Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Öyküyle İlgili Genel Yazılar

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #21  
Alt 15-06-2007, 18:28
AYKIZI AYKIZI isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 808
Standart

“Kısa öykü, gücünü yer vermemekten alır, hüneri indirgemekte yatar... Kısa öykü yazarı için ima etmek, açıklamaktan daha önemli, yer vermemek vurgulamaktan daha içeriklidir.”<?:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-comfficeffice" />
(Wolf Dietrich Schnurre)



Yazın hayatında da kendi yapısını oluşturmaya başlayan, kısa içeriklerle, geniş anlamlara işaret etmek gibi deneysel çalışmalar artmıştır. İçerik ve biçim olarak kısa, derin, anlam katmalarıyla dolu bu yeni anlatının oluşmuş kuralları henüz ortada yok. Kimi dil içi belirlemeler oluşmuş olsa da, bunlar bütün olarak metni açıklayabileceğimiz yaklaşımlar sunmuyor henüz. Deneysel bir süreç olarak hem bizim, hem de dünya edebiyatının ilgi duyduğu bir arayış olarak karşımıza çıkıyor, kısa içeriklerle, kısa biçimlerle genişliği zamanları işaret etmek.

Bu ve benzer çalışmalara, “durum öyküleri” ya da “kısa öyküler“ diye yaklaşımların giderek olağanlaştığını görüyoruz. Dahası anlamda, anlaşılabilirlikte, zamanda, çevrede kendine oldukça dar, kısa alanlar seçen bu yeni öykü-anlatı türü içerisinde birey öne çıkıyor. Ancak bireylerin diğer bireylerle geliştirdiği süreçler kadar, bireyin kendini adadığı yalnızlık, yabancılaşma, kişilik parçalanmaları, toplumsal sınırlardan, yerleşik ilişkilerden kaçış da oldukça öne çıkıyor.
Kısa öykünün kahramanları toplumsal statüde ideal kişiler olabileceği gibi, toplumdan dışlanmış kişiler de olabiliyor. Kısa öykü kahramanları her koşuldan, yasam biçiminden ve statüden gelmektedir. Kahramanların ortak noktasını, olayları olağandışı durumlara taşımaları belirliyor.

“Kısa öykü, varoluşsal bir durumu ortaya koyması ve bir yasam bunalımını anlatmasıyla, diğer türler içerisinde en çok drama yakındır. Sinirli sayıda kişinin çevreden yalıtılmışlığı, temsil edilen olayların azlığı ve özenle tasarlanmış kurulusu, tek bir olaya yoğunlaşma ve bu olayın canlı sahnelerle anlatılması.....kapsadığı zamanın kısalığı, kısa öyküyü diğer epik biçimlerden ayırır ve drama yaklaştırır.” diyor Erna Kritsch Neuse.

Kısa anlatı tarzı gerçeğin algılanmasını, gerçekliğin kendisi olarak tanımaz. Bambaşka bir yol izleyerek üstü örtük olanın, ya da üstü örtünmüş olan gerçeğin açığa çıkartılmasının pesine düşer. Kısa öykünün şaşırtıcı özelliği de buradan gelir. Derdi, görünür ve somut gerçekliğin içerisinde kalan, görünmeyen ama sezgisel olarak duyumsanan gerçeğin kodlanmışlığını çözmek ya da bastırılmış, kışkırtılmış anlam katmanlarını ortaya çıkarmaktır.

Kısa öykü yapıcı değil aksine yıkıcı bir türdür. İlk saldırdığı yer sıradan, gündelik dil ve anlamlardır. Bu nedenle de kısa anlatı türü yaygın dile, yaygın yazmaya, ya da yayarak yazmaya olanak vermez.

Kısa anlatılarda okurun haz alabilmesi için asgari ölçüde estetik bilgisine, estetik algısına sahip olması gerekir. Kısa öyküyü oluşturan nedensellik ve indirgemecilik okuyucusu metnin kurucu yapısından çok yıkıcı yapısına, anlatıcı yapısından çok durum yapısına, var kılmaktan çok yer vermeme özelliğine çağırır.


Aydın Şimşek
Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme
__________________
İlkay NOYLAN
Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 15-06-2007, 23:15
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.025
Standart

Al***305;nt***305;:
emre





Yavaş yavaş delirdim. Kimse fark etmedi.


İpek Ertürk




Not: İpek Ertürk'ün intihar notu olarak biraktığı yukarıdaki yazıyı, kısa öykülere örnek gösterebilir miyiz?


(Bana göre) Birinci cümle ile ikinci cümle arasında yüklemin kişisi arasında fark var. Birinci cümleyi "ben" (birinci tekiş şahıs) kişisi söylememeli. Bu elbette belirleyici bir kural değil, fakat burada durum değişiyor. Bu şekliyle kabul edersek "mantık hatası" çıkıyor ortaya. Ya da deliliğin dozu düşüyor. Şöyle olmalı:


Yavaş yavaş delirdi. Kimse fark etmedi.


Başka bir arkadaş o haliyle kabul edebilir, bakış açısı?


Saygılarımla... İ.M.Edited by: Hmros
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 04-02-2009, 09:51
merâl özcan merâl özcan isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2007
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 2.658
Standart


Babamdı

Elim yüzüm kanlar içinde bahçe kapısını açıp taşlığa girdiğimde annem salata yapıyordu. Gevrek, üstüne tuz dökülünce sulanan, hıyırtılı bir bıçak sesi içinde yemyeşil bir hıyar kokusunun taşlığı doldurduğunu bildim. İçeriye, annemin yanına girmedim. Kırık camlı kapının hemen dibindeki kesmetaşın üstüne çöktüm. Yüzüm gözüm yapışık kanla sıcaktı, şişti, sancılıydı. Kan içindeydim ve aylardan nisandı. Tek gözümle görebildiğim bir akşam güneşi, koyulaşmış leylakların ötesinde yitti yitecekti. İnadıma ağlamıyordum.

Kubi'lerin bahçesindeydik. Ceplerim tıkabasa erikle doluydu. O yosunlu havuzun yanındaki büyük erik ağacının tepesinde büyük acı erikleri düşürmeye çalışan Kubi'yi gözlüyordum. Kubi, küreği dallara savurdukça; yemyeşil yeni bitmiş pırıl pırıl yaprakların arasından parçaparça bir günışığı, uzandığım yerde gözüme dökülüyordu. Altımdaki ıslak otların yumuşak serinliği terli etime sokuldukça, bir tatlı uykudan uyanır gibi Kubi'yi görüyor, Kubi'yi seviyordum Bütün oyunlarda beni hep yenen, daha ablası gibi yüzü sivilcelenmemiş, sarı saçlı bir Kubi'ydi. Havuza düşünce küçük sarı sesler çıkaran yeşil eriklerin, ara sıra yüzüme sıçrattığı küçücük su damlacıklarına bile aldırmıyor, biraz da, eriklerden bir tanesinin, ansızın, yüzümün hiç ummadığım bir yerine pat diye düşmesini bekliyordum. Kubi'nin savurduğu kürek, üstüme kırık yapraklar düşürüyordu. Yapraklar döne döne üstüme konuyordu. Ama yüzüme, bekledim, tek erik bile düşmedi.
Akşamüstü, taşlıkta, hanımellerinin altında, babam, leylaklara karşı o her akşamki yoksul, avuntulu rakısını içerken, tabağına, ceplerimden çıkarıp bir avuç yeşil erik koyacağımı düşündüm. Şaşıracaktı babam. Belki de ak çiçeklerden daha yeni soyunan eriklerin bu kadar tez, göz açıp kapayıncaya kadar böylesine büyüyüverdiğine şaşacaktı. Alıp bir tane atacaktı ağzına. Yüzünü nasıl olsa ekşitecekti. Ama gülecek miydi, bilemem. Gülmesini ne kadar isterdim. Gülünce burnunun kocaman olacağını düşündüm. Ama hiç gülmezdi ki babam. Her zaman tertemiz, ama yakaları, kolağızları aşınık, bildim bileli sırtından çıkarmadığı sarkık ceketinin altında, yuvarlak kalın gözlüklerinin ötesindeki etli gözleriyle, kırışık, asıl çizgili yüzüyle, kendi akşamında, kendi karanlığında sürekli düşünen, kim bilir neler düşünen, yapayalnızlığıyla sanki övünen, durmadan sigaralar içen bir garip adamdı babam. O yoksulluğu, savrukluğu içinde neden bana her akşam o biçimsiz, kabarıp şişmiş ayakkabılarını parlattırdığını hiç anlayamadım. Babam, tabağındaki peynir diliminin yanına bıraktığım bir avuç yeşil eriği kütür kütür yerken, ben gidip kapı önündeki soluk aydınlıkta onun o her akşamki biçimsiz ayakkabılarını parlatacaktım. Her akşam babamın ayakkabılarını ben parlatırdım. Her akşam içerdi o da. Gazete kâğıdına sarılı bir rakı şişesini koltuğunun altına sıkıştırır, ancak sabahları yüzünü sabunlarken görebildiğim kanlı, etli gözlerini, çirkin gözlerini, kalın camlı gözlüklerinin ardına saklar, taş gibi sesler çıkaran, eskimesin diye altları kabaralı o biçimsiz ağır ayakkabılarıyla bahçe kapısında görünüverirdi. O daha gelmeden annem sofrayı kurardı. Kışsa turşular çıkarır, yazsa salatalar yapardı. Suda bekletilmiş, olanca tuzu giderilmiş bir dilim beyaz peynir hep o küçük porselen beyaz tabağın ortasında olurdu. Bir keresinde tatmış, hiç sevmemiştim o tuzsuz peyniri. Ama babam öyle severdi. Babam, ayakkabılarını çıkarır, eskimiş, kuruyup eğrilmiş terliklerini ayaklarına geçirir, masanın başına geçer, bacak bacak üstüne atar, rakı şişesini iki bacağının arasına başaşağı sıkıştırır, büyük mendilini kat kat edip şişenin dibine özenle yerleştirir, elinin ayasıyla vura vura şişenin mantarını çıkarırdı. Babamın her vuruşunda, o dolu şişe hıçkırır gibi bir ses çıkarırdı. Kötü bir şey olacakmış gibi korkardım. Ama korktuğum olmazdı.

Niye bilmem ama, hiç konuşmazdı babam. O içerken, ben gider boya kutusunu, fırçayı, o eski kadife parçasını alır, kapının önündeki soluk aydınlıkta onun ayakkabılarını boyar, parlatırdım. Hiç konuşmazdık. Gariptir ama biz evde hiç konuşmazdık. Gülmezdik de. Neden böyleydik, bilmiyorum. Belki de sevmezdi babam bizi. O kendisini de sevmezdi, bilirdim bunu. Babam hiçbir şeyi sevmezdi. Ama erikleri sevsin istedim o akşam; şaşkınlıkla da olsa bir kerecik olsun gülsün istedim.

Bir büyük karaltının ansızın birdenbire büyüdüğünü, kıpırdamaya, bir şey anlamaya vakit kalmadan sol kaşımın üstünde patladığını biliyorum. Kürekti düşen yüzüme, Kubi'nin savururken elinden kaçırdığı o büyük bahçıvan küreği; sapıydı çarpan yüzüme. Demir kısmı gelseydi ne olurdu bilmiyorum, ama yüzüme götürdüğüm ellerimin sıcak gür bir kana bulandığı aklımda. Kubi'nin ağaçtan atlayıp sapsarı bir yüzle kanayan yüzüme baka baka sessizce ağladığı da aklımda. Neden ağlamadım orada, Kubi'nin, sızlanıp yalvarmalarına neden kayıtsız kaldım, neden aldırmadım, neden kalan gücümle kaçıp gittim oradan, bilmiyorum.

Annem kırık camlı kapıyı aralayıp küçük tahta masayı taşlığa çıkardığında güneş daha yeni batmıştı. Güneş, leylakların hemen ötesinde batmıştı. Gömleğim kan içindeydi ve aylardan nisandı. Kör olmayacağımı, kan bulaşığı tek gözümü aralayıp bakınca anlamıştım. Ah, kör olmayı nasıl da istemiştim orada. Gidip yüzümün kanlarını silebilirdim, ama silmemiştim kanları, gidip yıkamamıştım. Beni öylece, o korkunç durumunda görsünler diye gömleğime de bulaştırmıştım. kanları.

Annem önce görmedi beni. Görmedi diye nerdeyse hıncımdan bağıra bağıra ağlayacaktım. Kocasından, babam olacak o asık yüzlü bıkkın adamdan başkasını gördüğü yoktu ki. Ne varsa hep onaydı. Yıllar boyu o sonu gelmez rakı masalarının hazırlamaktan bir gün olsun vazgeçmemişti. Kaç kez gelip geçti yanımdan. Sonunda içerinin ışığını yaktı; leylaklar yeniden morarıp aydınlandı ışıkta. İçinde suda ıslatılıp tuzu alınmış bir dilim beyaz peynir olan küçük porselen tabakla gelirken birden gördü beni. Şaşkınlık dolu bir sesle adımı sesledi. Sustum. Koştu geldi yanıma. Deli gibi oldu. Sevdim onu orada, nasıl sevdim nasıl. Peynir tabağını şaşkınca yere bırakıverdi. Kolumdan tutup kaldırdı, kucaklayıp içeri götürdü, yatırdı, sularla pamukları sildi yıkadı yüzümü. Sordu durdu. Ağladım sonunda. O kadar sordu ki, sonunda kavga ettiğimi söyledim.
''Kubilay'la mı?'' dedi.''Yok'' dedim. Söylemedim Kubi'nin yüzüme kürek düşürdüğünü. Bir büyük sarı bezle sardı başımı annem; sarmadan önce de bir koşu gidip Aliy'anım teyzelerden alıp getirdiği renkli acı pamukları bastı kaşımın üstüne. Öldüm de ses etmedim. Tendürdiyotlu pamuğu her basışında, solgun, biraz da yıpranmış bir anne yüzüyle uzun uzun üflüyordu yanan yerime. İyot kokularının acılaştırdığı küçük odada üstümdekileri değiştirdi. Üstüne bulamaç pekmez sürdüğü bir dilim ekmeği getirip tutuşturdu elime. O bayıldığım bulamaçlı ekmeğe ağzımı sürmedim, koydum bir yana. Bir şey demedi annem. Sonra da götürüp yatağıma yatırdı. Üstümü örterken, onu en çok annem yapan yumuşak, keder yüklü dudaklarıyla eğilip öptü saçlarımdan. Annemdi, ne güzel annemdi; uyumak bile istemedim. Neler düşündüm orada, bilmiyorum.
Cam açıktı. Leylakların, hanımellerinin kokusuna karışan, ıslatılmış bir taşlıktaki rakı masasını süsleyen turfanda hıyar kokusu annemin ılık, ağlatan dudaklarıyla öptüğü yerde başlayan saçlarıma, o alabildiğine keder yüklü nisan sonu akşamını bir ıslak bez gibi getirip örtüyordu. Zonklayan yerimin acısını bile duymuyordum.


Babamın öksürüğüydü. Beklediğimdi. Boğulur gibi oldum. Soluk bile almadım. Annemin dışında ona bir şeyler anlattığını duydum. Beni anlatıyor olmalıydı. Babamın ayakkabılarını bu akşam parlatmayacaktım. Ama sabaha ilk bu işi yapardım.


Az sonra kapının açılacağını, babamın kapıda görüneceğini, belki de annem gibi, ama daha ilk olarak yanıma gelip beni saçlarımdan öpeceğini bekledim. Hiç gülmeyendi, hiç konuşmayandı, babamdı, bunca yıldır babamdı, ama bu kez, gülmese de, konuşmasa da, gelip yaralı gözüme, sarılı başıma, biraz babam olan gözleriyle bakabilirdi, eğilip öpebilirdi de, annem gibi; niye olmasındı.


Birden taşlıktaki kesmetaşın üstüne çöküp kaldığım o kanlı durumumu özledim. Babamın beni o durumumda görmüş olmasını istedim. Olmazdı ki artık. Olsun varsın da, annem anlatırdı ona, belki anlatmıştı bile.

Birden babamın kahkahasıyla titredim, dondum, taş kesildi. Sanırım ilk olarak gülüyordu babam. Uzun uzun güldü. Babam mıydı bu adam? O hiç gülmeyen asık yüzlü, bıkkın adam mıydı bu gülen? Yüreğimde, tam şuramda bir şey ''çıt'' etti. Kulaklarımı tıkadım.

Gülünce, sandığım gibi, burnunun büyüdüğünü, kocaman olduğunu bütün çirkinliği içinde düşündüm durdum. Yarın ayakkabılarını parlatmamak için inadıma geç kalkacaktım. Kalktığımda o çoktan işine gitmiş olacaktı.
O gece babam odama gelmedi, beni görmedi.


Erdal Öz
__________________
bir yolcu\"
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 05-02-2009, 10:19
merâl özcan merâl özcan isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2007
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 2.658
Standart

Akdeniz Tesellisi

Dalgaların sesi, yaşlı kadının kulaklarında uğulduyordu. Uzakta… Kıpır kıpırdı deniz. Güneş ışıkları yüzeyde yansılanıyor; mavilikler, koyu yeşiller beyaz köpüklerle oynaşıyordu. Gözlerini yumdu. Yıllar boyunca ruhuna nakışlanan bir resimdi bu. Hiç bitmesini istemediği bir düş’tü. Bittiğinde karanlıklara düşeceğini biliyordu. Uzakta… Kulaklarında deniz kabuğundan gelen uğultular... Kabuklar hangi dalganın sesini çalıp da içlerine gizlemişlerdi? Uzakta… Adalar görünüyordu. Yemyeşil bir özlemi içinde büyüterek bakıyordu adalara. Kavuşmak… Dağ dağa kavuşmazdı da bir ada, kavuşur muydu, zamanlar akıp geçtikten sonra, bir gün anakaraya?

Bastonuna dayandı, yavaş yavaş adımladı tozlu bahçeyi. Tenekelerdeki kırmızı, pembe sardunyalar, paslı bir sessizlikle açıyordu yıllardır. Çitin ardındaki gölgeli sokakta, akasya, hanımeli ve yasemin kokuları uçuşuyordu esintilerle. Sokaktan gelen çocuk seslerini alışkanlığın verdiği huzur ve dinginlikle dinledi yaşlı kadın. Gözlerinin parıltısı, güneşinkine parıltısına eşilik ediyordu. Kınalı, ak saçlarının örüklerini oyalı yazması gizliyordu belli belirsiz.


Yine oğlu geldi aklına. Yıllardır görmediği oğlunun hayali, bahçedeki koyu gölgelerin üzerine düştü. Saklambaç, futbol, yakan top oynardı o da. Üstü başı toz toprak, dizleri yara bere içinde...


Döneceğini sezinliyordu. Karanın adaya kavuşması... Yavaşça çöktü bir taşın üzerine.


Yüreğinde kopan gümbürtüyü duyuyor, duyumsuyordu.


Yıllar önceydi. Onun uzak bir ülkeye kaçtığını söylediklerinde dünya başına
yıkılmıştı. Hırsızlık, uğursuzluk nedir bilmezdi ki oğlu. Yiğitti, dürüsttü, yardımseverdi. Haksızlığa karşı dururdu her zaman. Büyük bir kentte, yüksek okuldaydı. Cahil değildi. Öyleyse? Ondan haber getiren arkadaşları “Gitmek zorundaydı, hapse düşerdi yoksa.” dediklerinde aklı iyice karışmıştı…

En iyisi, susup beklemekti. Analara düşen hep sabretmek değil miydi? Kadınlık; kendini bildi bileli sabrın öteki adıydı. Oğlu gideli, yıllar yılları ördü, evin duvarındaki taşlar biraz daha çatırdadı, aşındı… Yaşam suskuydu. Durmadan dağılan bir şeydi yaşam. Gün gün savrulan, yitip giden…

Gelecekti. Biliyordu.


“Yetti oğlum” dedi içinden. “Gel artık, yerin burası senin. Bu ev, bu bahçe…”

Önce bir çıtırtı duydu. Sonra bahçenin eski, tahta kapısı gıcırtıyla açıldı. O’ydu. Pırıl pırıldı yüzü, gözleri. Bir güvercin olup geldi; yüreğindeki dala kondu. Sevgiyle seslendi. Yaşlı kadın gözlerine inanamıyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Sımsıkı sarıldı oğluna. Yüreği yüreğine kavuştu. Yer gök gümbür gümbür sevinçti. Yıldızlar, güneş karışmıştı birbirine. Gözyaşları sevinçle…

Gözlerini açtığında güneşin çekilip gittiğini fark etti. Yıldız ışıkları merhaba diyordu laciverde dönüşen göğe. Ufukta belli belirsiz kızıllıklar kalmıştı. Issızdı dünya. Yaşam ıssızdı.


Ya o neredeydi? Sarıldığı varlık … Kimdi? Şimdi nereye kaybolmuştu?

Bastonuna tutunup yavaş yavaş ayağa kalktı. Biraz ileride beyaz bir mendil gördü. Oğlunun? Eğildi, mendili yerden almaya çalıştı. Alacakaranlıkta yitip gitti beyazlık. Her şey gibi o da mı bir düşün parçasıydı? “Oğlum… Gelmeyecek…” Omuzları çöktü. İçinde bir sardunya yaprağı incecik, titredi… Bekledi. Issızlığı dinledi bir süre.


Sonra yine yüreğinde güçlü bir vuruş… Yaşam çağırıyordu yaşlı kadını. Eve doğru yürüdü yavaşça. Mutfağa geçti. Ocağa tavayı koyup ateşi yaktı. Birazdan balıkları kızartacaktı. Pencereler hafif bir esintiye açılıyordu. Gölgeler çoğalıyordu gitgide.


***

Yıllardır güneşsizliğe, yağmura, gri kentlere sürgündü. Kuzey rüzgarlarındaydı yüzü. Bir damla Akdeniz kalmamıştı gözlerinde. Bu uzak deniz, buzul maviliğini çoğaltıyordu içinde. Üşüyordu. Dönmeliydi…


***

Genç adam, sokağın başına geldiğinde kızarmış balık kokusunun akşamın içine dağılışını duyumsadı. Uskumru, yeşillik ve annesinin gülümseyişi… Bir de rakı belki. Günbatımı hüznüne karşı, rengârenk akşamsefaları açarken. Dalga dalga Akdeniz tesellisi yüreğine doldu. İçindeki buzlar çözüldü. Hızlandı adımları.


Önce bir çıtırtı duydu kadın. Sonra bahçenin eski, tahta kapısı gıcırtıyla açıldı. O’ydu. Pırıl pırıldı yüzü, gözleri. Bir güvercin olup geldi; yüreğindeki dala kondu. Sevgiyle seslendi. Yaşlı kadın, gözlerine inanamıyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Sımsıkı sarıldı oğluna. Yüreği yüreğine kavuştu. Yer gök gümbür gümbür sevinçti. Yıldızlar, güneş karışmıştı birbirine. Gözyaşları sevinçle…


Yavaşça yere doğru süzülen beyaz bir mendili ikisi de fark edemedi o anda…

Hülya Soyşekerci
__________________
bir yolcu\"
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 06-02-2009, 23:25
merâl özcan merâl özcan isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2007
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 2.658
Standart


Süslen Berberi

Dükkânımız tramvay caddesine bakardı. Oraya bir kış günü dayım tarafından getirilip bırakıldığımı hatırlıyorum. Dışarıda, her türlü insan kenarlara yığılmış karlara bata çıka gidip geliyor­lardı. Ben bir yabancı gibi ayakta dikeliyordum. Ustanın “Haydi hayırlısı” demesiyle, elini öpüp işe başladım.
İçerisinde yıllar geçirdiğim dükkânımıza böyle girmiştim. Her gün büyük bir zevkle, rengârenk ve cicili bicili şişeleri elden geçirip siliyor, yerleri süpürüyordum…
Dükkânda en hararetli tartışmalar parti konularında olurdu.
Ben yıllarca ilkbaharın geldiğini, tabiattan evvel dükkânı-uzda görmüşümdür, Çünkü, evle dükkân arasındaki bahçelerin yola uzanan erik ve kiraz ağaçlarının renk renk çiçek açtıklarının farkına varmadan, dükkânın önüne “Süslen Berberi” yazılı boncuk kapının konulduğunu görürdüm… Dükkânın arkasındaki bir halı kadar ufak bahçemiz, bahçede kafesteki saka kuşumuz, küçük fıskiyemiz hep içimizi neşe ile doldururdu. Ustam, bu bahçede akşam oldu mu çilingir sofrasını kurardı…
Gene böyle bir gecenin sabahı, dükkâna geldiğimde kapısı­nın açılmadığını gördüm. Yandaki komşular, evime gidip yarın sabah gelmemi söylediler. Şaşkınlıkla b
akınınca, ustamın Öldüğünü söylediler. Demek ki daha dün akşam sabırsızlanarak Nazlı’sını çağıran, hırsla küçük rakı şişesinin dibine yumruk sallayan, saz benizli, lacivert gözleri şefkat ve merhamet dolu genç adam şimdi yaşamıyordu…

Ertesi sabah erkenden dükkâna koştum. Havuzun başında esmer ve güzel bir kadınla, kara kuru bir adam oturuyorlardı. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum… Meğer dükkânı bundan sonra bunlar işleteceklermiş. Bana da gelip çalışmamı söylediler.
Nasıl oldu bilmem, bir ustalar ve kalfalar sırra kadem bastı­lar. Dükkân bir anda el değiştirdi…
Şimdi her şey eskisi gibi. Hatta eskisinden de güzel. Bütün dükkân elden geçti. Benim bile haftalığım arttı.
Ama bütün bunlara rağmen, insanın içine ve dışına serinlik veren o rüzgâr dolu çınar altındaki türbe havasının huzur ve ra­hatından eser yok. Burası da büyük şehirlerin kocaman caddelerindeki o asri berber salonlarından biri haline geldi… Şimdi dük­kânımızda makasların şak şaklarından ziyade elektrikle işleyen makinelerin uğultuları duyuluyor.

Ümran Nazif Yiğiter


__________________
bir yolcu\"
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 15-02-2009, 22:16
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.025
Standart

Son İstanbul

Lütfen intihar etmeyiniz.

Unutun Kartal’daki o gazinoyu. Demiştim size girmeyelim diye. Hata bendeydi. Önünden altı şerit yol geçen yere girilir mi? Basireti bağlanıyor insanın bazen. Kartal’daki deniz kenarı kahvelerin ve balıkçıların yerinde yeller estiğini tahmin edebilmemiz gerekirdi. Hadi tahmin edemedik, görünce hemen dönmeliydik? Neden direndik, ille de park yeri bulabilmek için? Hele o gazinoya girmemiz...Ama, ‘Soğuk beyaz şarabınız var mı?’ diye sorduğuma hiç pişman değilim. Başka nasıl başkaldırabilirdik? Kızgın da değilim o garsona. O da elbette, ‘Yok!’ demekle yetinmeyecek ve gözümüzün gördüğü sınırlar içinde, yalnız şaraba değil, hiçbir kötülüğe izin vermeyeceğini söyleyecekti. Elinden gelse, bizi denize dökmekten çekinmeyeceğini bakışlarıyla ekleyecekti. İyi ettik; inadına inadına, ‘O zaman bize de yer yoktur, hadi gidelim’ dedik. Plastik sandalyelerde Cola içerek, üç şerit geliş üç şerit gidişlik yolun ötesinden Adalar’a bakıp da içimizi mi çekecektik?

Kartal’ın deniz kenarı kahvelerini de gömeriz gözkapaklarımızın ardına; Galata evlerinin söndürülmemiş yangın kokularının, Moda’daki yoğurtçu çıngıraklarının, Yeşilköy bahçelerinin iki yanı frenküzümlü yollarının yanına...

Nasıl bilmem o duyguyu... Kendiminkiler yetmezmiş gibi, gelmiş geçmiş ve gelip geçecek bütün insanların aşklarını ve ölümlerini taşımaktan bitkin, gidip yatsam, gidip yatsam... Ölmesem belki, ama ölmüş gibi yapsam. Bir çarşaf örtseler üzerime, hayır başımın üzerine çekmeseler, yalnızca çeneme kadar, kolumda bir serum; yemek de yemesem... Derin bir sessizlik olsa, yalnızca pencerelerde tül perdeler belli belirsiz uçuşsa... Gözlerimi açmasam, günle gecenin yer değiştirdiğini gözkapaklarımın hafifçe gölgelenip aydınlanmasından bilsem... Ne uyusam, ne de uyanık olsam; düşlerle düşünceler karmakarışık akıp gitse, zaman yitse!
Kabul ediniz ki biz kendimizi nehirlere atabilecek kadınlardan değiliz. Bunca zamandır bunca nehirlere o gözle bakmış olsak da, bu konuda hayli müşkülpesentiz. Thames Nehri’nde, Ren’de ya da Sen’de ölmeyi seçmişse bir insan –Kızılırmak ya da Yeşilırmak, Dicle veya Fırat da olabilir, neden olmasın- boğulabilmek de bir beceridir; atlanacak yer iyi seçilmelidir. Yıllar yılı nehir kenarlarında sürüp giden tren yolculukları boyunca böyle noktaları peylediğinizi söylüyorsunuz. Ama en olmadık anda, atlanacak yerleri başka su kenarlarıyla karıştırıveriyorsunuz.

Yoğurtçu Yokuşu’ndan sırt çantanızın üzerinden kayıp Kurbağalıdere’yi dibe sırıkla vurularak yüzdürülen salla 25 kuruşa geçiyorsunuz. Hayır, adam başı 25 kuruş değil, Sal dolusu 25 kuruşa... Salcı, sırığıyla yeniden karşı kıyıya doğru uzaklaşırken, siz Kalamış’a doğru, peşinizden kimselerin yetişemeyeceği bir koşu tutturmuş oluyorsunuz.

Derken, liseyi bitiriyor ve o sıralar her okul kendi sınavını yaptığından, Edebiyat Fakültesi’ne gitmek üzere, Üsküdar’daki eski arabalı vapur iskelesinde, chanel tayyörünüz, belinize inen kırmızı atkınız, atkınızdan uzun saçlarınız, domuz derisi pabuçlarınız ve çantanızla köpüren sulara bakıp kalıyorsunuz. Elbette yine aşıksınız ve o yüzden vapuru neredeyse kaçırıyorsunuz. Ön kapak kalkarken bütün şıklığınızla vapura uçarak atlatıldığınızda bile değil, ancak sınav salonunda yerinizi aldığınızda gerekli kimlik belgelerinin tümünü evde unutmuş olduğunuzu hatırlıyorsunuz.

Ya o son yolculuklarınızdan birinde Ren’i geçişiniz... Hani o nereden çıktığı belirsiz kuşun otomobilinizin camı önünde vals yaptığı, sizin durup dururken ellerinizi çırparak şarkı söylemeye başladığınız... Ve otomobil su kenarında duruverdiğinde, akşam ışığında beyaza boyanmış nehirden kayarak karşı kıyıya varabilecek kadar hafiflemişken, gürültüsüzce yanaşan ve size Kurbağalıdere’dekini anımsatan sala hayretle bakışınız...
Taze barbunyaya taze kereviz rendelerseniz suyu helmelenirmiş. Bunu bir arkadaşınız söylemiş. Bir başka arkadaşınız ise, ‘Ben tatları saf severim’ demiş. Siz kararsızsınız. Benim oyun belirleyici olduğundan, tedirginim. Ekşili tatlılı sosuyla bademli tavuğu anımsayınca sevinçle ellerimi çırpıyorum. Çin yemeği sevmez miyiz? Demek ki pekala taze barbunyaya taze kereviz rendeleyebiliriz. Bakınız, bazen bu kadarcık sevinçlerle de el çırpılabilirmiş! Hem bugünlük hiç değilse bu sorunu çözmüş sayılabiliriz. Lütfen intihar etmeyiniz.
Hayır, ‘ruh meflucu’ olduğunuza asla inanmıyorum. Öyle olsaydı, pembe şişedeki çilek likörünü kütüphanedeki kırık aynanın önüne koyup pembe kadehleri yanına dizebilir ve telefonunuzun değerli, konuklarını ancak o köşede karşılamakta direnebilir miydiniz?

Bir arkadaşım, ömründe kim bilir kaçıncı kez yazlıklarıyla kışlıklarını değiştirmek için dolaplarını yatağının üzerine boşalttığında, odasındaki yıllar ve mevsimler karmaşasına bakıp daha kim bilir kaç kez günlerini naftalinleyeceğini ve naftalin kokan zamanı daha kaç kez balkonda havalandıracağını düşünüp bunalıvermiş ve odayı öylece bırakıp, ‘üstü kalsın!’ diyerek salondaki kanepeye uzanıvermiş. Uyandığında, salonun bütün ışıkları yanıyor ve pencereden güneş vuruyormuş. Mide bulantısından nasıl kurtulacağından önce, o günün bir işgünü olup olmadığını düşünmüş.
Bunu neden anlattığımı unuttum. Oysa ben bunu kendi başına bir öykü yapmayı kurduydum. Siz şimdi bana yazı yazmanın soygunculukla beslendiğini söyleyecek ve galiba Balzac’tan, yazarların ruhlarımızı soyduklarını ve yalnızca çalmak için dinlediklerini aktaracaksınız. Ben de sizi, yine sizin örneğinizle, hırsızları koruyan mitolojik Hermes’in ağzıyla yanıtlayacağım. Siz de bana, Cassandra misali, ‘Böyle diyeceğinizi biliyordum’ diyeceksiniz. Zaten, siz benim ‘bilici’m değil misiniz?
Biliyorum, şimdilerde kimse böyle konuşmuyor ve böyle bilgiler para etmiyor. Tabii ki bizim sınıfımız değiştirildi ve müze raflarındaki yerlerimiz, Bağdat Caddesi’ne dil sürçmesiyle arada hala ‘tramvay yolu’ deyiveren felsefe öğretmeni annenizinkinden bile önce belirlendi. Pekala, burnu büyüklük yapmayalım, müzede değil; Münih mi, Frankfurt mu, oralarda bir yerlerde gördüğünüz ‘Bebek Butik’te. El yapımı gözlüklü bebekler! Kitlesel satılan tek tip giyinmiş Kansas bebekleri Barbie evlerinin ilk katlarında 50-60 marka satılırken, Bebek Butik’te 1200 marka sergilenen tuhaf antikalar... Ama kabul ediniz ki, tutturmalarıyla başa başa çıkamadığımız için, nefret ede ede ve pahalı gele gele biz kızlarımıza ancak Barbie bebekler alabilirken, bizim tasvirlerimizi satın alma gücündekiler yine de ancak ‘onlar’ olacaklar. Altı şeritli yollara uygun otomobilleriyle plastik sandalyeli gazinolara varıp kederlenmeden oralarda oturabilenler ve bizim gibi abesle iştigal edeceklerine, ‘kiraz mevsiminde bile’ paralar kazanabilenler.
Ama siz yine de düşünmeyin onları.
Unutun!

Siz ki, Çanakkale Cezaevi’ndeyken uzak tepelerin eteklerindeki pembeleşmeyi her görüşünüzde, ‘Bu yıl bademler yine erken açtılar, donacaklar’ diye hayıflanmaktan öte yakınmadınız oradaki günlerinizde.
Siz ki, bir çeviriniz nedeniyle Yargıtay beraat kararını üçüncü kez bozduğunda, sizi bu kez ne gerekçeyle beraat ettireceğini bilemeyen yargıcın çaresizliğine kaygılanmaktan öte bunalmadınız mahkemelerde.

Siz ki, o ünlü murafaada sesinizi bile yükseltmediniz; yalnızca, mesafeli yaklaşımı ve nesnelliği nedeniyle hukuku hep sıkıcı bulmuş olduğunuzu, ancak hakkınızdaki iddianameyi, sıkılmak şöyle dursun, bir solukta okuyup bitirdiğinizi ve heyecanlı bir romana benzettiğinizi söylemekle yetindiniz.

Siz ki, kendi arkadaşlarımız şarabımıza ve peynir çeşitlerimize söylenirlerken –‘Buzdolabında Fransız peyniri bile gördüm; ayıptır, halkımız açken!- parfümlerinizi sonuna kadar ve dirayetlice savundunuz.

Siz şimdi nasıl olur da...

Hep anlatırdınız, kaygan kayalarda nasıl yengeç yakaladığınızı ve ayaklarınız yarıla yarıla, balık tutan arkadaşlarınız oltalarına taksınlar diye midye çıkardığınızı...
İşte, şuralarda bir yerlerde olmalı!
Mor kayalar daha ileride , Dragos’taydı. Bir başka gün gideriz isterseniz. Bugün Kartal’dan ikinci kez geçemeyiz...

Gidişte demiştim size, Bostancı’dan vapura binip Adalar’gidelim diye...
Hala yapabiliriz, ne dersiniz?
Ben de biliyorum;liman kentlerinin kimlikleri denizle öpüştükleri yerlerde gizlidir ve kıyıları altı şeritli yollarla boğmak, dudaklara beton dökmek, öpüşleri mühürlemektir...

Haklısınız, kentimizde yabancıyız şimdi; oysa o zamanlar yabancı kentlere göçmüş olsaydık bize dedikleri gibi, oraları belki aşina gelirdi.

Bilmez miyim, elbette kızlarımız da sıkılıyorlar bizden; biz sıkılmadık mı annelerimizden? Hem onlar hiç değilse yaşlanmasını bilmişlerdi. Bizse hala en genç olma ve geleceğe ipotek koyma iddiasındayız. Yani büsbütün çekilmeziz.

Onu da biliyorum; galiba asıl aşklarımız son yaşadıklarımızdı ve ‘En güzel aşk henüz yaşamadığım’ demek gelmiyor ikimizin de içinden...
Geriye kalan... Olmaz olur mu?
Bakınız, işte Süreyya Plajı’ndayız...
Trenle gelip geçerken gördüğümüz, mayolu kadın rölyefleriyle süslü duvarı ne yaptılar bilemiyorum; iki M’li şu kocaman Migros’un arkasında kalmış olmalı... Giyinme kabinleri? Onlarda duruyorlardır belki... Acaba Waikiki’nin mi, yoksa McDonalds’ın gerisinde mi? Kumsal mı? Aslında ayaklarımızın altında, beton dökmüşler üzerine yalnızca...
Nasıl hatırlamazsınız, fotoğrafınız bile var; şu altı bacaklı kubbeye tırmanmışsınız. İlk kez oraya kadar yüzebilmiş olmaktan gururlu, kardeşlerinize el sallamaktasınız...
Üzerinizde, annenizin ‘Mani di Fata’dan çıkardığı patrona göre ördüğü mayonuz; aynen şimdiki gibi incecik ve zarifsiniz...

Demek ‘Bakireler Mabedi’ydi adı... Eski Yunan’da vardır, yanılıyor muyum? Hani mabedi ziyaret ve tavaf eden gelinlik kızların çabuk koca buldukları anlatılır... Sahilden elli- altmış metre uzakta ve denizin ortasındaydı, biliyorum. Plajın sembolüydü, onu da hatırlıyorum. Pek haklısınız, şimdi hayli yalnız ve tuhaf duruyor altı şeritli yolun berisinde...

Ama artık yalnızca bir havuza nezaret ediyor olmakla birlikte, şu gördüğünüz, bir zamanlar denizin ortasında olan ve sizin yüzerek varıp üzerine tırmanmış olduğunuz aynı altı bacaklı kubbe...

Ve, 72 model emektar VW’imizi son model BMW’lerle Honda’ların ortasına park ettiğimiz bu otopark var ya, inanınız ki burası Süreyya Plajı...
Lütfen intihar etmeyiniz.
Ya son İstanbul sizseniz?

Feride ÇİÇEKOĞLU

(imgenet'ten...)
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 08-03-2009, 20:24
merâl özcan merâl özcan isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2007
Nerden: İstanbul
Mesajlar: 2.658
Standart

Düş

Beni öldürmeye ant içmiş.
Ben de onu öldürmemeye ant içmişim.
Düello silahını benim seçmem gerekiyormuş.
Gözlerim iyi görmediği için ben de tutup tabancayı seçmişim. İşe bakın ki ölen gene o oluyor.
Ama kimin kurşunuyla, bunu ne ben anımsıyorum ne de düellonun tanıkları.
Uyanmışım.


Ferit Edgü/Do Sesi
__________________
bir yolcu\"
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 23:14


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum