Şiir akademisi logo
Şairler Şiirler menü Öyküler
Sarıyer Belediyesi Fakir Baykurt Öykü Yarışması sonuçlandı - Tanpınar Şiir Yarışması’nda Sonuçlar Açıklandı - 9. Aşık Mahzuni Şerif Beste Yarışması başlıyor - Dicle Koğacıoğlu Makale Ödülü 2017 - Bornova Belediyesi Şiir Yarışması - GİO 2017 Roman Ödülü - Sunullah Arısoy 2017 Şiir Ödülü Hüseyin Atabaş’ın - Gençlerden Atatürk'e Mektup Yarışması - "Attila İlhan Edebiyat Ödülleri" başvuruları başladı - Necatigil Şiir Ödülü Küçük İskender’in oldu -


Şaban AKBABA

Özgeçmiş Sayfası »

Daha Küçük Yazı Tipi | Daha Büyük Yazı Tipi

ŞİİR I /teorik

ŞABAN AKBABA

ŞİİR I./teorik

Her şeyi ve şiiri yalnızca kendilerinin bildiği sanrısıyla yaşayan bunalımlı, benmerkezci şiir dünyasından burun kıvıranlar olacaktır mutlaka. Ayrıca, hiçbir bilgi ve deneyim birikimi olmayan, sanatsal-şiirsel- kültürden nasiplenememiş ya da bütün bunların üstüne kalın bir çizgi çizmiş holdinglerdeki çanak yalayıcıların rahatsız olduğunu da görür gibiyim. Haksızlık olmasın diye düşündüm, yazın-şiir dergilerini daha sıkı izlemeye aldım. Son birkaç yılım bu amaç ve disiplin içinde geçti. Şimdi daha rahatım. Özgüvenim tam, kalemim de yüyrük. Manifestomu(!) yazabilirim. Önce sorularım var bir dizi: Şiirin yaşamdaki, ya da yaşanılanlar karşısındaki yeri neredir, nasıldır? İnsanlık tarihinde işlevi ve önemi oldu mu hiç? Şiir eleştirebilir mi? Şiir canlı bir varlık mıdır? Ölü mü yoksa? Ölümün ayak sesi mi? Ne?... İnsandan ve insani olandan mıdır şiir; insanın ve onun şiirinin içselleştirdiği nedir; yaşam ötesi mi? Yaşamdan, yaşantılardan, yaşanandan ötede ne var? Balık deryadan habersizse ki öyledir; çünkü o bir balıktır, alıktır. Yadsımadır ötesi, ya da kaçıp kurtulma çabası… Devekuşu da denir bu davranış biçimini sergileyen her kimse. Oysa yaşamdan kaçılamadığı gibi, binbir çeşidiyle yaşanıyor ayrıntılar. Bazı şeyleri yaşamaktan kaçı-nı-labilir elbet. Nâzım Türkiye hapishaneleri yaşıyordu örneğin, bazıları burjuva sofralarının şallı güllü esrikliğini. En sanatsalını yap şiirin, estetiğin doruğunda işle onu; dirik olsun ama, yaşasın. Ölü doğanın, ölenin kimseye hiçbir diyeceği olamaz. Ne sanat, estetik adına, ne de içerik, öz adına. Mallarme’ye, Valeri’ye, Saussar’e, Nietzche’e sığınmanın âlemi yok artık. Onların hiçbirinin doğusu, güneydoğusu, sarp dağların yol vermez yamaçlarında yaşam bulan çaşır yüzlü çocukları, dağdan dağa kaçarak evlenen, siyah-beyaz televizyon izlemek zorunda kalan, çocuklarının gözlerinde yük katırlarının ölgün ışığı mevsimlik orman işçileri, insanüstü koşullarda yaşamaya çalışan alabildiğine “cahil” vatandaşları, alınıp verilmeyen, götürülüp getirilmeyen; ailede, okulda, askerde, karakolda dövülüp sövülen arkasızları; kirli savaşı, BOP sözcülüğü, faşist darbeleri, faşist yasaları, derin devletleri, oligarşinin, ama özellikle de militarizmin hegemonyası, kurşunlanan dağları, “bebeklerden katil yaratan" ideolojisi yok. Daha doğrusu, onlarda çok daha vahim biçemleri yaşandı, ama aşılalı çok oldu. Mallarme ve diğerlerinden yüzyıllarca önce. Bizdeyse oralarda onların aştıkları daha yeni yeni giriyor yaşamımıza. Kimse verili koşulları şiir, sanat, birey v.b. gerekçelerle görmezlikten gelmeye kalkmasın! Onun adı başka olur, başkadır. Önce Bruno olacaksınız, Galile, Anne Frank vb.; ateşlere atacaksınız sevgili canınızı Nazım’ca, giyotine koyacaksınız korkak başınızı, KZ’lerde yakılacaksınız… Hiç değilse “E” tiplerini tanıyacaksınız işkenceler sonrası, ancak ondan sonra (o da “şair” olmayı bir yana bırakarak) Nietzche’nin nihilizmini benimseyebilirsiniz. Sanatın doğuş gerekçesine, ürettiği anlama, yarattığı –yansıttığı ya da yankılandırdığı maddi karşılığı olan- olmayan sese- ve pratikteki işlevine de denk düşmeli sanatsal üretim. “Sanatın Öyküsü”nün yazarı E.H Gombrich kulübeyle imge karşılaştırmasında, ya da benzetmesinde de; “ilkeller için bir kulübeyle bir imge arasında yararlılık açısından hiçbir fark yoktur. Kulübe onları yağmurdan, rüzgârdan, güneşten ve kendilerini yaratmış olan ruhlardan; imgeler ise, doğal güçler kadar gerçek olan öteki güçlere karşı korur.” Boğmadan yüzdürebilmek yüzmek isteyeni, hatta yeniden (çünkü sanat en azından yaşamı yeniden üretmekle de meşguldür) üretmek bunaltmadan, yabancılaştırmadan. Egemen şiirin bu son işlevine dikkat çekmek gerek. Soruyorlar: Neden şiirimizi okumuyor bu halk? Yoksa şöyle mi olmalı şimdilerde bu soru: Neden şiirimizi okuyanların sayısı bu kadar az? Neden şiir okurlarının sayısı şiir yazanların sayısından fazla değil? Yabancılaştırıldı çünkü halka -kitlelere- şiir. Doğasına ters düşürüldü, gereksinmeleriyle buluşturulmadı. Şiir dünyasına gelince… Her ay üretilen şiirlerin binlercesi birbirine benzeyince, bir benzer şiirler ve şiir yazanlar gettosu oluştu; kendine dost(!), ötekine yabancı. Gettolaştı ve gettonun “manifesto” adlı bağnaz, bölücü, egosantrik (benmerkezci), en nihayet naif (çocuksu), ama kurnaz, schhow (gösteri)cu, prematüre(yarım-erken doğmuş), yaşamın, sanatın, estetiğin boğazını sıkan sadist ve despot yasası yazıldı. Gettolar da, yasaları da, şiirler de yapaylaştı, soysuzlaştı. Bu son sözcük de özellikle bazılarını çağrıştırsın diye yazdırdı kendini buraya. Somut gerçekliğin içinde az yer kaplamak, sanat gettosunda çok yer tutmak, küçük hegomonik-egosantrik ilişkilerle avunmak; biraz da küçülmek, egemenliği de yitirmek ve hatta yok olmak anlamına mı gelecekti? Denizde damlanın hükmü gibi… Biraz öyle oldu. Bütün (bu sözcük de soylu, soysuz sözcüğüne özendi galiba) söyleşilerinde mangalları külsüz bırakanın şiirinde mangal bile yoktu değil mi? Mangal kavramının halk kavramıyla, kitlelerle ilgisi var biline! Kime ulaştıracaksınız (sizin için doğrusu; satacaksınız) şiir kitaplarınızı? Basmıyorlar ki, satabilesiniz! “Neden?” diye hiç sordunuz mu kendinize? Her ay yüzlerce dergide binlerce şiir; birbirine benziyor. Nereden bakacağız özgünlük var mı diye? Varoluşçuluk gözlüğünden mi, yapısalcıların (belli sınırların içini gösteren) dürbününden mi, toplumculuğun yenilmiş, yılmış, korkmuş, başarısız olmuş, tembel psikolojisinden mi? İster ahlâki sorumluluklardan arınmış olarak bakalım, ister eytişimsizlik noktasından, ister insan, doğa, toplum üçgeninden, durum değişmiyor; özge değil birçok şiir ötekinden ve özgünlük kavramıyla anlatılabilecek şiirci yok gibi ortalarda. Oysa bireyde, toplumda ve doğada, bunların eytişimsel bütünlüğünde öyle çok özgünlük var ki!... Bunlara sırtını dönenin alanı daralır. Ayrıca çok iyi bilinmesi gerekir ki, “özgün”lük de bir meşruiyet sorunudur. Meşruiyet’in kaynağı bir avuç seçilmiş, yalnızca birbirini okuyan şiirci değildir, böyle bir şey yok. Soru: Hangi şiir-şiirci “özgün” şimdilerde ve hangi meşruiyet koşullarınca? Öyle yağma yok! Nâzım’dan, Enver Gökçe’den, Behçet Necatigil’den, Ahmet Arif’ten, Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan ve hatta Necip Fazıl’dan sonra şiir neden ezberletemiyor kendini? Egemen şiir anlayışı, o anlayışla yazılmış şiirler ve o şiirlerin yazanlar “çocuklara şiirler” dünyasında neden yok? Ve neden çocuklarımızın yüzde doksandokuzu( kendi araştırmam) şiir kitabı satın almıyor, “şiir” okumuyor? Günümüzün her ay yayımlanan binlerce benzer şiirinden birini yazan şiirciden hangisi, (utanmadan sık sık çıktıkları büyük-küçük) kalabalıkların önünde kitabından şiir okuma sıkıntısı çekmez? Hangi şiiri gençler biliyor, ya da ezberliyor; hangi şiir yazanın şiirini? Hangi şiir yazarını tanır, yalnızca birbirini tanıyan şiir yazarlarının dışındaki (halkımız bile demiyorum) ülkedaşlarımız? Ahmet İlkan Selçuk’u, Yusuf Hayaloğlu’yu, İbrahim Sadri’yi, en yeni versiyon Bedirhan Gökçe’yi mi? Onlar mı iyi şiir yazıyor, gettodakiler mi? Gettodakiler elbet. Bunu biliyorum. Bir bildiğim de gettonun getto olduğudur. Tanınmışlığın, ünlü olmanın koşulu; gettodakilerin birbirini ve komşu gettodakileri tanımasıyla sınırlı olduğu günümüzde, birbirlerini ağırla-ta-yanlar da, yalnızca birbirlerinin şiirini dinlemekle kalmaktadır. Hatta şiir antolojileri, yıllıklar gettoları için de bu kurallar geçerlidir. Yenibütüncü getto Veysel Çolak’la Seyit Nezir’i, Tuğrul Keskin’i; soylu yenilikçi (tek kişilik) şiir gettosunu ve o gettonun komik reisini, bu reis örneğin Seyit Nezir’i değilse bile Metin Cengiz’i çok iyi tanıyordur. Bilinmeyen, tanınmayan gettolar ve o gettoların nice adsız kahramanları var! Doğuş, Parçalı Ham, Dördüncü Yeni, Bağımlılık bunlardandır örneğin. “Getto bildirileri”dir yazdıkları da. Ya da kabile yasaları. Zulu kabilesinden olmayanların asla tanımadığı, hatta belki okumadıkları… Şiirin medya maymunlarına hiç sözüm yok, sözüm şiir yazarlarına. Oturup kalkıp değerbilirlik göstermelidirler ki yazdıklarına “şiir” diyorum. Demeyebilirdim de. Çünkü özgünleştiremedikleri (meşruiyetsiz) şiirleriyle bunu hak ediyorlar. Değilse eğer, söylesinler; şimdilerde kimler “masa” gibi, “saman sarısı”, “kayayı delen incir” “bir mendil niçin kanar” gibi dilden dile dolaşan şiirlerin yazarlarıdırlar? Okunması bile okuyana güçlük çıkaran, anlam ve sezgi sorunu olan şiirin ezberlenme olanağı haydi haydi olamaz. “Şiir” dememin nedeni, bu şiirlerin salt sanatsallığı yüzündendir. Herkes de biliyor ki, “biçem”; özle biçimin eytişimsel-estetik bütünlüğünün adıdır. Özgünlüğün arandığı bir başka ve sanatsal koşul da budur işte! Kusura bakabilirler “şair” demiyorum özgünlüğü olmayan şiirlerin yazarlarına. Bu unvanı ne siz verebilirsiniz kendinize, ne de ben verebilirim; o unvanı “meşruiyet”in kaynağı olan yaşam, yaşayan, yaşadığını yazılan şiirler-iniz-de gören, kendini, kendinden bir şeyleri bulan “halk”, bir zamanlar davranışları ölçüt kabul edilen “kitleler” verir. Hem şimdilerde kaç şiir yazarı “halk” kavramını bir solukta tanımlayabilir; şimdi, şu satırları okuduğunuz an kendinizi test edin örneğin: Halk nedir? Gerçi bütün gettocular kendi gettolarındakiler ve diğer gettodaki şiir yazıcıları için onca kolayına “şair”, mair diyorlar ama; her şey o kadar ucuz değil. İkinci neden de “biçem” sorunuyla ilgilidir. Biçemi olmayan şiir yazarına da kimse “şair” demiyor. Yaşamın bir yanını, hatta öznesini yok sayacaksınız, sözcük oyunları oynayacaksınız, sanatınızı yarım-yamalak, eylemsiz, yalınkat ve yavan üreteceksiniz, sonra da sanatsal unvanlar alacaksınız; bu “meşru” değil. Var oluş nedeniniz, beslendiğiniz kaynağınız, hizmet alanlarınız belli. Hatta bir adınız ve internet sitelerinde suyu bulandıran soydaşlarınız var. İnternetin kaynağından besleniyorlar. Ya da beslendiklerini sanıyorlar. Zavallı internet gettocuları! Size de fazla zaman ayırmayacağım. Şeyh-mürit utancı da girdi şiir dünyamızın tarih defterine. Nâzım ne diyecek biliyorum; “yaşama da, şiire de yaramaz gericiler!” İstanbul, İzmir ve Ankara’da büyük sandıkları d(t)er(z)gâhları var. Medyayla (sermayeyle) da göbek bağları. Sürekli olarak yaşamda boşluklar üretiyorlar. Oralarda yazıyorlar şiirlerini, o boşluklarda yok olup gidiyorlar. “Getto putlarını devireceğiz”; tam olarak böyle dememişti Nâzım, ama siz öyle duyuyorsunuz, biliyorum. Şöyledir şimdiki: Postlarınız (şeyh de olsanız, postmodern kalfalar da) kafanıza geçirilecek, modernliğiniz size kalsın. Ama artık düşün yakasından sanatın ve şiirin; bu ülke yaşıyor. Bu ülkenin zengini de var yoksulu da; ezeni de var ezileni de; bu halk özgür olmak istiyor. Bu ülkede demokrasi ve yaşam savaşımı var; kentsoylular soyluluğu hak edemeyecek kadar ağavari, acımasız ve cahil; savaşımı acımasızca bastırırken, işkence yaptırmaktan, aç-susuz bırakmaktan, üçer beşer öldürmekten, ya da örneğin kolunuzu koparmaktan çekinmiyor. Çok daha önemlisi; “vatan, millet, bayrak çeteleri kurup ülkenin gerici dizge yapısını faşistleştirmeye; “şairlerin şiirlerini” yakmaya, yazanlarını da Lorca gibi kurşuna dizmeye çalışıyorlar. Böyle bir durumda Lorcacı bile sayılmamak var; üzücü! En iyisi; bütün bunların ötesindeki kumsalda başını kuma sokarak, yaşamın ve yaşananların kıyısına bile yaklaşamayanlar, el çeksinler, yeniden üretemezler çünkü yaşamı. İnsansız, halksız ve yaşamsız üretimleri sanat olamaz. Öznesi (objesi) olmayanın yüklemi(eylemi) de olmaz! Oysa yaşama yön verendir yüklem. Yoksa aç ve şiirsiz kalır yaşayanlar. Bu çok önemli: Sanatın bir işlevi de yaşamı yeniden ve estetik düzeyde üretmekse; tam anlamıyla “devrimci” olduğunu anlamak gerekir. Sanat kurulu düzenin yanında olamaz, ona yaltakçılık yapamaz, yararcı değildir, reformların yalancı değişimini benimsemez, devrimcidir. Bir ölçüt de bu! Çünkü hem yeniden üretmek, hem de en güzeli üretmek: Verili koşulları, insanca yaşanılabilir olana dönüştürmeye yeltenmek ve bunun için eylemektir sanatın işi ve işlevi. Şiirin de…


Şaban AKBABA

 
Şiirakademisi ticari amaç gütmediği için ürünlere telif hakkı ödemez. Ürünlerin telif hakkı yazarına aittir.
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası uyarınca, ürünler site yönetiminden ve yazarından izinsiz kullanılamaz.  
Bebek Giyim - Toptan Oyuncak - web tasarım
Şiir Akademisi - Ana Sayfa