Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ANLIK YAZIM PAYLAŞIM > Yarışmalar - Konulu, Süreli Yazım Çalışmaları

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 04-04-2012, 23:18
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart ŞİİR AKADEMİSİ 2012 İLKYAZ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI

ŞİİR AKADEMİSİ 2012 İLKYAZ DÖNEMİ ÖYKÜ YARIŞMASI

Şiir Akademisi internet sitesi öykü yazarlarını desteklemek, öykümüze yeni yazarlar kazandırmak, öykümüzü onurlandırmak amacıyla (yılda dört kez gerçekleştirilmek üzere ve daha çok bir atölye düşüncesiyle) öykü yarışması düzenlemiştir.

Yarışma Koşulları
1- Yarışma herkese açıktır.
2- Konu serbesttir.
3- Katılımcılar yarışmaya bir öyküyle ve gerçek isimleriyle (rumuz, kullanıcı adı, takma ad kabul edilmeyecektir) katılacaklardır.
4- Yarışmaya gönderilen öykülerin daha önce hiçbir yerde (internet dâhil) yayımlanmamış ve ödül almamış olması gerekmektedir. (Herhangi bir yerde yayımlandığı ya da herhangi bir yarışmada ödül aldığı tespit edilen öyküler yarışmaya katılma haklarını kaybedeceklerdir.)
5- Öykülerde sayfa sınırı yoktur.
6- Yarışmaya gönderilen öyküler aşağıdaki mail adresine ekli word dosyası olarak gönderilmelidir. Konu bölümünde “öykü yarışması” için gönderildiği mutlaka belirtilmelidir. (Mail içinde gönderilen öyküler kabul edilmeyecektir.)
7- Mail alındı bilgisi mutlaka istenmelidir, bize ulaşmayan öykülerden sorumluluk kabul edilmeyecektir.
8- Gönderilen öyküler Şiir Akademisi internet sitesi forum bölümünde “Şiir Akademisi 2012 İlkyaz Dönemi Öykü Yarışması” başlığı altında yayımlanacaktır. (Katılımcılar buradan öykülerinin bize ulaştığını takip edebilirler.)
9- Yarışmada bir öyküye derece verilecek, birinci seçilecektir. (Birinci seçilecek öykü, seçici kurul ortalama puanı olarak 80 puanı geçmelidir. 80 puanın geçilememesi durumunda birincilik ödülü verilmez.)
10- Kazanan öykü yazarı imzalı bir kitapla ödüllendirilecek; kazanan öykü basılı bir dergide yayımlatılmaya çalışılacaktır.
11- Kış Dönemine katılım, duyurunun ilanından itibaren başlamış olup son katılım tarihi 20 Haziran 2012’de saat 17.00’de sona erecektir. Bu tarihten sonra gönderilecek eserler yarışmaya katılamayacaktır. (Gecikmeden dolayı yarışmaya katılamayan eserler sonraki yarışmaya katılma hakkını (tekrar gönderilmesi durumunda) kullanabilirler.)
12- Yarışma sonucu 01 Temmuz 2012 tarihinde (buradan) duyurulacaktır.
13- Seçici kurul:
Rami
Seda Han Doukas
Emin ESER
Gül UĞUR
Aysel EKİZ
Cahit KAYA
İrfan MUTLUER
14- Şiir Akademisi Öykü Yarışması etkinliği, 2012 yılı içinde dört kez (Kış Dönemi, İlkyaz Dönemi, Yaz Dönemi ve Güz Dönemi) düzenlenecektir. Bu dört dönemde birinci seçilecek öyküler 2013 yılı ocak ayı içinde yapılacak değerlendirme etkinliği ile 2012 - ŞİİR AKADEMİSİ YILIN ÖYKÜSÜ BÜYÜK ÖDÜLÜ seçmelerine katılacak ve bir öykü yılın öyküsü seçilecektir.
15- Eserlerin hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.
16- Katılımcılar yukarıdaki koşulların tümünü kabul etmiş sayılırlar.

Yazışma ve ürün göndermek için adres: imutluer@hotmail.com

Katılımcılara başarı dileklerimle…

İrfan MUTLUER

Not: Katılımcıların kendilerini tanıtan birkaç satırlık tanım yazılarını ve “Neden öykü?” sorusunun yanıtını öykü sonuna eklemelerini rica ediyorum.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 27-05-2012, 22:48
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart AFİFE / Sevda Karakaya

1./

AFİFE

‘’Tiz bir ıslığın içinden çıkıveriyor bakire istekler. Yere kapaklanmış bir kız çocuğu oluyor her şey.Dizlerindeki eski yaraların kabukları açılıyor bir bir.Ne kanıyor ne de kanamıyor.Konduramamak adını böyle bir şey.Ne acıyor ne de acımıyor…’’



Sıhhiye köprüsü altında, günlerden unutmak isteyip ısrarla hatırladığım bir gün…Telaşlı telaşsız, umurlu umursuz insanların doldurduğu küçük bir cadde ve arda arda yürüyoruz. Beraber. Ki aslında yapayalnız.Gülenler var aramızda, somurtanlar, bıkkınlar, üzgünler, çaresizler. Bazılarımız cin gibiyiz, bazılarımız akıl almaz derece de iyi niyetli. Ve yürüyoruz, fark etmiyoruz beraber yürüdüğümüzü. Fark ettiğimiz ise başka yönler, algılayamadığımız biz hep aynıyız.Bunları düşünüyordum, kalabalık içinde yürürken.İnsan yüzlerinden geçiyordu bakışlarım.Temelsel olarak aynı olan yüz hatlarımız, nasıl olur da farklı biçimlilikte olabilir diye merakla bakınıyordum insan yüzlerine.

Metro girişine, elli metre kadar mesafem varken dolgun bir küfür savruldu sokağa.Haklılığını ilan eden kalın bir erkek sesi.Ve bir o kadar hükümran. Yaklaştıkça bir kadın inlemesi eklendi konuşmalara. İnlemeleri susturmak ister gibi adam, tüm gücüyle bağırıyordu ısrarla;

---Namus için yaşıyorum! Namusum için!…

Çevresindeki erkekler kamufle etmişlerdi adamı.Göremedim yüzünü. Yüzündeki dehşeti ya da rahatlığı.Havaya kaldırdığı elinde ışıldayan bir metal vardı.Kollarına girmiş üç beş erkek, hızla uzaklaştırıyordu bağıran adamı. Toplanan kalabalığın arasına girmiştim az sonra.Herkes birbirine soran, acıyan, dehşethane ve şaşkın gözlerle;

----Ne olmuş? Diye sorarken arada;
----Vah vah! Ambulans ambulansı arayalım! diyenler oluyordu.

Yerde hamile bir kadın yatıyordu.Bacaklarının arası kan içindeydi.Baş ucunda ise örük saçlı altı yaşlarında kız çocuğu oturuyordu.Güneşin ışığında parıldayan kahverengi saçları gözlerimi alıyordu.Dizlerini katlayıp çökmüştü yere.Mavi güllü, pileli bir eteği vardı sıska bacaklarının üstünde.Ellerini bacaklarının arasına koymuş tomurcuk gözyaşlarını düşürüyordu soğuk taşlara. Kısık sesiyle ;
----- Anne! Diye ağlarken ikinci bir dehşete daha düşmüştüm. Yerde inleyerek yatan ve bacak arası kanayan annem olsaydı diye düşündüm.Dahası gözlerimle görseydim, öz babamın annemi elinde makasla, vajinasına hızlı darbelerle vurduğunu ve dönüp babamın;
--- Namusum için yaptım. diyerek diğer erkekler tarafından olay yerinden kaçırıldığını.Ne yapardım?O örüklü kız gibi oturup yanı başına ağlamaktan başka.

Biz merakla olanları izlerken ambulans gelmişti.Hamile kadına müdahaleye başladılar. Gözlerimi örüklü kızdan hiç ayıramıyordum.Ellerini ovuştururken ki halini, şaşkın gözlerle acil müdahale elemanlarının gözlerinin içine bakışını, elinin tersiyle burnundan akan suyu silişine kadar çivilenmişti bakışlarım.Annesini ambulansa koydular. Yanına da kızı oturttular. Ambulans gittiğinde, kalabalıkta azalmaya başlamıştı.Yerdeki kanların üstüne çevredeki bulunan esnaflar su dökmeye koyuldular. Kan temizleniyordu caddeden.Ve kan erkeğin namusunu da temizlemişti. Herkes teker teker ne düşündü bilinmez ama varılan kanı kadının namussuzluğuydu.
Dayanamadım.Ambulansın geldiği hastane yakın olduğu için örüklü kızı ve annesini rahat bulabilirdim diyerek ardınca hastaneye koştum. Öyle de oldu.Örüklü kızı acil servisin önündeki demir bankta otururken buldum. Aradığı biri varmış gibi çevresine bakınıyordu. Gidip yanına;

---Merhaba güzel kız! Adın ne senin? Dedim..Bulanık bakıyordu yüzüme.Hani feri gitmiş dediklerinden.Kızarmış kirpikleriyle ve ürkek…Elimi ipek saçlarında gezdirdim.Boynunu içine çekti aniden.Ellerini yine bacaklarının arasına sıkıştırmıştı.
---Annen nasıl? Diye sordum yersizce.Saçma! Başını hızla yere çevirdi.Ayaklarını sallamaya başladı.Tekrar kaldırıp başını hastane girişine baktı.
---Anne’nin ismi nedir? Soralım hemşirelere..Diye ekleyerek yaptığım gafı unutturmaya uğraştım. Cevap vermedi.İşte o an.Kilitlendim.Açılmam için örüklü kız olmamalıydım.Şimdi o kendi de değildi zaten.Hoş bende ben değildim ya!

İki polis peş peşe bize doğru geldiler.Hafif sokak ağası edasıyla sarışın polis bana bakarak;

---Fatma KALKAN ’ın akrabası mısınız?
---Hayır.Değilim.Ben merak ettim de geldim.
---Siz gördünüz mü olayı? Çocuk konuşmuyor…
---Her şeyi görmedim.
---Tanık olacak mısınız? Olacaksanız baya uğraşacaksınız?
---Anlamadım ne demek uğraşmak?
Dudaklarını sağa doğru büküp alaycı bir gülümseme takınmıştı.
---İfade verecek misiniz hanımefendi?

Böylesi bir konuşma üzerine çok öfkelenmiştim.O an makasıyla nara atan adamın yüzüne neden bakmadım diye çok kızmıştım kendime. Tanıklığım, sadece örüklü kız ve annesinin dramından ibaretti.Gördüklerimi anlattım.Fakat hiçbir işe yaramayacaktı.Nasıl olmuştu da kaçırılmıştı oradan fail? Çok sonraları çözdüm, adı; ‘’toplumsal erkek desteklenmesi’’. Polisler gittikten sonra, on beş dakika’ya yakın bir süre olmuştu örüklü kızla beraberliğim.Kantinden aldığım hiçbir şeye dokunmadı.Bir kelime dahi etmedi.İkimiz, sessizce etrafa bakınıyorduk.Ve birden ayağa kalktı çocuk.Karşıdan aceleyle gelen yaşlı kadına doğru koştu.Kadın;
---Ne! Ne oldu?Ağlama! Anan nerde? Yaktı oğlumun başını!Ölmedi he mi?
Çocuk gözlerini ovuşturarak kendisini itekleyen ihtiyar kadından uzaklaştı. Hastane kapısını gösterdi ince parmağıyla.Kadın hızlı adımlarla hastaneye girdi.Ardı sıra bir kadın ve bir yaşlı erkek daha. Girmeleriyle çıkmaları bir oldu.Yaşlı adam yanındaki genç kadına;
---Ölmüş he? Diye sordu.
--- He! karnındaki de… dedi cılız suratlı genç kadın.Ardından yaşlı kadın dizlerine vurarak çıktı.
---Ne yapacağız? O.pu yaktı oğlumun başını. Diye söyleniyordu.Örüklü kız üç kişinin ortasında durmuş, hangisi konuşursa anında onun yüzüne çeviriyordu yüzünü. Kasılmıştı.Bile isteye yapmıyordu bu hareketleri.Çok ortadaydı.Almak istedim kızı oradan, bir de kızmak akrabalarına.Çocuğu önemsemedikleri için. Atıverdim kendimi koruma içgüdümle.Küçük kızın omzunu tutup;
---Gel bir tanem biraz dolaşalım senle! Dedim. Kızı kolundan tutup çekti yaşlı adam;
---Kimsiniz? Dedi.

Kimdim? Bilemedim.Nasıl anlatmalı ki adama?
---Çocuk !…dedim bitiremedim lafımı.
--- Gereği yoktur bacım.İşin gücün yok senin?
--- …
---Yürüyün . dedi adam yanındakilere.Ve beraber hastanenin morg girişine doğru yöneldiler.Sonra birkaç kişi daha eklendi, küçük bir kalabalık halinde yön çevirip uzaklaşmaya başladılar benden.Yavaşça arkalarından yürüdüm. Arka bahçeye geçip oturdular. Uzak bir mesafeden de olsa örüklü kızı görebiliyordum.Endişeli bir bekleyişe girmişlerdi. Ara sıra içlerinden bazıları hastaneye girip çıkıyor, evrak işlerini takip ediyordu.Yeni gelenlerle birlikte uğultuları artıyordu. Ölen kadının ailesinden belli ki kimse yoktu. Çünkü kimse ağlamıyordu.

Örüklü kızı gördüm o ara.Bana doğru bakıyordu.Uzun uzadıya baktı. Bordür taşına oturmuş ellerini bacakları arasına sıkıştırmış öylece bakıyordu. Sonra bir adam geldi yanına, kaldırdı çocuğu. Kız arkada, adam önde yürümeye başladılar.O sırada adamın peşinden ayrılıp bana doğru koştu örüklü kız.
Karşıma geçip kollarını arkasına doğru germiş, göğsünü uzatıp öne haykırdı;

--- Benim adım Afife! Benim adım Afife! Benim adım Afife!

Sürekli aynı şeyi tekrar ediyordu bağırarak.Arkasından gelen adam hızla kucağına aldı örüklü kızı. Adama;
---Lütfen! Bırakın konuşayım! dedim arkalarından koşarak.
---Git bacım! Diyerek arabaya koydu Afife’yi.Arabaya girince sustu.Ve uzaklaşırken arka koltuğa küçük kafasını yasladı.Işıldayan örüğü düştü sol omzuna, eğip başını bakarak bana öylece gitti.

Ne zaman arka koltuğa başını koymuş, dışarıya bakan bir çocuk görsem, derim ki; ‘’ onun adı da Afife.’’ Geçmişle hesabı bitmeyen bir Afife daha. Bu arada Afife isminin anlamı ‘’namuslu, iffetli ‘’ demekmiş.

Sevda Karakaya

78-Ardahan Doğumluyum.İşletme mezunuyum.Muhasebe işi yapıyorum.Edebiyatla çok sıkı bir ilişkim olmamasına rağmen vazgeçemiyorum.Kendi arşivimde bir çok öyküm var ve yazmaktaki kastım hayallerimi aktarabildiğimi görebilmek. Bir başka deyişle cansız duran bebeklere ruh verebilmek.Fakat yukarıdaki öykü gerçek bir anımdır. Oradaki bebekler canlıydılar…
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 19-06-2012, 12:58
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart GİTME REYNA / Hüseyin Korkmaz

2./

GİTME REYNA



Durağan bir havaydı, Elbis’in soğuk duyguları ve içini puslandıran sıkıntısı vardı, sol yanağında elma kırmızısını andıran kızarıklık kaşındıkça yayılmış, derin bir boşluğu gözleri dolduruyordu ve ikimiz bir kayanın üzerinde oturuyorduk. Önümüzde uzanan çay sanki bir at gibi doludizgin akıyordu, yanımızdaki küçük tahta bavulumda yanları solgun parlaklığı paslanmış küçük bir ayna, bir çakmak ve kuru bir gül vardı.

- Bak Elbis; Reyna, bu üçünü saklamanı istiyorum, benim için bir kez, emin ol bu üç şeyin kavramsal değeri var, üç nesnenin sessiz dili ve yalnızlığı var!

Elbis ürküyordu, aynaya baktı, kenarı siyah pas tutmuş ayna ona korkunç, derin boşluğu andırıyordu, ona aynaya bakmasını söylerken çay sularının doludizgin akışına bakarak içini çekti, ya aşağı çaya atarsa? Ya unutursam her şeyi...

- Saklaman gerekir, yapma bu kaybetmektir!

Sonunda Elbis razı oldu, yüzünde derin bir kuşku içinde olduğu farkediliyordu. Ona yaklaştım, titriyordu ve yüzü solgundu, sol yanağın kızarıklığı daha çok belirgindi, kolumu beline sardım ve omzuna dökülen saçlarını okşadım. Tahta bavul kayadan kayıp taşlara çarpa çarpa çaya düştü. Kapaktaki sol menteşe kırılmış, sağ menteşe kapağı tutuyor, kapaktan su içeri giriyor, sanki dibe batırmak istiyor, suyun ağırlığından zorlukla yüzeyde duruyordu, sanki rüzgâr yok etmek için duygularımızı pençelerinin arasına almış uzaklara sürüklüyordu. Çevremizde her şey bulanık, anlamsız, gelişi güzel dağıtılmış gibi!
Gitmeliyim Reyna, dedim. Elini bana uzatıp cebinden çıkardığı beyaz ve kan lekeli mendili verdi. “Sen de bunu sakla!”
Çay yavaşladı, dalgalar sustu ve göğün keskin rengi- koyu mavi- güzeldi. Reyna göğe baktı, bir an ferahladı ve sonunda hıçkırıklar içinde bir şeyler söyledi. Çok telaşlandı, yüzü sararmıştı ve hıçkırıklara boğulmuştu, kalkmasına yardım ettim.

Gözleri yaş içinde kalmış, avucuyla siliyor, üzgün ve kederli, bana bakarak:

“Bir daha hiç görüşemeyecek miyiz?” dedi. “Her şey, ifadesiz ve anlamı yitirilmiş birkaç sözcüğe sığdırılmamalı!”
Biraz kendine geldi, kabullenişin verdiği gücün etkisiyle bana baktı, o üç nesneyi bırakmış mıydı yoksa geçici olarak onları gelişigüzel bırakıp öyle mi ayağa kalkmıştı? Bende karşısında durmuş düşünüyor ve ellerime bakıyordum.
Ellerimi tuttu ve sıkıntımızı dağıtmadan uzun bir süre geçirdik, gidişimin bırakacağı hüzün onu rahat bırakmıyordu. Bunu merak ediyordum, yoksa suskunluğu bu yüzden mi? Reyna, sabırsızca, üzgün ve dudakları titreyerek yüzüme baktı, konuşamayacağını anlayınca ben konuştum, ah! Şu sessiz ve derin gözler, böyle sevgi dolu haykırışlar yüklü bir yürek, destanı geride bırakılmış o yüz yeniden acı çizgileri ifadesine yerleştirmiş bir şey sormak istiyordu ama kelimeleri boğazına takılıyordu, üzgün, çaresiz ve endişeliydi. Yüzüme bakamadan

-Ne zaman gidiyorsun?
-Yarın, sabahın en erken saatlerinde!

Tekrar göz göze geldik, siyah ve yaşarmış gözlerini güneş tırmanıyordu, kırpsa kirpiğine gölge düşüyordu sanki! Benim ayrıntılar içinde kıvranışımı izledi, tüm yüzümde acıya sarılmasam ne yapabilirim bilmiyordum. Kıvranışı söz ve anlatıya çeviren bakışım emin olamasam da onu endişelendirmişti, Reyna, zavallı kız gözlerime bakamadı, gözleri kızarmıştı.
“Gidelim mi?” diye sordum.
Başını evet anlamında salladı. Yüzüme, dudaklarıma baktığını gördüğümde elindeki ayna, çakmak ve kuru gül gizemini bize hatırlattı. Zavallı kızın yüzü bembeyazdı, titriyordu.
Reyna, sessizdi, düşünceliydi. Ruhu buz tutmuş. Hep üşüdüğünü hissettim, haykırmak için çırpınıyordu sanki. Fısıldadı:
- Seni hiçbir zaman unutmayacağım, unutma; seni hep bekleyeceğim!

Çayın haykırışı, gökyüzünün dinleyişi gibiydi.Ninniler ki, zaman beşiğinde uyur, kınasız keklikler müziği huşu içinde! Yavaşça söyledim bunları, bu sözleri duymuş muydu? Sessiz ve dirençsiz kalmam korku verici geliyordu, ancak şimdi korku ve tedirginlik, hüzne, çaresizliğe bir anlam ifade ediyordu. Gidişin bırakacağı yokluk, öncülsezgisini koruyordu, çünkü geride kalan için de gerekliydik: ben ve yokluk…yine iki kişiydik! Reyna ne söyleyeceğini bilmiyordu, çırpınıyordu da, gidilen yerin değeri önemsizdi yeter ki kişiyi öldürmesin.


Ellerini kavradım, bağrıma götürüp sıkıca tuttum, o sırada Reyna’nın ellerinin buz gibi oluğunu hissettim. Bana sarılmak istiyordu, tek başına olacağı için korkmuştu hem de yüzü sapsarıydı. Güçlü görünmeye çalıştığı her halinden belliydi, belli ki bu güç gösterisi uzun bir süre sergilenecek, ben yokken de böyle güçlü duracak mıydı? Elini bırakırken korkuyla sallandığını gördüm, gözlerini kapadı ve iki gözünden yaş düştü. Reyna şimdi ne yapacak bilmiyordum, sadece bitkin olduğunu gördüm, yüzündeki ifadeler kendisinin de bir türlü anlayamadığı bir ifade karmaşasıydı çünkü.

Sonra eylül bitti.

Gitme saati geldi, vakit sarsıcı ve sıcaktı… Çay ayağımızın dibinden gürültüsünü yitirdi. Doğa resmen dilsizdi ve bir kuş siyah tüy döktü. Sordu; bu verdiğin ayna, çakmak ve bu kuru gül, neden?

-Aynaya her bakışında, gözlerinin içindeki bakışımı hissetmeni, bu duygusal yakınlık, dayanma gücü verir. Çakmak; kalbe düşen aşk denen ateşi simgeler ki içindeki aşk ateşini sakın söndürme! Kuru gül, aşk için ölümün simgesi. Unutma bunlar seni diri, güçlü ve umutlu kılacaktır.

Ayna, Reyna’nın elinde güneşi yansıtıyordu. Konuşmayı kestik, zavallı Reyna’nın şimdi ne düşündüğünü bilmiyorum.

Yola çıkmadan önce son görüşmemiz bu oldu, akşamüstü Reyna’nın kesme taşlardan yapılmış iki katlı, bahçeli evin yakınına gittim. Reyna’nın evi ile dar sokakları kasvet veriyordu bana ve havanın soğukluğu beni üşütmüştü. Sonbahar kendisini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı, ağaçların yaprakları sararıyordu ama yine de canlıydı, bahçe kapısına doğru gittim ve kapı aralığından evi gözetliyordum, Reyna balkona geldi, bir aşağı bir yukarı yürüyor, arada bir gökyüzüne bakıyor, sonbahar rüzgârı saçlarını dalgalandırıyordu. Ağaçların tepesinde yapraklar dökülmüş, birlikteyken, konuştuklarını, konuştuğu anı hatırlıyordu ve yüzü oldukça üzgün, bakışları kederli hâle geldi, ağlıyordu.
Ve ben rüzgârın döktüğü yaprakların hışırtısı arasında fısıldayarak
- Seni hep seveceğim.’ dedim.
Gözlerimdeki yaşarmaları kolumla sildim. Varlığımı hissetmiş gibi etrafa bakınıyordu, telaşlı görünüyordu. Sessizce oradan ayrıldım.
Uzun yıllar önce yaşanmış bu trajedi bize sevgiyi kaybettirmişti. Hazin yıllardı o yıllar! Buruk, silik, sönük, sessiz mutluluklar içindeyim şu an. Sürgün izlerini biriktirdim ve doğduğum yerleri ziyarete geldim, bırakılan izleri yeniden görmem gerekiyordu. Evet, Reyna’yı hasbel kader doğduğum yerlerin ziyareti esnasında gördüm, şimdi evli. Onunla karşılaştığımda yüzünde kırışıklıkları artmış ve oldukça bitkin bir hâli vardı. Bakışı da sönüktü. Uzun yıllar cebimde özenle sakladığım, şimdi ise kirli ve kan lekeli tuttuğum mendili çıkarıp kendisine uzattım, o an yıkıntı anıydı, zaman ve hava yine durağan, o günkü gibi. Gözyaşını sessizliğe dökerek hızlı adımlarla gitti. Küçük bir kabuk bağlamış aşk yarası yine kanadı. Sakladığım mendil hayatımda en mutlu, en güzel şeydi. Ama ona verdiğim hatıralar hâlâ duruyor mu hiçbir zaman öğrenememiştim…


-SON-

Hüseyin Korkmaz

1980 Malatya doğumluyum ve burada yaşamaktayım. Şiir ve şiir üzerine yazılar da yazıyorum.

NEDEN ÖYKÜ?

“ Yaşam kumaşında özgün ve çarpıcı yeni bir desen yaratma olanağı sunduğu için! ”
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 20-06-2012, 12:44
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart Mor Parmaklar / Fatma Gür

3./

Mor Parmaklar

“Bilmiyorum, yemin ederim ablam kendisiyle ilgili benimle tek kelime konuşmaz” dedikçe babam tokatları, tekmeleri bedenime indiriyordu. Gözlerimden yaşlar göğün ağlamasından çok akıyordu. Tekmeleri, tokatları bütün öfkesiyle, asıl suçluyu bulmuş gibi indiriyordu babam. Sövüyor, sayıyor, öfkeden gözleri yuvalarında oynuyordu, annem: “ Dur, yapma, bak ona bir şey anlatmıyormuş, bunun ne günahı var onun kaçmasından.”demiyordu. Onun öfkesi de gözlerinde çakmaya hazır şimşek gibi şavkıyıp duruyordu. Sövmesi, dövmesi babamın öfkesini dindirmiyordu, kalın şişe dibi gözlüğünden tek çizgi ve bomboş bakan gözbebekleri şimdi, demini almaya durmuş zehir yeşili kalınca bir çizgiydi. Bu çizgiden kin, öfke, gaddarlık, düşmanını bir an önce yok etme kararlılığı keskin bir kılıç gibi parlıyordu.

Gerçeği söylüyordum, ablam çok az konuşur benimle, hatta çalıştığımız yerde abla, kardeş olduğumuzu amcam demese kimse inanmazdı. Ablamla amcamın kuaför salonunda çalışıyoruz, meslek öğreniyoruz, annem de babam da okutma taraftarı değiller, bunu bildiğim için öyle ders heveslisi olmadım, gidip geldim okula. Ama ablam bana benzemez: O; hırslı, okuma meraklısı, güzel bir işi olsun, üniversiteyi okumak ister. Avukat olmak en büyük hayali.

Ne yazık ki bunu bizimkilere söyleyemedi, dedim ya babamın fikri belliydi ve bu fikrini her fırsatta dile getirirdi ki başka düşünceleri olan ayağını denk alsın. Ablam suskundu hep, dili gibi yüreği de suskundu. Azdan az konuşur. Gözleriyle anlatırdı diyeceğini; gözlerden, hareketlerden alırdı ne istendiğini. Bir gün olsun babamla, annemle tartıştığını görmedim, duymadım. Bakardı ki evde huzursuzluk var, başım ağrıyor der yatağına gömülürdü.

Babamın tekmelerini yerken dünya kadar şey geçiyordu aklımdan, hem ağlıyor hem de bu size anlattıklarım peş peşe öyle hızlı geçiyordu ki gözümün önünden. Ablam, ben, babam, annem, amcam, kuaför salonu, arkadaşlar, çıraklık eğitimi merkezi, Ali- ablamın Ali’si; oysa Ali, üvey halamın oğlu, babama dayı der- ablamın kuafördeki arkadaşı Cansu’nun yakıştırmasıydı, ablam bu yakıştırmayı bilmiyor, bilse Cansu ile arkadaşlığı o dakikadan sonra olmazdı.

Tekmeleri, tokatları yedikçe yaşama dair bütün güzel duygularım, düşlerim yüreğimde bir bir eriyordu.

Yüreğim nerdeydi? Yüreğim, sol yanımda duyduğum; acı, sancı, sızı mıydı? Güzelliği yitirdi yüreğim, güzel olan hiçbir şey yoktu düşümde. Ağlamak, hem de hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum, nefesim kesilinceye kadar ağlamak… Ağlamaktan başka bir şey bilmiyordum, başka bir şey de istemiyordum; ama bitmişti gözyaşlarım.

Ben küçülmüş, kırılmış, incinmiş yavru bir köpek gibi tekmeler bedenime değdikçe bir köşeye büzülüyordum.

Yorgundum, bitkindim, bitmiştim. Uyumak, uyumak, günlerce bir ölü gibi uyumak istiyordum. Tek kelime söylensin istemiyordum. Dilim lâl ötesi suskun, yüreğimde yaşama dair bir çırpınım yok. Kulaklarıma sesin tek tınısı değsin istemiyordum, canlı bir ceset misali uyumak istiyordum, uyanmamacasına uyumak istiyordum.

Babam, evin içinde söve saya dolanıp duruyordu. Arada tekme tokat girişiyordu bana, ben büzüştüğüm yerden gözlerimde bin nefret bakışlarımı yerden kaldırmıyordum, dilim söz söylemeyi oracıkta unutmuştu zaten. Sözcüklere sığmayan nefretim bakışlarımda suç işlemeye hazırdı, ama ben biçareydim, kime sığınacaktım ki, kimsem yoktu ki ailemden başka, zincire vurulmuş bir mahkûm gibi öfkemi bakışlarıma vermiştim. Anneme baktım bir anlık, gözlerimdeki nefretin öfkesini gördü, başıma bunları da getirdiniz der gibi suçlayıcı baktı, yine yüreğinden akan bir güzel söz yoktu.

Nefret ediyordum babamdan. Annem bizi sevdiğini söylerdi, bu nasıl sevgiydi böyle, çaresiz bir köpek yavrusunun karşısında bu kadar katı nasıl durabilirdi? Sildim onu yüreğimden, sevmiyorum annemi.

Böylece uyumuşum, uyuduğumu hatırlamıyorum. Günün ilk aydınlığında gözlerim kendiliğinden uyandı. Oysa on kere zil çalar, duymazdım ben, uyku benim sevdiğimdi, hele sabah uykusu, ne kavgalar ederdik ablamla onun uyandırmasıyla kalkmıyorum diye, kahvaltıyı bir gün hazırlamıyorum diye ne ağız dalaşları ederdik, ama sessizce olurdu kavgalarımız, ikimiz de babamın Nemrut öfkesinden korkardık, annenim de ne olursa olsun babamı koruduğunu adımız gibi bilirdik. Bu yüzden anneme kendimizle ilgili çok şey anlatmazdık, ben arada bir iki şey söylerdim; ama ablam asla anlatmazdı, annemin her duyduğunu o günün gecesinde babama ulaştırdığını bilirdi.

Gün boyu işyerinde içi boş bir beden gibi dolaştım durdum, yaptığım işlerin farkında değildim, kurulu bir robottu bedenim. Amcamın bizimkilerle konuşmalarından anlıyorum ki ablamdan daha bir ses yok. Eve gitmek istemiyorum; ama elim kolum bağlı, gitmek zorundayım, amcamı zorda bırakmak olurdu eve gitmemem, babam bir suçlu arıyor zaten yaptıklarına. Hem ablamı istemediği adama zorla nişanladı, hem de amcamın “Kız istemiyor.” demesine çok kızmıştı, annem de babamın tarafını tutmuştu. Babama: “ Kardeşin işimize karışmasın, kıza akıl da vermesin demişti. Babam dünden razıydı ablamın ya da benim bir an önce koca sahibi olmamıza. Ama koca dediği adamı sevmişiz sevmemişiz, umru değildi, hatta kızı sevdiği çocuk istemiş lafı olsun istemiyordu, kızı görmüşler, beğenmişler, istemişler, ailesi de vermiş durumunu çok istiyordu, o zaman kızın alnı ak, bedeni pak imiş, bir anne baba için en onurlusu buymuş.

İtilmiş, horlanmış, ezilmiş bir sokak çocuğunun hırçın bakışları gözlerimde. Yüreğimde kimseye güven yok, herkes acımayı unutmuş. İnsan ya da çocuk kavramı kimsenin gönlünde yer etmemişti, bütün bu kalabalığa rağmen yapayalnızdım, kimsesizdim, gözyaşlarımın anlamı da yoktu, ağlamak bedenime söz geçiremediğim çaresizliğimdi.

Eve gitmek istemiyordum; ama başka çarem yok, sokak çocuğunun evi sokaktı, ya benim evim? Yüreğimde azalıyor mu çoğalıyor mu, bilemediğim; ama bütün bedenimi hasta eden bir gelgit sancı sarıp bırakıyordu. Kusasım geliyordu, kusamıyordum, gözlerim ağıt dolu ama ağlayamıyordum, ağzımın içi kupkuru, dilim lâl olmuş dönmüyordu yüreğimi anlatmaya.

Ev, sessizliğin ötesi sessizdi. Babam işten dönmemişti. Annemin yüzünden dünyanın bin kere üstüne yıkıldığını görüyordum. Bir suçlu arama ifadesiyle gözlerini yüzüme dikti: “ Baban, çalışmaya artık gitmesin.”dedi. Bu sözü duyar duymaz kolum kanadım kırıldı, ölüm daha uygun seçim olurdu bana. Bütün gün annemin, babamın şikayetlerini, kendileri dışındaki herkesi suçlamalarını dinleyecektim. Allah’ın işte şimdi hemen canımı almasını istedim, ölümü o an ne çok arzuladım. Ve peşi sıra bir ağıt tuttu yüreğim, sessizce ağladım, ağladım. Hıçkırıklarımı içime gömerek ağladım.

Karanlık her yeri içine aldı. Bir günün bitimi bu saatle başlar. Bir gün oldu ablamın yokluğuna. Babam hâlâ görünürlerde yok, inşallah bir şey olur da dönmez, dönemez eve dedim içimden, hatta onun ölümünü bile istedim, günah bile olsa, evet babam ölsün istedim. Onunla çok şey paylaşmazsak da ablamı özledim, onun suskun ve dik duruşunu özledim, meğer susarak bile bana çok şey anlatırmış, şimdi anlıyorum, beni bir kerecik kırmadı, babamın hışımlı bakışlarını görür görmez çıkardı odadan, bir baş hareketiyle de beni de yanına alırdı, ben bunları farkına varmadan ama isteyerek yapardım, sahiplenilmiş, korunmuş küçük bir kedi gibi sessiz bir nazlılıkla ablamı izlerdim.

Babamın belli bir tonu olmayan ve kulak tırmalayan kalın sesiyle kapı açıldı, yanında Ali vardı, ablamın Ali’si. Zayıf bedeni bir kat daha zayıflamıştı, korku bedeninden ayaklarına, ellerine ve gözlerine oturmuştu, idamını bekleyen ama suçu nedir bilmeyen bir zavallı mahkûm duruşuyla gözlerindeki korkuyu nasıl saklayacağını bilmiyordu. Bizi odadan kovdu babam, babamın öfkeden dönmüş gözlerinden annem sonucu tahmin etti, etekleri tutuştu ama korkudan çare de düşünemez hâldeydi, ağlamıyordu annem. Yüzü birden çok yaşlanmıştı, bedeni kadın bedeni değildi o an, bir savaşçıydı, hiçbir savaş malzemesi olmayan yüreği güçlü bir savaşçıydı duruşu. Hemen mutfaktan çıktı annem bana da gel diye el etti. Salona, babamla Ali’nin yanına geldik. Biz içeri girer girmez babam küfretti, çıkın diye bağırdı, annem : “Çıkmıyoruz!” diye diklendi babama, çıkmadı, ben de çıkmadım. Babam iyice kudurdu; ama annem savaşçı tavrından vazgeçmedi. Ali’ye baktı annem: “Ne istiyorsun bu garibandan sen, hiç vicdan, hiç merhamet yok mu sende? Baksana idamlık gibi titreyip duruyor? Bu zavallının suçu ne?” Babamın kalın sesi bütün evi doldurdu, konu komşu babamın şerrinden çekinmemişlerse kulak kesilip duyuyorlardır. Babam: “Bu piç kandırmış kızı, bu piç soğutmuş kızı nişanlısından.” Annemin : “Kim dedi?” sözünü duymadı babam. Var gücüyle Ali’ye tokatları indirdi. Dudağından kan aktı Ali’nin, tek kelime konuşmuyordu, cesur durmaya çalışıyordu. Babam hor görme ses tonuyla alaycı alaycı güldü : “Ne diyorlarmış kuaförde sana lan Mine’nin Ali’si! Lan ben sana burayı dar ederim bilmiyor musun bunu! Konuş şimdi neydi planlarınız Mine’yle? Anlat hadi lan!”

Ali, durmadan titriyordu, gözlerinde cesaret, ellerini yumruk yapmıştı, dudağındaki kan kurumaya yüz tutmuştu.

Babam odayı adımlayıp duruyor, ağza alınmayacak küfürler savuruyordu arada, küfürleri üçümüze bakarak söylüyordu. Annem, her an suç işlemeye hazır bir katil gibi babama bakıyordu. Ali’ye, bana bakarken bile öfkesini yumuşatamıyordu. Babam Ali’ye okkalı bir tokat daha atınca annem hem hıçkıra hıçkıra ağladı hem de soluk almaksızın içindekileri dökmeye başladı: “Yeter! Yeter artık! Yeter senden çektiğimiz sebepsiz korkular, Azrail misin ki can alırcasına bu zavallıyı dövüyorsun? Yüreğinde şuncacık sevgi yok mu ki bunca sene bu çocukları Azrail bakışlarınla korkuttun? Yüreklerince baba demelerinde bile tokadı indirdin gözlerinle, sözlerinle, ben kendimde değilim, beni zaten ezeceğin kadar ezdin, döveceğin kadar dövdün, küfürlerini sevgi saydım çocuklarımın hatırı için. Senin eve gelmeni beklemedik hiç. Çünkü her gelişin öfke, küfür, dayak. Kız büyüdü, bir an önce evden çıksın da n’olursa olsun dedin, sevmiş mi, onunla yaşamaya evet der mi, umrunda olmadı senin. Kız ta başında dedi ben istemiyorum bu adamı diye, sen ne yaptın, istemeye gelenler gittikten sonra kızın ağzının üstüne tokadı yapıştırdın. O gece Mine bana ne dedi biliyor musun: “Olsun bu iş anne babamdan da kötü değildir ya.” Sabaha kadar ağladı kız, sen ne anlarsın merhametten, sevgiden!

Babam, bazen annemle göz göze geliyor, annemi dinliyor, saniye geçmeden sövmelerine devam ediyordu. Bana, anneme bakıp işaret parmağına bütün kinini, bütün öfkesini yükleyerek: “Siz nankörsünüz, kızmayayım da gidip milletin altına mı yatsın kızların!” bu sözü annem duyunca: “Yazıklar olsun sana, seni dışarıda görenler adam sanırlar, gelsinler de hâlini görsünler, yazıklar olsun! Sana bir şey diyeyim mi?”

Annem artık sakin konuşuyordu, öfkesini kontrol altına almıştı. Babam, annemin sakinliğini ve kendisini umursamadığını görünce çileden çıktı, daha da yüksek perdeden bağırmaya başladı: “ Kim bilir kızın nereye gittiğinden de haberin vardır senin kaltak?”dedi, annem “kaltak” sözünü duyunca acı acı güldü: “İşte sen busun”dedi, beklenmedik bir ölüm haberi almış gibi birden ağlamaya başladı. Konuşmak istedi, sesi ağıtla tıkandı, yutkundu, gözlerini sildi, tutamıyordu gözyaşlarını, sildikçe peş peşe yaşlar daha çok akıyordu. Babamın söylenmelerini duymadan bir süre ağladı annem. Ben de ağladım. Ali, korku filmi izliyormuş gibi nefessiz oracıkta duruyordu. Birden Ali’nin parmaklarına gözüm kaydı, eskisinden daha çok morarmışlardı, sıcağı, soğuğu hissetmediğini söylüyordu Ali.

Babamın öfkesi bozdu odanın suskunluğunu: “İşten ayrıldın ki birlikte kaçasınız değil mi lan?”

Ali’nin hıçkırıklarını duyduk: “Hayır, Ahmet abi sigortalı yapmamış beni beş aydır, kaç aydır bu mor parmaklarla çalışıyorum, parmak uçlarım donmuş gibi, sigortalı iş bulurum diye ayrıldım üç gün önce.”

Babamda zerre yumuşama olmadı, kötü sözlerine, kendisinin haklılığını bağıra bağıra ve tekrar ede ede konuşup duruyordu: “ Hepsi nankör bunların, anne böyle konuşursa kızlar nasıl olur anlayın!”

Annem, yanıma geldi, sonra Ali’ye baktı: “Kalkın gidiyoruz bu evden, bu zalim diyeceğini dedi, Mine’nin yanına gidiyoruz, nereye mi? Büyük halanın yanına, sen ablana da zamanında orospu demiştin, senin dediğin adamı almadı diye demiştin ve defterden silmiştin onu, kocası öldü, bir oğulla bir başına kaldı başın sağ olsun bile demedin. Sen bir zalimsin. Haydi çocuklar burada durulmaz artık halaya telefon etmiştim Mine’yi almaya geleceğiz diye, şimdi biz de oraya Mine gibi bu zalimin şerrinden kaçalım dedi ve çantasını alır almaz çıktık evden.

Babamın defolun deyişi koridoru çınlattı.

Fatma Gür, Haziran, 2012





Neden öykü: “ Hayatta yaşadıklarımız ortak dilimizdir.”
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 20-06-2012, 18:53
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart GÖZLÜK / Öztekin Düzgün

4./

GÖZLÜK

Eve kapanıp kendimi rahatlatacak kadar yaşam deneyimine sahip olduğumu düşünmüyordum. Ama o sahil kenarında, bankta oturuyorken, şairlerin evlerine kapanma ihtiyaçlarını anladım diyebilirim. Orada denizi arındırmak evde deniz kurmaktan daha zor. Çok acı; gasp edilmiş şairlerin ilhamları…

Abim gitti… Onu sömürü cehenneminin içine kendi ellerimizle attık. Karşı çıkmadı, konuşmadı, vizesini aldı ve… Denizine, yeşiline, halklarına gönülden bağlılık duyan bir insanı, sınır dışı edercesine kovalamamızı vicdanıma nasıl anlatabilirim ki? Gitmesin diye verdiğim mücadelenin karşılığı olarak hayıflanmalı mıyım şimdi? “bir de bunu deneyelim” dediğini duyar gibiyim yine, hava alanında söylemişti, giderken… Cebimde sıkı sıkı tuttuğum ellerim rüzgârla buluşmak için kendini bana hatırlatıyorken, onların fazlaca terlemesiyle o bankta oturuyor olduğumu anlayıp kalktıktan sonra ağlayabileceğim hiç aklıma gelmezdi…

Çaldığı ıslıklarla kapıya topladığı köpeklere yemek artıkları vererek, köy hayatının üzerinde bıraktığı hayvan sevgisi özlemini gideriyordu sanki. O, köyü seviyordu, Avrupa’yı değil. Özlediği yer orası değildi; insan görmediği yeri özleyemez ki!

Abim, uzunca bir süre simit sattı, ortaokul boyunca… Bana hep, yaptığı işte en iyi olan biri gibi gelmiştir. Hiç iade olmazdı onda. Gerekirse meydan meydan dolaşır, “Gözlük’ün simitleri bunlar, çıtır çıtır, tazeee!” diye bağırır ve elindeki bütün simitleri satardı. İnsanlar severdi onu, gözlük taktığı için camia ona ‘Gözlük’ lakabını takmıştı. Akşam eve gelirken ara sıra bana da simit getirirdi. Hatırlıyorum, o simitlerden aldığım tadı, hiçbir şeyden almazdım…

Tuttuğu takımın maçlarına gitmeyi çok severdi. Ortaokuldan sonra liseye gitmeyen abim, simitçiliği bırakıp bir mobilyacıda çalışmaya başlamış ve daha fazla para kazanır olmuştu. Kazandığı paranın çok az bir miktarını kendine harcamaya başlamıştı. İşte bu parayı daha çok maçlarda harcıyor ve bundan hiç gocunmuyordu. Maç günlerinin izinli olduğu güne denk gelmesi onda heyecan yaratırdı. Ogün erkenden kalkar, çayı demler, annemle birlikte kahvaltıyı hazırlardı. Kahvaltı sırasında ben hep onu izler, onun yediği gibi yemeğe çalışır, her hareketini taklit ederdim. Kahvaltıdan sonra küçücük elbise dolabına özenle sakladığı formayı ve atkıyı heyecanla çıkarıp giyer ve o sıra gözlerinden saçılan ışık tüm odayı ısıtır gibi olurdu. Ben büyüyünce, beni de maçlara götüreceğine dair söz verirdi, sözünü tuttu da… Maç gününün akşamı ben, onun gelmesini beklerdim. Çok erken giderdi ve dönüşte çok acıkmış olurdu. Eve girer girmez lavaboda elini yıkar, mutfağa girer, annemin onun için hazırladığı yemeği yemeğe başlardı. Bütün bunlar olurken ben onu izler, peşinden giderdim. Bir yandan yemeğini yer, bir yandan da benim sorduğum sorulara cevap yetiştirmeye çalışırdı;

Stat çok mu büyük? Televizyondan bir sürü insan görünüyor ya abi.
Çok büyük tabi, abisinin gülü, kocaman kocaman!
Hee… Peki ya goller nasıl oldu, televizyon göstermiş, de baba da açmadı. Hagi gol attı mı? Ayağına bir şey olmadı ya onun, çok iyi oynuyor diye hep vuruyorlar ayağına dimi?
Gol attı yine, uzaktan hem de! Vuruyorlar ama o da çok güçlü abicim, o yüzden bir şey olmaz ona, merak etme sen.

Sonra benim yüzüm güler, abim bu durumdan memnun olurdu. Yemeğini bitirir odaya geçerdi, ben de peşinden…

Akşamları iş dönüşünde mutlaka eli dolu eve gelir, bana çikolata, şeker gibi her çocuğu sevindiren şeyler getirirdi. Saatin hep sekiz olmasını isterdim ben de. O gelir gelmez okuldaki olanlardan bahseder, bir çırpıda her şeyi anlatırdım. O da beni gıdıklar, benle oynar ve oyunun sonunda cebinden benim için aldığı tatlıyı çıkarıp verirdi. Hep o anı beklerdim. Bir maaş gününde, bir poşet dolusu abur cubur getirdiğini hâlâ unutmam… Ve babamın ona bu sebepten kızdığını…

Çok küçük yaşlarda yakalandığı astım hastalığı onu tüplere bağımlı yapmış olsa da hayattan tat almasına engel olamamıştı. Düğünlerde çok iyi halay çeken ve her düğüne gelenin, oyunlarını görmek istediği üç-beş genç arasında o da vardı. Bir kına gecesinde gözler onu ve arkadaşlarını arardı.

Sonra abim büyüdü, hoş; bana hep büyük gelmişti… Bir kıza âşık oldu. Evlenmek istedi. Olmadı. Daha az konuşur oldu, daha az güler oldu. “- Bir ev ” diyordu, “- sadece bir evim olsaydı hiç yoktan, işte o zaman çok daha başka olurdu her şey”. Bir ev alabilmenin külfetini sırtında hissediyor ve o eve hiçbir zaman ulaşamayacağını düşünüyordu. Yeryüzündeki trilyonlarca evden biri dahi onun, bizim değildi. Bu komik durum onun yüzünü güldürüyor, sinirlerini bozuyordu. “– düşünsene, milyonlarca ev var, milyonlarca evsiz var. Gülmeyip de ne yapayım” der ve sinirlerini boşaltırdı. Abimdeki bu bilinç lisedeyken okuldan kovulduğum zaman yanımda olmasını sağlamıştı. Okuldan kovulduktan sonra dışarı çıkıp dolaşma hakkını görmüyordum kendimde. Saatler boyu kapının önündeki merdivenle kitaplığım arasında mekik dokuyor ve hiç konuşmuyordum. Elimdeki kitapların hepsini okumuş ve yeni kitaplar edinmek istemiştim. Bir sabah kalkınca, başımın önünde gördüğüm birkaç roman, bana abimin her zaman büyük bir adam olduğunu anlatmıştı.

Bütün bunlar zihnimim dehlizinde hızla yuvarlanırken, zaman bir hayli ilerlemişti oturduğum o deniz kenarında, öyle ki; soğuk almaya başlamıştım… Küçük yaşlarında geldiği İstanbul’u bir Aralık günü terk edişi, sonbahardan yorgun dönen rüzgârı asi bir ejderhaya çeviriyordu sanki. Oturduğum banktan kalkıp deniz kenarında öylece yürümeye başladığım zaman, bana doğru gelen simitçi çocuğun kafasındaki simit tablasına kazınmış olan ‘GÖZLÜK’ yazısını görmem, gözlerimden akan yaşların ve boğazıma düğümlenen koca bir cevizin gerekçesiydi…




Öztekin Düzgün




Özgeçmişim:

1989 yılında Erzurum’da doğdum. Ailem İstanbul’da, ben ise Kocaeli’nde yaşamaktayım. Kocaeli Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü 3. Sınıf öğrencisiyim. Öykü, şiir ve inceleme yazıları yazmaktayım. Yazdıklarım Akatalpa, Deliler Teknesi ve Öykü Teknesi adlı dergilerde yayımlandı.


Neden Öykü?

-Öykü okuduğum zaman inanılmaz haz alıyorum. Aynı şey diğer edebi türler için de geçerli şüphesiz ama öykünün bende yeri ayrı. Yeryüzünde küçük bir alan işgal ettiğimin farkındayım. Öyküler de -biçimsel olarak- edebiyat dünyasında böyle bir alana sahip. Kendimle öykü arasında böyle saçma bir özdeşim kurduktan sonra başka bir cevap vermek isterim; büyük betimlemelerden, ayrıntılardan sıyrılıp göstermek istediğini net bir şekilde anlatmaya çalışan türler olarak öyküler, benim hayatımda fotoğraf görevi görmekteler. Bir kesiti görmek, göstermek isteğim beni bu alana itti. Şu an kendimi roman yazacak kadar pişmiş, bekleyebilen bir insan olarak görmüyorum. Ama nereden geldiğini bilmediğim anlatma içgüdüm, öykü yazmak için sabırsızlanıyor. Anlatacak uzun hikayem yok, ama söyleyecek sözlerim var. Bu yüzden, öykü.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 20-06-2012, 19:39
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart

Şiir Akademisi 2012 İlkyaz Dönemi Öykü Yarışmasına katılım süresi sona ermiştir. (Seçiciler kurulundaki arkadaşlarımdan değerlendirmelerini mail edresime göndermelerini rica ediyorum.) İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 30-06-2012, 19:52
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart

Yarışma sonucu (özel nedenlerden dolayı) 3 Temmuz 2012 Salı günü duyurulacaktır. Katılımcı arkadaşlarımızdan özür dileriz. İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 03-07-2012, 16:20
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart DEĞERLENDİRME RAPORU

DEĞERLENDİRME RAPORU



Şiir Akademisi 2012 İlkyaz Dönemi Öykü Yarışmasına katılan dört öykü seçici kurulun değerlendirmesine göre aşağıdaki gibi sıralanmıştır:

1- MOR PARMAKLAR / Fatma Gür – Ort: 82
2- AFİFE / Sevda Karakaya – Ort: 64
3- GÖZLÜK / Öztekin Düzgün – Ort: 58
4- GİTME REYNA / Hüseyin Korkmaz – Ort: 55



MOR PARMAKLAR adlı öyküsüyle Fatma GÜR , Şiir Akademisi 2012 İlkyaz Dönemi Öykü Yarışması “birincisi” seçilmiştir.


Fatma GÜR’ü ve yarışmaya katılan tüm arkadaşlarımızı kutluyor, yazın yolculuklarında başarılar diliyoruz.


İrfan MUTLUER
(Seçici kurul adına)

Özel Not: Değerli katkılarından dolayı seçiciler kurulundaki arkadaşlarım Rami, Gül Uğur, Aysel Ekiz, Emin Eser, Cahit Kaya ve Seda Han Doukas’a çok teşekkür ediyorum. İ.M.
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer

Konu irfan mutluer tarafından (05-07-2012 Saat 22:16 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 04-07-2012, 23:42
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart KİM, NE DEDİ?

KİM, NE DEDİ?


1-AFİFE / Sevda Karakaya

Rami: Özel nedenlerden dolayı değerlendirme çalışmalarına katılamamıştır.

Gül Uğur:Afife, yalın ve akıcı bir aktarım. Kurguya biraz daha içeriden bakıldığında; sözcükleri, nesneleri, anıları ve duygularıyla öyküyü doldurmaya başlıyor. Okuyucuya dramatik bir duyguyu çağrıştırarak bir tedirginlik yansıtsa da genel anlamda düzenli bir öykü.

Emin Eser: ...Öykülerin daha nitelikli yazılacağı umuduyla okumaya başlayınca karşımda kötü öyküler duruyordu...neyse, puanlamam ilk üç öykü için, 40 son öykü 50... birinci çıkmaz bana göre...Şayet birinci için yeteri puan olmazsa birincilik seçilmesin...

Aysel Ekiz:Anlatının başındaki alıntı ya da yazara ait cümleyi okuyunca sonrası için beklentimi daha yüksek tuttuğumu söylemeliyim.Anlatı diyorum,türe karar veremeyince kullandığımız dönem yazın ifadelerinden birisi bu.Artık eskisi kadar kesin çizgilerle ayrılmıyor anlatım türleri birbirinden.Türlerin birbirinin içinde eridiği çok başarılı anlatılar okuduğumu belirtmeliyim.
Afife için öykü-anı karışımı diyebiliriz.Kadına şiddet,küçük kıza ta doğumunda verilen isimle vurgulanmış:Afife…Buna benzer tekrarlara yabancı olmadığımızı düşünüyorum..İffet gibi.Mesela küçük kızın sürekli ellerini bacak arasına sokuşturuşu çok başarılı bir ayrıntı.Eğer dil-anlatım-estetik-edebi çizgi,
anlamında etkileyici olunabilseydi bu buluş öykünün anahtar ifadesi
olabilirdi.Fakat yazım yanlışları,zorlama sözcükle,estetik eksiklik anlatıyı yavanlaştırmış..temelsel,dolgun küfür,hükümran,dehşethane, örüklü kız…Bu sözcükler orada olmamalıydı,neden olmuş ki?illa olmalı mıydı?Kulağıma da okuduğuma da zarar verdi,tırtık oldu,akamadım….bunların mesela temel ya da asıl,okkalı bir küfür,örgülü-belikli kız olmasını istedim okurken.Tabii ben istediğim için değil,anlatının selameti için sanki.Sevgili Sevda Karakaya’ya yazmaya başladığımda aynı eleştirilerle karşılaştığımı,mutlaka dikkate aldığımı,zamanla okuyarak ve yazarak;yazarak ve yine okuyarak ve yazdıklarımı bazen karalayıp bazen atarak(ki her sözcük çok kıymetlidir yazan için) aşmaya çabaladığımı paylaşmak istiyor,başarılı öykülerini okuyacağımıza inanıyorum.

Cahit Kaya:Merhaba güzel kız!” diye başlamak yerine,
Annen nasıl? diye sordum başlaması daha iyi olurdu.
Anne’nin ismi nedir? Soralım hemşirelere..Diye (diyerek) küçük harfle
Kasılmıştı.Bile isteye yapmıyordu bu hareketleri.
Kimsiniz? Dedi. dedi

Öykü, güzel olmuş.
Anlatım ve kurgu iyi
Yazım yanlışları var

Seda Han Doukas:Özel nedenlerden dolayı değerlendirme çalışmalarına katılamamıştır.

İrfan Mutluer: AFİFE (anı öykü)öykü boyunca okumayı sekteye uğratan bir öykü.Ufak tefek yazım yanlışları okuru öyküden koparmasa da (zaman zaman) dilin akıcılığına engel oluyor. Anı öykü olduğu için de zaman atlamalarına takılmadan, düz bir anlatımla ilerliyor öykü. Heyecan yok, giz yok, estetik boyut da öyle.
Zaman zaman yazarın bocalamalarına rastlarsınız; yazar ya yazdıktan sonra tekrar dönüp bakmamıştır öyküye ya da yazılanları yeterli görmüştür.
“Sıhhiye köprüsü altında, günlerden unutmak isteyip ısrarla hatırladığım bir gün.” Bu öykünün ilk cümlesidir. Bu cümle ile öyküye başlarsınız ama öyküye dalamazsınız. (Sonraki cümlelerde de yazarın bocalamalarıyla karşılaşılır.) Neden köprü altı? Bunun yanıtını öykü boyunca bulamazsınız. Gereksiz bir kurgudur “Sıhhiye köprüsü altında”, rahatlıkla atılabilir. “Günlerden unutmak isteyip hatırladığım bir gün…” cümlesi daha etkili olurdu fakat bu cümlenin de öykü ile ilgisinin olmadığı anlaşılır bir süre sonra. Dolayısıyla birinci paragraf olmamıştır. Yazar öykü içinde öykü anlatmaya çalışır ki o birazcık kurtarmaya çalışır birinci paragrafı, bana göre son paragraf da fazlalık olduğu için bu iki (ilk ve son) paragraf olmayabilirdi.
“De” bağlacının hatalı kullanımıyla da karşılaşılır sık sık: “derece de” (birleşik olmalı “de” burada bağlaç değil), “kalabalıkta” (kalbalık da) gibi…
Bir de çelişkili bir cümleyle karşılaşırız öyküde: “Yüzündeki dehşeti ya da rahatlığı.” Bu cümlede cinayet işleyen bir insanın (ki görünmeyen) yüzünde rahatlık olmamalı.
“Herkes teker teker ne düşündü bilinmez ama varılan kanı kadının namussuzluğuydu.” Cümlesi herkesin ne düşündüğünün bilinmesini gerektirir. Bundan dolayı cümle hatalı kurulmuştur. Aynı cümle bana göre öyküden atılmalı ve öykünün satır arası olarak kalmalı, yazılmadan, okura hissettirilmeliydi.
“Ve yürüyoruz…”, “Ve kan erkeğin…” cümlelerinde olduğu gibi, “ve” bağlacı ile cümleye başlama son yıllarda sık sık görülmeye başlandı. Biz sadece buna dikkat çekelim!
“AFİFE” acı bir öykü, duyarlı bir öykü… Duygu boyutu öykü boyunca devam eden bir öykü. Bir çırpınış öyküsü…
Sevda Karakaya’dan öykü üzerinde biraz daha emek harcamasını bekliyor, çok daha güzel öyküler okuyacağımıza inanıyorum…
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 05-07-2012, 19:44
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.037
Standart

2- GİTME REYNA / Hüseyin Korkmaz

Rami: Özel nedenlerden dolayı değerlendirme çalışmalarına katılamamıştır.

Gül Uğur:Tüm tepkilere, tepkisizliklere, yadsımalara, unutmalara rağmen iç seslerini sürdüren okunması zor bir öykü.

Emin Eser: ...Öykülerin daha nitelikli yazılacağı umuduyla okumaya başlayınca karşımda kötü öyküler duruyordu...neyse, puanlamam ilk üç öykü için, 40 son öykü 50... birinci çıkmaz bana göre...Şayet birinci için yeteri puan olmazsa birincilik seçilmesin...

Aysel Ekiz:Sayın Hüseyin Korkmaz’ı da daha önceki öykü yarışmasına katılımından anımsıyorum.Ben kendisine Hemingway’in yazmak üzerine sekiz önerisini okumasını tavsiye edebilirim.Benim de masa başı not kağıtlarımdandır.Kendisine başarılı bir yazın ömrü diliyorum.

Cahit Kaya: “yanımızdaki küçük tahta bavulumda yanları solgun parlaklığı paslanmış küçük bir ayna,” açık değil.

içinde olduğu farkediliyordu. Ona ….

“Elini bana uzatıp cebinden çıkardığı beyaz ve kan lekeli mendili verdi” kan lekeli, beyaz mendil.
Tekrar göz göze geldik, siyah ve yaşarmış gözlerini güneş tırmanıyordu,
Reyna’yı hasbel kader doğduğum yerlerin ziyareti esnasında gördüm,

Betimlemeler güzel, kurduğun tümceler güzel.
Öykü daha açık yazılabilirdi.
Evlenmiş eski aşkına mendili niçin verdin?
- Bak Elbis; Reyna, bu üçünü saklamanı istiyorum, benim için bir kez, emin ol bu üç şeyin kavramsal değeri var, üç nesnenin sessiz dili ve yalnızlığı var!
Bunlar üzerinde durulmalıydı.
Başta saklamasını istediğin üç şey vardı. Atlamış olabilirim anlayamadım.

Seda Han Doukas: Özel nedenlerden dolayı değerlendirme çalışmalarına katılamamıştır.

İrfan Mutluer: “Gitme Reyna”nın yazım serüvenini (az da olsa) bildiğim için değerlendirme yapmayacağım, ancak önceki etkinliklerde olduğu gibi aynı hatalı cümle kurgularına kısaca değineceğim.
Giriş cümlesine dikkatinizi çekmek istiyorum. Hatırlayalım: “Durağan bir havaydı, Elbis’in soğuk duyguları ve içini puslandıran sıkıntısı vardı, sol yanağında elma kırmızısını andıran kızarıklık kaşındıkça yayılmış, derin bir boşluğu gözleri dolduruyordu ve ikimiz bir kayanın üzerinde oturuyorduk.” Henüz ilk cümlede bu öykü bitti!
Bir cümle daha alalım: “Çay yavaşladı, dalgalar sustu ve göğün keskin rengi- koyu mavi- güzeldi.” Burada da “güzeldi” yüklemi cümleyle uyuşmuyor. Eylem bildiren bir sözcük seçilmesi uygun olurdu.
Bunlara benzer pek çok hatalı cümle kurguları… Sevgili Hüseyin Korkmaz’ın cümle kurgularına (artık) biraz daha fazla dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum! Hatasız öyküler okumak ümidiyle…
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 08:29


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum