Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Öyküyle İlgili Genel Yazılar

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 20-07-2010, 15:57
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Öykünün zamanları / Semih GÜMÜŞ

Öykünün zamanları
Semih GÜMÜŞ





Öykü öyle zengin bir ada yaratmış durumda ki edebiyatımızda, anakaranın gövdesinden ayrılmış bir ada oluşu onu çevresinden yalıtlayabiliyor ve bu da içindeki zenginliklerin tam anlamıyla görülememesine neden oluyor


Öykü, öteki türler arasında ezilmediyse, bunun nedenleri olmalı diye düşünmüştüm. Başlangıçta iyi bir şiir okuru olmaya çalışmış, asıl ilgi alanımı romanla kuşatmışken, öykünün arada sıkışmadan, benim için zamanla bu denli öne geçmesinin nedeni yalnızca görev değildi. On beş yıl boyunca öyküyle içli dışlı olmak için görevin bütün zehirini alacak göz kamaştırıcı bir cevheri olmalıydı öykünün. Şiire yakın, ama şiirsellikten korkması gereken; düzyazı, ama romanın dünyasına uzak. Bu iki uca değip kaçan, ikisinin arasında, sıçrayan fasulye.

Öykünün en canalıcı noktası, düğümü, yakalanınca bütün sırlarını ortaya döken özelliği nedir? Zor sorudur bu. Öykü üstüne derin düşünmek de yetmez doğru yanıtı yakalamaya. Öte yandan, doğrusu da olmaz bunun. Değil mi ki eleştirinin yetkinliği yıllanmış öznellikle çıkar ortaya, birden çok can alıcı nokta, alımlayanı şaşırtmaya da başlar. Belki pek çokları için de öyledir: öykünün canevinde ayrıntılar yaşar. Yazınsal bir metnin varoluş nedeni dildir elbette, ama dili öğelerüstü saymak da gerekmez mi artık. Öteki bütün öğeler ve işlevler dil varsa var, yoksa yok diyebiliyorsak, dille yapılan bir kurmacanın dünyası kendini hemen ayırt etmeye başlar, ama sonunda gene de yazara sık sık, Olmuyor, dedirten, o dilin nasıl kullanılacağı ve neyi kullanacağıdır. Ayrıntılar, bu ikisinin bireşimini gerçekleştirmek için, kendileri de düpedüz yazınsal öğeler olan, eşi bulunmaz edebiyat gereçleridir.

Nedir ayrıntıları yazara ait kılan? İnsana değgin oluşları değil, çünkü onları bizden önce belki milyonlarca yazar da keşfederek edebiyatı bugüne getirdi. Demek insanı anlatan sayısız edebiyat yapıtı, bizden önceki binlerce yıl boyunca yazılmıştır. Ne anlatmıştır onlar? İnsanın acılarını, hüzünlerini, sevinçlerini, mutluluklarını, mutsuzluklarını, aşklarını, doğumunu, ölümünü mü? Sappho’nun, İÖ VI. yüzyılda söylediği,

Birden karşıma çıksan,
soluğum kesilir
dilim tutulur;

ince bir alev dolanır
derimin altında;
gözlerim kararır sözlerini,

bugün biz de aynı duyguyla yazıyorsak, nesi söylenip yazılmamıştır insanın binlerce yıldan beri? Sonra da Shakespeare’in yüzyıllar önce yazdığı çatışmalar... Dostoyevski’nin, Faulkner’ın ve bugün hâlâ okuduğumuz öteki bütün romancıların, insanın karşı karşıya geldiği sorunlar karşısında gösterdiği tepkilerden ve davranış biçimlerinden açığa çıkarmadıkları var mı? Olmasaydı, edebiyat kendini yadsımaya başlayıp başka bir şeye dönüşmeye başlamıştı çoktan. Üstelik onu hemen yanına çağıran popüler yazı biçimlerinin etkinliği varken.

Anton Çehov, gene kendinden önceki büyük yazarların yaptığı gibi, insana değgin ayrıntıların araştırıcısı ve hayatı yalınlığı içinde arayan bir söz büyücüsü olarak, hiç kuşku yok ki Gogol’ün anlatım biçiminden el almış ve bu kez kısa öyküyü kendinden sonraki yüzyıllar içinde de el üstünde tutulacak bir yazınsal türe dönüştürmüştü. 1950 Kuşağı öykücüleri de insanın iç dünyasının bunaltısına ve korkusuna eğilip o karanlık mağaralarda çıplak gözle görülmeyenleri görmüş, gördüklerini yazdıkça çok etkili olmuşlardı. Vüs’at O. Bener’in “İlki” öyküsünde hem öykü kişilerinin davranışları ve konuşmaları, hem de öykünün atmosferini ve mekânını tamamlayan nesnelerin metin içinde yer alış biçimi, öykünün ayrıtıların gizilgücünden çıktığını çarpıcı biçimde gösterir.

Öykünün çimentosu
İnsana değgin yanına gelince, öykücülüğümüz öteden beri insanın hayatla kurduğu ilişki içinde yaşamış, son zamanlarda iç dünyasının derinliklerine daha yakın bulunmuşken, ona ayrıca birtakım sorumluluklar yüklenmesi hep yersiz olmuştur. Orhan Kemal’in sokakta yaşayan öykülerinden çok sonra, dilerseniz en genç öykücülerimizden Emrah Serbes’in öykülerini okuyun; bu kez de öykücülüğümüzde hem de pek yazılmamış ergen genç dünyasının çılgınlığının nasıl anlatıldığını göreceksiniz. Arada Füruzan’ın benzersiz duyarlığıyla öyküye yalın bir dille kazandırdıkları var, ama bu yalınlık Füruzan gibi has yazarlarda hiçbir zaman ortak dil olarak ortaya çıkmaz, tersine, onda yalınlığın çoğalttığı anlam, kapalılığın neden sonra keşfedilen anlamlarından daha etkilidir.

Öykü, elbette bir soyutlama içinde, romandan her zaman daha yoğundur. Sözgelimi iki yüz sayfalık bir romanın yoğunluğu ile aynı hacmi bulan onar sayfalık yirmi öykünün oluşturduğu bütünün yoğunluğu karşılaştırılabilir mi? Yazınsal yazının verdiği doğrudan anlamların dışında sahip olduğu öteki anlamları da taşıyabilme yetisi, öykünün yapısal özelliğinin çimentosudur. Yeni kuşağın en kendi halinde olup en başkalarına benzemezleri arasında aklıma ilk gelen yazarlardan olan Murat Yalçın, sanırım dili aynı zamanda kendisini yazan bir yapıtaşı olarak yarattığı için, ne yazsa aynı dille yazacakmış gibidir. Onun dili, öykünün olanaklarının pek de kolay tüketilebilir olmadığını gösterir. Üstelik doğal dilden bambaşka olmakla yetinmeyip bazen tuhaf, ironik kılıklara da girer bu dil. Faruk Duman’ın dile verdiği önemse, sanırım yıllardır aradığımızı hem de büyük bir yaratıcılıkla ortaya çıkardığı için örnek alınmalı.

Öykü öyle zengin bir ada yaratmış durumda ki edebiyatımızda, anakaranın gövdesinden ayrılmış bir ada oluşu onu çevresinden yalıtlayabiliyor ve bu da içindeki zenginliklerin tam anlamıyla görülememesine neden oluyor.

Öteki pek çok büyük edebiyatta hep kışı yaşanırken, bizim edebiyatımızda öykünün zamanı niçin hep bahardır? Öykünün dilencileri olarak çıkıp ötekileri dolaşalım: yakın çevremizde öykünün bizimkinden daha çok sevilip sayıldığı, bunun doğrudan yayımlanan dergilere ve kitaplara yansıdığı, karşılıklarını okurun ilgisinde ve tartışmalarda bulduğu bir başka ülke edebiyatı var mı? Çok uzaklarda, Birleşik Amerika ile Latin Amerika’da var elbette, bizdeki gibi, her yerden öykücülerin çıktığı edebiyatlarda. Öykünün gözden düşüp romanın başat bir tür olarak hem edebiyatı yerinden oynattığı, hem toplumsal hayat içinde hep öne çıktığı, hem de piyasayı canlandırdığı ülkelerdeyse, edebiyatın asıl sorunu gündemde kalmak, herkesin ilgisine mazhar olmak artık. Fransa’da, İngiltere’de ve öteki Avrupa ülkelerinde edebiyatı aşağı kaydıran bir zeminin oluşması, öykünün ve şiirin, demek daha yüksek düzeyde yaratıcılığın karanlık odalarının kilitli kalmasından değil mi?

Oysa öykü, değil mi ki ayrıntılar ve yoğunlaşmış dilin yarattığı bir sanat olarak bilişsel yetisi daha yüksek bir alımlama etkinliği gerektirir ve sevildiği yerlerdeki okur, önce edebiyat tutkusuyla kendini tanımlar, orada edebiyat önce niteliğiyle yaşamayı sürdürür. Biz de öyle miyiz, kuşkusunu dile getiriyorsak eğer, hiç kuşkumuz olmasın ki, öyleyiz. Belki niteliğimiz hâlâ olması gereken düzeyde değil, edebiyatımız sorunlarını aşmakta yeterince becerikli ve araştırıcı da olamıyor, ama popüler ilgiler de kabardıklarında bile tıknefes kalıyor, çabuk sönümlenen dalgalar yaratıyorsa, bizim edebiyatımız, yazarı ve okuruyla, hâlâ niteliğin yanında durmaktadır.

On beş yıldan beri nabzını dinlemeye çalıştığım öykücülüğümüz, eski kuşaklarla birlikte ölen alyuvarların yerine yeni kuşaklarca tazelerinin şırınga edildiği bir kan basıncıyla yaşıyor. Yeterince meraklı, araştırıcı mı? Asıl ve belki en önemli sorunu tam bu noktada yaşıyor ve oradan nereye sıçrayacağını bilemediği için tozlanıyor. Silkinmek için yeri dar ve kararsızlıktan kurtulamıyor. Oysa öykü, doğası gereği tanrıtanımazdır ya da tek tanrılı edebiyatın keskin gözlü delikanlısı. Nereye kanatlanacağını bilecek kadar bilinçli ve gözü pek bir savaşçı.

Şimdi bulunduğu yer, yarın çıkacağı yerden her zaman daha aşağıda olacak...

http://notoskitap.blogspot.com
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 04:12


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum