Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Öyküyle İlgili Genel Yazılar

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 29-08-2006, 20:23
AYKIZI AYKIZI isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 808
Standart



Bu bölüme isteyen arkadaşlar yazarlarımızın öykülerini ekleyebilirler.
__________________
İlkay NOYLAN
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 29-08-2006, 20:25
AYKIZI AYKIZI isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 808
Standart



UMUT-SUZ


Acaba yarın da gelmeyecek mi, diye sordu kendi kendine.
Sonra,
Yarın da gelmezse, diye düşündü, işte o zaman gerçek özgürlüğüm başlıyor demektir.


Kapı çalındı.








Ferit Edgü
(Binbir Hece)
Can Yayınları
__________________
İlkay NOYLAN
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 31-08-2006, 13:13
AYKIZI AYKIZI isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 808
Standart



Sevgili Ebrusuz, bu harika iki öykü için teşekkürler.


Arkadaşlar uzunluklarına bakıp okumamazlık yapmayın, Ebrusuz gerçekten çok iyi iki öykü seçmiş. [img]smileys/smiley17.gif[/img]
__________________
İlkay NOYLAN
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 31-08-2006, 13:16
AYKIZI AYKIZI isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 808
Standart



KARDEŞLER


Kaç kardeştik bilmiyorum.
En küçükleri bendim ve henüz saymayı bilmiyordum.
Öğrendiğimde ise hepimiz dağılmıştık.








Ferit Edgü
(Binbir Hece, s.15)
Can Yayınları
__________________
İlkay NOYLAN
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 09-09-2006, 15:37
ozcansun ozcansun isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2006
Nerden: Turks and Caicos Islands
Mesajlar: 1
Standart

<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-comfficeffice" />ÖZCAN SUNGURÇETİN'in(Öykü Kitabı)ndan

Ç E N G E L

Hani, sabahtan akşama koşuşturursun da bir şey yapamamışsın, ezik, mağlup, elin boş, evine dönmekten utanır gibisindir. İşte öyle ters bir günün akşamı, yollarda ayak sürtüyordum.
Birisi kolumu dürttü. Baktım; bizim, kahve arkadaşlarından Elektrikçi idi. Valla, onun elektrik idaresinde çalışmasından kinaye, ona ‘Elektrikçi’ derdik de adını hiç bilmezdik. Çoktandır karşılaşamamıştık . Yüzünde yarım bir tebessüm:
-Nerelerdesin, çoktandır görüşmedik, dedi. Gel bir çay içelim; laflarız...
Peşine takıldım. Önümüze çıkan ilk kahveye daldık. Paydos zamanı, ortalık kalabalık; şöyle dip tarafta, boş iki iskemle bulup sıkıştık.
Çaylarımızı beklerken, şurdan burdan laflıyoruz. Konu da hep aynı, bıkkın, ümitsiz: "N’olcak bu memleketin hali?" Ama herkes, daha çok kendi derdini dillendiriyor. Dert de aynı. Kendi kendimize dertlenir gibiyiz. Çok bilinen bir monologun, hep birlikte tekrarlanması gibi bir şey bu aslında: Koştur koştur ortada bir şey yok. "Hah!" diyorsun "galiba oluyor, becerdim galiba bu sefer. Elime üç beş kuruş geçti" bir de bakıyorsun: Kira artmış, ekmek artmış, su artmış, hava bile artmış. İnanır mısınız, hayatım boyu öylesine de alıştım ki bu zamlara, bir gün zamsız geçse, tedirgin olmağa başlıyorum: "Hangi zammı kaçırdım" diye. "Ayağınızı yorganınıza göre uzatın" diyor birileri. Ayaktan çoktan vazgeçtik, kıçımız açıkta... Arada içtiğimiz bir kadeh rakıdan çoktan vazgeçtik. Sigara zorluyor biraz, pek sıkıştığımızda, ilaç gibi, söndüre yaka, iki nefes çekebiliyor, izmaritleri sıyırıyoruz. Hadi, ondan da vazgeçtik diyelim, et bayramlık yemek, ama ekmekten de vazgeçemeyiz ya... Çocukların masrafları, okul istekleri, bitip tükenmiyor ki. Kirayı ödeyemezsin evden atarlar, her ay zam alan suyu, elektriği, gazı ödemezsin, kesiverirler. Elden ne gelir ki, çengele takılı kurban gibiyiz. Derini yüzer, ciğerlerini söker alırlar, gık diyemezsin. Diyecek hal mi kalmış, canın çoktan alınmış, cesedimiz sürüklenen. Böyle gelmiş, böyle de gidecek. En fecisi de bunu bildiğimiz halde, çaresiz kabullenişimiz galiba... Tek tesellimiz de: "Namusumuzla çalışıyoruz, bundan fazlası olmuyor!.." Oldum olası, bir namustur tutturmuş gidiyoruz. Tek tesellimiz bu ya, bu namus dediğimiz her neyse, beceriksizliğimizin, sindirilmiş benliğimizin, korkunç aczimizin, kendi pısırıklığımızın, suskunluğumuzun mazeretinden başka bir şey değil mi yoksa?...
Çaylarımızı yudumlarken suskunlaştık. Birisinin, bize doğru seslendiğini fark ettim. Baktım; tanımıyorum. Elektrikçi doğruldu:
-Ooo.. Müdür Bey!.. Buyur buyur.
Mahcup, terbiyeli bir eğilişle boyun kırdı:
-Rahatsız etmeyeyim...
-Gel canım, gel... Buyur şöyle.
Yaşlıca, ince, kibar bir beydi. Mütevazı bir çekingenlikle, uzatılan sandalyeye ilişti.
Hal hatır sorduk. Ona bir kahve söyledik. Elektrikçi ile aynı apartmanda oturuyorlarmış. Öğretmenmiş. Okul müdürlüğünden emekli olmuş. Bir kızı varmış, evlendirmiş. İkinci çocuğunu doğururken, kan kaybından, ölüvermiş kadın. Damat, iş için, memleket dışına gitmiş. Pek haber yokmuş. İki torunu yanlarında kalıyormuş. Kız olan, büyüğü, o yıl okula başlamış. Küçük oğlan hasta imiş. Hanımı, sabahlara kadar, başında bekliyormuş. Onun da romatizmaları bir azmış ki, şu sıralar.
Emekli Müdür, bir suçlu gibi, utana sıkıla açıkladı:
-Elektrik parasını ödeyememiştik, kesmişler. Babadan kalma eski bir seccade vardı, sattım bu gün. Borçlarımızı ödeyebileceğiz. Belki elde de bişiler kalır, idare ederiz bir müddet.
Kahveye yeni giren birileri, bizim Elektrikçiye, bir kaç laf attılar. Yakınımızda bir yere otururlarken, ellerindeki paketlerden biri yere düştü. Telaşla pakete uzanan birisi, şöyle bir yokladı. Hasar olmadığını anlayınca:
-Verirken eli titriyordu zaten, az daha gidiyordu. Herifin gözü kalmış olmalı, eski şeyi de kalmadı bunun da yani...
Arkadaşı:
-Adam, alıştı bir kere, bizi görmek zoruna gidiyor, Şeytan kapa elektriğini, aklı başına gelsin, diyor ya...
-Aman boş ver, uzatma. Akmasa da damlıyor... Bir kriz tutuşmuş, gidiyor valla herkes...
Elektrikçi kulağıma eğildi:
-Ağbi, bunlar da elektrik idaresince çalışıyorlar. N’apsınlar, geçim zor, yollarını buluyorlar böylece...
Kaşla göz arasında, bir devlet sırrı verir gibi, kulağıma eğilip anlattı: O koca caddelerdeki ışıl ışıl yanan mağazalar, yaktıkları elektriğin yüzde doksanını ödemezlermiş. Çoğunun kullandıkları elektriğin, büyük kısmı, saatten geçmez, ayrı bir hattan kaçak verilebilirmiş. Bunu, idarenin memurları ayarlarmış. Karşılığı da mağazanın verdiği, bazı hediyelerle sağlanırmış.
Ben o ara:
-Yahu, dedim. Millet de, sadece gecekondular, elektrik çalıyor, kaçak elektrik kullanıyor sanıyor.
-Canım onların çaldığı devede kulak... Ama esas vurgunu saklamak için de iyi bir bahane oluyorlar. Sen bir de o koskoca, saygın iş yerlerinin çaldığını bir bilsen. Zavallı gecekonducular, bir yılda, o saygın müesseselerin bir gecede çaldığı elektriği kullanamazlar ki...
-İyi ama, dedim şaşkınlıkla. Bu o kadar kolay mı?
-Bak canım, dedi bizim Elektrikçi, en kolayı çengeli düşürmektir.
-Anlamadım, dedim. Ne çengeli bu?
Elektrikçi, gizemli bir tebessümle beni uzun uzun süzdü:
-Bak canım, dedi. Elektrik saatlerinde, kullanılan cereyanın, saate kaydını sağlayan bir küçük çengel vardır. Pek de meydandadır o. Bunu ayırırsın, çıkarırsın devreden, saat hiçbir şey yazmaz.
-İyi de dostum. Belli olmaz mı bu? Yakalanmaz mı bunu yapanlar?
Elektrikçi, yarı istihza, yarı ümitsizlik içeren yarım yamalak bir tebessümle, yüzüme baktı:
-Yakalanmaz mı?.. dedi. Fakir fukara, yemlemeyi bilemeyen, ya da imkânı olmayanlar, yakalanır elbet de. Büyük iş yerleri ise yakalanmaz, yakalanamaz. Kim yakalayacak ki? Zaten yakalaması gereken kimseler, düzenliyor bunu... Bu gün kolay mı geçim? Ne alıyor sanıyorsun bu işte çalışanlar... Adam, aldığı ücretle, kirayı ödeyemez. Böyle devran olursa, buna yolsuzluk bile denemez. ‘İş bilenin, kılıç kuşananın’ derler ya, devlet mafyalaşmışsa, aç adama: "Sen sus, gebermeyi bekle!" denemez...
Bu konuşmaya kulak misafiri olan, emekli başöğretmen, gözleri şaşılaşmış, şaşırmış dinliyordu:
-Hayır... İnanamam ben, böyle ortak soyguna. Demek ki günah bizde, öğretememişiz çocuklarımıza, ahlakı, paylaşmayı... Bunca emek ve uğraş, burada mı bitecek, benim insanım bu hallere mi düşecekti? Demek ki, kabak bizlerin başına patlıyor. Ödeyemezsek, elektriğimiz kesiliyor, ışığımızı söndürüyorlar. Her ay elektriğe, daha bilmem nelere zam yaparken idare, zenginin kullandığını, bizlere ödetiyormuş desenize. Valla anlayamadım... Ama haksızlık bu...
Elektrikçi, yavaşça koluna girdi, emekli, saf müdürün:
-Gel, dedi. Haklısın sen. Ama izin ver, ben de sana bir kıyak yapıp, çengeli indireyim. Yok hocam, itiraz etme allahaşkına... Aslında bunca yıldır, fazladan ödediğin ücretler, sana yapacağım, şu küçük yardımla bile ödenemez. Sen, kim bilir kaç yıldır, başkalarının kullandığı elektriği de ödemişindir de haberin bile olmamıştır.
Onlar kalktı, vedalaşıp ayrıldık orada.
Birkaç ay sonra, bizim Elektrikçi ile tekrar karşılaştık. Biraz birlikte yürüdük. Ayaküstü lafladık biraz.
Ama tam ayrılırken, aklıma geldi birden: O, çok saygı duyduğum, çaresiz emekliden, bir haber almak için, onu biraz durdurdum:
-Yahu, bana baksana.. Hani bir emekli hocayla tanışmıştım. Onu bir daha göremedim. Senin haberin var mı? Durumu nasıl bu günlerde?...
Elektrikçinin gözlerinde kupkuru göz yaşları:
-Aman sorma, dedi. Hastaneye kaldırmışlar galiba. Ben, bir iyilik yapayım demiştim, ama yakalamışlar, kaçak elektrik kullanıyor diye... Zavallı, mahvolmuş, itiraz bile etmemiş. Suçunu kabullenmiş, ama cezayı da ödeyememiş... İçim sızlıyor. Buna ben sebep oldum. Saatinin çengelini, ben düşürüvermiştim. Bana bir haber iletse, halleder kapattırırdım. Ama, hoca, haysiyetine yedirememiş, kabullenmiş durumu. Torun hasta, kadın sancı içinde, sabaha kadar yakmak zorunda kalıyorlardı küçük bir lambayı. Onu bile ödeyebilecek imkanları yoktu ki, ben de iyilik olsun diye, saatlerindeki çengeli düşürmüştüm. Hocam itiraz etmiş, kabullenmemişti ama, elektrik parasını ödeme imkanı olmayınca, sonunda ses edememişti. Yakalanınca, bitmiş, mahvolmuş garip. Valla, elden ne gelir. Hani derler ya: "Garip, hırsızlığa çıksa, ay erkenden doğarmış."
Ben, çaresiz ve üzgün, olduğum yerde donup kalmışım.
O, mahcup bir eziklikle, ayrılıp giderken, duraksadı. Yüzüme bile bakamadan:
-Hani, hasta torunu vardı ya, dedi. Çocuk ölmüş. Galiba karısı da, şimdilerde, ölmek üzereymiş, durumu ümitsizmiş. Küçük kızı da birileri almış götürmüş ama, kimlerdi, şimdi nerdeler bilmiyorum valla... Hoş, Müdür Beyin de durumu pek iç açıcı değilmiş. 'Hastaneden sağ çıkmaz' demişlerdi. Tanrı, işini biliyor, kurtarıyor galiba garipleri...
Ehh... N’apçan? Burada ümit kalmadı, ahret bir teselli, ölüm bile bir kurtuluş oldu artık.


<H4 style="MARGIN: 12pt 0cm 3pt"></H4>
__________________
ÖZCAN SUNGURÇETİN
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 10-10-2006, 11:46
masal masal isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 15
Standart

HICBIR YERDE HIC KIMSE, GOZLER HARIC

''Merhaba''dedi adam kadina.Elini uzatti.Kadin karsilik verdi.Bir sure
tokalasmadan durdular.Cektiler sonra ellerini. Kadin yanagini uzatti.
Adam yaklasti ve opmeden durdu biraz. Kolkola girmediler yururken.
Kadin uzaklara bakiyordu.Adam hicbir seye. Adam kor muydu?Adam
kadini gordu sonra. Kadin bakiyordu simdi hicbir seye. Adam uzaklara.
Kadin kor muydu ?Kadin adami gordu sonra.

''Bir yerde otursak''dedi kadin.

Aniden bir yer geldi kendiliginden. Carcabuk, biz gormeden. Oturdular.
Suskun bir konusma basladi aralarinda. Garson geldi o ara.' Acaba garson
duydu mu konusmadiklarimizi?' diye korktular. Utandilar. Garson,''ne
istemezsiniz?''diye sordu.

''Herseyi''dedi kadin.

''O zaman size hicbir sey getireyim arzu ederseniz'' dedi garson.

''Hicbir sey iyidir,getir''dedi adam.

Garson gitti sonra. Basbasa kalamadilar. Suskun konusmaya devam
ettiler. Goz goze geldiler. Birbirlerine hic bakmadilar. Adamin gozleri
aglamaya basladi. Adamin bundan haberi bile yoktu. Kadinin
gozleri,''aglama''dedi adamin gozlerine.

''Beni seviyor musun?''diye sordu adamin gozleri kadinin gozlerine.

Kadinin gozleri aglamaya basladi. Kadinin bundan haberi bile
yoktu.''Aglama''dedi adamin gozleri kadinin gozlerine.

''Beni seviyor musun?''diye sordu kadinin gozleri adamin gozlerine.

''Evet''dedi adam.

''Anlamadim''dedi kadin.

''Neyse bosver''dedi adam.

Kadinin gozleri daha cok aglamaya basladi.

''Sus, yoksa duyacaklar'' dedi adamin gozleri kadinin gozlerine.

''Duysunlar, ben seni cok seviyorum'' dedi kadinin gozleri.

''Bende seni seviyorum,cok hemde'' dedi adamin gozleri.

Kadinin gozleri guldu. Adamin gozleri aglamaya basladi.

''Niye agliyorsun?''diye sordu kadinin gozleri. Adamin gozleri''hic''dedi.

Cok sey konustular kadinla adam. Hala susuyorlardi.Garson geldi o ara,
yaklasti. Hicbir sey getirmisti. Hicbir sey birakip onlerine gitti.

''Konusmayacak miyiz?''diye sordu kadin.

''Konusacagiz''dedi adam.

Sustular.Cok sey sustular hic konusmazken.Rahatsiz oldu kadin
suskunluklarinin gurultusunden.''Kalkalim mi?''diye sordu adama.

''Kalkalim''dedi adam.

Garsona eliyle isaret etti.Garson geldi.Hesabi istedi adam.Garson hesap
fisini verdi ve gitti. Hesap hicbir sey tutmuştu.Adam masaya hicbir sey ve
biraz bahsis birakip,kadınla beraber hicbir yerden ayrildi.

Beraber yuruyorlardi. Adam uzaklara bakiyordu. Kadin hicbir seye. Adam
kadini gordu sonra. Kadin utandi. ''Ben gitsem artik''dedi.

''Git''dedi adam.

Goz goze geldiler. Birbirlerine hic bakmadilar. Adamin gozleri aglamaya
basladi. Adamın bundan haberi bile yoktu.''Aglama''dedi kadinin gozleri
adamin gozlerine.

''Gitmeni istemiyorum''dedi adamin gozleri.

Kadinin gozleri aglamaya basladi. Kadinin bundan haberi bile
yoktu.''Aglama''dedi adamin gozleri kadinin gozlerine.

''Hoscakal''dedi adamin gozleri kadinin gozlerine. Kadinin gozleri agladi.

''Hoscakal''dedi kadinin gozleri adamin gozlerine. Adamin gozleri agladi.

''Hoscakal''dedi adam kadina. Elini uzatti. Kadin karsilik vermedi. Kadin
arkasini donup giderken adamin eli hala bostaydi.

''Hoscakal''dedi adamin gozleri.

Kadinin gozleri aglamaya basladi. Kadin durup dururken neden agladigini
hic anlayamadi.

''Sen de''dedi sadece,''sen de''...

Kadin durup dururken neden 'sen de'dedigini hic anlayamadi.


Onur YILMAZ
</font></font>
__________________
http://img177.imageshack.us/img177/6...ekalpseqh8.gif
<font size=\"2\"><font color=darkred>Sevmek, kendini tanimaktir.</font></font>
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 10-10-2006, 11:55
masal masal isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 15
Standart

Merhaba Arkadaslar,</font></font>


'zaman beni sürükleyen bir nehir; ama nehir benim
beni parçalayan bir kaplan; ama kaplan benim
beni tüketen bir ates; ama ates benim
evren ne yazik ki gercek
ben ne yazik ki borges'im'
</font></font>

Borges'in Yollari Catalli Bahcesi'ni cok severim.
Tesekkürler..

Ekledigim öykü cok sevdigim bir dostumun öykü calismasidir. Burada
hem O'nu animsamak, hem de sizinle paylasmak istedim. Bir resimle
tamamlamayi düsündüm öyküyü, ama forum kurallariniza uygun olup
olmadigini bilemedigim icin vazgectim. Eger resim eklemenin sakincasi
yoksa bundan sonra ki paylasimlarimi resimle bütünlemek isterim.
</font></font>

Edited by: masal
__________________
http://img177.imageshack.us/img177/6...ekalpseqh8.gif
<font size=\"2\"><font color=darkred>Sevmek, kendini tanimaktir.</font></font>
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 10-10-2006, 12:00
masal masal isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 15
Standart

Dulger Baliginin Olumu / Sait Faik Abasiyanik

Hepsinin gozleri guzeldir. Hepsinin canliyken pullari kadin
elbiselerine, kadin kulaklarina, kadin goguslerine takilmaga deger. Nedir
o elmaslar, yakutlar, akikler, zumrutler, sunlar bunlar?...

Mumkun olsaydi da balolara canli balik sirtlarinin yanar doner
renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balikcilar milyon, baliklar san u seref
kazanirdi. Ne yazik ki soluverir olur olmez, oyle ki, buzulmus boceklere
doner balik sirtinin piriltilari. Benim, size olumunu hikâye edecegim
baligin oyle pariltili, yanar doner pullari yoktur. Pulu da yoktur ya
zavallinin. Hafifce, belirsiz bir yesil renkle esmerdir. Baliklarin en
cirkinidir. Kocaman, dissiz, ak ve seffaf naylondan bir agzi vardir: Sudan
cikar cikmaz bir karis acilir. Acilir da bir daha kapanmaz.

Vucudu kirlice, esmer renkte demis miydim?

Rum balikcilarin hrisopsaros -Hristos baligi- dedikleri bu balik,
vaktiyle korkunc bir deniz canavari imis. Isa dogmadan evvel, Akdeniz'de
dehset salmis. Bir Finikeli denize dusmeye gorsun! Devirdigi Kartacali
cektirmesinin, Beni Israil balikci kayiginin sayisi sayilamamis. Keser, bicer;
dograr, mahmuzlar; takar, yirtar; kopararir atar; ceker, parcalarmis.
Akdeniz'in en gozu pek; insandan, hayvandan, firtinadan, yildirimdan,
belâdan, iskenceden yilmaz korsani, dulger baliginin adindan bembeyaz
kesilirmis.

Isa, gunlerden bir gun, deniz kenarinda gezinirken sandallarini buyuk
bir korkuyla birakip kacan balikcilar gormus. "Ne oluyorsunuz?" diye
sorunca balikcilara; "Aman" demisler balikcilar, "elâman! Elâman bu
canavardan! Sandalimizi kirdi, arkadaslarimizi parcaladi. Hepsinden
kotusu, balik tutamaz olduk, acliktan kiriliriz."

Isa, yalinayak, basi kabak, dulger baliklarinin yuzlercesinin kaynastigi
denize dogru yurumus. En kocamanini, uzun parmakli elleriyle tutup
sudan cikarmis. Iki elinin basparmagi arasinda simsIki tutmus, egilmis,
kulagina bir seyler soylemis...

O gun bu gundur dulger baligi, denizlerin gorunusu pek dehsetli, fakat
huyu pek uysal, pek zavalli bir yaratigidir. Bircok yerlerinde civiye, kesere,
egriye, kerpetene, destereye, egeye benzer cikintilari, kemikle kilcik arasi
dikenleri vardir. Dulger baligi adi ona bunlardan oturu takilmis olmali.

Butun bu alat u edavatin dort yanini, seffaf naylondan diyebilecegimiz
islemeli bir zar cevirmistir. Kuyruga dogru bu incecik zar azicik kalinlasir,
rengi koyulasir, bir balik kuyrugunun bicimini alir.

Oltaya tutuldu muydu dunyasina, sulara kusuverir. Nasil bir korku
icine duser kimbilir? Onun icin dunya bombostur artik. Oltadan kurtulsa
da fayda yoktur. Suyun yuzune yamyassi serilir. Kocaman gozleriyle
insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldiginiz zaman dakikalarca
onun sesini isitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kirlangic baligi sandalda
olunceye kadar ikide bir feryada benzer, soluga benzer aci bir ses cikarir.
Ince zardan agzini bir kere aglara vurmasin, kustugunun resmidir dulger
baliginin.

Bir gun, balikci kahvesinin onundeki; yarisi kirmizi, yarisi beyaz cicek
acan akasyanin dalina asilmis bir dulger baligi gordum. Rengi denizden
ciktigi zamandi. Yalniz aletlerinin etrafini ceviren incecik, ipekten bile
yumusak zarlari titreyip duruyordu. Boyle bir oynama hic gormemistim.
Evet, bu bir oyundu. Bir gorunmez ic ruzgârinin oyunuydu. Vucutta,
gorunuste hicbir titreme yoktu. Yalniz bu zarlar zevkli bir urperisle tatli
tatli titriyorlardi. Ilk bakista insana zevkli, eglenceli bir seymis gibi gelen
bu titreme, hakikatte bir olum dansiydi. Sanki dulger baliginin ruhu,
ruzgâr ruzgâr, bu incecik zarlardan cikip gidiyordu; bir dirhem
kalmamiscasina.

Hani bazi yaz gunleri hic ruzgâr yokken, deniz ustunde bir menevis
peydahlanir. Iste boyle bir cazip titremeydi bu. Insanin icini zevkle,
saadetle dolduruyordu. Ancak, baligin olmek uzere oldugu dusunulurse,
bu titremenin anlami hafifce aciya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu
anlam’a almamaga calisiyordu. Belki de bu, harikulâde tatli bir olumdur.
Belki de balik, hâlâ suda, derinliklerde bulundugunu saniyordur. Karni
tok, sirti pektir. Aksam olmustur. Denizin dibinin kumlari gidiklayicidir.
Altta, disi yumurtalari, ustte erkek tohumlari sallaniyor, sallaniyor,
sallaniyordu. Vucudunu bir sehvet ani sarmistir… Birdenbire dehsetli bir
sey gordum: Balik tuhaf bir sekilde, agir agir agarmaga, rengini atmaga,
hem de beyaz kesilmege giden bir hal almaga baslamisti. Acaba bana mi
oyle geliyor? Sahiden rengini mi atiyor? Demege, dikkatli bakmaga luzum
kalmadan, yanilmadigimi anladim.

Kenarlari susleyen zarlarin oyunu cabuklasmaga, balik da, git gide,
saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlasmaga basladi. Icimde
dulger baliginin yuregini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildigi
bir korku idi: Olum korkusu.

Artik her seyi anlamisti. Denizlerin dibi âlemi bitmisti.. Ne akintilara
yassi vucudunu birakmak, ne karanlik sulara, koyu yesil yosunlara
gomulmek… Ne sabahlari birdenbire, yukarilardan derinlere inen, serin
aydinlikta uyanivermek, gunun mavi ve yesil oyunlari icinde kuyruk
oynatmak, habbeler cikarmak, yuze dogru firlamak… Ne yosunlara, canli
yosunlara yatmak, ne akintilarla âletlerini yakamozlara takarak yikanmak,
yikanmak vardi. Her sey bitmisti:

Dulger baliginin olum hali uzun suruyor. Sanki balik su hava dedigimiz
gaz suya alismaga calismaktadir. Hani biraz disini sIksa, alismasi
mumkundur gibime geldi.

Bu iki saat suren olum halini, dort saate, dort saati sekiz saate, sekiz
saati yirmi dorde cikardik miydi; dulger baligini aramizda bir isle
ugrasirken goruverecegiz saniyorum.

Onu atmosferimize, suyumuza alistirdigimiz gun, bayramlar edecegiz.
Elimize gorunusu dehsetli, korkunc, cirkin ama, aslinda kuser huylu, pek
sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yurekli, tatli ve korkak bakisli bir
yaratik gecirdigimizden boburlenerek onu uzmek icin elimizden geleni
yapacagiz. Sasiracak, once katlanacak. Onu sair, kuskun, anlasilmayan
biri yapacagiz. Bir gun hassasligini, ertesi gun sevgisini, ucuncu gun
korkakligini, sukûnunu kotuleyecek, canindan bezdirecegiz. Icinde ne
kadar guzel sey varsa hepsini, birer birer sokup atacak. Aci aci siritarak
Isa’nin tuttugu belinin ortasindaki parmak izi yerlerini, mahmuzlari,
kerpeteni, egesi, testeresi ve baltasiyla kaziyacak. Ilk caglardaki canavar
halini bulacak.

Bir kere suyumuza alismaga gorsun. Onu canavar haline getirmek icin
hic bir firsati kacirmayacagiz.</font></font>Edited by: masal
__________________
http://img177.imageshack.us/img177/6...ekalpseqh8.gif
<font size=\"2\"><font color=darkred>Sevmek, kendini tanimaktir.</font></font>
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 19-01-2007, 23:49
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart

Bilardo Topları



Ayrıldığımız gündü. Mutfaktaydık, buzdolabının yanında, kapısı açıktı, her şey bambaşka görünüyordu yüzüne vuran o soğuk ışıkta
"Biliyor musun" dedin.
"Sen neye benziyorsun biliyor musun?"

Epeydir aradığın bir şeyi bulmuş olmanın hem sevinci, hem keder veren gizi bir an için bulandırmıştı yüzündeki tedirginliği, kırgınlığı. Sis ışığa çıkmıştı. Sonra yavaşça çevirip başını yüzüme baktın, kuyuya düşmeye benzeyen derin bir korkuyla.
"Neye?" dedim, yan yanayken yaşadığımız ayrılığın adını sorar gibi
"Neye?"
"Bilardo toplarına"
"Neden?" dedim.
"Yazgını hep başkalarının ıstakalarının insafına bırakıyorsun da ondan..."

Bir uçurum gibi derinleşen sessizlik o an başlamıştı bile bizi birbirimizden uzaklaştırmaya.Beni terk etmeden önce yaptığın son konuşma oldu bu. Sonra iki arkadaşım geldi, birinin omzunda ağladım, hangisiydi şimdi hatırlamıyorum.

Sonra birlikte başka bir kente gittik, anlarsın ayrılığın ilk günlerinde o eve katlanamazdım, Sonra ben başka aşklara, sonra başka evlerin duvarlarına başka takvimler astım.
Şimdi ne zaman birinden ayrılsam ıstakaların sesi patlıyor kulaklarımda ardından bilardo topları dağılıyor dört bir yana... Seni hatırlıyorum o soğuk ışıkta bir daha... Bir daha... Bir daha...

Murathan Mungan
__________________
olmaz hayal bizimkisi
olurundan bin güzel...
e.g.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 15-04-2007, 23:32
AYKIZI AYKIZI isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 808
Standart

KÖPEK BALIKLARI İNSAN OLSAYDI<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-comfficeffice" />


“Köpek balıkları insan olsaydı, küçük balıklara daha iyi davranırlar mıydı?” diye sordu hancının kızı, Bay K’ye. “Şüphesiz” dedi Bay K. “Köpek balıkları insan olsaydı, küçük balıklar için denizde, içinde çeşitli gıda maddeleri, hatta bitki ve hayvan çeşitleri bulunan çok büyük sandıklar yaptırırlardı. Sandıkların içinde devamlı taze su bulunmasını sağlarlar ve her türlü sağlık önlemlerini alırlardı. Örneğin küçük bir balığın yüzgeci yaralansa, zamanından önce, yani köpek balığı kendisini yemeden önce ölmemesi için hemen yarası sarılırdı. Balıkların üzgün ve neşesiz olmamaları için arada sırada büyük deniz şölenleri yapılırdı; çünkü neşeli balıklar, hayata küsmüş balıklardan daha lezzetli olurlar. Bu büyük sandıkların içinde, doğal olarak okullar da bulunurdu. Küçük balıklar bu okullarda köpek balıklarının ağzına doğru nasıl yüzeceklerini öğrenirlerdi. Ayrıca, orda burda miskin miskin yatan köpek balıklarını kolayca bulabilmeleri için coğrafya ile ilgili bilgiler de öğrenmeleri gerekirdi. En önemlisi de küçük balıkların ahlâk eğitimi olurdu. Onlara küçük bir balığın kendisini seve seve feda etmesinin en büyük ve en güzel şey olduğu, tüm köpek balıklarına inanmaları gerektiği, hele hele köpek balıkları onlara iyi bir gelecek sözü veriyorlarsa, onlara inanmak zorunda oldukları öğretilirdi. Küçük balıklara, bu güzel geleceğe sadece itaat etmeyi öğrendikleri takdirde kavuşabilecekleri öğretilirdi. Balıkların materyalist, egoist ve Marksist gibi tüm kötü eğilimlerden sakınmaları gerekirdi. İçlerinden birisi bu eğilimleri gösterecek olsa hemen köpek balıklarına bildirilmesi gerekirdi.

Köpek balıkları insan olsaydı, yabancı balık sandıklarını ve yabancı balıkları ele geçirmek için kendi aralarında savaşırlardı. Fakat savaşları kendi küçük balıklarına yaptırırlardı. Onlara, kendileriyle diğer köpek balıklarının küçük balıkları arasında büyük bir fark olduğu öğretilirdi. Küçük balıkların bilindiği gibi aptal olduklarını, fakat çok farklı dillerde sustukları için birbirlerini anlamalarının mümkün olmadığını söylerlerdi. Savaşta birkaç tane başka dilde susan, küçük düşman balıklarını öldüren küçük balıklara, yosundan bir madalya takıp, onlara kahraman unvanı verilirdi.

Köpek balıkları insan olsaydı, onların da bir sanat dünyası olurdu. Köpek balıklarının dişlerinin canlı renklerle, ağızlarının ise, insanın içine zevkle dalabileceği tam bir eğlence parkı gibi gösterildiği tablolar olurdu. Denizin dibindeki tiyatrolarda kahramanca cesareti olan küçük balıkçıkların nasıl da heyecanla köpek balıklarının ağızlarına doğru yüzdükleri sahnelenirdi, müzik ise öyle güzel olurdu ki, onun eşliğinde küçük balıkçık yavaş yavaş, rüyada gibi en güzel düşüncelere dalmış bir halde köpek balığının ağzına dalardı. Dini inançları da olurdu, köpek balıkları insan olsaydı. Bu din, küçük balıkçığa gerçek yaşamının köpek balığının karnında başladığını öğretirdi. Ayrıca köpek balıkları insan olsaydı, tüm küçük balıkların şimdi olduğunun aksine, birbirleriyle eşit olmaları son bulurdu. Bazıları birtakım makamlara getirilirler ve diğerlerinin üstünde olurlardı. Hatta birazcık büyük olanlar daha küçükleri yiyebilirdi de. Bu da, köpek balıklarının daha da işine gelirdi, çünkü o zaman daha büyük lokmalar yutabilme olanakları olurdu. Ve daha büyükler, mevki sahibi olan balıkçıklar, küçük balıklar arasında asayişi sağlarlar, öğretmen, subay, sandık inşaatında mühendis filan olurlardı. Kısacası denizin dibinde bir uygarlık kurulurdu, eğer köpek balıkları insan olsaydı."







ÖYKÜ SEÇKİSİ
Çev: Gülperi Sert
İLYA YAYINEVİ

BERTOLT BRECHT
(1898 - 1956)
__________________
İlkay NOYLAN
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 23:58


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum