Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #61  
Alt 17-01-2009, 12:47
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -10-

Neyse! ..

Halamın anası olan koca halamın evindeydik.İki tabak turşu, mis gibi köy ekmeği, haşlanmış patates yemek için toplanmıştık bir araya. Gözümü ayıramıyordum sofradan. Kral sofrası gibi görünüyordu bana! .. Patatesler pastaya, turşular salama sucuğa dönüşüyordu bakışlarımda...Belki de çikita muza!..Öylece bakıyordum onlara...Bakışlarımın ötesinde altın saraylar, köşkler,malikâneler,konaklar şekilleniyordu ve ben onların oymalı kapılarından içeri girip, karnı tok bir prenses oluyordum...Oysa nasıl da açtı karnım!..Aç bir prenses olmak da zordu yani )))

Büyüklerden birinin ”hadi başlayın! “demesini bekliyorduk. Bu emri duymadan, elimizi bile süremezdik önümüze konulanlara; açlıktan ölsek bile! Bunu anlatırken büyük usta Ahmet Arif’ in “Adiloş Bebenin Ninnisi” şiiri geldi aklıma. O’nun kalemine ve duygusuna sahip dili, ne güzel anlatıyordu bu halimizi. Hepimiz biliriz o şiiri. O şiirin gerek yapı, gerek dil, gerek duygu yoğunluğuna erişmek haddimize düşmez elbet. Erişmek de istemeyiz zaten! Özellikle ben, Ahmet Arif! Bağışla beni ve sana yazdığım şiirimi oku lütfen!

seni her okuyuşumda Adiloş Bebem!
bir Ahmet Arif geçer şiirlerden
bir de yüreğim! ..
barajlar oluşur gözlerimde
ve
kapakları açılır savakların, kendiliğinden...

topraklar kayar yamaçlardan
sular basar ovaları....
yuvası bozulan bıldırcınlar havalanır yükseklere..
acı yumağıdır figânı...
ve
bir mahpus ölür zindanında sabaha karşı..

sabaha karşı
güneş açtığında
sular çekildiğinde yani
gözlerim yumulur...
bir bıldırcın yavrusu olurum
eli ayağı çamur kınalı...

anlarsın ya
biter açlığım
biter susuzluğum
biter yaşama kavgam, soluğum!...
ölürüm gayrı..

Acaba nereden, nasıl, kim tarafından verilen emirle! ..Bir bilebilsem! ..

Biz de almıştık emrimizi, halamın anası olan koca halamızdan.”Hadi buyurun! ” demesiyle birlikte uzandık sofraya,patateslerin en irisini, yani pastaların en kocamanını alabilmek için. Kabuğunu bile soymadan yiyorduk; ziyan olmasın diye. Turşunun ise bir damla suyunu bile akıtmadan katık yapıyorduk patateslere. Ne de olsa onlar bizim çikita muzlarımızdı. Bu kral sofrasından karnımız tok kalkmak istiyorduk.


Bir ara:’Hala! ..Ben sana neden hala diyorum’ dedim.”A halanın, ben senin babanın ablasıyım. Babanın gız gardaşlarına hala denir” dedi. Demek babamın ablasıydı ve halam oluyordu benim Ebe Halam! .Beni doğurtan; adımı bana sormadan koyan, bize kral sofrası hazırlayan, hatta evimize sık sık gelip giden bu kadını, o tarihten sonra daha çok sevmeye başladım. Kanımdan biri olarak..

İnsan ismiyle özdeşmiş derler. Doğru galiba! Adımın Arapça oluşundan çok; içeriği, yani taşıdığı anlam ilgilendiriyor beni artık. Adların sadece ayraç olduğunu düşünüyorum. Sese ses veren bir engel yapıyor bizi isimlerimiz. Buna EKO deniliyor fen bilimlerinde. Ne garip!..Ekoyu oluşturan iki öğeden ikisinin de insan olabileceğini hiç düşünmemiştim doğrusu...Hangi sesler bize çarparak büyüyodu acaba? Şu ucuna hükmedemediğim kalemim şiire kayıyor yine:

ekonun ikileminde iki kişi:
ses veren
ses alan iki insan...
sakın gitme karşımdan!
efkârım tutar...

bazen bir kaya oluruz
bazen bir dağ
bir duvar...
bazen de pamuk yığını
ya da
masmavi sular...

yani,
birilerine
‘evet’ derken
birilerinin sesinde
yanıtsız kalır sorular...

“BENİ SEVİYOR MUSUN! .....


Var mısınız 'SENİ SEVİYORUM! ..' diye bağırmaya, hep bir ağızdan...

(devam edecek...)

__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #62  
Alt 16-02-2009, 11:41
Azime Akbaş Azime Akbaş isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jun 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 13
Standart

Usul usul ama derin...

Çok özlemişim dostumu...
__________________
içinden bir kız çocuğu geçer kırılan o aynanın
paramparça sır yağar çığlığından.../ A.Akbaş
Alıntı ile Cevapla
  #63  
Alt 16-02-2009, 19:20
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Al***305;nt***305;:
Azime Akbaş Mesaj***305; g***246;ster
Usul usul ama derin...

Çok özlemişim dostumu...
ben de seni özledim,sevgili Azime..teşekkür ederim ve sevgiyle öperim seni...)))
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #64  
Alt 27-02-2009, 01:36
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -11-

Dünyaya gelişim nedeniyle acı bir tören hazırlanmıştı bana’ demiştim daha önce. Bu töreni hazırlayan iki kişiydi: Biri annem, biri de on yaşlarındaki en büyük ablam!.Kesmeyi başaramadığı ekmeği, yatmakta olan anneme uzatmış, onu aldı sanarak bırakıvermişti sonra. Hızla düşen kaskatı ekmek; minicik, taptaze, melek yüzüme inmiş; ömür boyu dikkatsizliğin bayrağı olarak dalgalandırmak ve taşımak zorunda kalacağım ‘şaşılık bayrağı’nı çekivermişti bakışlarımın direğine.

Bereket kendimle barışık bir insan ruhuna sahip olduğumdan, sorun etmedim bunu kendime.Hatta, bazen şaşı olduğum için, şanslı bile sayarım kendimi. Bakışlarımın içine daha çok insan yüzü, daha çok dağ, daha çok bulut, daha çok kuş, daha çok çiçek giriyor diye...

Geçenlerde okey oynayacaktık, bir grup arkadaşla beraber. Bayram sonuydu. Benden bir yaş kadar büyük olan arkadaşım:


“Öp bakalım elimi! ..Ceza olarak ” dedi, bayram ziyaretine gitmediğimi bahane ederek.

”Neden elini öpecekmişim! Ben seni dudaklarından öpmek istiyorum, hem de on saniye süreyle! ..”dedim.

Şaşkınlıkla yüzüme baktı, biraz da kızardı. Onun bu halini görünce geri çekilmek yerine, üstüne üstüne gitmeye karar verdim:

“Ben lezbiyenim ya!..Duymadın mı? Hem bayramlarda el öpme modası kalkmış, bunun yerine dudak öpme modası başlamış. Fena da değil hani! ..Ben de çok tuttum bu modayı, bayram boyunca herkesi dudağından öptüm. Ama karşı cinsten birini öperken on birinci saniyeyi kullandım” dedim.

İyice afalladı. Yüzü gelincik tarlasına dönüşüverdi. Uzanıp birini koparmak istercesine, parmağımla dokundum yanağına;

“Hadi uzat bakalım dudaklarını! ..”dedim.

Kekelemeye başladı.

”Ama..dedi, on saniyeyi nasıl ölçtün? ”

İronikliğim delirmişti bir kez;

”Aman! ..Ne var bunu bilmeyecek, çok kolay! ..Dudaklarını yapıştırırken öptüğün kişinin dudaklarına; bir gözünle saatini kontrol edeceksin, bir gözünle de öptüğün kişinin gözünün içine bakacaksın; zaman dolunca da öpme işin bitecek. Oh be! .. deyip rahatlayacaksın..” dedim.

Elini kaldırıp, şöyle bir omzuma vurdu:

“Çok komiksin ve çok tatlısın! ..”dedi, “Ama...”diye ekledi:

”İnsanlar şaşı olur ya! . ”

Gülmeye başladım.

“İyi ya! ” dedim, zaten ben de insanları kendime benzetmek için uydurdum bu yalanı...”

İkimiz de gülüyorduk artık.

Bu şakayı internette tavla oynadığım bir erkek arkadaşıma da yaptım. Alttan yazışarak tabii..Sadece söz..(Sanal alemin gerçekliği, ayrı bir tartışma konusu tabii..Ne insan var, ne yüz, ne göz, ne de dudak..Sadece bir rumuz..)

”Deli şey! ..”diye yanıt verdi bana.

Haklıydı. Alıştığı şeylerin dışına çıkamamaktan korkan bir insanın tepkisiyle yaklaşmıştı şakama. Şimdilik bir delilikti belki bu fikir ama, ileriki zamanlarda gelenek haline gelmeyeceğini kimse söyleyemezdi.

Ne güzel! El öpmek diye bir şey yok artık; herkes dudak dudağa! Saatler dersen denizde balık! ..Oh be! ..Sıradaki gelsin yanıma! ..Kim var acep? J))))))

(devam edecek)
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #65  
Alt 09-03-2009, 21:01
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -12-

Çocukluğumun bayramları ne hoştu! ..

Bizim yaşlarımızdaki herkes, böyle başlar nedense bayramları anlatmaya. Bu da bizim geleneğimiz oldu sanırım. Gelecek kuşaklar sahiplenirse eğer,devam edip gidecek. Benim fikrimi soracak olursanız; sahiplenmeye hiç niyetleri yok derim..Çünkü; bayramların öteki günlerden farkını kapattı yeni kuşak! Onlar için bir cumartesi pazar...Hatta dokuz günlük bir tatil fırsatı!..Hükümetlerin yaptığı en yararlı iş bu, diye düşünürüm üç günlük Şeker; dört günlük Kurban Bayramlarını dokuz güne çıkarmalarını..'Vay be!.. derim, bu kuşağı en çok hükümetler anlıyor galiba! ..'

İş bulamamaktan yorulan, aşındırmadık siyasi kapı bırakmayan, ayak tabanları su toplayan, artık canından bezmiş ve isyan durumuna gelmiş insanımızı ne de güzel uyutuyorlar. Lamsiz cimciz siyasetçi kimliklerinin kitabını yazıyorlar doğrusu!.. Önce işsiz bırakıp “iş ara”; sonra da “çok yorulmuşsun, dinlen!..” diye uzatıveriyorlar tatili! .Kendilerini de kurtarıyorlar tabii böyle yapmakla. Falanca tatil köyünde, filanca otelde, adı saklı sevda yataklarında geçiriyorlar tatillerini...Kimi çiçek suluyor, kimi Susurluk yaratıyor!..(Kıskanmadım desem, yalan olur.Bu dünyada parası olmayanın aşkı da, yatacak yatağı da yok çünkü..) ))) Kimi de Ankara-İstanbul TEM yolunda, ters yönde trafiğe zorlanıp kazaya kurban ediliyor. Seni sevmiştim be Adnan Kahveci!..Sanırım bu yazımı okuyanlar arasında beni de yanına postalamak isteyenler olacaktır.Ölürken ayağında bulunan, ucu delik ayakkabını çıkarmadan karşıla beni, emi!..Bu dünyada tokalaşma fırsatı bulamamıştım seninle; tokalaşırız değil mi! ?

Bayramla siyaset pisliğinin ilişkisi yok elbet!..Yeri geldi de bulaşmadan edemedim işte! Asıl konu çocukluğumun bayramlarıydı; dağıldım gene...Affınıza sığınırım...

Akşamdan yıkardı bizi annem. Sonra da ellerimize kına yakıp yatırırdı. Işıksız odanın seçilmeyen tavanına bakar, hayaller kurardım.'Yarın bayram!..'tümcesinin dilimde tekrarlana tekrarlana eskimesinden sonra yorulan ağzımı kapar,uyurdum...Düşümde ise; çiçekli fistanımın ceplerine ev ev dolaşarak toplayıp doldurduğum kağıtlı şekerleri bir sincap,ya da bir fare gelip, çalıp giderdi. Korkuyla açardım gözlerimi..Gece bitmemiş olurdu ve ben şeker meker toplamamış olurdum daha...

Sabaha yakın kalkardık yatağımızdan..Babam abdest aldıktan sonra, biz de kınalarımızı yıkar, bin bir zorlukla alınan çiçekli fistanlarımızı giyerdik.Genelde belden kesik, iki cepli, uzun kollu ve topuklarımıza kadar etekleri vardı elbiselerimizin...Kir tutmasın diye koyu renkliler seçilirdi hep!..Bombol olduklarından en az üç dört yıl giyerdik onları..Giydiğimizde ise,palyoçalara döndüğümüzden çok komik olurduk doğrusu! ..Eğer diktirilecekse “aman dar olmasın! ” diye tembihlenirdi terzi.Terzi de Ebe Halamın, amca kızı olan geliniydi. Halamın oğlu, amcamın kızıyla evliydi yani. İki kuzen!..Bu çapraşıklığın ne anlama geldiğini öğretmen okulunda okurken kavradım.Bu yüzden teyze oğlundan aldığım evlenme teklifini kabul etmedim.

Gelecek, korkunç göründü bana!..

not:devam edecek
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #66  
Alt 14-03-2009, 02:25
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -13-

Bayramlık elbiselerimizi giyer, başımıza köşeleri işlemeli kenarı pullu tülbentlerimizi bağlar; ayaklarımıza yün çoraplarımızı geçirirdik.Yastıkları, minderleri saman doldurularak yapılmış sedirlere dizilir, babamızın camiden gelmesini beklerdik.Dış kapının açılmasıyla birlikte odanın kapısına koşar, sıraya geçerdik. Önce babamın, sonra annemin elini öperdik. Beni şaşırtan şey; annemin de babamın elini öpmesiydi. Erkeği, kadından üstün tutan bir davranış olarak gördüm bunu ve hiç bir zaman eşimin elini öpmedim...Dahası var; çocuklarımın, babalarından önce benim elimi öpmelerini söylüyorum üstelik.

Kahvaltı sofrasında çorba içerdik; aynı tastan. Ne bal arardık, ne zeytin, ne de peynir...Şokellanın adını bile bilmezdik..Sadece çorba!..Bayram sabahlarında bile bozulmazdı bu düzen. Karnımızı doyurduktan sonra, köyün ortasındaki ‘Harman Yeri’ denilen alanda toplanırdık bütün köy çocukları...

Hepimizin yüzünde bayram sevinci, hepimizin gözünde çocuk olmanın mutluluğu çiçeklenirdi...Bombol fistanlarımız içinde birer kuştuk sanki; uçardık...Her evin kapısını tıklatır, renk renk şekerler toplar, ceplerimize doldururduk. Eve gelince sayardık onları...Onları sayarken varırdık şekerin tadına, yemeye kıyamazdık. Bizi böylesine sevindiren şey, özlemle onlara sahip olmaktı belki,bilmiyorum... Hani, uzaklarda olduğunu bildiğin ve sevdasına düştüğün bir sevgilinin, beklenmedik bir zamanda çıkıp gelişinden doğan mutluluğu yaşarsın ya,aynen öyle!..Hani telaşlandığın, hani dokunmaya kıyamadığın, hani oturtacak yer bulamadığın anlar olur ya; işte böyle bir duyguydu onlara sahip olmak duygusu.

Çok güzeldi çokk!.......

Bayramların ilk günü, şeker toplayıp el öpmekle geçerdi. (Tokalaşmayı atlıyorum. Dudak öpme modası başlamamıştı dahaJ))) ..) Ertesi gün ise tüm köy halkı, cami avlusunda yemek yerdik. Tepsilerle gelen sahan sahan yemekleri, yer sofralarında halka oluşturup yerdik.Masada yemek yemek günahtı o zamanlar. Mantığı olmayan bu günaha bile inanıyorduk. Aslında günah sayılan bütün şeyleri yaratanlar insanlardı bana kalırsa!Acıması kıt insanlar, şarlatanlar yani..Zevk duyuyorlardı onları bizlere dikte etmekle...İki büklüm yemek yemenin mantığı olur muydu hiç? Yalandı işte!..O şarlatan grupları öylesine çoğaldı ki zamanımızda, söylediklerine inansak, Allah’ı unutacağız neredeyse!

Birkaç ay oluyor ' komşunun dua günü var' dediler, çağırdılar.' Hadi gideyim de biraz günah çıkartayım' dedim. Gerçi çıkar mıydı,çıkmaz mıydı günah,bunu da bilmiyorum açıkçası.Hem günahım mı vardı ki benim,insan olarak yaratılmaktan başka, neyse!..

En kısa eteğimi giydim; en kolsuz bluzumu geçirdim sırtıma;başımı da örtmedim inat olsun diye...Herkesin beni rahatça görebileceği bir sandalye bulup oturdum. Bana çaktırmadan bakan gözlere aldırmadan dinledim söylenenleri..Okunanlardan hiçbir şey anlamadım aslında..Dinlemiş gibi göründüm ama aklım başka yerdeydi. Bir şiiri mayalıyordum yüreğimde:

YASAK AŞK!

Dizelerini unutmamak için ezberledim ve eve gelir gelmez kaleme aldım onu.

Yokluklara rağmen çeşit çeşit yemekler yapardı annelerimiz...Sanki yemek yapma yarışı yapılırdı burada. Bayram yemeği dışında bulamayacağımız listede ise; tavuklu pilav (çoğu bulgurdan) , un helvası, yaprak dolması, çorba, börek, ahlat hoşafı bulunurdu.
Birliğin, beraberliğin timsali olan o bayram yemeklerini hatırladıkça mutlu olurum şimdi...Kaşık sesleri, gülüşmeler, sene de iki kere de olsa karnı doyan insanların yüzleri gelip canlanır hayalimde... Elimde değil, artar özlemim...Çocukluğuma doğru giderim ister istemez...Hayır isterim!..Keşke çocuk kalabilseydim! Keşke:

MERHABA SANA GÜZEL ÇOCUK!
GÜLÜŞÜNÜ BÖLSEN ORTASINDAN
YARISI SENİN OLSA
YARISINI BANA VERSEN...
SONRA OYNASAK OYUNCAKLARINLA
SEN HİÇ BÜYÜMESEN!..


Demeseydim....

Galiba hüzünleri yaratanlar hep şairler oluyor..(kendimi şair saymadım hiçbir zaman..) Ve şiirlerin boş kalan dizelerini doldururken, içimizde yıkılan dağların sayısı artıyor, ovalar çoğalıyor...Bulanık sular duruluyor bir bakıma!..Attığımız taşlarla helezonlar çiziliyor, şiir denilen göle...Yakamozlarında yırtılıyor ayın yüzü..Yıldızlar unutup gidiyor güneşe olan özlemlerini...Yanıyorlar gecede; bir pısıp,bir alevlenerek...Offffffff! .....Ne zormuş insan olmak! Ne zormuş, insan olup da, insan gibi yaşayamamak!...

(Devam edecek)
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #67  
Alt 13-04-2009, 12:43
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -14-

Okul ve öğretmen ikilemine, kayıtsız olarak gittiğim köy odasında tanık oldum. Köyümüze gelen ilk öğretmen, değnek yardımıyla yürüyebilen birisiydi. O’ na, bu yüzden "Topal Öğretmen" diyorlardı. Aslında, bende yaptığı çağrışımlar başkadır bu yakıştırmanın. Bana kalırsa, görevini iyi yapmayan öğretmene yakışırdı bu sıfat. O, ağır aksak bacağı ile bu işi yapabilen nadir insanlardan birisiydi. Çünkü beni kayıtsız olarak okula kabul etmişti. Ayağı falan da topal değildi işte!

En büyük ablam üçüncü sınıfa devam ediyordu ama, alenen genç kızdı artık. Devam ettiği sınıfa göre yaşı büyüktü yani. Çünkü; köyde okul olmadığından dolayı, geç başlamıştı öğrenciliğe. Bu onun suçu değildi tabii. Suçlu falan da aramanın faydası yoktu aslında. Devlet ancak ulaşabilmişti köylere, insanlara...Kurtuluş Savaşı’nın ardından toparlanmaya çalışan devlet; Atatürk Devrimlerinin en önemlisi olan Yeni Türk Harfleriyle eğitim ve öğretim işini yurt geneline yaymaya çalışıyordu o yıllarda. Çok az köyde okul açılmıştı henüz. Ablam şanslı saymalıydı kendini gene de..Hiç değilse okuma yazmayı öğrenecek kadar okula gitme şansını yakalamıştı.

Bu şansı ben çekip aldım onun hayatından:

Bir akşam yemeğinde;

“Abla!..Memelerin gocaman gocaman olmuş...”

dememle birlikte ablamın sofrayı terk edip gittiğini; annemin elinin tersiyle sırtıma vurup

“terbiyesiz seni! ..”

dediğini, babamın ise olayı duymazlığa geldiğini hatırlıyorum. Aslında yerden göğe kadar haklıydım ben ama, bunun nelere mal olacağını bilememiştim bir türlü.

Güzel kızdı ablam. Daha on üç yaşlarında olmasına rağmen çocukluğu arkalarda bırakmış gibiydi. Dantel örer, işleme işlerdi. Kanaviçenin deliklerine iğneyi batırış çıkarışlarına dalar giderdim...Sayı saymasını ilk ondan öğrenmiştim şüphesiz. Ve renklerin yan yana gelişindeki ahengi! Kırmızı ile beyazın uyumunu anlayabiliyordum. Bayrağımın renkleri gibi yani; yani kanım ile özgürlüğün trampasını!.. Ama siyah ile beyazın yanyanalığında bir terslik vardı bana kalırsa...Bu kaynaşmada iki ırkın çektiği acılar işleniyordu bohçalara, yastık örtülerine, çarşaflara peşkirlere sanki..Güney Afrika’da, Amerika’da esir pazarları kuruluyordu. Nelson Mandela zindana atılıp, Martin Luther King öldürülüyordu eşitlik meşalesini yakmaya çalışırken... New York’un kenar mahallelerinde bir kızın bekareti harcanıyordu bir beyaz tarafından..Utanıyordum! Pamuk tarlalarında kararıyordu, beyaza hasret hayalleri zenci kadınlarının, erkeklerinin, çocuklarının...Bir pamuk ipliği olup sarılıyordu makaralara sonra...Ne zaman çözülecekti kim bilir? Ne zaman dokunacaktı argaçlarda, çiçekli basmalar gibi zamana...

Ve Türkiyem işleniyordu...

Doğunun dağ yalnızı çiçekleri, batının yediverenleri, kuzeyin çam kolonyalı yaylaları, güneyin portakal bahçeleri kaplıyordu dümdüz bir ovayı sanki...Haymanaydım, Konyaydım, Ankaraydım, Harrandım şimdi!...Buğday başaklarını dolduruyordum heybeme...Salınıyordum rüzgarlarda; bir o yana, bir bu yana...Ergeneydim bir de ayçiçekli:..Dalıyordum... içine...içine....içine...

DALAN BAKIŞLARIM
HALKALAR ÇİZER ÖTELERE; ÇEVRELENİR YÜZÜN
AYÇİÇEĞİM,ÇITIRDAĞIM,SEVDİĞİM! ...
BAKMA SAKIN GÜNEŞE,
BEN NEYİM! ...

Onun artan iplerini sezdirmeden araklar, bulabildiğim bez parçalarını işlemeye çalışırdım. Eser yaratmanın tadını alırdım böylece...Bu değildi sadece yarattığımız eserler...Top yapmak örneğin..Nasıl mı? Hem çok kolaydı, hem çok zevkli! Hayvanları taradığımız demir dişli tarak sayesinde...Hayvanları onunla tarar,çıkan kıllarını tükürükleyerek avuçlarımızda yuvarlayıp top yapardık. Genelde rengi siyah olurdu topumuzun ve hiç zıplamazdı.Gücümüzün yettiği kadar gökyüzüne ve uzaklara fırlatıp, ardından biz zıplardık onun yerine. Sevinç miydi bu acaba, yoksa yaşamanın lezzetini duymak mı? Bence her ikisi de doğruydu. Zamanın çocuklarına versek böyle bir topu; ellerini sürerler mi dersiniz! Hiç sanmam...Zaten vermek de istemeyiz. Onlar zıplayan, renkli toplarla oynasın diye...

Bir de minderden bebekler yapardık; kolu, bacağı, yüzü olmayan...Bir minderi kıvırır, bulabildiğimiz bir baş örtüsü ile kundaklardık onu...Aile olma içgüdümüz, o bebeklerle oynadığımız evcilik oyunlarıyla açığa çıkardı. Kimimiz anne, kimimiz baba, kimimiz abla- abi rollerini üstlenir; çekirdek aileler oluştururduk. Ne hoş günlerdi o günler!..

Aileleri yıkan kavgalardan, alkolden, sıkıntılardan, ‘kimin eli kimin cebinde’ den, ihanetten, günah denen illetten, aşktan yoktu haberimiz...İçimizden geldiği gibi oynar dururduk, evcilik denen oyunu...Akşamlara kadar...

Gene dağıldım inanın!..

”Ne zaman dağılmadın ki! ”

demeyin sakın!..İnsan, anılarının içine daldığında, içindeki kuru dallar çiçekleniyor birden, kokularında uçup gidiyorsun...Hüzünlere doğru...Şiirlere doğru...

bazen bir masalın ardında kaf dağını aşarım
genişler ülkem...
bazen kırk haramiler çalar düşlerimi
kalakalırım! ...

(devam edecek)
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #68  
Alt 20-06-2009, 16:27
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -15-

Ablamdı esas konu.:

"Çocukluğu arkalarda bırakmıştı" demiştim ablam için.Cahil kalmasın diye gittiği okulun (cami odası) topal, bekâr öğretmeninin bile dikkatini çekmişti güzelliği...Komşu oğlunu araya sokup bir de mektup göndermişti ablama. Babam, bunu duyunca okuldan aldı ablamı.Bu olaydan kendime haklılık payı çıkardım ve bazı sevinçler yarattım...Mesela tahta çantası, değirmencinin önlüğüne benzeyen kırcıllı önlüğü, daha yarısı bile kullanılmamış kepekli defteri (rengi sarı olurdu), kalem ve silgisi bana kalmıştı. Yaşım, okula başlama yaşından küçük olduğu için bir yıl kayıtsız gittim okula. Yaş farkımızdan dolayı ablamın önlüğü öyle bol gelmişti ki sırtıma; ekin tarlalarını kargalar basmasın diye dikilen korkuluklara dönmüştüm onu giydiğim zaman. Omuzları aşağı düşüyor, yenleri minicik kollarımı yutuyordu. Etekleri yerlerdeydi. (Daha o zaman giymiştim aslında karaya çalan kırcıllı gelinliğimi!

Annem, beni ve önlüğü alıp Ebe Halam'ın amca kızı olan terzi gelinine götürdü hemen. O da, önlüğün kollarını kesmeden, içerden ple ile; eteklerini iki karış geriye kıvırarak kısaltıp, küçülttü. Öylesine çok sevindim ki; minik kollarımı kuzenim olan bu gelin amca kızının boynuna dolayıp, öptüm yanaklarından. Ablamdan miras kalan bu önlüğü 5.sınıfın imtihan zamanına kadar taşıdım sırtımda...Her yıl kısalan etekleri uzatılarak ve kollarındaki ple biraz sökülerek...

Kaç yerinde yama vardı acaba diye düşündüğümde, bir ağaç yıkılır sanki yüreğimde; vazgeçerim. Ve bir şiire takılır aklım: Sevda Denen Şeyi Yazmıyordu! işte o şiirden bir kesit:

önlüğüm geldi aklıma;
yakası ay
yamaları yıldız
etekleri uçurtma!
gece gibi sırtıma giydim...

Aslında hepsi doğruydu bunların; biri hariç: Sırtıma giydiğimin gece oluşu!..Sadece rengi benziyordu geceye onun. Aksine!..Onu giyerken sabaha soyunuyordum. Işığa ve umuda!..Ellerimde tutabileceğim geleceğe!..Tanrı ile aramda hesaplaşmalara neden olan geleceğe!..Keşke, o önlüğü hiç çıkarmasaydım!..Ne ellerimde geleceği tutma gibi bir yüküm olurdu, ne de tanrıyı yargılayacak akıl gücüm!..Yaşar giderdim akıntılara karşı koymadan...Suya düşmüş bir yaprak gibi yani...Nasılsa bir yerlerde vururdum kıyıya...Nasılsa bir gün çökerdim dibe...Nasılsa ölüm, hepimizin tek hakkı değil miydi?

Ya şimdiki çocuklar!..Her yıl bir önlük. Olmadı, bir de modeli farklı iki önlük!..Adı da değişti: forma!..Rengi dersen önce maviye döndü, sonra da ekoseli kumaşa!..

mavi önlükler içinde
uçup gitti çocuklar...
kuş oldular
kelebek oldular
bulut oldular
tutamadık onları
boşaldı eller, kollar...

bilmeceydi çözemediğimiz
ekoseli kumaşlar içinde çocuklar!

bana kalırsa
bilerek tamamlamadık bilmeceyi
yarın yapılacak işimiz
telâşımız
umudumuz olsun
çabuk geçsin diye geceler...
tek istediğimiz
onlara dokunabilmekti
ve
güneşli bir gündü
yaşayabilmek için beraber...

acaba
anlayabilirler mi bizi
yoksa
dertlerine dert mi katar
tamamlanmamış kareler...

Bütün korkum bundandır. Şunu bilmelerini isterim:Bizim kuşak, onlar için elimizden geleni yaptık. Elimizden gelen de bu kadardı!.. Sonunda çizdiğimiz resimden kendimiz korktuk! Diyeceğim o ki;

dağda yanan ateşten
güneşi yutan sisten
iş bilmeyen meclisten
sorumlu tutamadık kendimizi
sonunda
karanlığa sığındık çaresizlikten
bağışlayın bizi!..

(devam edecek)
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #69  
Alt 20-08-2009, 23:30
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -16-

A!..Evet önlük!..

Beş yıl boyunca şekilden şekle giren, yamaları yıldız olan kırcıllı önlük!..Onu, beşinci sınıfın sonunda diploma alabilmemiz için yapılan sınavlara kadar taşıdım sırtımda. Sınavlar sırasında ise, İstanbul’da okuyan halamın kızının kızı olan, hâlâ ablam kadar sevdiğim birinin önlüğünü giydim. Kol düğmeleri vardı o önlüğün, pleleri ütülüydü. Çok hoş olmuştum onu giydiğim zaman.Tam bir şehir kızı gibiydim!..

Demek ki şehirli olmak için, onlar gibi giyinmek yeterliydi. İnsanı köylü-kentli yapan şey kıyafetiydi sadece.

Köy çocuğuydum ama, taaa... küçük yaşlardan beri beni çeken, bir yanı vardı şehrin!..Şimdiki şehir değildi ama özlediğim. Geniş caddeleri pırıl pırıl, insanla arabaların omuz omuzluğu bitmiş, sırt sırta binalardan arınmış, balkon ve kapı önleri çiçeklerle dolu, her semtinde üç-beş park bulunan; insanları susuzluk,ışıksızlık, yokluk nedir bilmeyen, varoşları olmayan; başını karanlıktan çıkarmış hoş giyimli insanlarla dolu, cıvıl cıvıl bir şehirdi özlediğim...
Değilmiş meğer!..

Kardeşlerimle irlikte bostandaki kabak, mısır, fasulye, domates gibi bitkileri çapalayıp yorulduğumuzda, bostanın ortasında bulunan elma ağacının gölgesine oturur, şehri hayal ederdik. Ben aklımdan geçenleri sıralar, kardeşlerim de “ah bir şehirde yaşasak” derlerdi. Çocuk aklımızdan geçenler ise hiçbir zaman göremeyeceğimiz panayır yeri ve içi ilgimizi çeken yiyeceklerle dolu bakkallardı tabii!..Şimdinin mega marketlerini hayal edememiş olmaktan dolayı akılsız sayarım kendimi.

Gene dağıldım gittim.Galiba beni toplayacak biri lazım )) Aklımdan geçirdiklerim başka, yazdıklarım başka, hayal ettiklerim başka; gerçeklerim ise bambaşka!..

Dört köşeli bir oyun vardır hani: KÖŞE KAPMACA! Ortada biri ebe olur, diğer dört kişi yer değiştirirdi ebenin görmez yanından. Ne hoş oyundu o! Uyanık olmayı, zaman kollamayı, yerimizi terk etmek yada etmemek yönünde karar vermeyi, koşmayı o oyunla öğrenmiştik hani!.İşte o oyunu oynayan çocuk gibiyim şimdi. Ebe olmamak için direniyorum ama, gelen giden yerimi kapıyor gene de... Yazdıklarımı ise okumuyorlar,ebeleğim burada da devam ediyor işte )))

Bir de virgülü yerinde kullanabilsem!..Bir yazar arkadaşım E-MAİL’ime mesaj yazıp '‘AMA’ lardan sonra virgül kullanılır mı, kullanılmaz mı' demiş. Aslında ‘ama’ sözcüğünden sonra biraz duraksadığımız için kullanılması doğru değil. Fakat ben iki kat daha duraksadığım için virgülle bunu pekiştiriyorum. Okuyanlar hızlı okumasın istiyorum daJ))) DA eklerini dersen öyle çok kullanıyorum ki, KARADENİZLİ dostlarım bana kızıp neredeyse DA ları bir daha söylemeyecekler artık...

Neyse DA )
(devam edecek)
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
  #70  
Alt 13-10-2009, 11:10
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

Zor Yıllar -17-

Hiç unutmam; son sınıfın, son aylarına doğruydu. Yarın müfettiş gelecek diye bir haber almıştı ve bize sıkı sıkı tembihlemişti öğretmenimiz:

"Yakanızı yıkayın, banyo yapın, saçınızı başınızı tarayıp gelin" diye.

Her dediğini yapardık öğretmenimizin. Eve gidince bize tembihlenenleri yaptım ben de. Kömür ütüsü ile ütüledim yakamı ve önlüğümü...Ütüsü bozulmasın diye bir minderin altına yatırdım yakamı. Önlüğümü çiviye astım.İçimdeki heyecanı bastırıp biraz da ders çalıştım ardından.Tastamamdım artık! .

Sabahleyin, annemin işlerinin çokluğundan olacak, saçlarımı taratamadım bir türlü; ben mızlandıkça annem kızıyor; annem kızdıkça ben mızlanıyordum derken, derse çok az süre kala taradı nihayet saçlarımı... Derse geç kalmayayım diye acele etmiş olacaktım ki yakamı takmayı unutmuştum. Olacak şey değildi bu!.

Zilin çalışıyla birlikte daldık sınıfa. Az sonra öğretmenimizle birlikte iri-yarı birisi girdi içeri. Ayağa kalktık hep birden. Önce “günaydın! ..” dedi, "sağ ol! ." dememizden sonra da “oturun! ..”komutunu verdi bize. Öğretmenimiz yoklama yaptı daha sonra. Her gün yapılırdı bu!..Adımız söylendiğinde ayağa kalkıp "BURADAYIM! ..’"derken, kişiliğimiz gelişirdi bir bakıma.Dünyada var olmanın ilanını mühürlerdik sesimize...ÖĞRETMEN-ÖĞRENCİ ilişkisini başlatan ilk yanyanalıktı yoklamalar..Sınıfa ısınmaktı, insana karışmaktı yani.

Adımı duyar duymaz “buradayım! ” demek için ayağa kalktığımda, öğretmenimiz fark etmişti yakasız olduğumu.

”Yakan nerede? ” dedi.

"Unuttum öğretmenim! " dedim, önüme bakarak.

"Nasıl u.....? ” diyecekti ki, Müfettiş Bey araya girdi.

”Olsun, yok zararı..” diyerek sözünü kesti öğretmenimin. Sanırım önlüğümün yamalarını görünce, yakamın olmadığına karar vermişti. Başka bir açıklaması yoktu bunun! .

Of!..Gözlerim doldu gene. Oysa bahçedeyim şimdi, sınıfta değil! Tahta bir masada oturmuş bu yazıyı yazmaya çalışıyorum. Bulutlara bakmaya başladım, yazma işini bırakıp. Hazan ya dışarısı! ’Gök gürler mi’ diye merak ediyorum; ağlamak için.

(devam edecek)
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 16:57


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum