Tekil Mesaj gösterimi
  #67  
Alt 25-10-2014, 10:17
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

Bir Nobel ödülü konuşmasının ardından...


Birçok kez soruldu bu soru aslında. Birçok yazarda kendisine sorulmadan bu sorunun cevabını aradı. Ama bir kez de ben ve bir kez daha soruyorum bu soruyu kendime.

İnsanlar neden yazarlar?...

Verilen cevaplardan kabaca şu sonucun çıktığını gördüm. İnsanların kendilerini ifade etmenin belki de en uygun yolu yazmaktır.

“Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi. “Bir bak bakalım” dedi hafifçe utanarak, “İşe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın...”

Bu sözler Orhan Pamuk’un ödül trenindeki konuşmasından kısa bir bölümdür ve Orhan Pamuk bundan sonra sadece kendisinin yazmak eylemliliğine ilişkin sorulara cevap vermekle kalmaz ama babasının yazdıkları karşısında bir okuyucu olarak hangi sancıları taşıdığına da cevap arar. Bir yazarın yazmaya ilişkin cevapları olduğu gibi, bir okuyucunun da en az yazarı kadar ters bir soruyla karşılaşabildiğinin hesabının yapılması gerekir derim ben. İşte benim sorum:

İnsanlar neden okurlar?...

Hem yazmanın hem de okumanın bir birini yok edici ve bir o kadar da çoğaltıcı yanı var. İşte o yüzden Orhan Pamuk’un babasının yazdıklarını okuma sancısı; yalnızca bir evladın babasına ait yazılarını okuma sancısı değil aynı zamanda bizlerin tek tek niçin salt okumak eylemliliğini yapacağımıza ilişkin sancılar taşıdığımıza açıklık getiren mücadelenin sıkıntılı bir izidir. Doğrusunu isterseniz onun o konuşma metninde, neden okuyoruz sorusuna Orhan Pamuk’un okumak eylemliliğine ancak neden yazdığına ait cevapları ararken buluruz.

Ama ben size bir öneri getiriyorum.

Bizi okumaya iten etmenleri bir yazarın ağzından neden yazdığına cevap ararken onun peşinden ayrılmadan, buna net sorularla akabinde net cevaplar bulma uğraşısına girmeliyiz.

“Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı...”

Diyor konuşmasının bir yerinde ve bir başka yerinde o babasının bir okur olarak hangi sancıları çektiğini bakın nasıl anlatıyor:

“...Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum...”

İşte okurun neden okur olduğunun belirtilerini bu cümleler içinde görebiliyoruz. Okur içe dönük hesaplaşmalarıyla kendini yeniden yapılandırır. Kendini yapılandırma ihtiyacını hissettiği an başkalarından destek alır.

Bazıları okuma eylemliliğine başlamanın asıl olarak tecessüsten kaynaklandığını söylemektedir bize. Doğrudur, merak her gizil kapıyı açan anahtar görevini görmektedir. Lakin biz bu merak denilen anahtarla hangi kapının açılacağını ve kapının ardındakilere ulaşma tutkumuzu saklı tutarız. Merak; kapının ardını bilme ihtiyacından doğar. Tıpkı bir kitabın içinde yazılanın ne olabileceğini merak etmemiz gibi. Kitabın sayfalarını açıp okumaya başladıkça, bizler farklı bir pencereden dışarı çıkan ve kosmozda geleceği arayan seyyahlara dönüşüveririz.

“ Benim için hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır. Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikayeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder...”

Çok bunaldığımız anlarda bir tür çıkış yoludur okumak. Kendi iç bunalımlarımız, işe yaramazlıklarımız, başarısızlıklarımız sırasında bir hamleyle başka hayatları keşfedebilmenin yoludur. Bir kaçış yoludur okumak. Bunaldığınız gerçeklikten o yaşamın dayattığı gerçeklikten kaçıştır aslında ama ilk karşılaşacağınız yer de yine başka pencerelerden ulaştığınız bir gerçekliktir oysa. Sonra okumayla elde edeceğiniz yeni farklı bir pencereden bakabileceğiniz görebildiğinizden başka bir gerçekliğe ulaştığınız yeni bir yaşamın evrilmeleridir elde ettiğiniz yaşam gerçekliği...

“... Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikayelerinden kendi hikayemizmiş gibi hissedebilme hüneridir edebiyat...”

Böyle diyor Orhan Pamuk edebiyat hakkında...

Edebiyat; işte biz okurları başka hikâyelerle buluşturan oldukça ilginç bir platformdur. Bu platformlarda ancak başkalarının hikâyeleri ile sizden başka pencereleri açarak ve belki de biraz zorlayarak ulaşırız ve kendi hikâyelerinizin başkalarınki ile buluştuğu yerde artık bizler bu hikâyeleri asla bir daha görmezlikten gelemeyiz...

Yazı yazmak nasıl Orhan Pamuk’un dediği gibi: “...içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinde geçerek yeni bir âlemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırması...” ise okumakta tıpkı içe dönük bir bakışın kelimelere geçmiş, insanın kendisinden geçerek yeni ve başka bir âlemi sabırla inatla ve sık sık da mutlulukla araştırmasıdır.

Her beğendiğimiz ve içinde kendimizi ya da bizim hikayemize yakın bir hikayesini bulduğumuz ve de bununla kalmayıp bizi tatmin eden her metin bir dahaki sefere çıkılacak okuma serüveninde bize ciddi bir “motivasyon” sağlamaktadır.

“...Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı’ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi...”

Bu durum hepimizin başına gelmemiş midir?.. Kim, yıllar süren okuma ve yazın faaliyetine devlet tarafından takibata uğramanın verdiği sancılarla Batı özgürlüğünü yine onların yaratımındaki yazarlarının kitaplarında arayıp bulmamıştır ki?... Kim, kendi fırtınalı tutkularını o kitaplardaki yazılanlarla düşüncelerindeki fırtınaları sakin limanlara çekmemiştir?

“O zaman her zamanki takıntılı, öfkelimi sesimle kendi kendime “mutluluk nedir?” diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk?..”

Evet! Bir mutluluktur okumak. Kütüphanenizin yanında “bir odada, tek başına”. O yazı yamaktır der. Bizse okumaktır diyebiliriz. Hem de aynı nedenlere dayanarak.
“...en fazla taşıdığımızı bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir...”

Kendimizi tanımamızda yaralarını göreceğimiz ve her okumada yeniden keşfimize yarayacak materyallerle karşılaşırız. Öfkelerle sarılırız, umutlarla sarılırız. Yeniden keşfetmek duygusu her kitapta sarar benliğimizi. Sadece hiç bilmediğimiz yerlere ilişkin bir macera değildir bu. Başka insanlarla sanıldığının aksine çok somut bir ilişki kurarız. Orada insanların neyle uğraştığını nasıl farklı hikâyeleri olurken bize benzediklerini aşklarını, ihanetlerini, siyasetlerini anlamamızı sağlar. Varlıklarının gerçekliği karşısında kendi varlığımızı keşfetmemize yardımcı olur. Biz okudukça kendimiz olmaya başlarız. İnsanları tanır ve kendi merkezimizden koparak başka dünyaların içinde oluruz. Onları olduğu gibi kabul eder ve bizdeki ön yargılardan sıyrılmaya başlarız.

“...Uzun yolculuktan sonra o varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul'’u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir alem keşfetmişizdir...”

İşte hepsi budur... Okumak... Ve hala neden okuduğumuzu sorabilmek için okumak. Tıpkı Don Kişot’un ne yapmaya çalıştığını anlamaya uğraşmamız gibi. Ya da bir Latin Amerikalı devrimcinin ne yapmaya çalıştığını anlamak için uğraştığımız gibi...

O ne için yazıyorsa biz de aynı sebeplerden okuyoruz.

İçimizden geldiği için okuyoruz... Başkaları gibi normal bir iş yapmadığımız için... Hepimiz, hepimize kızdığımız için... Bir odada gerçekliği yakalayabildiğimiz için... Bir odada bütün gün oturarak okumak hoşumuza gittiği için... Okuyarak ancak gerçekliğe katlanabildiğimiz için... Biz, ötekiler, hepimiz bizler nasıl bir dünyada ve şehrimizde nasıl yaşadığımızı merak ettiğimiz için... Kâğıdın, mürekkebin kitabın kokusunu sevdiğimiz için... Edebiyata, roman ve şiir sanatına her şeyden çok inandığımız için... Bir alışkanlık bir tutku olduğu için... Yazarların unutulması korkusunu derinden hissettiğimiz için... Başkalarına neden kızdığımızı anlayabilmemiz için... Bir kere okumaya başladığımız ve sayfalarını çevirdiğimiz kitabı bitirmemiz gerektiğine inandığımız için... Herkes bizden bunu beklediği için... Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitapların raflarda duruşuna çocukça inandığımız için... Hayatın bütün bu güzelliklerini ve zenginliklerini kitaplardaki kelimelerde bulduğumuz için... Bir hikâye anlatılacağı için değil bir hikâye anlatıldığı için...

Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya – tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşuz duygusundan kurtulmak için...

Bir türlü mutlu olamadığımız için...

Ve mutlu olmak için okuyoruz...
Alıntı ile Cevapla