Tekil Mesaj gösterimi
  #1  
Alt 16-10-2012, 20:52
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart Ayten Mutlu / “İktidar mı, İktidarsızlık mı?” yazısına eleştirel bir bakış

Ayten Mutlu / “İktidar mı, İktidarsızlık mı?” yazısına eleştirel bir bakış


“…Çünkü iktidar, kendisiyle ayni fikirde olanların arasında bile sivrilmemiş, yani boyun eğmiş olanlarla rahat eder. Sindirmenin ve itaate yöneltmenin en eski araçlarından biri olan şiddet, iktidarın bu anlamda anasıdır. Şiddete tapınan iktidar kendi büyüsünü bu tapınma sırasında yaratır. O büyü için de yıkamayacağı değer yoktur. Öyle ki bazen kendini bile yok etmeye kalkışabilir o büyünün sürmesi için…” (*)

Bu konuyu işlerken yazar Foucault’ın “insanın düşünce yapısının toplumdaki güç ilişkilerini yansıttığını ve kişiyi ötekileştirmenin korku üzerine kurulu bir süreç olduğundan söz ettiğini” vurgulayarak başlar yazısına ve yukarıdaki genellemesine ulaşır. İlk bakışta bu genellemenin bize her şeyi açıkladığını sanıyoruz lakin daha yakından bakınca metne, bu genellemeyle aslında, varmak istediği bir başka sonuca “yataklık” yapacağının izlerini görüyoruz.

Yazar insan ve iktidar ve iktidar ile şiddet olgularını incelerken bir şeyi atlıyor, “Hangi insan?” sorusu sorulmadan işin içine dalıyor. O yüzden açıklamalarında da tatmin edici olmayan bir durum var. İktidar; insan topluluğunu varsayar, salt insanı değil. O zaman konunun; toplum bilimin ışığında var oluşuna açıklık getirilecektir. Burada da toplumsal yaşam içinde iktidarın tanımı ile işe başlanılır.

Kabul edemediğim en önemli şey; insanın şiddeti içinde barındırdığı ve şiddet olgusunun insanın bizatihi “yaratılış” sorunu olduğu üzerine oturtulan “ön yargı” ile işe başlanılmasıdır. İktidar ve şiddet “sindirmenin ve itaate yöneltmenin en eski araçlarından birisidir” diyerek bir yandan iktidarın da bir araç olduğu varsayılmaktadır ki amacının ne olduğu belirlenemeyen bu açılım, konuyu belirsizleşme noktasına götürmektedir. Kısacası, toplumsal yapı içinde iktidar ve şiddet, mülkiyet ilişkilerini öngörür ama aynı zamanda toplumsal sınıf bölünmelerini de. Şiddet yazarın iddia ettiği gibi iktidarın anası değildir. İktidar şiddeti doğurabilir ancak ve de şiddeti de bu şartlar içinde yeniden değerlendirmek gereklidir diye düşünüyorum. Yani şiddetle ne kast edilmektedir?

Bütün bunlara karşın yazarın sanırım bu sayıya münhasır “dişigil” bir söylem amacı oluşturması bakımından asıl olarak varmak istediği nokta “erkek egemen” iktidar ve bu “iktidarı” besleyen cinselliktir.

“Cinsel iktidar da böyledir, benzer özellikler taşır. Bu büyü ile içten kuşatılmış bireyin egemenlik mekanizması, yol açtığı acıların görülmesini de engeller. Peniste büyüsünü bulmuş iktidar olgusu kadın organında şiddeti arzular. Hem boyun eğdirmek hem gücünü kanıtlamak için. Çünkü iktidarın acze düşebileceği korkusu iktidarı yitirmek korkusuna dönüşür giderek. Bu da bir anlamda yanlışı içselleştirmeye ve kendi iktidarının altında ezilmeye götürür iktidar sahibini. Sonuçta panik duygusu, hissediş ve davranışa egemen olmaya başlar. Cinsel edinimlerinde bu duyguyu yaşamamış erkek enderdir yeryüzünde…”

Acaba insan davranışlarını neyin belirlediğini sanıyor yazarımız? Toplum bilim açıklamadan ziyade psişik bir açıklamaya indiriyor “insanı”. Yine aynı soruyu sorma gereği duyuyorum: “Hangi insan?” yazarımız hangi insanı kast ediyor gerçekte? Anlaşılan o “erkek egemenliği” kastıyla çıktığı yolda “cinsel iktidar” teziyle erkek cinselliğini kadın cinselliği üzerindeki egemenlik ilişkilerine indirgeyerek aslında vazgeçilmez ve de değişmez bir iktidar statüsü oluşturmaktadır. Böylelikle o sadece iktidar- şiddet değil, iktidar-şiddet- cinsellik üçlemesini genel geçer bir olgu haline getirmektedir.


“Bu iktidarı sürdürmek zorunda olan erkek sürekli bir sınama ve sınanma paradoksu içindedir. Viagra adıyla piyasaya sürülen mucize(!) ilacın bunca gürültü koparması başka nasıl açıklanabilir ki? Cinsiyetçi bakış açısının hedefi, sadece kadının aşağılanmasına yönelikmiş gibi algılanır genellikle. Ama bu düşünüş tarzının kendinde açtığı yaraların, çoğu erkek farkında bile değildir. Kadına ve kadına duyulan korkuya karşı bir savunma ve tehdit aracı kullanılan penisin asıl tehdit ettiği ve korkuttuğu erkeğin kendisidir çünkü. Böylesine anlamsız metaforlar yüklenmiş olan erkek, çoğunlukla penisin nitelikleri, boyu, posu, işlevselliğinin gücü anlamında yaşam boyu kendi içinde aşağılanmalar, korkular taşır ve insani ilişkiler bazında en anlamlı ve gerekli olan cinsel ilişkiyi kimi zaman hem kendisi hem de kadını için katlanılmaz hale getirebilir. Sürekli sınanma konumu erkeğin içinde yaşadığı sarmalı güçlendirir ve içinden çıkamadığı bir kâbusa dönüştürebilir. Oysaki cinsellik, özgür alanda, önyargı ve korkulardan uzak yaşanabildiği takdirde hayatın en büyük bilgesidir. Erkek kendi organını bir fetişe dönüştürmekten vazgeçebilse, onu tabulaştıran koşullandırmalarından kurtulabilse, kendi cinselliği olduğu kadar kadının cinselliği ile de çok daha özgürce buluşabilir. Çünkü cinsellikle yaşanan mutluluk duygusu, koşulsuz bir içenliği gereksinir en çok.”


Doğal dürtülerin ağır bastığı primat topluluklarda yapılan gözlemlerde ancak sürü başının cinselliği bir iktidar aracı olarak kullandığı görülmektedir. Kendi iktidar egemenliğini topluluk üyelerine karşı “domaltma” eylemliliği içinde bulunmaktadır ve ancak domalma içinde bulunmayanlara karşı şiddet ve sindirme eylemliliği içine girmektedir sürü başı. Aynı zamanda bu domalma eylemi dişiler ve erkekler içinde geçerlidir. Domalma eylemliliği bir itaat eylemliliğidir bir cinsel eylemlilik değildir tek başına. Yine de burada görülen iktidar ve sindirme eylemliliği yazarın adı geçen erkek egemen ilişkilerini yansıtmaktadır. Ancak bu sadece sürü başının eylemliliğidir. Topluluk üyelerinde ise erkek ve dişiler birbirlerine egemenlik kurmazlar. O yüzden sürülen sava karşı erkeklerin “cinsel iktidarı” da yoktur. İnsanlar, kendi yaşamlarının devamını sağlayan besinlerinin sadece toplayarak elde etmeleri döneminden bir çaba ile ya da harcadıkları bir emek ile elde etmeleri dönemi ile yerleşik düzene geçmeye başladıkları andan itibaren toplumsal ilişkileri bir kural ve yaptıkları işler de bölünmeye başlar.

Avcı topluluklarda ilk görülen iş bölümü kadın ile erkeğin işlerinin ayrılmasına dayanır. Avlanan ve riske giren erkek ile besinlerin korunup saklanması, aileye ait yan işler, çocuk ve ihtiyarların bakımı kadına düşerek bir iş bölümüne dönüşmüştür toplumda. Daha ileriki yerleşik modellerde ise kadının aynı zamanda özellikle hayvancılığında gelişmesi ile üretimde de yer aldığını ama mülkün erkeğin eline geçmesi ile aile topluluğu içinde egemen biçimde yer aldığını görmekteyiz. Ama asıl erkek egemen biçimin giderek kentlerin oluşması ile var olduğunu görüyoruz. Artık evdeki kadın ve çocuk ve evin erkeğinin toplam emeği, zenginleşmek için yeterli değildir. Daha fazla emek gücü gereklidir. Yeni istilalar ve “köle” emeği gerektiğinden kent yaşamının toplumsal ilişkilerinde ciddi değişikliklere neden olmuş ve egemenlik toplumsal ilişkiler içinde farklı mecraya doğru ilerlemiştir. Üretimin köle emeği üzerinde yükselmeye başlaması iledir ki, kadın salt iş bölümü içinde yer alan bir emek değil köle sahibi içinde ihtiyaçlarının giderilmesinde basit bir objeye dönüşmüştür. Uygarlığın ve kent kültürünün içinde ilk kez “kadın cinselliği” de bir obje olarak yer almaya başlamıştır. Bu tarihlerden itibaren de kent yaşamı içinde kent soylu kadın ve erkeğin gücüde bölünmeye başlamış zenginliği arttıran köle emeği gücüne sahip olma ve yönetme faaliyeti “iktidar” olma olgusunu dayatmaya başlamıştır. Gelişmiş her kent toplumu aynı zamanda bir başka kent topluluğunun rakip saldırısı altındadır ve her an bir kent soylu ileriki bir zamanda köle emeğine dönüşüme ihtimali vardır. O yüzden “iktidarı” korumak bir “iş” haline gelmiştir. Bu işin sürdürülmesi bu işe emek ve zenginlik aktarılmasına bağlıdır ve işi yürüten topluluk erkek üyeleri yeni bir iş edinmişlerdir. “Şiddetin” varlığı ve bunun organize edilmesi işi. Bu iş bölümü “şiddeti” kalıcı hale getirmiştir. Bir anlamda “özgür yaşamak” buna bağlıdır. Şiddet ve iktidar böylece kan kardeşi olmuştur. Buna egemen olan kadın erkek her kimse iktidarını ilan etmiştir. Ama bu organizasyonun esas gücü mülk sahipleri tarafından finanse edildiğinden mülk sahiplerinin sözü genel geçer sözdür.

Gelecek yıllarda ise köle emeğinin yanı sıra iktidarı besleyen ve bu zenginliğin devamını sağlayan ve tarımsal üretim ve sanatkârlıkla üretimin çoğalmasını sağlayan düzenli bir emeğe ihtiyaç vardır bu da köylü emeğidir. Bir dönem kentlerde çalışan her topluluk üyesinin özgürlük ilişkisi yerine; toprak mülkiyetine sahip olmuş “derebeylerin” egemenliğinde, onların toprak mülkiyeti üzerinde oluşmuş ve ürettiklerinin büyük bir çoğunluğunun derebeyine gittiği yeni bir iş bölümü ile yerine derebeyi ve köylü ilişkisine bırakmıştır. Bu dönem topluluklarında oluşan din; sadece erkek emeğini değil aynı zamanda kadın emeğini ve de onun cinselliğinin de bir mülk olduğunu kutsamıştır. Bütün gelişmelerini saydığım bu topluluk yaşamı içinde cinsellik; bu türden insan ilişkileri içinde biçimlenmeye başlamıştır.

Cinsel egemenlik sadece o dönemler topluluk egemenlerinin işi olarak kalmıştır ama asıl bunu her erkeğe yaygınlaştıran yeni toplumsal olanak, kapitalizm ile birlikte gelmiştir. Her şeyi alınır satılır bir meta haline getiren kapitalizm cinselliği de ulaşılabilir, parayla alınıp satılan bir meta olarak toplumun büyük bir çoğunluğunun hizmetine sunmuştur. Kadın erkek arası şiddettin yaygınlaşması bu toplumsal geçiş dönemi ile başlar. Eskisi gibi görünen egemen kişilere dayanan egemenlik ilişkileri yerine şimdi bu toplumlarda görünen gizil kalmış bir egemenliktir. Bir dönemler derebeyinin, bekâretine sahip kadının “ilk gece” hakkını kullanması yerine şimdi parayı bastıranın cinsel egemenliğine dönüşmüştür hayat. Kapitalizm kadın erkek arasındaki cinsel yaşamı başka bir mecraya getirmiştir. Erkek ve kadının korkuları bu yeni düzenin yarattığı karabasanlara dayanmaktadır. Sanıldığının aksine erkek kendi organını fetiş haline getirdiğinden değil, insan ilişkilerinde ortaya çıkan ve üretim sürecinde insandan kopan emeğin kendisine yabancılaşmasıdır ki erkek ile kadın emeğine dayanan üretim ilişkilerinde insani ilişkiler bozulmaya başlamış ve kadın erkek cinselliği kırılma yaşamıştır.

İşte bu yüzden İranlı şairimizin imgelemelerinde ortaya çıkan ve “erkek egemenliğine” dayanan ve kullanımında olan cinsel obje ve kadın organlarına yapılan atıfların kendilerine ayna tutar bir biçimde “öteki” ne aktarılması işlevi bana göre çok yeterli bir yöntem değildir.



* öteki-siz Sayı bir, kasım/aralık 2003





Alıntı ile Cevapla