Tekil Mesaj gösterimi
  #3  
Alt 06-01-2010, 20:57
Saadet Ün Saadet Ün isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Türkiye
Mesajlar: 170
Standart Işığımı Arıyorum - 3

IŞIĞIMI ARIYORUM - 3




(Suruç “Okuma Kampanyası” Şiir Şöleni’nin Ardından…)
20 Aralık 2009


Şiir dinletisinin yapılacağı Yunus Düğün Salonu’nun kapısından içeri girer girmez dizlerimin titrediğini hissettim. Kolay değildi elbet üstadımın karşısında şiir okuyacak olmam…


Şiir okumak için sahnede ilk yer alan ve birçok yönüyle de tanınan (Sinema, tiyatro, ses sanatçısı) Şair A.Kadir Turan oldu. Gerek tok sesi gerekse güzel şiirleriyle büyük beğeni toplayan A.Kadir Turan ayrıca da Suruçlu bir sanatçı olması nedeniyle hemşerilerini gururlandırmış, gönüllerini fethetmişti.


Sıra bana geldiğinde bir an “Şiir okumadan önce okumanın önemi üzerine konuşmalıyım” diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. Vazgeçtim; çünkü heyecanlı olduğumdan dolayı hem başaramam korkusu içerisindeydim hem de şiir dinletisi için ayrılan saati konuşmamla kısıtlayarak; benden sonra kürsüde yer alacak olanlara ayrılan zamanı çalmak ve dinleti saatini uzatmak istemiyordum. Oysa daha ortaokul ikinci sınıfındayken okuldan ayrılarak evlenen biri olarak “Okumak” üzerine anlatacak ne çok şeyim vardı. Ki, boşuna değildi “Işığımı Arıyorum, Okuyorum” sloganının etkisiyle yüreğimin titremesi ve o ışığı yıllar yılı nasıl aradığımı düşündükçe de içimin acıması…


Gelin olup da baba evinden ayrılırken ağlamayanımız yoktur sanırım. Ama ben ağlamadım; çünkü evliliğin ne olduğunu bilmiyordum. Gelinlik giyip de kendimi gelin olarak gördüğümde ise çocuklar gibi seviniyordum ki, zaten çocuktum… Ve evliliğimin üzerinden iki yıl geçmesinin ardından ilk çocuğumu kucağıma aldığımda da çocuktum. Bebeğim ağladığında niye ağladığını bile anlayamıyor, nasıl susturacağımı bilemiyor ve elim ayağım birbirine karışıyordu. Hatta bir gün; bebeğim ağlıyor diye ve susturamayınca bebekle birlikte ben de başlamıştım ağlamaya. Sözün özü; bir taraftan çocuk büyütürken diğer taraftan da çocuğumla birlikte büyüyordum.


İlk çocuğumu nasıl büyüttüğümü nasıl büyüdüğümü daha anlayamadan, çocuğumun okula gitme zamanı gelmişti. Biliyordum ki, çocuğumun okula gidebilmesi için okul kayıt işlemleriyle ben ilgilenmezsem, ilgilenecek kimse olmayacaktı ve elinden tutup okula götürecek kimse de...


Sınıfa adım atar atmaz sınıfın kokusunu ta içime çektiğimi hatırlıyorum ve sınıfa has o kokuyu ne çok özlemiş olduğumu. Çocuğumu sırasına oturtup sınıftan ayrıldıktan sonra gün boyu okulu ve o kokuyu düşünüyordum. “Ben okumalıydım! Ben okumalıydım!” derken de acıyan yüreğimin “Ah!” ile inlemesini dinliyordum…


Eğer, bakkaldan aldığımız yüz gramlık zeytinin sarılı olduğu gazete parçasından yapılmış o kâğıt külahlar olmasaydı ve ben her seferinde zeytinleri tabağa boşaltıp da avuç kadar gazete parçalarını (daha sonra okumak üzere) saklamasaydım belki de okumayı unutacaktım; çünkü evimize gazete girmezdi, kitap girmediği gibi… Ve eğer kendimle baş başa kaldığım zamanlarda elime geçen defter sayfalarına şiir, günlük vb. gibi şeyler yazıp karalamasaydım (yazdıktan sonra da yazdıklarımı yırtıp atıyordum ki, yırtmak, yok etmek zorundaydım) yazı yazmasını da unutmuş olacaktım.


Çocuklarımın (4 kız çocuğu) okula adım atmalarını hep ben sağlamıştım; “Kız çocukları okula gönderilmez!” diyenlerin karşısına küçücük yüreğimle dikilerekten…


Şükürler olsun ki, çocuklarım okula gidiyordu ve akşam olup da derslerinin başına oturduklarında onları mutlulukla seyrediyor, karınca kararınca derslerine yardımcı olabildiğimde ise dünyalar benim oluyordu…


Yüreğimde hep ukde olan okuma isteğime dışarıdan okul bitirmekle de olsa 1992 yılında kavuşmuştum. Orta Okul, Lise derken Açık Öğretim Fakültesi Soysal Bilimler Bölümü’nden önlisans diplomamı almıştım. Bununla da yetinmeyip illa ki okul sıralarında oturup, tebeşir tozları arasında sınıfın o has kokusunu solumak istediğimden olsa gerek dışarıdan bitirdiğim lise diploması ile bu defa da Kız Meslek Lisesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü’ne kayıt yaptırarak (hızlandırılmış program) bir buçuk yıl okul sıralarında oturmuş, tebeşir tozları arasında sınıfın o has kokusunu soluyarak bu okuldan da diplomamı almıştım.


Peki, bu okulları bitirmek yeterli miydi?
Hayır! Değildi…


Yeterli olmadığını da daha Kız Meslek Lisesi’ndeyken; çocuk gelişimi dersinde bir taraftan önümdeki kitaptan konuyu takip ederken diğer taraftan da öğretmenimi dinlerken anlamıştım. Ve bir anne olarak ne çok vicdan azabı çekmiştim gözyaşlarım sıranın üstüne dökülürken. Çünkü ben çocuklarıma doğdukları ilk yirmidört saat içerisinde vermem gereken ağız sütünü vermemiştim! Çünkü ben büyük sözü dinlemiş (Kayınvalide vs.), onların “İlk gelen sütünü bebeğe verme, ilk süt iltihaplıdır, pis süttür” dedikleri sütü bebeğime vermediğim yetmezmiş gibi bir de sağıp dökmek zorunda kalmıştım. Oysa halk arasında ağız sütü (Tıbbi terminolojide Kolostrum denilen anne sütü) olarak isimlendirilen bu ilk süt yeni doğan bebek için ne kadar çok önemliydi ve ben ne yazık ki, hiçbir çocuğuma bu sütü vermemiş, verememiştim!


İşte o gün bu gündür; ne zaman bir kitabın sayfaları arasında uzaklara dalsam “Daha ne çok eksiğim var!” diyorum ve ışığımı arıyorum…


Evet, boşuna değildi Şanlıurfa Valisi Sayın Nuri Okutan’ın başlattığı kitap kampanyasında kullanılan “Işığımı Arıyorum, Okuyorum” sloganının yüreğimi bu denli titretmesi ve okumaya dair içimde birikenlerin yazıya dökülmesi…



Saadet Ün-06.01.2010/ANI
http://www.sanliurfa.com/author_arti...rticle_id=2187
__________________
şimdi saat
anıların gözlerimde yürüme saatidir
ve yalnızlığın yüreğimde üşüme saati...

Konu Saadet Ün tarafından (10-01-2010 Saat 12:06 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla