Şiir  Akademisi Forum

Şiir Akademisi Forum (http://www.siirakademisi.com/forum//index.php)
-   Kitap İnceleme ve Tanıtımı (http://www.siirakademisi.com/forum//forumdisplay.php?f=42)
-   -   Bir ölümsüzlük hikâyesi Athanatos (http://www.siirakademisi.com/forum//showthread.php?t=8954)

aysun colak 14-09-2017 22:06

Bir ölümsüzlük hikâyesi Athanatos
 
Toplam 1 Eklenti bulunuyor.

Bir ölümsüzlük hikâyesi Athanatos


İnsanlar niçin öykü anlatır? Niçin öykü anlatır ya da yazarız? Bizi hiç terk etmeyen bir “çocukluk” var mıdır? Zaman nedir, ne değildir? Ölümsüzlük dediğimiz hayatın ve zamanın neresine düşer? Styx Irmağı’nın Sandalcı’sına minnet etmeyecek bir hayat mümkün müdür?

http://www.siirakademisi.com/forum//...3&d=1505415906

Mahir Ergun, Athanatos’ta bu soruların yanıtlarını arıyor ve bizleri, eserini okurken bağlantılı başka sorularla baş başa bırakıyor.

Kitap, “Zamanın Kuytusunda”, “Görüş”, “ Athanatos” adlı üç öyküden oluşuyor. Her öykü kendi içinde değerlendirilebileceği gibi birlikte, birbirini takip eden, yadsıyan ve tamamlayan bir bütünlük içinde de okunabilir.

Kitabın ilk öyküsü “Zamanın Kuytusunda”, “Önceleri gri bir rıhtım gibiydi zaman” cümlesiyle açılıyor. Zamanın kuytusunda, gri rıhtımlarında ve sokaklarında unutulma korkusunun hüküm sürdüğü bir Ada’dayız. Ada’da çocuklar var; Deniz’i anakaradaki çocuklardan farklı yaşayan, hisseden rıhtım çocukları. Deniz gri ve her yerde. Her an, her saat Deniz. Bilindik tasvirlere yer yok; koynunda martıların uçuştuğu, menevişli mavi ipekten bir deniz değil anlatılan. Deniz hoyrat, deniz sert. Denizden kaçışın olmadığı, denizde doğup büyüyenin denizde öleceği bir kıyıdayız. Tuzlu suyun ve unutulmuşluğun insanın içine işlediği bir zamansızlıkla kuşatılmış bir kıyı bu. Yılların hissettirmeden yittiği, ömrün hissettirmeden tükendiği bir yer.

Hikâyemiz böyle bir yerde başlıyor. Anlatılan, rıhtımdaki çocukların hikâyesi. Düşleri var her birinin, her gün her sabah düşlerinin kanatlarına binip sisli köpüklerde süzülen gemilerin ardı sıra denize açılıyorlar. Minik, mavi penceresinin içinden dünyanın bütün ırmaklarının aktığı oyuncak bir film kutusuyla birlikte başka hayatları keşfediyorlar. Zamanla kanatlar köreliyor, rıhtım çocukları birer birer kozalarına çekiliyorlar. İçlerinden biri aramaktan vazgeçmiyor, düşlerindeki ülkeyi bulmak için yola çıkıyor.
Sonra bir gün bir mektup geliyor uzak ülkelere gitmiş olandan. Gri denizin ve gri rıhtımların örttüğü geçmişte kalmış o mavi ışık yeniden yanıp sönüyor.

İkinci öykünün adı “Görüş”, görüş günü değil. Ayrı hayatlara evrilen iki çocukluk arkadaşının çok duvarlı çok kapılı çok demir parmaklıklı bir mekânda karşılaşmaları, yaşadıklarını birbirlerine anlatmaları üzerine kurulu. Farklı hayatlar, farklı “görüş”ler. Yazar, hikâye anlatıcısı üzerinden yazma eyleminin kendisini, neyin nasıl anlatılması gerektiğini, kurguyla gerçek hayatın dili arasındaki farklılıkları sorguluyor. Hangisi daha tatmin edicidir, deneyimlemenin kendisi mi yoksa deneyime konu olanla ilgili yazmak mı? Çocukluğun yitirilen kanatları, sahte hayaller, gerçek, gerçekleşebilir hayaller; hepsi topu topu bir saatlik bir görüşte, görüş kabinin sesi, duymayı ve görmeyi perdeleyerek eksilttiği bir sohbet sırasında eleştiri konusu ediliyor. İç içe girmiş duvarların insanı kuşatıp boğan grisi, maviye boyalı demir kapıların bir an için de olsa aralanmasıyla etkisizleşiyor. Araya giren zamanın farklı hayatlar yaşattığı iki çocukluk arkadaşı yitiklerin kazanca tercüme edildiği yere, hayata mim koyarak tekrar görüşmek üzere vedalaşıyorlar.

Bize anlatılanın dışında başka bir hayat vardır ve bu mümkündür. Athanatos’un hikâyesi esas olarak bunun üzerine kurulu. Ergun, gündelik hayatın örttüğü gizi aralayarak, biraz da öğrenilmiş olanın kendisiyle sınırlı görme biçimlerimizi eleştiri konusu yaparak başlıyor üçüncü ve son hikâyesini anlatmaya. Genç âşıkların dolunayla kurmuş olduğu tutkulu ilişkisinin ön aldığı anlatı, Madra Dağı’nın gölgesinde hayat bulmuş uygarlıkların izlerini takip ederek kendine bir yol bulmaya çalışırken kuru bir kamış gibi bomboş gövdesiyle masanın önünde beliren “Sandalcı”yla birlikte başka bir boyuta geçiyor. Zamansız, yüzü olmayan biri var karşımızda. Anlatacak hikâyesi, hikâyeleri var. Mitoloji var anlattıklarında, tanrılar, yarı tanrılar ve ölüler ülkesine geçerken Sandalcı’ya anlattıkları öyküleriyle ölü konsüller var. Thamyris, Orpheus, Eurydike, Roma konsülleri, lejyonerler, Sandalcı’ya anlattıkları, onun anlatılanı süzüp aktardıkları kadarıyla hikâyenin içindeki yerlerini alıyorlar. Her bir ölümlü anlatı dönüp dolaşıp Pergamon’da başlayıp tüm Batı Anadolu’yu saran köle isyanının önderi Aristonikos’da düğümleniyor. Konsüller Aristonikos’u ve arkadaşlarını öldürdüklerini söylerken yalan söylemiyorlar aslında. Aristonikos öldürülüyor ama ne o ne de arkadaşları Styx Irmağı’nın Sandalcısı’nın kayığına hiç binmiyorlar.

Ne olduğunun, nasıl olduğunun yanıtını yine Sandalcı veriyor:

“Güneşin bir ejderha gibi yeryüzünü yaladığı diyarlarda yıllarca ve yıllarca en küçük su damlasını, rüzgâr esintisini sonsuz bir sebatla biriktiren bir kaktüsten gökyüzüne yükselen, altuni renkteki çiçekleriyle görenin gözlerini kamaştıran bir ağaç vardır. Yöre sakinleri kendi dillerinde ona Athanatos derler, Athanatos, yani Ölümsüz.”

Rivayet odur ki, esin perileri Musa’lar, kişiye şiir söyleme, hikâye anlatma kabiliyetini tanrıları ve kendilerini övsün diye verirlermiş.

Ergun’un hikâyelerinde ne yere göğe sığdırılamayan tanrılar var ne de kendilerini övme koşuluyla yetenek bahşeden Musa’lar.
Mahir Ergun bize çocukluğun kanatlarını tüketmemiş olanların varabileceği “mümkün”ü, gerçekleşebilir düşlerin peşinden gidenlerin hikâyesini anlatıyor; denizi ve bütün rıhtımları kuşatmış grinin içinde parıldayıp duran o derin maviyi...


Levent Turhan Gümüş
birgun.net






şu Anki Saat: 00:10

Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum