Şiir akademisi logo
Şairler Şiirler menü Öyküler
Fakir Baykurt Öykü Yarışması - Sarıyer Belediyesi Fakir Baykurt Öykü Yarışması sonuçlandı - Tanpınar Şiir Yarışması’nda Sonuçlar Açıklandı - 9. Aşık Mahzuni Şerif Beste Yarışması başlıyor - Dicle Koğacıoğlu Makale Ödülü 2017 - Bornova Belediyesi Şiir Yarışması - GİO 2017 Roman Ödülü - Sunullah Arısoy 2017 Şiir Ödülü Hüseyin Atabaş’ın - Gençlerden Atatürk'e Mektup Yarışması - "Attila İlhan Edebiyat Ödülleri" başvuruları başladı -

Söyleşiler » Mario LEVİ ile yapılan söyleşiler


Mario Levi ile 
'İstanbul Bir Masaldı' üzerine
Denizcan KARAPINAR 

'Anlatmaya ömrünüzün yetemeyeceği, hikaye dolu bir şehirde yaşıyoruz' 

İstanbul'un bir masal olduğu her yerde söylenir. Geçmiş, bir daha geri gelmeyecek zaman rivayetlerinin, iç dökmelerin, dile gelişlerin enkazının üzerine kurulu, duymak istediğimiz masallar, "öyleymiş gibi" bilmek istediğimiz hikayeler için türetilmiş yalanlar, söylenmeyen ladesler, düşürülmeyen maskeler kalır geriye. Bazı hikayelerin üzerine kurulur ve bir daha hiç inmez Demokles'in kılıcı. Anlatmak, dinlemek, yaşamak ve yaşatmak istediğimiz masalların söylevsiz, dilvermez kahramanlarını. ve onların sanrılarını yaşatmak, bir şehrin tenha yaralarını soymak için yazılmış bir hikaye "İstanbul Bir Masaldı". Ne de olsa içimizde saklıdır gidemediğimiz şehirlerin savaş haritaları. Mario Levi ile kahramanlarının onarılmış, armalı hayatlarının seyrinde, kitabını konuştuk.

Masal'ın başında -sözcüklerden- bahsediyorsunuz; bizi yaşatan, uzun, vaatsiz konuşmaları, hoşnutsuz bir kayıtsızlığa eviren, dilvermez sözcüklerden... Oysa benim bildiğim birçok masal, (aslında hiç gelmeyecek) bir gelecek vaadetmeyi görev edinmiş sözcüklerle başlar.  Yine aynı paragrafta, "başkalarını anlamaktan" söz ediyorsunuz. Oysa gün günden çoğumuzun kendi içiyle ilişkisi kopuyor, ve bir başka bedene sığınmayı da reddediyoruz böylece. Yalnızlık} her çağda böylesi nükleer silah üretebiliyor muydu, bilmiyorum, ama "masalların" artık salt vaatle değil, tam aksi koyu bir vaatsizlikle başlaması gerekiyor, ya da vaatlerin her tanışmada aynı zamanda bir "yalan" da olduklarını söylemeleri...

Her ne kadar bu kitabın adı "İstanbul Bir Masaldı" ise bu bir masal değil. Aslında bu romanın kahramanlarınca, bir anlatıcı tarafından, bir zamanlar yaşananlara-yani gerçek hikayelere başka bir yerden bakıldığında, geride kalanların bir masal olarak algılanması olarak özetleyebiliriz. Anlatıcı aslında bir "masal" anlatmak için yola çıkmıyor. Anlatıcı, birilerinin gözünde, bir eli kalbinde masala dönüşmüş olan bir hikayeyi, birileriyle paylaşmak için yola çıkıyor. Aslında ne gerçek adına, ne de hayat adına bir vaadi var. Anlatıcının en önemli kaygısı "unutturmamak" . Çünkü unutmak ve unutulmak, yok olmakla eş değer anlatıcının gözünde. Böylece gerçek hikayeler masala dönüşüyor. Unutulmamak ve unutturmamak istediği için, anlatıcı, anlattığının gerçek olup olmadığını düşünmeksizin, başkalarına gerçeğin aynası olarak görünüp görünmeyeceklerini bile düşünmeksizin, sadece anlatmakla yetiniyor. Aslında eylemin kendisi bir masalcının eylemi. Orada da anlatmak ve anlatarak hayatta kalmak var. Ama anlatılan sadece ve sadece, "masala dönüşmüş bir hikaye".

Anlatıcı "iç dökmelerin" çağından mı geliyor yani?

Evet, aynen öyle. Anlatıcı iç dökmelerin çağından geliyor cümlesini burada referans olarak kullanabiliriz. Ya da bir çıkış noktası... Ama sadece iç dökmelerle kalsaydı o zaman, anlatılan, -en azından anlatıcı için-, inandırıcı olmazdı. Aslında burada, iç dökmelerin yanı sıra, onların yorumlanmaları da var. Bir başka deyişle, yaşananların, yani yaşanmışlıkların, -nafile ya da değil- yeniden inşa edilme süreci ve çabası var. Yani, her ne kadar "iç dökmelerin" payı olsa da, salt iç dökmelerle sınırlandıramayız.

Çocukluktan geleceğe evrilen hoşnutsuzluğumuz bizim... 

"Kim, kimde, kim için kalmıştı?", Roman bu soruyla başlıyor. Kitapta, "anlatıcı", henüz başlarken daha, "çocukluktan" bahsediyor. Hoşnutsuzluktan büyümeyen bir çocukluk mu bu?

Bu çatalağzında iki soru var. İlk yorumunuz üzerine konuşmalıyım önce, çünkü kırılgan bir nokta; "Kim, kimde, kim için kalmıştı?" sorusu. Doğru bu soru, romanın ruhunda yer alan ve romanı, hikayeyi var eden en önemli sorulardan biri. Bir ana fikir bile diyebiliriz. Bu soruyu en başta bile soruyor anlatıcı söylediğiniz gibi. Çünkü okurun dikkatini böyle bir gerçeğe çekmek istiyor. Ardından gelen sorular aslında birbirini doğuran sorular. Belki de hep bu soruyu daha çok sordurtmaya, sorgulatmaya ve yanıtlarını buldurtmaya çalışan sorular. Öyle bir sorun var ki burada, her ne kadar bir yanıt bulunur gibi olsa da; her soru birbirine doğurgan, bir sorular girdabındayız. Romanın sonunda anlatıcı, "anlat, anlat, anlat..." diyor. Sanki anlatacaklar hala bitmemişçesine. Bir çocukluk döneminden geleceğe taşınan bir "hoşnutsuzluk" söz konusu, evet. Romanın hikayesini bu ne kadar ilgilendiriyor, bilemem. Ama anlatıcının ve romanın varoluş sorunsalında bu var, Bu anlamda, -anlatıcı- biraz da benim. Haliyle, benim çocukluğumda, ilk gençliğime geleceğe taşıdığım, beni çok derinden yaralayan ve bende izler bırakan birtakım ruh yaralanmaları ve ruh göçleri oldu. Belki de bu nedenle yazar olmak ve anlatmak istedim. Belki de bu nedenle çağdaş bir "masalcı" olmak istedim. Bu romanı her ne kadar ilgilendirmese de, romanın özünde bunu hissettiğiniz için size minnettarım ve bunun hissedilmesine itirazım olmaz.

Karakterleriniz için, onların belki de iğdiş edilmiş, yağmalanmış kaderleri için bir buluşma noktası, bir çatalağzı, sansürlenmiş bir meydan yaratmak için bir çaba gösterdiniz mi, roman kendini yarattığı süreç içersinde? Birbirine tutulmuş lirik bedenler için her daim bir kesişim noktası, gizil bir meydan tasarlamak oldukça zor. Tanrı olmanın da özgün zorlukları ve getirdiği nicel iç hesaplaşmalar olmalı, Yazar kendine paha biçmeli "inşa ettiği" hayatları.

Başlangıçta, anlattığım ailenin bireylerini, romanı yazmaya başladığımda bir yerde buluşturmayı istemedim değil• Yani, hayatları adına birtakım sınavlardan geçip başka hayatları yaşayacaklar ve onlar bir yerde buluşacaklardı. Bu kesişme, buluşmanın gerçekleşeceği çatalağzı, bir bayram akşamı yemeği miydi, bir cenaze töreni miydi? Bu başlangıçta sorulması gereken ve başlangıçta sorulan sorulardan biriydi. Şimdi kendisini saygıyla andığım Bilge Karasu ile de bu konuyu oturup konuşmuştuk, "nerede buluşabilirler?" diye. Ama sonra bundan vazgeçtim. Yine de bir iki yerde buluştular, Belki şunu söylemeliyiz: birbirleriyle ayrı düştükleri halde, hayatın artık dönülemeyecek bir anında kendilerini, birbirlerini hissedecekleri bir mekanda buluştular. Bu mecazi bir karşılığı tabii buluşmanın. Somut bir mekan arayacak olursak, tabii ki bu buluşma noktası İstanbul'un kendisi. İstanbul burada, kimi insanların bir umudu taşıyarak yaşadığı ve bu umudu taşıyarak geldiği, ya da kenti hissederek bir başka umuda ya da umutsuzluğa göçtüğü bir mekan. İstanbul, başka bir açıdan bakıldığında, anlatıcı bir yana bırakırsak, romanın baş kahramanıdır. Çünkü tüm kahramanları kucaklıyor. İstanbul hem umut, hem yalnızlık bu insanlar için. Hem doğum, hem ölüm. Ortak yanları, hepsinin hayatında bir veya birden fazla bir İstanbul'un olması.

"Bir yerden sonra hayatımızın ve ihtimallerin insafına kalıyoruz.”

Bu romanın tüm kahramanları,  -gerek Olga olsun, gerek Madam Esterya gerekse Kirkor Amca- "çok gizli" damgası taşıyan bir sır karanlığında bir iç hesaplaşma yaşıyorlarmış gibi hissettim.. Kahramanlarının her biri ayrı ayrı derin bir iç deniz hesaplaşması yaşayan bir romanın bilançosu ağır olmalı?

Ağır olmalı tabii. Kimin için ağır? hikayeyi yazan için mi, yoksa hatırlamak zorunda kalıp, hatırladıklarıyla anlatan ve kendisini var eden anlatıcı için mi, yoksa anlatıcıya kendilerini gösterip, bu hikayeyi bağışlayan kahramanlar için mi? Anlatıcı, daha önce de dediğim gibi, aslına şu kaygıyı taşıyor: Unutmayarak, duyarak var etmek ve yaşatmak. Hem kahramanlarının kaderleriyle, acılarıyla, iç sürgünleri ve hesaplaşmalarıyla unutulmamalarını istiyor ve onlara sahip çıkıyor, hem de bu kaderle ve bu kaderlerle kurduğu ilişik, ilişki nedeniyle kendisini de yaşatmak istiyor. Şöyle bir açıklama yapabiliriz, belki bir ışık tutar bu söylediklerimize: İstanbul Bir Masaldı'nın yetmiş-seksen sayfasını yazdığım ve bu kısım Almancaya aktarıldığı günlerde, 1999' da, bir konuşma yapmak için Almanya'ya, Berlin'e gittim. Konuşmamda kitap hakkında birşeyler söyledim. Söylediklerim, Almancaya tercüme edildi. Bir de bir Alman eleştirmen romanım hakkımda genel bir yorumda bulunmak için oradaydı. Fakat bu konuşmadan önce benimle konuşmak istediğini söyledi ve bana şöyle bir yorumda bulundu: "Romanı okurken sizi bir erkek şehrazat olarak gördüm" . Biraz deşmek istedim bu fikri. Kendisine "Ama biliyorsunuz Şehrazat ölmemek için anlatıyordu" dedim. O da karşılık olarak, "Ben de size bunu anlatmak istiyorum" dedi. Bu yorum, Türkiye'dekiler de dahil olmak üzere benim romanım için, "İstanbul Bir Masaldı" için yapılmış en güzel yorumdur.

Bu masalda, "dönmek üzere" giden kimse geri dönmemiş. En derin uykusunu uyuyan bir trajedi sanırım bu.

Evet, doğru. Çok güzel bir saptama bu. Teşekkür ederim. Çünkü bu roman göçlerin olduğu kadar, ruh göçlerimizin de hikayesi. Güzel olan ve hayatı anlamlı kılan bu değil midir? Bir yerlere gidersiniz, "başkası" olursunuz, ve döndüğünüzde "o insan"ı, "başkası" olarak bulursunuz. Büyük bir kırgınlıktır yalnızca.

Kahramanlar da, o zaman hikayelerini "göze almaların" çağında yaşamayı tercih etmişler...

Biraz öyle. Ama zaman zaman şunu da düşünürüm, bu sadece bir tercih miydi yoksa bir zorunluluk mu? Bilemiyorum. Fakat en azından gittikleri yerden bambaşka insanlar olarak döndükleri çok doğru.

Albümlerin bize anımsattıklarından kaçmak istediğimizi-isteyebileceğimizi yazmışsınız. Bu hikayenin tüm kahramanları için de kendi iç labirentleriyle sınırlandırılabilecek olsa da, aslında hepimizde zaman zaman dilveren bir "kaçış arzusu"nun varlığı iddia edilebilir mi? Neden, neyden dolayı olduğu, hangi denizden doğduğu flu olan, pek de belli olmayan ve her sır gibi kendini de çözememiş bir kaçış...

Doğru! Hayat onlar hep bir yerlere, hep bir adaya çekmiş. Bu nedenle hep bir kaçışta, birilerini bulmak istemişler. Kendilerini aramışlar zaman zaman. Başkalarını da. Belki bu aradıkları sadece hayalden ibaretti.

Hikayesi olan bir hayat.... 

Mösyö fak için - ve belki bu hikayenin tüm kahramanları için de- "masalını kaybetmek istemeyen bir neler" denilebilir mi?

Evet, yapabiliriz. Aslında Mösyö J ak burada pek istemedi galiba. Hep hayatın gerçeği içinde olduğuna inanmak istedi. Aslında birçoğunun istemediğini istedi. Tabii onun da o büyük hesaplaşma zamanında başaramadıkları vardı. Belki de onun hayatının en büyük eksiği Olga'yı yaşayamamasıydı. Ama bunu dile getir(e)medi. Kendisine itiraf edemedi. Bu bir insan için, bırakın bir insanı bir aşık için en kötü şeydir.

Ama bir kadını yaşayamamak bazen bedenlenir ve tanımadığınız kaldırımlarda sizin ardınızdan gelir.

Geldi zaten. Hep onun arkasında gizil, kendini saklayan bir gölge gibi geldi bu yokluk Mosyö Jak'ın peşinden. Ve bu onun hayatının özünde vardı. Jak da ancak bu kadarını yapabilirdi. Tüm hayallerimize rağmen, bir yerden sonra sadece "yapabildiklerimize", ya da hayatın bize sunduğu şıkların insafına kalıyoruz.

Sizin isteminizde (ya da değil), bütün kahramanların birbirlerine çıkan bir yolu olamaz mıydı? Sonu iki kutuplu olan her masal ihtimallerin isafı üzerine kuruludur.Ama ne çıkar ihtimallerden? "Anlatıcı", "Başkalarına çıkabildiğimiz yollar, bizim olan, kendimiz olabildiğimiz yollarımızdı" diyor.

O yollar vardı galiba. Sarfettiğin bu cümle biraz, suskunluğun da cümlesi. Ama yapamadılar. Burada, bazen tercih edebilecek güçleri de olmadı onların. Ya da tercih ediyormuş gibi göründüler ve bizim hayatımız da bu dediler. Örneğin romanın beni en çok etkileyen kahramanlarından biri olan Tant Tilda Sonsuz bir karanlığın içine, yavaş yavaş çekildiğini gördü, hissetti. Ama ne gelirdi elden? Belki de o sürüklenişi bile bile kabullendi. Ama bunu yaparken de, belki de birçok kadının yaşayamayacağı, hayalden örülme gerçek bir hikayesi olan, paha biçilmez bir hayat yaşadı. Kaç insan hayatının sonlarında hikayesi olan bir hayat yaşadığını söyleyebilir? Kaçımız?

Belki de masalını kaybetmekten korkmadığı için kaybetmedi damarlarında dolaşan hayatının en güzel ihtimali olan tutku'yu...

Korkmadığı için tabii. Zaman zaman korktuysa da istediğini yaşadı. Yaşamak istediğiniz acı olduğunda, eğer acıyı yaşayabiliyorsanız, mutluluğun başka bir tanımı daha olamaz.

Bir şey daha dikkatimi çekti, romanda "bazı yaşanmış/yaşanmamış" hayatlardan arda kalanları yazarken, "o cümlelerin" sonunda süreklilik kazanmış bir soru işareti var. "Zamanın" ve günlerimizin içerisinde, bize ya da aslında yine bizim olan -başkalarına- ait birçok cümlenin sonunda soru işareti vardır zaten ama bu soru işaretleri kişilerin-belki de her biri, "masal" gereği bir "looser" olmaya koşullandırılmış olan- kişilerinizin, ödünç alınmış soru işaretleri gibi. Hiçbir hikayenin "kaderi" tam olarak bilinmediği gibi tam olarak da "yazılmamış" sanırım burada. Belki de bilançodan, faturadan korkuluyor bir yerde.

Neden o cümlelerin sonunda soru işaretleri var, düşündünüz mü? Bence anlatıcı burada hem kendisi o hikayenin içinde sürüklenmek, hem de okuru bu hikayenin tufanına kaptırmak istedi. Anlatıcı, şöyle bir konumdaydı bence. Yaşananların hem seyircisiydi hem tanığıydı, hem de zaman zaman oyuncusu. Uç kimlik kendisine ya verildi, ya da kendisi bu üç kimliği üstlendi. Hikayeler kendisine "bir yere kadar" anlatıldı ve gerisini onun bulması istendi. Ve bu çaresizliği anlatıcı okura taşımak istedi. Sorular, okur bu hikayenin, bu tufanın içinde kendi savrulacağı yönü bulsun diye sorulmuş olabilir. O kadar ki, zaman zaman sadece bu sorulardan yola çıkılarak bir roman daha yazılabilir diye düşünüyorum. Ama bunu yapmayacak bu romanın yazarı. Çünkü amaç okurun bu hikayede kendi hikayesini bulmak ya da onun bu hikayelerden başka hikayelere, kendi hikayelerine, kendi hayatlarının ihtimallerine gitmesini sağlamak. Onu dışarıda tutmamak, ısrarla sürüklemek. Sorunuzun ikinci kısmı bence daha da önemli. Tam olarak yazılmadı mı? Ben de bunu sorguluyorum. Olabilir. Çünkü anlatıcı, hikayeler karşısında kendini sorgulayarak, kendi çaresizliklerini, kendi koku ve yetersizliklerini de yansıtmaya çalışıyor. Belki bu korkular sadece kahramanların değil, anlatıcının da korkusu veya korkularıdır. Belki söylediğiniz gibi, bilançodan, çıkarılacak faturalardan da korkuyor anlatıcı ve kahramanlar da. Çünkü bitirmek istemedi anlatıcı. Belki bu yüzden, az önce dediğim gibi romanın hikayesi, yani hikayenin özü: "Anlat, anlat, anlat" diye biter.

"Hayalleri olmayan bir insanın hakikatleri de olamaz" 

Bir "bitiş"ten sonra, romanın "sonundan sonra", "o hikaye" hala devam ediyor mu kendinde asılı kalmış bir boşlukta? Bu romanın yazarı buna inanıyor mu?

Tabii ki! Tüm kalbiyle inanıyor. Fark etmişsinizdir, romanın sonunda bazı kahramanlar ölmedi. Okur "Peki şimdi ne yapıyorlar?" diye sorabilir kendisine. Julyet, Berti ölmedi. Nora ölmedi. Onlar, uzak veya yakın, ama ne olursa olsun artık çok uzak bir yerlerde, yarım veya huzurlu, buruk ya da mutlu yaşamaya devam ediyorlar. O nedenle şu da var; hikayeleri bitmediği için olsa gerek, anlatıcı her ne kadar bir başkası gibi görünse de, okura bir başka kitabında bir oyun oynar. "Lunapark Kapandı" da Nora'yı okurun karşısına çıkarır. Ama sanki o bir başka hikayenin içindedir ve onun hikayesi bir türlü bitirilemeycektir.

Mösyö Rober'in -anlatıcı-ya "o son mektubu", kayıtsızlığın satırlarını bıraktıktan sonra, kollarıyla, belki de bir hikayenin içerisinde "yaşanmışlık saydıklarının" kolları olan kendi kollarıyla, "daha ne yapabilirdim ki?" dercesine yaptığı bir hareket var. Gerçekten de, daha ne yapabilirdi ... ? Sizce son' ların ve tükeniş' lerin hiç değilse biraz daha dizginlenebilir olması, acısının bir nebze olsun damıtılabilmesi yolunda karamanların yapabilecekleri herhangi bir şey var mıydı?

Bu soruyu zaman zaman ben de sordum kendime. Yapabilecekler var mıydı? Az önce söylediğim gibi bu ve bu tür soruları, anlatıcı bilinçli olarak taşıdı metinlere ve satır aralarına. Burada amacıma ulaşmış. sayıyorum şimdi kendimi. Siz bu romanı okuduktan sonra bu soruyu, "yapabileceği başka bir şey var mıydı?" diye soruyorsanız, evet, yapabilecekleri vardı. Mösyö Röber ise biraz daha farklı anlamda soruyor bu soruyu. Bir, "hayatım adına daha ne yapabilirdim?" , iki "Sana hayatımı anlatırken ve verirken, daha ne yapabilirdim?". Belki bu kahramanlar, anlatıcıya tüm yaşadık larını anlatmadılar. Bu soruyu anlatıcı da kendisine soruyor aynı zamanda. Ve bu nedenle (hatta belki bir ihtimal olan yanıtsızlığın acısını, sızısını paylaşmak için) soruyu ve soruları okura taşımak istiyor.

Anlatıcı okurla karşılaşmaktan, okurun aynasında kendi ışığını kırmaktan korktuğu için, bence araya kahramanlarını sokuyor...

Bunu hiç düşünmemiştim. Ama mümkündür. Her ne kadar farklı hayatları anlatıyorsa da anlatıcı, her anlattığı hayatta kendinden izler buluyor. Şunu söyleyebiliriz; Mösyö J ak'ta da, Madam Esterya' da da, Tant Tilda' da da, Muhittin Bey' de de anlatıcı kendinden parçalar buluyor. Belki de kendi hayata bakış açılarını, bu kahramanları aracılığıyla "birilerine" ulaştırmak istiyor. Belki de her kahraman anlatıcıdan, anlatıcı da her kahramandan izler taşıyor.

Her kahraman bu hikayeye bir yerinden çekerek, bu romanıl aslında baştan yitirilmiş bir hikayeyi kendi yaralarının isteğince eviriyor aslında .. Böyle olunca da, ortaya yaralı bir hikaye çıkıyor .. Ve bu yaralardan hem anlatıcı hem de kahramanlar pay alıyor. Katılır mısınız?

Kesinlikle katılırım. Zaten anlatıcı yaralı. Yara almış ve yaralarını onarmaya ' çalışan biri. Yaralı insanların hikayelerine sahip çıkma ihtiyacını duyuyor. Ve "bir yerlerde böle hayatlar yaşandı" demek, bunu haykırmak istiyor.

"Seni seviyorum”…
 
Ya da "beni sev”…

Gerçekliği özünde hayal vardır. Bu hikaye her ne kadar belki bazı yaşanmışlıkların volkanından şiddetle püskürse de, biraz da "hayalin" romanı aslında.

Şüphesiz öyle. Sadece bu romanın değil, edebiyatın özünde de bu var. Ben bazen kimi hayallerin, kimi çok çıplak ve yalınmış gibi görünen gerçeklerden çok daha çıplakmış gibi görünen gerçeklerden çok daha çıplak olduğuna inanırım. Hayallerimiz çok gerçektir. Çünkü onlar "bizim" hayallerimizdir. Boşu boşuna o hayaller kurulmaz. Ben hayalleri olmayan bir insanın hakikatleri de olamayacağına inanırım.

Masalın sonunda, bu masal daha başlamadan ve yokken, tek bir ihtimalden doğan binlerce kombinasyon gibi; herkesin ayrı ayrı birbirine bıraktığı mektuplar var.

İnsan yaşı ilerledikçe bu duyguyu daha çok yaşıyor. Ağır bir hastalık geçiren bir dostumla geçenlerde konuşuyorduk. O bu hastalığı geçirdiği, ölümle burun buruna geldiği günlerde, bana bir duygusunu anlattı. Bütün hayatını gözden geçirdiğini, zaman zaman hayatı adına ne kadar güzel şeyler yaptığını, ama yine de kaçırmış olduklarını, kaçırdığını anladığını söyledi. Sizin yaşınız belki bu soruların bir kısmını kapsamayabilir, ama yıllar geçtikçe ve yaş ilerledikçe bu soruları daha çok soruyoruz. Bir takım insanların, aynen sorunuzda tarif ettiğiniz gibi, bize bilinmezlikler bıraktıklarını görüyoruz. "Soru", çok yalındır. "Şunu yapsaydım hayatım değişir miydi?", "Beyazı değil siyahı yaşasaydım varlığım şimdi nerede ispatlanırdı, nerede yaşardım, nerede yaşanırdım?", " Kimlere hangi hikayeleri yaşatırdım, kimlerce yaşatılırdım?". Bu sorular ve yanıtsızlıkları kaçınılmaz. Ama hayatın özü de bu yanıtsızlıkta belki. Kuşkusuz birçok insan bize bazı sorular bırakır ve hayatımızdan çeker gider. Düşünün bir kere, bir insan bunları yaşıyorsa, bir şehir nasıl yaşamaz. Bence bir yazarın anlatmaya ömrünün yetemeyeceği kadar hikaye dolu bir şehirde yaşıyoruz.

poetichard_core@hotmail.com
İstanbul Bir Masaldı / Mari'o Levı / Doğan Kitap / 804 s.

Şiirakademisi ticari amaç gütmediği için ürünlere telif hakkı ödemez. Ürünlerin telif hakkı yazarına aittir.
5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası uyarınca, ürünler site yönetiminden ve yazarından izinsiz kullanılamaz.  
Bebek Giyim - Toptan Oyuncak - web tasarım
Şiir Akademisi - Ana Sayfa