli bir katalizör rolünde olduğunu anlatmakta ve yine şöyle bir saptama yapmaktadır:

“O otelden çıkın, İstiklal Caddesi’nde baba-oğul şair şair dolaşıp, ‘poetik’ soluklar alıp veren ama “Rıfat Ilgaz’ın şair olduğunu bilmiyordum!” diyebilecek aydınlara(!) rastlayacaksınız. “Rıfat Ilgaz, sırf solcu olduğu için Cumhuriyet gazetesince abartılmış bir yazardır; kitaplarını ben aldım ve okuyamadan bıraktım” diye köşesinde yazabilecek kadar birilerinden güç bulan, arkası sağlam Enginar Dıç’lara rastlayacaksınız.”

Görüldüğü gibi yazar denemesinde, Engin Ardıç ve kimse o baba-oğul şairler; Rıfat Ilgaz’a ait bir değerlendirme yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiği gibi önemli bir kriteri ele almaktadır. Hatta bunu bir aydının olmazsa olmaz koşulu bile saymaktadır. O da şu: okumadan ve bilgi sahibi olmadan eleştiri yapılamaz. Bu bana göre de böyledir.

Dikkat edilecek husus şudur: hangi siyasi ve ideolojik görüşte olursak olalım, bir aydının; -ki burada yapılan aktarmalarda da görüldüğü gibi sayın Kışlalı’nın [1]belirttiğinden anlaşıldığı gibi- bir edebiyatçının eserlerinden en az birini bile okumadan üzerinde polemik yapması hem de polemiğe katıldığı kişilere “ideolojik sapkınlık” ve “çeteci” olmakla suçlaması ve bir yerlere “not düşülmesi” gerektiğini söylemesi, yapacağı işlerden olmamalıdır.

Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Bir edebiyatçı; toplumsal yaşamın içinde bir katalizör görevi görür. Onun “heybesindeki aynanın” büyüklüğü ve çapı elbette sorgulanır ama bence asıl sorgulanması gerekenler; o aynanın içinde bize görünenler olmalıdır.

Kar romanı üzerine yaptığı bir söyleşisinde Orhan Pamuk’un şöyle bir özeleştiri yaptığını biliyorum. Kendisine neden toplumsal sorunları içeren “toplumcu” bir roman yazmadığını eleştiri olarak getirenlere “ bir tür cevap olarak yazmıştım bu romanı” dediğini ve bundan dolayı da sıkıntısı olduğunu algılamıştım. Buna rağmen Kar romanı kurgusal bakımdan daha önceki başka edebi eserlerin kurgusuna benzese de, daha kapsamlı bir araştırmaya bağlı kalınarak yazılması gerektiği izlenimini verse de, orada yazılanların bu toplumun ortaya çıkardığı “toplumsal siyasal” olgulardır. Aydınların da, okuyucuların da tartışması gereken bu olgular olmalıdır. Ya da en azından öncelikle buradan başlanması gerektiğini düşünmekteyim.

Orhan Pamuk’un ABD’nde ve diğer ülkelerde tanıtımını yaptığı Kar romanının “aynası” içinde görünen sosyal ve siyasal olgulara sadık kalarak tanıtım yapacağı su götürmez bir zorunluluk, bir gerçek ve yazarı açısından da bir sorumluluktur.

Hiç kimse onu neden “görüntülere” sadık kalarak eserini tanıtım yaptığını sorgulamamalıdırlar. Çünkü o zaten, toplumsal yaşam dinamikleri içinde bunları algılamış ve de “katalizör” rolü üstlenerek bunları kendi anlatım dili ile anlatmıştır. Mesele asıl olarak şuradadır: Evet “sol” düşünceye sahip ya da “Marksist” görünen bazı aydınlar mesela askeri darbelere bel bağlayarak hükümet olma ya da iktidar olma konusunda istekli olmaları sorgulanmalıdır. Bu durum olmamış mıdır? Bunun için Muhsin Batur’un anıları kitabında 12 Mart askeri müdahalesine gelinirken 11 Mart gecesi o zamanki Genel Kurmay Başkanı olan Tahmaç’ın son anda “sol” payandalı bir hükümeti ve meclisin tamamının tasfiyesini gerçekleştirecek hükümet şeklini kabul etmeyerek, o günkü yönetim modelini dikte ettirmesini okumamız gerekmektedir. Peki, sol bir hükümeti askeri bir müdahale ile öneren aydınlarımız kimlerdir? Kar romanı bize kendi içindeki yetersizliklere rağmen bu soruları yeniden sormamıza vesile olmakta ve gerçekten “sol”un ya da “Marksistlerin” bu türden siyasal askeri darbeler ile yönetim modelini oluşturma isteklerini sorgulamamızı sağlamaktadır. Şimdi Stendhal’in sorduğunu soralım. Bu romanın içindeki olay örgüsünden hareketle biz yazarı mı yoksa buna tevessül eden aydınları mı eleştirilim?..

Yine, Kar romanında yer alan dinin siyasallaştırılması sorgulanmalıdır mesela. Yine o dönem yani kitabın yazıldığı dönemlerde, özellikle de Batman ilindeki türbanlı kızların intiharları ile roman içindeki türbanlı kızın intiharının arkasındaki yatan gerçeklik sorgulanmalıdır bence. Fakat ne yazıktır ki; her türden düşünce sahibi siyasal kimlikler, kendi siyasal kimliklerine dokunulduğunda “aynaya” yüklenmektedirler. Şimdi sorarım size, bu toplumun hiç mi kabahati yoktur?.. Muhtemelen, çok geniş kapsamlı bir toplumsal olaylar dizini sunması yazarın dağarcığını aşmıştır. Buna karşın toplumun siyasal olgularının kritik edildiği bölümün bittiği ve sonrasında roman kahramanlarının arasındaki aşkın ön plana çıktığı bölüm, gerilimi yüksek enfes bir aşk romanına dönüşmektedir.

Ayrıca bunu şurada belirtmek isterim ki, bir yazarın kendi kitabının tanıtımını bir tecimsel ürün yani bir meta olarak satış ve reklâmı ve pazarlamasını yapması onun kişilik yapısı ile ilgili bir olaydır. Bu konuda ona eleştiri getirenlerin aslında tecimsel üretim ve ilişkilerine eleştirmesi gerekir öncelikle. Kendi yaşamının ilişkilerine ve sonuçlarına eleştiri getirmeyenlerin bu anlamda başkalarını eleştiri getirmeleri abesle iştigal olacaktır kanımca. O yüzden, Sayın Güler’in neden olduğu türden bu tartışma ve getirdiği basit referanslar beni tatmin etmekten uzaktır. Çaresiz bir şekilde kalarak, yazar karşısında; “Bu ülkenin hiç mi iyi bir şeyi yok” demesi aslında bu ülke hakkında hiçbir şey bilmediğinin ve kendi aczinin ifadesi olarak görünmektedir bana.



[1]Taner Kışlalı / Cumhuriyet, 26 Şubat 1999 (Ben demokrat değilim)

“Haluk Şahin'in yıllar önce Amerika'dan yolladığı çok keyifli yazılar vardı. Bunlardan birinde, seçim kampanyası sırasında, başkan adaylarının TV'deki tartışmalarını anlatıyordu. O yazısının bir yerinde, "Reagan bütün yanıtları biliyor, ama soruları bilmiyor" demişti. Orhan Pamuk'un "menajerleri"nin bana saldıran dizi yazılarını okurken, her nedense o tümceyi yeniden anımsadım. Çünkü yanıtların ve benim gibi düşünenlere yönelik aşağılamaların, bu köşede sergilenen savlarla hiçbir ilgisi yoktu. Oysa ben, normal zekâda herkesin anlayabileceği kadar açık yazmıştım...”
* * *
Saldırıların yöneldiği o yazılarda, çok somut iki nokta yer alıyordu. Birincisi bir "itiraf"tı!.. Orhan Pamuk'un iki kitabını almış, ikisini de - tüm direnmeme karşın - bitirememiştim. Bir de ortaya çıktı ki; okurlarım meğer büyük bir kesimi aynı durumdaymış... Hatta bunların içinde ünlü yazarlar ve yazın adamları bile varmış.İkincisi ise bir "sergileme" idi!.. Pek Sayın Pamuk, kitaplarının orasına burasına Atatürk'ü ve hatta Kurtuluş Savaşı'nı aşağılayan tümceler sıkıştırıyordu. Ve o tümcelerin bazıları yazılarımda "aynen" sergilenmişti...

Bunlar yanlış mı? Değil!


Öyleyse yanlış olan, bunların yazılması mıdır?


Yazdıklarımın doğru olmadığını söyleyen yok. Ama bunların geniş kitlelere duyurulması üzerine, sinirden uyuyamadıkları anlaşılan bazı kişiler var. Tahsin Yücel'in "menajer" olarak nitelendirdiği, "aynı kabileye mensup" kişiler bunlar...


İçlerinden birisi Radikal'deki köşesini günlerce bana saldırmaya ayırdı.


Birileri de, geleneksel çizgisine onur vermeyecek bir biçimde, Cumhuriyet sayfalarından bile yararlandı. Hatta bunlardan şair olan birisi, daha kendisi doğmadan şiirleri yazın dergilerinde yayımlanan Yekta Güngör Özden'e bile laf attı.


Anayasa Mahkemesi Başkanı şiir yazmaya kalkarsa, Ahmet Taner Kışlalı da kitap eleştirmeye kalkar demeye getiriyordu. Yani haddimizi bilmiyorduk! Kendimizi "dünyanın merkezi" sanıyorduk!..


Ve de Orhan Pamuk'u "çekemediğimiz" için böyle yapıyorduk!


Neresini düzelteceksiniz?


Atalarımız boşuna "Zırva tevil götürmez" dememişler...

* * *
Gelelim asıl Radikal'deki, giderek "pehlivan tefrikası" gibi uzayan saldırı yazılarına... Niçin bu şiddet, bu celal? Ve niçin Murat Belge?

Çünkü Pamuk ile Belge arasında, ideolojik ve çıkarsal ortaklık var.


İkisi de "aynı ideolojik kabile"den... Üstelik de Pamuk'un kitabını yayımlayan yayınevinin kurucusu Murat Belge'nin kendisi...


Eğer hakkında yazılanlar nedeniyle Sayın Pamuk'un kitapları daha az satarsa, Sayın Belge'nin de cebine daha az para girmiş olacak...
Belge'nin bu konudaki daha ikinci yazısı çıkmıştı. İstanbul Edebiyat Fakültesi'nin ünlü bir profesörünün, bir başka Radikal yazarına çektiği faksta şu satırlar yer aldı:
"Belge'nin bugün Ahmet Taner Kışlalı'ya çatan bir yazısı var Radikal'de. Bönce bir yazı. Yöneticisi olduğu yayınevini ( dolayısıyla kendi kişisel çıkarını ) savunmak için gazetedeki köşesini kullanmanın, hem de böyle sık kullanmanın dürüst bir tutum olmadığının ayrımında değil."


Roman okumayı bilmek... Cehalet ve demagoji... Türk tipi McCarty'cilik yapmak... Ve de ilkellik...
Sayın Belge'nin bana ve benzer düşünceleri paylaşıp savunanlara yönelttiği suçlamalar işte bunlar!
Önce pek Sayın Pamuk'un kitaplarını yarım bırakanlarla alay ediliyor. Sonra romanın nasıl olduğu anlatılıyor. Ve - cehaletimizi biraz olsun gidermek için olacak - bir sürü bilgi alt alta sıralanıyor.
Bu kadar bilgiye hayranlık duymamak elbette ki olanaksız (!)... Ama ne yazık ki, o bilgilerde de ufak tefek bazı bilgisizlikler var.
Örneğin özel Bilgi Üniversitesi'nin bu sayın yöneticisi tarafından, bizlere bu yazılarda verilen derslerin birisi şu tümcelerle başlıyor:
"Roman, Aydınlanma döneminde ortaya çıkmış bir edebiyat türüdür... Gerçekçidir başlangıçta."
Aydınlanma 18. yüzyılın ürünüdür. Oysa bugün anladığımız anlamda roman, daha 16. yüzyılda Rönesans döneminde Cervantes'lerle başlar. Ama kökenleri daha da eskiye gider. Başlangıçta gerçekçi olduğu da doğru değildir. Gerçekçilik bir 19. yüzyıl akımıdır.
İki satır içinde birkaç yüzyıllık bilgi yanlışlıkları. Bu kadarcık kusur, kadı kızında bile bulunur. Ne var ki iş bu kadarla da bitmiyor...

* * *

Türkiye'de Orhan Pamuk'u sevmek de serbesttir, Atatürk'ü eleştirmek de!
Bu köşede yazılanları bunların tersi gibi anlamanın iki açıklaması olabilir: Ya böyle yapan kişi normalin altında bir zekâya sahiptir... ya da doğru anladığını gösterirse, verecek yanıtı yoktur!
Orhan Pamuk'u sevmek, romanlarından keyif almak serbesttir... Ama güç okunduğunu ve Atatürk'ü sinsice aşağıladığını sergilemek de serbesttir.
Atatürk'ü eleştirmek başkadır, "Çocukluğunda kız kardeşi ile tarlada karga kovalayan sapık bir padişah"tan söz etmek başkadır...
Peki nedir "ilkellik"?
İlkellik, bazı somut gerçekleri alt alta sıralamak mıdır? Yoksa yadsıyamadığı gerçeklerin yazılmasına karşı çıkmak ve bunları yazanlara saldırmak mıdır?
Nedir "demagoji"?
Demagoji, "gazete okumamak"la övünen ve ikinci cumhuriyetçilerce "Türkiye'nin bir numaralı aydını" olarak ilan edilen bir yazarla ilgili somut bilgileri sergilemek midir? Yoksa yanıt bulunamayan somut verileri bir yana bırakıp, söylenmemiş şeyleri söylenmiş gibi gösterip sözde yanıt vermeye kalkışmak mıdır?

* * *

Siz "Ancak yarıya kadar okuyabildim" diyorsunuz... Birisi "Okumadan konuşmayın" diyor. Ötekisi ise size o hakkı bile tanımıyor; "Siz kendinizi ne sanıyorsunuz, gidin de kendi alanınızda konuşun" demeye getiriyor.
Yani siz, yemeği beğenmiyorsunuz... Adam karşınıza geçip "Sen ahçı mısın ki, yemek hakkında konuşmaya cüret ediyorsun" diyor.
Siz Atatürk'ü aşağılayan tümceleri sergiliyorsunuz... Birisi "Onlar cımbızla çekilmiş tümceler" diyor. Ötekisi ise "Türk tipi McCarty'ciler bunlar" diye yırtınıyor.
Yazmak serbest, ama yazıların altını çizmek suç!
Son söz...
Ben eskiden, romanları beni sıktığı halde Orhan Pamuk'a ve düşüncelerini genelde paylaşmadığım halde, Murat Belge ve benzerlerine, bir ölçüde saygı duyardım.
Artık, ne Atatürk'ü aşağılamak için "heykellerine sıçan güvercinlerin arkasına sığınan bir romancıya... ne de O'nu savunurken "ilkel"leşen bir yazara ve şaire saygı duyabiliyorum.


Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 14-04-2013, 13:10
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat eleştirileri

Sabahın ilk okumasıydı öykünüz…[1]Hani, ben güne değil ama işe yeni başlıyorum. Müsaade ederseniz, öykünüz üzerinde biraz “kazı çalışması” yapmak istiyorum.

Üçüncü cins dedikleri birinin hikâyesi olarak algıladım öykü kahramanını. “Eteklik giydi,” “kokular süründü” sözcüklerinden bunu çıkardım. “Kapıyı çarpmasından” yalnız bir insanın, biraz da öfke dolu davranışı olarak sezinledim ancak öfkesinin ardında da, hep o kendisiyle çatışma yaşayan “birinin” davranışı gibi göründü bana kahraman… Öykünün izleği olarak bu şekilde anlamlandırarak okudum birkaç kere öykünüzü ve hep aynı sonuca vardım. Arkasından kahramanımız için “mutsuz bir adam” dedim kendime.

Bu adam mutsuz…

Dilini nedense oldukça rahatsız edici buldum. Belki de, “dili” geçmiş zaman içinde üçüncü tekil şahıs anlatımıyla yapıldığından oldu bu. Biraz da yazarın üslubunda objektif olma çabasıydı herhalde rahatsızlık.

Bir de; kısa öykülerde sadece bir ya da iki sözcükle anlatılmalı diye düşünüyorum sabah rutin işlerini, hatta diyorum ki; yazar, hiç birimizin yapmadığı şeyleri yaptırarak bu rutin ilişkilerden kurtarsaydı keşke kahramanını… Bir de “tire” işaretleri ile bölmeseydi anlatımı. İster istemez okuyucu, oradaki ayraçla yazarın başka bir mesaj vermiş olabileceğini düşünüyor ve okuması bölünüyor diye düşünüyorum.

































[1]Güne başlarken
Sabah kalktı. Yüzünü yıkadı, sakallarını kesti – uzamış biraz. Konuştu aynayla birkaç dakika – yeterince güzel sesi. Makyajını yaptı, kokular süründü. Açtı dolabın kapağını, hazine sandığını açar gibi. En renklisini seçmeli bugün: Eteğini giydi! Adımladı odasını birkaç kere. — sallana sallana. Yatağında kendini bırakarak, aynada kendini. Kokusunu bırakarak pijamalarında, kapıyı yüzüne çarpar gibi birilerinin, çıktı evden adam.
Anıl / mevsimsiz forumundan
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 24-04-2013, 21:26
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat eleştirileri II

Sevgili yazar, sanırım şimdi daha çok “küçürek” bir öyküden o bildiğimiz öyküye benzedi bu ikinci öykünüz. Birincisinde sadece kısaltmışsınız bu öyküyü o kadar.

İki temel şey var öyküyü yazarken karşılaştığımız. Birincisi dil ikincisi de kurgu. Şimdi öykünüzdeki dili düşününce aklıma; “L’étranger” adlı roman geldi bizdeki adıyla da “Yabancı”. Camus roman dilinde nerdeyse bir çığır aşmış gibi gelir bana bu romanın diliyle. Orada yazar çok kısa cümleler kurar. Mesela: “Hier, j’ai reçu une telegrame. Maman est morté. ” gibi. Şimdi aklımda romanın başlangıcındaki bu cümleler kalmış sanırım böyle başlıyordu. Bütün roman bu türden kısa cümleler üzerine kurulmuş bir romandı. Ve bir adamı anlatır. Toplum içinde son derece edilgen görünümlü gerçekte bir adamı öldürecek kadar etken ama kendini savunamayacak kadar da edilgen. Onun “adamının” özelliği bu. Bunu Bukovski’de de görürüz onun adamı da “donuk adamdır” içki içer, serserilik yapar etkendir ama kendini ifade etmekte hep edilgendir. Onların kahramanları karşısında hep; “şöyle davranabilirdi” demek gelir içinizden. Her iki yazarın da çok belirgin olarak kendine özgü dili var. Ama doğrususunu istersen her ikisi de “var oluşçu” düşünce akımının edebi temsilcileri olduğundan “adamları” bir birine benzer.

“Benzer” kelimesi bana hemen şu “intihal” kavramını ve bu konuda yapılan tartışmayı hatırlattı nedense?... Her ikisi de bir birlerinin çağdaşı yazarlardı ve de birbirlerinin yazılarını biliyordu... Acaba onlar gerçekte kendi roman ya da öykü kahramanlarını mı aşırıyorlardı birbirlerinden sence?

Sanmıyorum… Bunu bu şekilde söylemek bence büyük bir haksızlık.

O yüzden benim bir öyküyü incelerken ilk dikkatimi çeken yazarın kullandığı dilidir. Bir yazarın kendine has dili kolay oluşmaz hatta dil karakteri aynı kalsa bile farklı öykülerde farklı dil bile kullansa, o, onun daima özgün sesi olarak ortaya çıkar. Bazısında sarsak, bazısında kırılgan, bazısında naif, bazısında dışa dönük, bazısında saldırgan vs.. bu onun anlatım sesiyle birlikte yazın diline de sirayet eder. Yazarın dilini oluşturan şey ise yazarın yaşama nasıl bir gözle baktığına bağlıdır. Çünkü her yazar, hem kendi hem de toplumsal yaşam içinde bir “katalizördür”. Yaşamı emer ve rafine ederek tekrar boşaltır. Aldığı ile verdiği arasında çok fark vardır. Ama bir fark vardır ki iyi bir yazar sadece basit bir katalizör değildir, örnek verdiğim yazarlarda ki gibi özellikle “bilinçli katalizör”dür. Onların “adamları” bilinçli yaratılmış “adamlardır.” Bu tür yazarların en sevdikleri iş; adamlarını iyi kullanmadaki becerileridir.

Hikâye; bir zaman dilimindeki olaylar dizisinin anlatımdır. Mutlaka orada bir zaman dilimi vardır. Bu yüzden de hikâyenin bir kurgusu olur. İşte o noktada bir adam ve onun bir zaman dilimi içindeki olaylarını nasıl anlatılacağı düşünülür. Yazarın gerçekte işi budur.

Sizin de bir “adamınız” ve “akşamdan sabaha” geçen bir zaman diliminiz var. Sizin adamınızın bir özelliği sabah başka, akşam başka olmasıdır. Yapmak istediğiniz şey; sadece bu adamın başka bir adam olduğunu okuyucuya anlatmanızdır. Yani diyorsunuz ki; “Bakın size bu adamı anlatırken ben aslında şaşırtıcı bir şekilde bu adamın sizlerden ya da okurken çıkardığınızdan başka bir adam olarak sunacağım size.”

Güzel… Güzel ama bence bu bir öykü değil. Siz bize bir hikâye sunmadınız. Sadece “adamınızı” tanımladınız. Benim adamım demekle; belki de şunu demek istediniz “bu sizden farklı bir adam.” Peki bu durumda, bu adama ilişkin bir hikayeyi bizim anlatmamızı mı istiyorsunuz?..

“Geceye başlarken

Daha önceki gecelerde olduğu gibi, yine çalar saatin rahatsız edici sesiyle uyandı. Çünkü birileri uyanmalıydı parıltılı bir geceye. Yüzünü yıkarken, sakallarını keserken; gözlerinde, dudaklarında, geceliğinde hep aynı ifade vardı. Unutulmaması gerekenleri aynada kendine hatırlatıyordu bu ifade. Çünkü birileri hatırlamalıydı. Sonra makyajını yaptı, köşeli çeneler iyi ki inceltilebiliyordu makyajla, ince dudaklar büyütülebiliyordu. Sallana sallana yürüyebilmek işin en zevkli tarafıydı, çünkü birileri yürürken de dans edebilmeliydi. Sabah masanın üzerinde unutulmuş peynir kurumuştu, sadece salam ve sucuk şeklinde satılmıyordu et daha önceki akşamlarda olduğu gibi. Bir şeyler atıştırırken de yüzünde o aynı ifade, hatırlatan ifade, resmedilemez ifade sessizce duruyordu. Ve sonunda en sevdiği şey karşısında birazcık olsun değişmedi ifadesi; dolabın kapağını hazine sandığının kapısının açar gibi açtı. En renkli eteğini giymeliydi bugün. Çünkü birileri kaldırımların üzerine eteğiyle sahte gökkuşakları çizmeli. Artık gidebilirdi. Yatağında kendini bırakarak, aynada kendini. Kokusunu bırakarak geceliğinde, kapıyı yüzüne çarpar gibi birilerinin, çıktı evden adam.”
anıl
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 07-05-2013, 21:06
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat eleştirileri III


Bu seferki denemeniz gerçekten bir harika, cümleler yerinde hiçbir fazlalık yok ve birbirini takip eden cümlelerde seçilmiş ve özenle konmuş anlamlar ve en önemlisi arda arda gelen anlamlarla varılıyor bir sonuca.

Bir öyküde çatı ve kurgu sözcüklerinin ne anlamlara geldiği de meşgul etti beni bu günlerde. Çatı deyince aklıma hemen yaptığımız inşaatların çatısı geliveriyor. Kim bilir aslında aynı şekilde anlamlandırılabilir çatı sözcüğü. Öyle ya, bir bina; iskeleti ve üstüne gelen damıyla bina çatısı çatılmış ama süslemesi kalmış gibi görünür bu haliyle. Bir öykünün çatısı deyince ben şöyle anlıyorum: öyküye ilişkin bütün malzeme yani karakterler, yan karakterler, mutlaka bir olay, kısmen yer kısmen bir zamanın varlığı ile bir nesnellik olarak durması. Öykü kurgusu ise, binanın mimarının çizmiş olduğu mimari projesi gibi. Çoğu zaman bir öykücünün oluşturduğu her hangi bir kurgu, öykünün malzemelerini kullandıkça değişim gösterebilir. Bazen öyle hale gelir ki bu; karakterlerin ya da olayın sunumu yeni bir kurguya neden olur.

Belki hatırlarsınız burada yani forumda benim “Mualla” adlı bir öykümü yayınlamıştım. Mualla mahallenin evde kalmış kızıydı. O öyküde yazar (ben) anlatıcı olarak üçüncü tekil ve tanrı anlatıcı konumundaydı. Tanrı anlatıcı aslında Mualla’ya ait ne varsa biliyordu. Bu öyküden sonra anlatıcının gerçekte Mualla’ya karşı bir şefkat hissine sahip olduğunu ve taraf tuttuğunu sezinledim. O zaman bir başka anlatıcı gözünden yeniden bu öyküyü yazdım. (Mamafih onu burada yayınlamadım daha. Üzerinde yontu çalışması gerekiyor.) Yeni yazdığım öykünün bu seferki adı “Mualla’ya profilden bakış” o öyküde Mualla’ya profilden bakıyordum ve baktığım yönde bir dükkânla karşılaştım o an bir önceki öykünün anlatıcısını yakaladığımı anladım. O anlatıcı mahallenin kırtasiyecisiydi. Küçük bir dükkânı vardı ve defter kalem bir de ikinci el ve bazı yeni gelen kitapları satıyordu. Genellikle dükkânı hep dolu olmazdı, bu yüzden kitap okumaya vakti vardı bir de kendince öyküler yazıyordu. Mualla’yı çocukluğundan beri tanıyordu ayrıca Mualla’da onu seviyordu. O kitap okumayı onun vasıtasıyla sevmişti. Bütün dertlerini, sevinçlerini ona anlatıyordu.

…)))))) Biliyor musunuz ben size saatlerce bu öykünün nasıl yazılabileceğine dair birçok şey anlatabilirim aslında. Bütün bunlar yine şu intihal konusundan dolayı aklıma geldi hani “çatı” dendi, “kurgu” dendi o yüzden. Çenem düştü biliyorum…))

Yerdeki gölge

Şekilsiz bir gölge uzanmıştı, karanlık odanın içine; yorgun, eskimiş bir eşya gibi. Ne zamandan beri orada olduğunu kimse bilmiyordu. Ölü gibiydi, sessiz ama sanki birazdan çığlık çığlığa uyanacak, acı bir nefes alacaktı. Kapladığı boşluktan kalkmayı istese de sanki asla kalkamayacaktı. Bu kıpırtısız gölgenin söylediği bir şeyler varsa da henüz kimse bu sözcükleri anlayabilecek kadar kurtulmamış olmalıydı kendini bağlayan iplerden. Yüzyıllardır orada suskun duruyor diye düşünebilirdiniz ya da az önce uzanmıştı kapladığı küçük boşluğa. Saf ve yalın bir sessizlik! Şekilsiz gölge; konuşmayı bilmiyordu, gözünü kırpmayı, yumruğunu sıkmayı bilmiyordu. Yürümeyi, koşmayı, çığlık atmayı ve gülmeyi bilmiyordu. Yalnız, merak edenlere bir ipucu bırakmıştı, karanlığa alışmayı bekleyecek kadar sabır gösterebilen gözlerimize bahşedilen bir ipucu. Yanındaki küçük kâğıt parçasında şöyle yazıyordu: “Özgür bırakılan bir kuklayım, ben!
anıl
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 14-05-2013, 10:06
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Edebiyat eleştirileri IV


“Tuzluk
Koy koy koy koy koy koy koy koy koy koy koy koymayın be be be beyefendi ye ye yeter."

Çekirdek / mevsimsiz

Eğer sevgili yazarımız denemesi olan öyküsüne bir isim vermeseydi yazdığı şeyi ciddiye almayacaktım. Lakin şimdi onu bir öykü yazarı yapabilirim artık. Küçük öyküde öykünün ismini de öyküye dahil etmek gerekiyor bence. Yani o çatının içine girmeli öykü ismi de tıpkı bir eleman gibi. Böylelikle kurgusunun oluşturulmasına katkıda bulunur yazar. Hem de, küçük bir öyküyü böylece kolayca anlamlandırabilir o zaman okuyucu.

Sevgili Ceyda, Ferit Edgü’den küçük öykü üzerine bir yazı astı ana sayfaya hem de foruma hatırlarsanız. Ferit Edgü şöyle tanımlıyor küçük öyküyü kısaca: “… Minimal öykü, az ve sıradan sözcüklerden oluşur. Başı ve sonu yoktur. Başı ve sonu okura bırakır. Okurun düş gücüne. Bu açıdan, kışkırtıcıdır. Okuru düşlemeye çağırır. Ve bir adım ötesi, yazmaya.” İşte bu yüzden Çekirdek’in öyküsü küçük öykü diye tanımlanabilir. Onun da öyküsünün çatısını oluşturan bir adamı, yan karakter yani tuzu döken bir adamı ve bir de tuzluk var. Eğer “tuzluk” ismini vermemiş olsaydı yazar biz onun kahramanının ne pepeme olduğunu düşünebilecektik ne de isyan ettiği şeyin bir eylemden sonra olduğunu. Onun bu öyküsünü okuduğumda aklıma şöyle bir öykü kurgusu geldi:

Köyünde bir zamanlar çobanlık yapan bir çocuk soğuk bir kış gününde sürüsüne saldıran kurtlardan dolayı çok korkar ve dili tutulur. Bu olay onun şehre gitmesi için kamçılar orada çalışır bir iş kurar zengin olur ve de lüks bir lokantaya- hadi bir yan karakter de ben koyayım- güzel bir kadınla baş başa yemek yemeğe gider. Garson yemeğine tuz attığı sırada endazeyi kaçırdığından adam isyan eder. Böyle bir kışkırtıcı yazıya karşı bir çok eleman karakter çıkartabiliriz hatta ..)))) karşısındaki kızın daha önceleri yaşadığı yan köydeki ve çok sevdiği arkadaşı olan çobanın kız kardeşi olduğunu bile düşleyebilir ve buna uygun bir kurgu bile yaratabiliriz.

Yeniden sevgilerimle ve iyi hafta sonu dileklerimle..))
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 19-05-2013, 12:53
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Turnalar ve Senin Gölgen Yok mu? Adlı öyküler üzerine bir deneme.



Doğrusunu isterseniz şu sıralar “intihal” denen konu ile başım dertte. Hani edebiyat sevgimizden şu edebiyat sitelerinde gezinmesem aklıma bile gelmez kimin kimden ne yaptığı da. Edebiyat sitelerinde oluşan biraz da kolaycılığın çabuk boy vereceği zemini de göz önüne alırsak sanırım uzun bir süre daha bu türden sorunlarla yani; intihal ve bunlara yapılan eleştiri konusunda cebelleşeceğiz anlaşılan.

Bir müddetten beri forumdaşlarımızdan sevgili Gitan dostumuzun hassasiyeti yüksek bir konuda hepimizi zorlamasıyla, ben garibin günde on iki saatlik mesaisinin ardından geceleri uykumdan etmesinin hemen ardından şimdi de bir başka dostumun adının geçtiği yerde uykumun kaçacağı aşikârdı. Onların bana bir uyku borcu var bilmelerini isterim.


Değerli arkadaşlarım;


Yukarıdaki her iki öyküyü de dikkatli bir şekilde okumanızı öneririm. Her iki öyküde yazarlarının kendi üslubunda yazılmış ve her öyküde irdelenebilecek sınırları içinde “insan” karakteri kendi bağımsız gözlüklerinden incelenmiştir.

Edebiyatı zaten biz bunun için severiz. O yüzden, insan karakterlerinin yaşanan toplumsal baskılar karşısındaki kırılganlıkları ile birlikte ve onun toplumsal koşullarının yarattığı zorunluluklardan, o bildik zorlayıcı ve dayatıcı koşullarından değil midir ki insanı anlamaya çabalıyoruz. O yüzden değil midir ki; Victor Hugo’nun “Sefiller” adlı romanındaki kahramanının, çalmanın suç olduğu meşru hukuk sistemi içerisinde, hırsızlık yapan kahramanın o bilge papaz tarafından insanın derin yapısını kavrama kabiliyetini anlattığından dolayı çocuklarımıza hararetle tavsiye ediyoruz.

İşte o yüzdendir ki; bu iki öyküyü, benzer gibi görünen kahramanlarının ardından farklı iki karakterin farklı devinimleri ile derin yapısına bizi ulaştırdığından dolayı okumanızı hararetle tavsiye ediyorum. Ve de okuyucuların bu iki öyküden de ayrı ayrı zevk alacaklarına inanıyorum.


Bu iki öyküde de ortak yan her ikisinin kırsal kesimde yaşayan yoksul köylü kadınları olmasıdır. Her iki yazarda kırsal kesim hakkında bilgileri ve aynı zamanda yaşanmışlıkları vardır. Her iki yazarda kırsal kesimdeki yaşayan ve de zorunlulukların esiri olmuş “kadını” irdelemektedir öykülerinde. Ama dikkatli bir okuyucu özellikle sonlardaki final ile iki ayrı izlekle karşılaştığını hemen görecektir. Birinde çok hınzırca işlenmiş bastırılmış “kadın cinselliğinin” dışa vurumunu diğerinde ise; erkek egemenliği doğrudan hedef alan bastırılmış “kadın öfkesinin” dışa vurumunu görecektir.



Her iki yazarda, farklı zaman ve farklı köylerde yaşamanın ve de en önemlisi farklı cinslerde olmanın özelliklerini yansıttıklarını öykülerinde hemen belli etmektedir. Öykü yardımcı karakterlerinin oluşumu sırasında da görüyoruz ki, birinde; küçük köylülüğün çözülerek mülksüzleşen ve proleterleşen bir adamın “proleter ahlakını” diğerinde ise hala toprak mülkünün değerlerini taşıyan yarı proleter bir tarım işçisin “köylü ahlakını” görürüz. O yüzden kadın kahramanlarındaki kişilik çatışması yazarların bu “sosyolojik” bakış açısından verilmiştir.

Yaşar Kemal’de öykü dili bizi kendine çeken ve kadının cinsel dışa vurumlarında iç geçirtecek kadar etkili olmasına karşın Sema Tuncel’de bu dil akademik kariyeri olan bir yazarın “sosyolojik” yaklaşımını içeren biraz da “didaktik” bir söylem biçimine dönmektedir. O yüzden Yaşar Kemal de görülen anlatımda biz sadece kadının bastırılmış cinselliğine odaklanırken Sema Tuncel’deki öyküde köy yaşamı içindeki bütün unsurların değil aynı zamanda kadın cinselliğinin de kadına yönelik bir dayatma olduğu ifade edilmektedir. Burada kadın yazar ile erkek yazar arasındaki o çok temel farkı da hemen görmekteyiz.



Yaşar Kemal usta bir kalem olarak özellikle de öyküde okuyucuyu etkileyecek yerleri yakalayıp mülksüzlüğe giden sosyal yapıda “köylü kadının” tek özgürleşecek alan olarak kalan cinsel isteği ve özgürlüğünü ön plana çıkarırken Sema Tuncel kırsal kesimdeki bir köylü değil doğrudan bir kadın prototipinden kalkarak “erkek egemen” ilişkiyi toprak mülkiyeti üzerine oturtarak o bildik babadan oğla geçen egemen ilişkinin bir ayağına öfkeyle saldırmaktadır.


Yaşar Kemal’in öyküsündeki insan ilişkisi çözülen tarımın getirdiği küçük mülkün mülksüzlüğüne dayanan bir tür “özgürlüğü” kucaklarken Sema Tuncel’de öfke patlamasıyla “sınırlama” getirilmektedir. Yaşar Kemal öyküsünde üçüncü tekil rahatlığıyla kahramanlarına objektif bakarken ve bu anlamda öykü dilini serbestçe kullanırken Sema Tuncel öyküsünde kahramanları arasında taraf tutmaktadır ve “kadını” anlatabilmenin sıkıntısını yaşamıştır ve öykü dilini kasmıştır.



Her iki öyküde de ortak olan köylü kadın profili: üzerinde yaşadıkları, çalıştıkları ve karınlarını doyuracak kadar toprağa sahip karakterler olarak “toprakla” ilişkilendirilmiştir. Ancak, toprak; Yaşar Kemal’de “analık” “kadınlık” ilişkilendirmesi içinde ele alınırken Sema Tuncel’de kadına yönelik“egemenlik unsuru” olarak belirtilmiştir.


Yaşar Kemal’in öyküsündeki kadın karakterin yan öğeleri güçlü değildir. Güçlü olan kadının cinselliğinin anlatıldığı betimlemelerle ifadesini bulan kırılmalardır. Yaşar Kemal’de sosyolojik motifler kullanmıştır öyküsünde ve de “köylülük ” karakteristik özellikleri ile topluluk içindeki “masal uydurma”, uydurduğuna inanma biçiminde güçlü olarak anlatılarak ifadesini bulur ve de erkek karakter bu “masalsı” karakterle bir daha ulaşılamayacak bir daha geri dönmeyecek izleğini verir bize buna karşın Sema Tuncel öyküsünde köye ilişkin her motif, kadına karşı ve “egemen erkek” ilişkisini güçlendirerek gelişir. Ortak bir yanmışçasına görünen “masal” argümanı yine dilden dile özellikle de kadınlar tarafından anlatılan “korku” hikâyelerinden oluşmakta ve kadının psikolojik yapısında baskı ve kırılma yaratma unsuru olarak öne çıkmaktadır.



Yaşar Kemal’in öyküsünde kadın karakter; sadece kendi cinselliğine dayanan iç çatışma yaşarken, Sema Tuncel’in öyküsünde kadın karakter ise; kişilik bölünmelerine uğrayarak önce iki kişilik olarak değil sonradan sadece erkeğe karşı değil köy yaşamının getirdiği bütün baskıcı törelerle erkeğin desteklendiği toplumsal yapıya karşı da öfkesinin örgütlendiği üçüncü bir kişilik olarak parçalanarak bölünmelere uğramıştır. Bu yüzden Sema Tuncel’in öyküsü, diğer öyküye nazaran insana ilişkin daha derin ve çeşitlilik arz eden ilişkileri sergileyen bir öykü görünümdedir.


Sema Tuncel öyküsünde kadın “iç sesi” daha detaylı ve egemen biçimde kullanılmıştır. Gülşivan ismi; Gül ve Şivan olarak iki karaktere dönüşerek iç ses, dış ses vurgusu kadın ve gölgesi biçiminde tezahür etmiştir. Kara yılan kadının içinde erkek egemenliğine ve dayatmasına karşın yarattığı içselleştirdiği “dış bir güçtür” ve öykünün sonunda kocasını öldürerek dışa çıkartmasını sağlamıştır.



Her iki öyküde de hayvan motifleri kullanılmıştır Yaşar Kemal’de Turnalar Sema Tuncel’de karayılan. Turnalar bu öyküde göçü ve özgürlüğü, kara yılan ise korkuyu ve öfkenin kendisini anlatmaktadır. O yüzden yazarlar kendi farklı izleklerine uygun seçimde başlık isimleri vermişlerdir öykülerine. Yaşar Kemal “Turnalar” ismini Sema Tuncel Gülşivan’ın gölgesi ile teskin olduğu iç sesi anımsatan “Senin Gölgen Yok mu?” ismini.

Yaşar Kemal öyküsünde kadın karakter, köylülükten ve onun getirdiği ilişkilerden dolayı istediği gibi yaşayamadığı cinselliği ile kavga verir ve algı yanılmaları içinde gelişen iç çatışmalarında muhtemelen – ki yazar bunu okuyucuya bırakarak dikkati bunun üzerinde yoğunlaştırmış- başka erkekleri kocası addederek cinselliğini yaşar. Lakin bu cinsellik meşru zeminde olmadığı için çatışma yaratmasına rağmen kadın bu cinsellikten güçlenerek çıkar ama Sema Tuncel’de kadın karakterde beş çocukla ifadesini bulan kadın cinselliği zaten içi boşaltılmış ve salt erkek çocuk yapma misyonu ile egemen ilişkisinin sürdürülmesini ifade eden biçimiyle kendi cinselliğinin kendine yönelik baskı aracına dönüşmüş olmasını anlatır.


Sema Tuncel’in öyküsündeki kadın karakterle ifadesini bulan daha çok köylülüğün eleştirisine dayanan girift bir insan ve kadın ilişkisini ifade etmektedir. Yaşar Kemal’in öyküsündeki kadın karakterle ulaşılan sonuç basit ve daha yalındır. Her iki öykünün finalindeki kadın karakterinin davranışlarıyla anlamlandırılan çıkardığımız sonuç biri erkeği aşağılamaya varan diğerinde ise öldürmeye varan bir sonuçtur. Her iki öyküde belki de tek ortak belirgin yan ise, ikisinin de mevcut toplumsal ilişkilerinin öykünün sonucunda değişmeden süreceği izlenimi vermesidir. Bu bakımdan okuyucu her iki öyküde de bunun değişebileceği ümidini taşımamaktadır.




Değerli arkadaşlarım,

Bu her iki öyküde; yazarların farklı zaman ve mekânlardan oluşan kendi üslupları içinde özgün ve de farklı izlekleri ile farklı kurguları ve de farklı karakterler ve davranışları içeren hikâyeleri ile iki emek ürünü eserdir. Ön yargısız okunacak bu iki öykünün de edebiyatseverlere cidden zevk vereceğine inanıyorum. Aynı zamanda yapılacak olan bu mukayeseli öykü karşılaştırması da bu iki öykünün “derin yapısına” inmemizi kolaylaştıracak ve de tahminlerin aksine bize bu “intihal” kaygılarının ardından daha zevkli bir okuma sürecine itecektir. Bununla kalmayıp o hala üzerimizde kâbus gibi çökmüş “erkek egemen” toplum ilişkileri içinde ve belki de en önemli faktör olarak baş yerini tutan “toprak mülkiyeti” ve onun yarattığı kadın üzerindeki toplumsal travmalarla yüzleşip sorgulamamızı sağlayacaktır.


Nihayetinde yazarların yarattığı bu keşfedilmeyi bekleyen başka insanlara ait dünyalar içinde bizim gibi okuyucular öykülerle ne kadar ilişkilenirse en az yazarları kadar bir başka ses olacağı bilincini taşıyarak hepinizi öpüyor ve iyi sabahlar diliyorum.

Sevilerimle…
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 02-06-2013, 10:10
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

İntihal üzerine


Öykü atölyesinde "metinler arası ilişki" başlığı altında değerlendirmeler yapıldı ve bu konuda bazı yazarların görüşleri de aktarılarak, dikkatimiz bu konu üzerine çekildi.

Orada benim anlamlandırdığım şey: bir yazarın kendi "metnin" içinde başka yazarların metinlerine ait bazı bölümleri de yerleştirmek ve okuyucusuna sunmak olarak yazının yazılmasıydı. Hatta yine hatırladığım kadarıyla, Adana’daki etkinlikte Buket Uzuner bu konuda bilgilendirecekti de hayranlarını. Buket Uzuner bu konuda bilgi verdi gerçekten, yazar; adı ve eserin adı geçmeden de kendi okuyucu kitlesinin, kendi beğendiği yazar ve yazınlarının okuyucunun bildiği varsayımından hareketle kendi metni içinde diğer yazarın metni vasıtasıyla okuyucusunu uyarmayı ve güdülendirmeyi amaç edinebileceğini söylemişti.

Bu benim hala tepki duyduğum bir şey ama bunu aynı zamanda entelektüel bir faaliyet olarak da görmüyor değilim. Öyle ya! Siz bir yazarın bütün eserlerini ve düşünce grafiğini takip etmişseniz onun beğenilerini ve takıntılarını söylemleri hakkında zaten bir bilginiz olacaktır ve de onun size bu göndermelerini çok kolay bir şekilde anlayacaksınız. Atölyede ben bu tip konu işlemelerin denemesi yapıldığında karşı duruşta bulunmuştum. Birincisi yaratıcı yazının kendisini öldüreceğini hatta her eseriyle yaratıcı olduğunu düşündüğümüz yazarların okuyucuları olarak ta ihanete uğrayacağımızı iddia etmiştim. Bu konuyu hala çok ciddi olarak düşünüyorum.

Yalnız, mesela resim sanatı içinde çok iyi kopyacıların olduğunu ama kendi özgün eserleri yerine ünlü sanatçıların bire bir kopya yaptıklarını biliyorum ve o kişilerin bu ünlü ressamlar konusunda bir uzman olduğunu da. Yine bana göre çok iyi bu resim kopyacıların usta olanlarının en az o ünlüler kadar yetkin ve bilgili olduklarını da ve yine çok iyi kopyacıların yaptığı kopya resimlerin taklit edilen ustalar kadar rağbet gördüklerini de ama işin parasal yanının söz konusu olduğu ve bunun gizlendiği koşullarda buna doğrudan hırsızlıktır diyebiliriz.

Kısaca şöyle düşünüyorum... Yaratıcı bir tablo çıkarmak ya da yazın yaratmak için kopyalama çalışması bir katkı sağlayabilir insanlara ya da atölye öğrencilerine ama bu iş, bir iş haline gelir ve bu durumu teorileştirilirse gerçekten hırsızlık orada başlar. Hatırlarsanız bir şair arkadaşın şiirlerinin bazılarında başka şiirlerden yapılmış bir atölye çalışması ürünü vardı ve bu çalışma tıpkı "metinler arası ilişkiye" bir örnek teşkil edecek biçimde yazılmıştı. Lakin bu konudaki düşüncemiz yine bunun “apartılmış” olduğu yolunda idi. Metinler arası ilişki gibi bir çalışma aynı zamanda yazarın bilgilendirme yazılarıyla birlikte mütalaa edilmeli bence. Şimdilik bu kadar.
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 30-06-2013, 20:41
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Metinler arası üzerine


Şunu açıkça belireyim ki; iyi bir okuyucu "yaratıcı düşünceye" ibadet eder. "Metinler arası" yöntem okuyucuya İHANETTİR...[1]
…. / ….
Metinler arası ustalara göre bir iş değildir. Bu kalemşorlara göre bir iştir. Neden mi asıl mesele şurada. Yani yazarın kimliğinde... Çünkü biz yazarın yazılarıyla birlikte kimliğini ele almayı uzun zamandan beri bıraktık. Onun yaratıcı yanını ve toplumsal ilişkiler içindeki yerini dikkate almaz olduk. Popüler olmak her şeye yetiyor... Bir yazarın geçirdiği everelere artık aldırmıyoruz... Birçok kitap ve roman okuyan bir grup elit "metinler arası" denemesi icat edip kendi aralarında geliştirip oluşturacakları bir kuramsallık ve yazın, kurgulama, imgeleme, disiplini oluşturabilirler ama şunu bilmenizi isterim ki; disiplin ve kuramsallık her zaman "gerçek anlamda sanatı" oluşturmaz.

İnsanların iletişim içinde bir birlerinden etkilenmeleri, bir birlerine göndermeler yapmaları kaçınılmaz şeydir. Bir yaratıcının oluşturduğu kalıpları yeniden bir yorum içinde sunmak ta bazen önemlidir. Lakin bize kim diyebilir ki; bir Picasso uzmanın yaptığı resmin sahibinin bir Picasso olabileceğini ya da bir Vivaldi yorumcusu keman virtüözünün bir Vivaldi olabileceğini..

Burada ilkeleri kabaca çizilmiş "metinler arası" yöntem; gerçekte kütüphane, ansiklopedik çalışma ve üretim içinde bulunmadan boş zamana yayılan, yaratıcı düşünce üzerinde "oynama" işidir.

Ve… Oynamak uğraşı = sanat değildir. Uzmanlıktır.

Bu iş ancak "boş zamanı" çok olanların işidir... Hem anlayanlar hem de yazanlar için. Bu durum sadece cidden bir "iş" yapmaya hevesliler içindir. Bu yöntem, zamanı olmayanlar tarafından kullanılırsa ortaya bayağı örnekler ve düpedüz "aldatmaca" ve "apartmaya" yönelik bir sonuç çıkar. Tanrı ise bizim gibi okuyucuları böyle bayağılıklardan korusun. Çünkü insanlar arası ilişkiler ticari kaygılar üzerinde yükseliyor. Var oluşu bu olan bir sanatın "sanatsal" sesi çok cılız kalır.



























[1]Şimdi yukarıdaki yaptığım bu tespite bakınca, kendi değerlendirmemden biraz ürktüm. Ancak yine de burada bu tespiti belirtmekte yarar var sanıyorum. Bir “kontra” düşünceye örek olarak değerlendirilebilir.

Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 08-07-2013, 21:50
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Şiirde anlamlandırma üzerine

KıR




yüN

eN
Eskİ
taS

HaM
maM

İşte size kendi yazdığım ve anlamlandırmakta güçlük çekilecek bir şiir. Şiirin o hemen rastlanacak sıcak yanlarını bulamazsınız biçimsel olarak ta son derece rahatsızlık verici bir yanı var. Şiirde en temel öğelerden olabilecek ritim, sözcükteki hece bölünmelerinden yaratılmaya çalışılıyor ama ritim düzeni bile yok. Büyük küçük harfler ritim vermeye yardımcı unsurlar olabilir. Yani bu şiiri bir sopranonun ağzından piyano eşliğinde dinlediğinizde şu şekilde sesler çıkararak sürdürebilir.

Sahne:

Bir sahne de piyano bir genç çalıyor, yanında soprano (sarışın ince ve güzel bir bayan) piyano üzerinde yanan bir tek mum ve karşısında kalabalık seyirci kitlesi lakin karanlıkta hiç biri görünmüyor.

Soprano tiz bir sesle başlayarak bir oktav yükselterek sesini şu şekilde okumaya başlıyor şiiri

Kırrrrrrrrrrr

Sonra birden, boşluğa düşer gibi yine eski başlangıçtaki tiz sesine dönerek güçlü bir şekilde vurguluyor ikinci dizeyi.



Bu, bu şekilde sürüp gider. Şiirin buradaki her sözcükteki anlamından çok okunma biçimi ile sunulan “estetik kaygısı” var gibi. Bu tür şiirde ilk başta dinleyici ya da okuyucu sözcük anlamlarıyla buluşmaz. O yüzden dinleyici ya da okuyucu anlamlandırmaya girişir ilk elde şiiri hem de parçalanmış ama anlamlı sözcüklerle yapar bunu. Bu durumda şiir bir labirent gibidir. Aslında bu bir “gerçeküstücülüğe” örnek olabilir. Bir biriyle bağdaşmayan ve akla gelebilecek sözcüklerin peş peşe sıralanarak yaratılan bir yazın biçimi. Sanrılarda, rüyalarda yaşanan peş peşe gelen görüntüler gibi. Sözcüklerin sıralanışı da böyle… Mamafih ideolojik deformasyondur bana göre bu akım.

Birileri çıkıp elbette bunun sanatsal ve devrimci bir dil işçiliği olduğunu ileri sürebilir. Aydın Şimşek’in “yazın adamının dil ve sözcük anlamlarını zorlamalı” dediği gibi.

Ama bana göre ben böyle bir çaba içine girmem. Çünkü nihayetinde ben her şeyi okuyucu için yaparım. Buradan “Bu böyle yapılmalı gibi” anlam çıkarmayın. Bu sadece benim anlayışım. Çünkü ben mahallenin kızlarına bu şiiri okuduğumda yüzlerindeki ifadeden “ruhumu canlandırabilmeliyim”. Ya da fabrikadaki işçilerin yüzünde bu şiirin olumlanmış etkisini ya da köydeki köylüden ya da mahalledeki delikanlıdan. O yüzden ben yukarıdaki dizeyi aslında şöyle yazarım:

Kıraç köyün açlığı
Eski tas eski hamam

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 17:05


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum