Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > İMZALAR > Deneme

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 14-10-2012, 13:07
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart VEYSEL ÇOLAK VE İNTİHAL... / ‏Abdullah Şevki

Sn. Kaynaroğlu'na not.

Sayın Kaynaroğlu "Bir edebiyatseverin notları" başlıklı son yazınızda:

“Hamiş’’ mesela üstadın çok kullandığı bir sözcükmüş. Yazılarından hala bunun tam olarak ne anlama geldiğini anlamadım. Mesela, Ayşe Arman’ın Hürriyet gazetesinde ki köşe yazılarında bu sözcüğü çok sık kullandığını biliyorum. İlk andan itibaren onun biraz da ‘çılgınlık’ gibi görünen tabiatına vermiştim ben bu sözcüğü okuduğumda. Bu sözcük; her ikisinde de okuyucusunun karşısında yazının anlaşılmasını güçlendirmeye yarayan bir tür bir “dost” a yazılmış bir yazı ve gönderme olarak gözükmekte bana. Ben üstadın yazılarında bu sözcükle karşılaştığımda biraz hayretle ve gülümseyerek A.Arman’ın yazılarını hatırladım."

biçiminde yazmışsınız. Sizin de "hamiş" sözcüğünden yorumsal biçimde çıkardığınız anlam doğrultusunda bu sözcük "kitap ya da mektup kenarlarına düşülen not" demektir. Latince "nota bene" gibi... Hamiş Farsça "ısırmak" anlamına da gelmektedir. Yazarlar yazılarını yazdıktan sonra konuyla ilgili olarak akıllarına gelen önemli bir konuyu "Hamiş" diyerek yazı kitaptaysa sayfanın kenarına, mektup ya da makaledeyse aşağıda belirtirler. Eski bir adettir ve yeni dönemlerde okurların anlamadığı ama tahmin ettikleri gereksiz bir uygulamadır. Ne söylenecekse yazının içinde söylenmelidir. Bir açıklama olarak yazınıza katkıda bulunmak istedim...

Abdullah Şevki
14.10.2012

Konu ekin tarafından (18-07-2014 Saat 23:36 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 17-10-2012, 12:20
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart

OKUMA YERLERİ

Bizimki gibi kitap okunmayan bir ülkede “nerede okumalı” diye sormak tuhaf olabilir... Her yerde okuyabilen insan ne kadar mutludur. Her yerde uyuyabilen insanlar gibi... Bazen bakıyorum da belediye otobüslerinde oturur oturmaz uyuyanlar oluyor ve bunlar hayret edilecek biçimde inecekleri durağa geldiklerinde uyanıveriyorlar. Muzır biri sayılmam ama, içimden hep o uyuyanlar ineceği yerde uyanamasa diye geçmiyor değil… Her yerde okumak da fizyolojik bir sorun olsa keşke her yerde uyumak gibi. Buna gereksinimi var insanımızın çünkü... Trenlerde, kentler arası otobüslerde, uçakta, gemilerde de görülebiliyor uyuyarak seyahat edenler. Şuracıkta itiraf edeyim, orada burada uyuyuveren insanlardan pek hoşlandığımı söyleyemem. Zamanını her fırsatta uyuyarak kullananlardan… Her neyse, okuma yerleri konusunu işleyeceğim bu denememde. Kimisi kamusal ortamlarda okuyamaz ama her kitap da her yerde okunmaz, okunmamalı: Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi”, Schopenhauer’in “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” adlı muhteşem kitabı örneğin… Kimi kitapların daha fazla özen gösterilmeyi hak ettiğini düşünüyorum içerikleri bakımından. Daha bir özümsenerek okunmayı ve anlaşılmayı… Kentlerde trafik gürültüsü, kalabalık, her kafadan bir sesin çıktığı iş ortamları okumayı olanaksız hale getiriyor. Şunu soralım şimdi: Borsa ortamlarında okunabilir mi? Niye okunsun; asıl merak konusu para kazanmak ya da yitirmek değil mi oralarda? Öğle araları yemekten sonra şekerleme yapanlar olduğu gibi okuyanlar da vardır. Uyumak ile okumak bağlantısı biraz tartışmalı, hatta pek sevimli değil kanımca.

Konsantrasyonu yüksek olan kişilerin kalabalık ortamlarda okuyabildiği de bir gerçektir. Sessiz yerlerde okumaktan hoşlanmayanlar da olabilir. Ülkemizde kimi zaman metrolarda, toplu taşıma araçalarında okumak yerine herkes birbirinin yüzüne bakıyor… İnsanlarımızda, birine boyunun ölçüsünü çıkarırcasına gözünü dikip dikkatle bakma, onu tepeden tırnağa inceleme olumsuz davranışı var. İstemsizce yapıyorlar bunu çoğu kez. Oysa, Londra metrosunda örneğin, otobüslerde, hemen herkes yanındaki kitabından bir iki sayfa okuyor. Hafif ve ilginç içerikli kitaplar bunlar. Gelişmişlik, farklılık yaratıyor okuma insanın kültürlenmesi ve zaman kullanımı açısından. Boş boş etrafa bakmaktan ne anlıyorlar bilemiyorum? Ankara metrosunda oturur oturmaz çantasındaki kitabı çıkarıp gideceği yere kadar okumaya koyulan ayrıksı kişileri gördüğümde ne kadar mutlu oluyorum. Her defasında yanlarına gidip kutlamak geliyor onları içimden. Ülkemizde kamusal ortamlarda kitap okuyan birini görmek bir keşif duygusu yaratıyor adeta. Bu arada kütüphanelerimizin gençlerimizce ders çalışmak için kullanıldığını da vurgulamak gerekiyor. Milli Kütüphane’ye gittiğinizde böyle bir olguyla karşılaşıyorsunuz örneğin. Tüm salonlarda ders çalışan gençler… Bu ülkede “okumak” ve “kitap” denildiğinde ders kitabı ve ders çalışmak anlaşılıyor genellikle. Ders kitaplarını okuyup iyi notlar alarak bir diploma edinenlerin yaşam boyu kültürsüzlüğünü düşünmek gerekiyor bir de… Evde, kaldığı yurtlarda uygun çalışma, okuma ortamı bulanmayanlara yönelik değil bu yazdıklarım elbet.

Kitapların çoğu sessizlikte yazılıyor aslında. Sakin zamanların, sessizliğin, yalnızlığın ve yoğunlaşmanın çocuklarıdır kitaplar çoğunlukla. Buna karşın matbaada rotatiflerin üstüne romanını yazan Balzac gibi yazarlar da yok değil. Onat Kutlar, Attilâ İlhan gibi pastanelerde her zamanki yerlerine oturup çalışan yazarlar da var. Ankara/Kızılay’daki Konur Sokak’taki kafelerde oturup gelene geçene bakarak kendini tanıyanların olup olmadığını anlamak için çevresine, yoldan geçenlere bakınıp duran yazarlar da yok değil.

Gerçek okuma sessizlikte yapılır; yapılmalı kanımca. Bu konuda ısrarlıyım. Kalabalıktan uzak, sakin zamanlarda ve yalnız kalınarak okuma yapılmalı. Kitaba, yazarına, kendine birazcık değer veriliyorsa eğer. Anlamadan ya da yarım yamalak anlayarak bir kitabın satırlarına göz gezdirmenin ne yararı olabilir? Ilık bir yaz günü bir parkın sessiz ve gölgelik bir köşesindeki banka, koltuğunun altındaki kitapla oturup okuma yapmak ne güzeldir. Sözünü ettiğim parklar çok fazla değil büyük kentlerimizde. Ankara başkent ama New York’daki Central Park gibi merkezi ve geniş bir parkı yok. Londra’da Hyde Park, Green Park’ın benzeri… Örneğin, Ankara’daki Harp Okulu kent dışına taşınıp onun şimdi bulunduğu alana geniş bir merkez parkı yapılabilir. Ama belli olmaz ranta da kurban gidebilir sözünü ettiğim alan; Harp Okulu’na aitliği aratabilir de. Burası Türkiye son tahlilde!..

Stoacı filozof Epiküros, tüm yaşamını Atina’nın bahçelerinde felsefe öğreterek, okuyarak, çalışarak geçirmiş. İngiliz casusu Lawrence’de çölde deve sırtında seyahat ederken okumalar yaparmış. Cidde’den Şam’a kadar yönettiği savaşlarda yanında hep İngiliz şairleri Shelley ve Wordsworth’ün şiirlerinin yer aldığı “Oxford İngiliz Şiirleri Kitabı(Oxford Book of English Verse) varmış. Ayrıca, Lawrence’in, Malory’nin, Arthur’un Ölümü(Morte d’Arthur)’nü, Aeschylus’un, Aristophanes’in oyunlarını ve Kuran’ı taşıdığı ve çadırında sık sık okuduğu, Emir Faysal’ın İslamiyet öncesi ünlü şair Imr-ül Kays’ın deve şarkıları, çöl ve aşk şiirlerini Lawrence’e okuduğu belirtilmiştir. Öte yandan, Birinci Dünya Savaşında hemen her yerde, kalelerde, siperlerde savaşanlar tarafından fırsat bulundukça kitaplar okunmuştur. Çanakkale Savaşı’nda siperlerde kitap okumaya vakit bulunmuş muydu bilemiyoruz? Bizimkilerden Kur’an okuyanlar vardı elbet. Belki Anzak askerlerinden roman, şiir okuyanlar olmuştur. Romancı Anatole France, 1870 savaşında Virgilius’un Silenius’unu okumuş siperlerde.

İtalyan şairi Petrarca tüm kitaplarını yatağının çevresine dizer ve yatağında okuma yaparmış. En çok sevdiği başucu kitabı da Saint Augustinus’un “İtiraflar(Confessiones)” adlı kitabıymış Petrarca’nın. Hatta Petrarca kardeşi ile birlikte Ventaux dağına tırmanırken de aynı kitap yanındaymış. Yatakta okuyanlara Fransız filozofu Descartes da örnek verilebilir. Descartes-İsveç’in soğuk iklimiyle ilgili olsa gerek-perdeleri sımsıkı kapalı bir odada yataktan çıkmayarak on altı saat çalışırmış. Filozof Malbranche’da kandil ışığında yatakta kitap okurmuş. Çok sayıda filozof yatağa düşünmek için girer ve uyuya kalır bir süre sonra. Aslında yatıp düşünmek, hayal kurmak çok güzeldir. Gece yatağına girip uyku öncesi okumaktan hoşlananlar da çoğunluktadır. Ama bazı kitapların uykuyu kaçırıcı özellikte olduğu da unutulmamalıdır. Filozof Herbert Spencer’de gençliğinde sabahlara kadar yatağında gotik bir yapıt olan “Otranto Şatosu(the Casttle of Otranto)” ve “Mrs Redcliffe” gibi yasak öyküleri okurmuş. İngiliz şairleri, Pope, Milton, Keats ve Dryden ise yürüyerek kitap okumayı sevenlerden… Shelley, Bagni di Lucca’ya gittiğinde bir kayanın üzerine çıplak olarak oturup kitap okumayı severmiş. Keza Robert Louis Stevenson’ın kırlarda cebinde not defteri elinde kitap dolaştığı, okudukça durup not defterine bir şeyler yazdığı yazılmıştır. Büyük İskender, savaş başlığının içinde Homeros’un İlyada’sını taşır ve sık sık bölümler okurmuş ondan. Ne güzel değil mi? Roma imparatoru Caesar da bir elinde kılıç, diğer elince kitap olanlardan…

Fransız edebiyat ve düşünce adamı Michel Butor okumalarına değin şunları belirtiyor: “Ben okumalarımı genellikle odamda(bunu başka herhangi bir dekorla değiştirebilirsiniz), bir koltukta oturarak yaparım; çevremdeki duvarların belli bir rengi vardır;baktığımda, gözümün takılabileceği mobilyalar da bulunmaktadır odada; ama, herkesin dediği gibi yapıtın içine “dalınca”, içinde bulunduğum bu gerçek oda benden uzaklaşır ve gözden kaybolur:Çevreme baktığımda, gördüklerime dikkat etmem artık, gözlerim kayıp gider. Karşımdaki sandalyeler, duvarlara asılı tablolar birdenbire beliren, çağrılan(bu sözcüğün büyücülükteki ruh çağırmak anlamında)nesneler tarafından, hayali nesneler tarafından silinir, gerçek odanın içinde hayali bir oda belirir. Ben de kahramanla birlikte romandaki odaya girerim.”(Butor, Michel(1991), Roman Üstüne Denemeler, 1.basım, Çev.S.Rifat ve M.Rifat, s.32-33, İst. Düzlem). Yukarıda okumada konsantrasyona değinirken kastettiğim Butor’un bu yazdıkları gibi bir şey…

Thomas More, Londra’daki “London Tower” hapishanesinde tutukluyken yanında kitaplar, yazma araçları, mürekkep, divit ve kağıt bulundurur, ara sıra hücresinin pencerelerini kapatarak karanlıkta meditasyon da yaparmış. Pavia’da tutuklu bulunan Boethius’un ise zindanda “Felsefenin Tesellisi”ni yazdığını biliyoruz. Boethius idam edilirken gözleri çıkana kadar boynundaki ip sıkılmış, bu sırada son nefesini verene değin dövülmüştür. Barbar Kral Teodorik’i çok kızdırmış Boethius anlaşılan. Cervantes’de Don Quichote romanını hücresinde tasarlamış ve yazmıştır. Keza, Oscar Wilde “De Profundis” adlı yapıtını Reading Gaol hapishanesinde tutuklu iken kaleme almıştır. Arkadaşı Arthur Humphreys Wilde’a kitap gönderiyor, böylelikle Wilde fiziksel ve zihinsel olarak kendini koruyor, bu sessiz arkadaşlardan yararlanıyordu. Napolyon Bonaparte Saint Helena adasına sürgüne giderken yanında bir sandık dolusu kitap götürmüş, ayrıca, tutuklu olduğu sırada sekiz bin kadar kitap biriktirmiştir. Napolyon okuduğu kitapları hücresinin duvarlarına ve zeminine yayarmış. Böylelikle çevresini duvarları zemini kitaplarla kaplı bir kütüphane odasına dönüştürmüş. Bunun tutuklulukta moral etkisi çok fazla olmalı. Kitaplar hapiste tutuklu olanların okurken bir anlık da olsa özgürleştiklerini düşünmelerine yardımcı oluyor. Tutukluluk yaratıcılığı da harekete geçirmektedir. Paul Verlaine, Mons’da hapisteyken “Sözsüz romans(Romance sans paroles)”ı yazmıştır. Verlaine ayrıca yine tutukluluğu sırasında “Tauchnitz Collection”ı okuyarak İngilizcesini geliştirmiş; böylelikle okuyarak hücresini adeta kıtalararası seyahat eden bir trenin kompartımanına dönüştürmüştür. Tutuklulukta dil öğrenmek zamanı en iyi kullanma biçimi olsa gerek.

Aldous Huxley, seyahat kitaplarının gelişi güzel herhangi bir yerini açıp okumanın çok zevkli olduğunu, bu kitaplarda ilginç bir şey bulunup fazla kafa patlatmadan okunabileceğini önermektedir. La Rochefoucauld’nun aforizmaları, Nietzsche’nin aforizmaları, şiir kitapları, ansiklopediler seyahatlerde okunabilir. Çoğu kişi için seyahatler hafif kitaplar ve dergiler okuma vesilesidir. Yemekte ve tuvalette okuyanlar da vardır. Bazı kişilerin tuvaletlerinde dergiler yığılıdır. Bunlar tuvaletini yaparken ne de olsa zamanı kullanma amacına hizmet etmektedir. Tuvalette okumanın gerekip gerekmediği tartışılabilir. Yemekte okuma konusu da aynı şey… Yemek bir sanattır ve kendine rakip tanımaz. Yaşam boyu hakkını vererek üç bin kitaptan fazlası okunamaz kanımca. Marx bazı kitapların önemli bulduğu bazı yerlerini okuyor, diğer taraflarına da göz gezdiriyormuş. Kimi okurlar da altı çizili ikinci el kitapları özellikle satın alıp bir çırpıda okumayı tercih ediyorlarmış. Byron, Shelley, Bernard Shaw’dan yemekte okumayı tercih eden yazarlar olarak söz ediliyor.

Köklü kültür sanayiinin olduğu gelişmiş ülkelerde okumaya ve kitaba değer verildiğinden okuma yerleri de bu bağlamda öne çıkıyor. Bu ülkelerde okumanın kendisi uygar insanın kazandığı önemli bir alışkanlık olarak okuma yerlerini biçimlendirmektedir. Okumaya ve kitaba değer verilmeyen bir toplumda okuma yerlerinin olup olmaması toplumun aradığı ve var olmasına özen gösterdiği bir gereksinim değildir. Ülkemizdeki beş bin civarındaki kütüphanenin çoğu kapalıdır örneğin. Kitap rezervleri güncel, okuru çekici ve nitelikli değildir. Yani okuma yerinin seçimi okumaya, toplumun ilgisine bağlı olarak ortaya çıkan türev bir seçim biçiminde gerçekleşiyor. Okuma alışkanlığı olan, kitaba ve okumaya değer veren insanlardan oluşan bir toplum ve onun bürokratları, kurumları, sessiz, hoş manzaralı, güzel dekore edilmiş okuma mekânlarının hizmete sunulmasını sağlayabilir. Sonuçta okuma yerleri konusunun kişinin olduğu kadar toplumun kültürel düzeyiyle de yakından bağlantılı olduğunu düşünmeliyiz.

Abdullah Şevki
Eylül-2012, Ankara.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 23-10-2012, 11:39
mete kaynaroğlu mete kaynaroğlu isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Sep 2009
Mesajlar: 147
Standart

))

bu son yazınızda arşivime kayıt edildi... esenlikler dilerim.))
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 30-10-2012, 21:14
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart


SOSYALİZM SONRASINDA RUSYA VE DOĞU AVRUPA’ DA EDEBİYATIN GENEL DURUMU



Sovyetler Birliği’nin Aralık-1991’de resmi olarak çöküşünden sonra Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde edebiyat ve kültürün içeriği iletişim teknolojilerindeki gelişmelere koşut olarak önemli ölçüde değişmiştir. Siyasal gelişmeler sonucunda yeni ulus-devletlerin(Ukrayna, Litvanya, Estonya vb.) ortaya çıkması eğitim ve kültürde ulusal dillerin öne çıkmasına yol açmıştır. Doğu Avrupa ülkelerinde Sovyet dönemine ilişkin simgeler, anıtlar, ulusal olanlarla yer değiştirmiş, ideolojik eski adlar yerine yeni ulusçu adlar kullanılmaya başlanmıştır. Kültürel normlar ve inançlar, tatil ritüelleri, iletişim biçimleri, devlet sembolizmi ve halkın geleneksel anlatıları köktenci biçimde sosyalist simgeler ve söylemlerin yerini almıştır. Son yirmi yıllık dönemde uluslararası ekonomik ve teknolojik gelişmeler, serbest ticaret, sınır tanımayan finans kapital devinimleri Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerini biçimlendirirken; küreselleşme ve yeni dijital teknolojiler eski Varşova Paktı/Comecon bölgesindeki toplumsal yaşam ve bireyler üzerinde köktenci etkiler yapmıştır. Günümüzde cep telefonları, bilgisayarlar, iPad’ler ve diğer dijital araçlar Rusya dahil hemen tüm Doğu Avrupa ülkelerinde kullanılmaktadır. İnternet, bu ülkelerde haberleşme ile kültür metinlerinin dolaşımını kolaylaştırmanın yanısıra hızlandırmıştır da... Buna göre yeni yetenekler ve ticari amaçlı olmayan sanat ürünleri önceleri görülmedik biçimde kamu oyunun ilgisine sunulabilmektedir.

Seyahat kısıtlamalarının sona ermesi bağlamında dünyanın pek çok köşesinde Rus göçmen grupları görülmeye başlanmıştır. Rus dilindeki edebiyat uluslararasılaşırken, önemli Rus yazarlar da pek çok ülkeye çağrılmışlardır. Rusya’da, Askold Bazhanov, Semyon Khanin, Artur Punte, Feodor Swarovsky, Segej Timofejev, Victor Ivaniv, Ksenia Shcherbino ve Grigory Kruzhkov’un şiirleri, Oleg Woolf(Moravia), Tanya Malyarchuk(Ukrayna) ve Iren Rozdobudko(Ukrayna)’nun kısa öyküleri öne çıkan örneklerdir. Günümüz Rusyası’nda, otoriter liderler, sansür, rüşvet ve suistimalcilik, ulusçu söylemler geleceğe yönelik edebi-kültürel gelişmeleri engelleyen başlıca unsurlardır. Doğal kaynaklar üzerindeki bölgesel sorunlar, sınır tartışmaları, etnik azınlıkların durumu da diğer ekonomi politik sorun kaynaklarıdır. Buna karşın toplumsal yaşam düzeyinin yükselmesi, ekonomik kalkınma, sanayi ve altyapının modernizasyonu, yeni özgürlükler de olumlu yöndeki gelişmelerdir. Şimdilerde Rus halkı daha fazla demokrasi, özgürlükler peşinde siyasi savaşımını sürdürmektedir.

Sosyalist dönemden sonra küresel postmodernizm Rusya edebiyatında hakimiyet kuran kültürel akım olmuştur. Bu bağlamda yeni yazarlar ve edebi ürün çeşitleri çoğalmış, okurların seçme olanakları genişlerken, resmi kabul gören belli yazarları okuma zorunluluğu ortadan kalkmıştır. Sosyalizm sonrasında Doğu Avrupa ve Rusya’da ideolojik belirlemeler dışında her türden düşünce üretimine dayanan edebi çeşitlilik artmıştır. Buna göre hemen her şey artık edebiyatın, eleştirinin, romanın, şiirin, öykünün konusu olabilmektedir. İnternet geniş olanaklar sunmaktadır. Örneğin: Mart-2011 ayında Rus ve Amerikan şairleri, öğretim üyeleri ve çevirmenlerden oluşan sanal bir topluluk, Cloud bilgisayar projesi aracılığıyla Rusça şiirleri İngilizce’ye, İngilizce şiirleri de Rusça’ya çevirmeye başlamışlardır. Bu grup ABD’nin Doğu kıyısından, Rusya’nın da Kaliningrad ve Novosibirsk’ten üyelerini bir araya getirmektedir. Şimdiye kadar her iki dilden elliden fazla şiir çevirisi yapılmış; katılanlar ABD/Philadephia’da “Your Language-My Ear(Diliniz-Kulağım)” adı altında toplantılar yaparak özgün şiirler açısından en iyi çevriye ulaşmaya çalışmışlardır. Sözkonusu toplantı, CEC Artslink ve Pennsylvania Üniversitesi sponsorluğunda gerçekleştirilmiştir. Rusya ve Doğu Avrupa ülkelerinde internet şiirsel etkinliğin yeni popüler aracıdır ve şiir okuma, kitap basımı ve dağıtımı geçmişteki gibi olmaktan çıkartılmıştır. Cloud projesiyle şiirin özüne uygun güzel, titizlikle zekice çevirilerin yapıldığını düşünebilirsiniz. Ancak, şiir çevirilerinin şairle birlikte yapılmasnını daha iyi sonuçlar elde edilmesini sağlayacağı kuşkusuzdur(Bizdeki örnek A.Erhat-A.Kadir işbirliği gibi…). Burada şiirin özüne uygun biçimde yabancı bir dile çevrilmesi konusunda çeviri yapılırken ne kadar ileri gidilebileceği, özgün olan metnin zorlanabileceği önemlidir. Yukarda sözünü ettiğim tartışmalı toplantı bu bakımdan dikkate değer bir ortak etkinliktir.

Bundan yirmi yıl kadar önce Rusya’da internetin bireyleri coğrafi sınırlardan özgürleştireceği, birbirinden çok uzakta yaşayan bireylerin sanal topluluklar içinde iletişime geçecekleri tartışılıyordu. Rus şiir dünyası internet aracılığıyla bu hedefe erişebilmiştir.Günümüzde Moskova veya Roma’da yaşayan bir kişi internet sayesinde eski ve çağdaş Rus şairlerine, Anglo-Sakson şiirlere ulaşabilmektedir. Kıtalararası Cloud-çeviri deneyimi Rus şiirinin genel durumu hakkında kuşbakışı fikir veren bir gösterge konumundadır aynı zamanda. Şiir dergileri Rusya’da ücretsiz ve on-line olarak son hızla okura ulaştırılabilmektedir günümüzde. Blogcular, Live Journal gibi siteler aracılığıyla hemen yeni bir şiir üzerine eleştiri ve yorumlar yapabilmektedirler. Yeni şiir kitapları da internetten e-book olarak dağıtılabilmektedir. Tweeter’da da şiir tartışmaları yapılmaktadır. Önemli çağdaş Rus şairleri günümüzde interneti yaygın biçimde kullanmaktadır. Örneğin: Şair Feodor Swarovski’nin web’de çok sayıda takipçisi vardır. Bizde henüz bilinmiyor ama onun bilim-kurgu şiirleri genç kuşağa oldukça çekici gelmektedir.

Rus Cloud’u işlevsel olarak, Sovyetler Birliği’nin çökmesi üzerine güçsüzleşen geleneksel edebiyat kuruluşlarının yerini doldurmuştur. Örneğin: Kitap dağıtımı bakımından Sovyet kitap piyasası iyiden iyiye işlevsiz durumdaydı devasa Sovyet sınırları içinde. Rusya’nın yasal kuruluşları rüşvet, telif hakları yasası ve vergilerin artması nedeniyle çalışamıyordu. Bu nedenle şiirden para kazanamadıklarından Rus şairlerin çoğu şiir yazmayı bıraktılar. Rusya’daki tüm edebiyat türleri içinde sadece şiir dağıtım ve tüketime uygundur. Örneğin: eBay elektronik alıcılar(tüketiciler) ile satıcıları karşı karşıya getiren Rusya’daki yeni küçük ölçekli e-ticaret ortamı olmuştur. Internet, Rusya’da, Sovyet sonrası dönemde küçük ölçekli edebiyat için şairler ile okurları buluşturan ve coğrafi sınırları aşan mükemmel işleyen bir mekanizmadır. 1990’lı yıllarda Rus şiirinde genç şairler ortaya çıkmıştır. Bunlardan Bella Akhmadulina devlet tarafından resmi olarak da tanınan bir şairdir. Dimitry Prigov ve Olga Sedokova gibi şairler ise yeraltı kökenlidirler. Bu yıllarda Rus şiiri, Sovyet edebiyatının emperyal sendromu yüzünden kalitesizleşmişti. Sovyet kültürel kuruluşlarının ve haberleşme devrelerinin çöküşü de yeni şiirlerin üretimini ve okurla buluşmasını olumsuz etkilemiştir. Özellikle Moskova ve St.Petersburg’daki yenilikçi ve modern girişimler, Rusya’daki, geniş kitlelerle bağlantısız, kültürel üretimden yalıtılmış biçimdeki imtiyazlı siteleri aktif hale dönüştürmüştür. Bu dönemde Sovyet sonrası şairler kuşağının bir bölümünü kapsayan ve cılız internet edebiyatı projelerinin en kayda değer olanı Moskova’lı şair Dimitry Kuzmin tarafından yaratılan “Vavilon” adlı internet uygulamasıdır ve bu uygulama çok az kullanıcıya cazip gelmiştir. Bu arada, 1990’ların sonunda çoğu Moskova ve St.Petersburg’da yaşayan Rus nüfusunun ancak yüzde beşi internete erişebiliyordu...

Şimdilerde Rusya’daki elektronik iletişim bütünüyle gelişmiş ve yaygınlaşmış; bu da Rus şiirini canlandırmıştır. Günümüzde Rusya’nın her yerinden yeni genç poetik sesler yükselmekte, yeni şiirler yazılmakta ve okunmaktadır. Ancak, tüm bu iletişim teknolojisindeki gelişmelerle Rusya’nın yeni şiir çağının en önemli iletişim biçiminin internet olduğunu söylemek de hatalı olacaktır. Yukarıda belirttiğim “Diliniz-Kulağım”(Your Language-My Ear) çeviri süreci, şiirin yazılması, çevrilmesi ve okunmasını kolaylaştırmaktadır. İnternetin şiirin yararına olan en önemli etkisi, şiirde geleneksel biçimlerin yerini almaktan çok, şiirsel etkinlikleri hızlı biçimde kullanıma sokmaktır. Çünkü, Rus şiirseverler, şiir festivalleri, sempozyumlardan internet vasıtasıyla anında bilgi edinebilmektedir. Böylelikle bu etkinliklere güncel sanal katılımlar da gerçekleşebilmektedir. Yeni şiirlerin okunması, yeni basılı kitapların okura ulaşması Rusya’da artık çok kısa zamanlarda gerçekleşen olgulardır.

Rusya’nın şiir yaşamında sınırlar sanal(virtual)açıdan kaldırılmış durumdadır. “Your Language-My Ear” projesi Rusya’nın günümüzdeki poetik kültürünü bütünü itibariyle gözler önüne sermektedir. Semyon Khanin, Artur Punte ve Sergej Timofejev yeni Litvanya’lı şairlerdir. Litvanya Rus toplumunun ilginç bir kesitidir. Rusya edebiyatı ve şiiri günümüzde uluslarüstü, kozmopolit küresel dönemeçte bulunmaktadır. Genel Rus şiiri alt gruplara, bölgesel devinimlere ve okullara sahiptir. Khanin, Punte ve Timofejev gibi şairler örneğin Rıga’da “Orbita” (www.orbita.lv)adı verilen bir şiir örgütünün kurucu üyeleridir. Bu şairler sık sık bir araya gelerek şiirlerini birbirine okumaktadır. Onların şiirlerinin çoğu bölgesel özellikler taşımaktadır. Rusya ve Litvanya dilinde iki dilli ya da Litvanyaca değişik biçimlerde özgün denemeler, şiirler yayımlamaktadırlar.

Orbita üyeleri özgür koşuk şiirler, ölçülü ve uyaklı şiirler yazmaktadır. Bu şiirler Rus şiirinden farklıdır.Igor Belov, Viktor Ivaniv ve Ksenia Shcherbino gibi şairlerin dörtlüklerinde ritmik dizelerden oluşan kalıplar da görülmektedir. Moskova ve St.Petersburg, Rus şiirinin en önemli dergilerinin, yayınlarının iki önemli merkezidir. Rus edebiyat imparatorluğunun hiyerarşik yapılanmasının tepesinde, finans olanakları ve örgütlü büyük kuruluşlarıyla Moskova bulunmaktadır.Bu nedenle Rus şiiri küresel anarşik edebiyatın uzağındadır. Internet, Rusya’da merkez ile çevre ülkelerin fiziki coğrafik bölünmüşlüğünü her şeye rağmen yansıtmaktadır. Bir Moskova temelli internet projesi olan “Rusya’nın Yeni Edebi Haritası(the New Literary Map of Russia)”(www.litkarta.ru) coğrafi olarak yapılandırılmış bir katalog olup Rus edebiyat alanının yeniden inşası konusunda fikir vermektedir. Harita üzerinde siyah nokta ile gösterilen her kente onun sıralamadaki yerini gösteren bir derece verilmiştir. Moskova ise büyük kırmızı bir nokta ile haritada gösterilmiştir. Rusya’da çeşitli coğrafyaların kendine özgü şiir portalları, web siteleri ve izleyici(fan) siteleri vardır. Rusya’da şiir dolaşımında günümüzde piramitten çok örümcek ağı(spiderweb)yapılanması kullanılmaktadır. Başarısızlık durumunda bu iki yapıdan biri diğeriyle değiştirilmektedir.

Rusya’da gelecek kuşaklar daha fazla ortaklaşa uzaktan ses, müzik ve görüntüye ulaşacaklar; mühendisler ve dilciler bilgisayar şiiri ve otomatik şiir çevirisi alanında görev yapacaklardır. Rusya’da internet ile şiirde daha fazla buluşlara açık ortam oluşmuştur. Bununla birlikte günümüzde yürütülen şiir çevirisi çalışmalarının tam anlamıyla tatmin edici sonuçlar ürettiği de söylenemez. Bunlar genel anlamda öncü(avant-garde)örnekler kapsamında düşünülmelidir. Rusya’da satranç alanında, dünyaca tanınan Deep Blue gibi şiir alanında da Compushkin bilgisayarı devreye girecektir. Günümüzde şiir küresel olarak ülkelerde edebiyatta ve eğitimdeki vazgeçilemez yerini yitirme sürecine girmiş; genel kültürdeki yerini bırakıp alt kültürün, küçük entelektüel kümelerin ilgi konusu olmuştur. Rusya’daki şiirin iletişim teknolojisinin gelişimi sayesinde günümüzde ulaştığı aşama göstermektedir ki, internet; gelecek yıllarda şiir alt kültürünün kapalı bölgeleri(enclaves)arasında iletişimi sağlayacak, rakipsiz potansiyel bağlantı olanağı olacaktır. Bununla birlikte internetin iletişim olanakları sağlayarak toplumsal kopuklukları gidermesi, tecritleri engellemesi dışında kağıda basılı şiirin yanında-ülkemizde de görüldüğü gibi- Rusya’da ve dünyada şiirde bir nitelik ve bayağılaşma sorununu tartışılması gereken bir konu olarak sürekli gündemde tuttuğu göz önünde bulundurulmalıdır.



Ekim-2012, Ankara.
Abdullah Şevki

Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 05-11-2012, 01:54
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart





ÖZGÜN BİR KÜRT FELSEFESİ OLABİLİR Mİ?

Kürtlerin özgün bir felsefesi olabilir mi diye soruyorum bir süredir. Afrika felsefesi, etnik felsefe bağlamında yanıt aranabilir bu soruya... Postmodern “cemaat” anlayışının da “Kürt felsefesi”ni öne çıkartan, bu alanda düşünmeye zorlayan bir yanı var. Kürtler’in düşündükleri konusu tartışmalı bir konu ne de olsa… Salt eylemde bulunuyorlarken kentlerin sokaklarında, dağlarda, kırlarda... Kürtlerin; onlar adına din dışı özgür düşünceler üreten çağdaş bir düşünürleri de yok; tarihte de olmamış … Tıpkı Afrika ve Latin Amerika’daki gibi. Marksist felsefeyi derinlemesine bildikleri de kuşkulu Kürtlerin. Marx’ın baş yapıtı “Das Capital” Kürt diline çevrilmiş mi örneğin? Propaganda amacıyla Marksçı kuram bağlamında eyleme ağırlık vererek şiddet içinde yaşıyor, demode pratikler peşinde koşuyorlar. Düşünsellik ve felsefeden uzak olmak da kör terörün nedenlerindendir. Pratik ile hakikat arasındaki ilişki sözdür. Gerçekliği değiştirme amacına yönelik bir eylem olarak ortaya çıkan pratik(praxis) doğrunun sınırını ve ölçüsünü oluşturan eylemdir temelde. Dil aynı zamanda pratiği doğrulama ve tanımlama aracıdır. Pratik, dilin başlattığı ve ürettiği bir zorunluluktur. Birey yalnızca dil yoluyla hakikat hakkında sorular sorabilir ve bu sorulara cevap verme girişiminde bulunabilir. Söz pratikten önce gelir. Söz hakikat sorunu alanına aittir(Jacques Ellul(2004), Sözün Düşüşü, ter:H.Arslan, İst.Paradigma.).

Çağımız, imajlar, televizyon, görsellik ve eylemler çağı. Eylem Kürtlere çekici gelse de imaj kadar boş ve etkisiz bir olgudur. Kürtler bunun farkında görünmüyorlar. İnsanlar bu çağda artık tek başına sözden anlamadıkları için eylem ister istemez öne geçiyor. Sözlere dikkat çekmek için eylem gerekli çağımızda. Ancak bir yanılsama bu. Eylemin toplumda bir etkisi var sanılıyor. Düpedüz aldatıcı bir izlenim bu. Eylemler tıpkı imajlar gibi insanlara ulaşarak büyülüyor; daha doğrusu aptallaştırıyor onları. Çünkü İnsanlar bir yanılsama bağlamında eylemlerle gerçeklik içinde bulunduklarını sanıyorlar. Eylemin Marksist kuramsal pratik açısından gerekli olduğu düşünülse de imajlar kadar içi boş bir etkinliktir günümüzde. Eylem, tıpkı filmler, toplantılar gibi insanlarla temas kurmanın, onları etkilemenin bir aracı olabilir ama bu temas kurmalar eylem yapanları hiçbir yere götürmemektedir. Eylemler de filmler, imajlar gibi gerçeklik dışında hakikatı aktaramazlar. Eylemde toplanılır, sloganlar atılır, hep birlikte bağırılır çağrılır ama sonuçta ortada bir şey kalmaz. Televizyondan izlediğimiz, rastlantıyla sokaklarda, meydanlarda gördüğümüz veya kişisel olarak katıldığımız hemen her eylem, bir enerji savurganlığı, boş zaman uğraşı ve kişisel doyum sağlamanın ötesine geçmeyen, toplumsal bellekte kalmayarak unutulup giden bir etkinliktir. İmajlar evreni eylemin etkisini yok eder. Televizyon gerçekte eylemi durdurur ve önler, eylemi haber olarak seyredenleri hareketsiz hale getirir. Ekranda görünen yapay imajlar eylemin dilidir. Söz konusu imajlar evrenine daldığımızda eylem felce uğrar ve engellenir. Televizyondaki imajlar bizi eyleme motive etmezler. Tam tersine onlar kişiyi koltuğundan kaldırmadıkları gibi tepkisizliğe yöneltirler. Biz televizyondaki görüntüye bakarız ancak edilgen(passive) kalırız. Çünkü, imajlarla bize sunulan temsili kavramanın başka hiçbir yoluna sahip bulunmadığımızı biliriz.

Kürtler , hiçbir işe yaramayan ve Marksçı bağlamda yanlış değerlendirilen siyasal eylemlerden düşünceye geçmelidirler. Bu alanda büyük bir boşluk olduğu seziliyor. Çünkü özgün bir felsefesi yok Kürtlerin. Kürt felsefesi için öncelikle Kürtçe’nin geliştirilmesi, söz dağarcığı genişletilirken, felsefi kavramların Kürt dilinde yeniden üretilmesi, böylelikle de bölgeselden evrensel felsefeye katılacak düşünce üretimine geçmek gerekir. Biraz ütopik gibi görünüyor bu çizgi. Kürtlerin yaşadıkları coğrafyadaki dil ve kültür çelişkisinin giderilmesi kısır döngüsel ve insanca olmayan silahlı mücadeleden daha önemlidir. Marksist kurama göre kültürel devrim kendimizi burjuva kültüründen özgür kılabileceksek zorunludur. Dil, egemen sınıfın baskı ve yabancılaştırma aracıdır. Herhangi bir şeyi aktaran yansız bir araç değildir dil. Toplumsal söyleme ve düşünceye önceden, belli bir doğrultuda yön verir. Dil, polisten ve sansürden çok daha fazla korkulması gereken bir toplumsal denetim aracıdır. Çünkü o insan tarafından çocuklukta içselleştirilmiş bir varlıktır. Diğer bir anlatımla, denetleyemeyeceğimiz bir yaşta belleğimize yerleştirilmiş olan bir denetim unsurudur dil. Kişi bu yüzden egemen sınıf tarafından biçimlendirilen kalıplara göre düşünür. Egemen sınıfın düşünme kalıplarını, önyargılarını ve bakış açısını kişiliğine yerleştirir. Yeniden üretim nedeniyle dil başka araçlardan çok daha fazla düşünce üzerinde zorbalık(tyranism) kurar. Hiç kimse ondan kaçamaz. Bu bakımdan biz belleğimizde yetke(authority) kurmuş olan anlamların mahkûmları olarak yaşarız. Kürtler uzun yıllardan beri dil açısından böylesi bir ortamda koşullanmış olarak bulunuyor. Bu durumda Türkleri kendi egemen sınıfının, Kürtleri de baskının yanında olmaya zorlayan ulusal dilden özgürleşerek anti-söz üretmek gerekmektedir. Bilinç altına yerleştirilmişTürkçe ile bile batılı anlamdaki felsefe tam anlamıyla yapılamazken, Kürt dilinin günümüzdeki yetersiz söz varlığıyla felsefe yapmak oldukça güçtür. Ayrıca felsefenin tüm temel yapıtları da Kürt diline çevrilmelidir. Etnik bir halkın niçin batılı anlamda derli toplu bir felsefesi olamıyor düşünülmeli bu soru üzerinde . Dünyadaki tüm etnik ve bölgesel özellikli topluluklar için de yinelenebilir aynı soru doğal olarak. Kürtlerin destanları, şiirleri, aşk öyküleri, masalları, mitlerinin olduğunu biliyoruz. Ortadoğu’da en az iki bin yıllık geçmişi olan kadim bir topluluktan söz ediyoruz. Kürtlerin ilkel düzeyde de olsa, üzerinde uzlaşılmış birer alfabesi olmayan farklı farklı konuşma dilleri olduğundan, özgün bir felsefesi yok kanımca. Oysa, dikkate değer edebiyatı olan bir toplumun, batılı anlamda olmasa da, kendine özgü bir felsefesinin olamayacağı düşünülemez. Ortadoğu ve Orta Asya kökenli, İslâm dinini benimsemiş tüm halklar gibi.

Antik Yunan’da, Batı Anadolu’da, Atina kent devletinde ortaya çıkan batılı anlamda felsefe, Ortadoğu, Kızılderililer, Afrika kabileleri, Avustralya’da Aborijinler türünden halklarda dinden, mitoslardan bağımsız düşünce olarak görülemiyor. Yaşama ve düşünme biçimini şöyle derli toplu anlatan, açıklayan, yorumlayan en azından derme çatma bir ‘yaşam felsefesi’, mitik öyküler, hikmetler, atasözleri içinde gizli olarak, düşünce kırıntıları halinde bulunabilir. Bir toplumda felsefenin gelişememesi akademik, toplumbilimsel araştırma konusu yapılmalı. Kürtlerin şimdilerdeki pragmatizmi, Batı Anadolu ve büyük kentlere korkunç uyum gücü nereden geliyor? Pragmatik davranma bakımından bir Türk etkisi de olabilir bu. Kürtlerde felsefe yokluğunun nedeni; en önce din, sonra hikmet (sagesse) ve geleneklerin felsefenin yerini doldurması, dinden bağımsız felsefi düşünmenin, ‘günah korkusu’, “Tanrıtanımazlık”, ‘ahlâksızlık’ ve ‘zındıklık’ bağlamında toplumda hoş karşılanmamasıdır.

Dikkat edilirse Kürtler de tarihten beri felsefi sorular sormuyorlar, sadece gündelik yaşıyorlar, tıpkı Türkler gibi. Bir farklılık yok temelde yaşama anlayışlarımız açısından. Hayat, evren, toplum, insan ya da kısaca “nedir” sorusu Türkleri de Kürtleri de derin derin düşündüremiyor. Bir de dinin bu sorulara yanıtları var ve inanmak yeterli oluyor! Kürtlerin hemen yanı başında dikkate değer bir Süryani felsefe geleneği var oysa. Neden Kürtler de Türkler gibi din etkisinde ölümden sonrasına göre yaşıyorlar? Seküler(secular) ve akla dayalı felsefenin gelişebilmesi için doyurucu yanıtı verilmeli bu sorunun. Yoksa, özgün bir Kürt felsefi düşüncesi olmamaya devam edecek bu yüzyılda da. Dağlarda silahla Marksist felsefeyi pratiğe geçirmekten daha önemli özgün bir Kürt felsefesi oluşturmak ya da varsa ortaya çıkartmak kanımca. Sivil ve özgür düşünceyi temel alan bir Kürt felsefesi, totaliter Stalinist değil demokratik bir toplum bilincini kazandırırken, böylesi bir toplumun temellerini de oluşturacaktır.

Kürtlerde felsefenin neden ortaya çıkamadığının araştırılması, ‘felsefe adına’ pek çok karanlık konunun tartışılarak açıklığa kavuşturulmasını da sağlayabilir. Bir halkın batılı anlamda özgün bir felsefesinin olması kültürel gelişmişliğinin de göstergesi değil midir? Özgün bir Kürt edebiyatı olduğuna göre etnik ya da ulusal kültürü kapsayan özgün bir felsefe de mutlaka olmalıdır Kürt yazınsal yapıtlarının içinde. Çünkü edebiyat ve felsefe aslında iç içedir ve mitolojik Tanrı Janus’ün iki yüzü gibidir varoluşları. Şimdilerde küreselleşme söz konusuyken etnik bir Kürt felsefesi nasıl oluşturulacaktır? Sözgelimi, daha üst bir toplum yapılanmasına sahip olan Türklerin de simgeleri, masalları, mitleri, kahramanları, destanları olmasına karşın özgün bir felsefesi yoktur. Türkiye toplumunda tüm düşünceler eklektik ve oradan buradan devşirmedir. Pratik yaşamda da sonsuz bir pragmatizm ile faydacılık hakimdir. Batılı anlamda felsefesiz ülkedir Türkiye. Felsefesiz topluluktur Kürtler bağımsız düşünme alışkanlığını bir türlü kazanamayan… Konunun bir başka önemli yanı daha var ki o da şu: Küresel ortamda medya teknolojisi tarafından imajlarla görselleştirilemeyen felsefe salt sözel kalmaya mahkum olduğundan-kendini bir biçimde yenileyemezse- gelecekte bütünüyle ortadan kalkacak; Kürtlerin özgün bir felsefe oluşturmalarına da gerek kalmayacaktır. Konunun bu boyutunu da vurgulamadan kaçınamadım ama, Marx’ın dediği gibi Kürtler totaliter değil de demokratik ve özgür biçimde yaşamak istiyorlarsa mutlaka kendi özgür ve özgün düşüncelerini dünyalaştırarak toplumlarına bir çerçeve çizebilmelidirler. Felsefe de ortadan kalkacaksa eğer, medya teknolojisi, imajlar ve görsellik öyle gerektirdiği için değil “dünyalaşarak” ortadan kalkmalıdır.

Liberal kapitalist sistemi kabul ettiğimize göre Aydınlanmadan bu yana batılı felsefe kuramlarını ‘Türkiye toplumu özelinde” yorumlasak, dünyada varlığımızı sürdürme irade gücümüzü esas alsak, ülkemizde özgün bir felsefe olabilir mi? Halen dünya genelinde felsefe konusunda bir işbölümü yapılmış durumda: Felsefi kuramları merkezdeki gelişmiş ülkeler felsefecileri üretiyor, çevre azgelişmiş ülkelere de bu kuramları okumak, anlamak, yorumlamak ve öğretmek kalıyor. Lokomotif ve vagonları gibi bir durum karşısındayız. Küresel kapitalizm, Anglo-Sakson merkezli kendi felsefesini dayatıyor. Dünya çapında kozmopolit biçimde birörnek düşünmek için kapitalizmin liberal felsefe kuramlarını kabul edersek sorun çözümlenmiş olacak mıdır? Kısa yollar da bulunabilir elbette özgün bir felsefe sahibi olmak için! Bu ne ölçüde gereklidir o da ayrı bir konu? Anglo-Sakson felsefesini transfer etmekle bir yere varılamaz. Mutlaka özgün bir düşünme sistemi oluşturulmalıdır etnik toplum olarak da. Özellikle Kürtler için bunu vurgulamak istiyorum.

Sorularım denememin boyutlarını genişletiyor kuşkusuz ama dar kapsamlı olmak endişesi kimi düşüncelerimi dile getirmemi engelleyemez. Zerdüşt dininde, en eski inanışlardan olması bakımından, bir kozmoloji ve felsefi-dizgesel açıklamalar var. Bu bakımdan, Antik Yunan ve Hint mitolojileri ile koşutluklar kurulabilir. Şunu söylemek istiyorum: Felsefi düşünceyi önceleyen, harekete geçiren mitolojik birikim, semboller, masallar ve epik anlatılar Antik Yunan’da akla dayalı bağımsız felsefi düşüncenin yeşereceği zemini hazırlamışsa, niçin eski bir etnik topluluk olan Kürtler’de felsefi düşünmeyi hazırlamamış; bir kültürel birikim olarak öylece donmuş kalmıştı? İslâm dini bundan sorumlu olabilir. Kökende, Mezopotamya’da Babil eksenli batıni / esoterik yorumların ve tapınaklardaki dinsel uygulamaların da felsefi düşünceyi hazırlayamadığını biliyoruz. Gerçekte Kürt konuşma dilinin yapısı Hint-Avrupa kökenli olması bakımından felsefi düşüncenin anlatımına çok yatkındır. Ancak, yukarıda da değindiğim gibi bu dilin sözcük dağarcığının ve kavram yoksunluğunun en başta felsefi düşünce geliştirilmesini engellediği tartışmasızdır. Tarihte Kürtçe yazılmış özgün bir felsefi metin var mıdır? Ben ulaşamadım. ABD’de Prof. Merdhad İzadi biliyordur belki. Dinaweri’den, Suhreverdi’den Kürt filozoflar olarak söz eden yazılar var. Yukarıda da değindiğim gibi Kürtlerin tarihten beri yaşadıkları coğrafyada (Harran, Mezopotamya) Aristoteles yorumcusu Süryani düşüncesi, felsefe çevirileri ve kültür birikimi varken, Kürtler bu gelişmeden düşünsel anlamda hemen hiç etkilenmemişlerdir. Öte yandan, Türk toplumlarında olduğu gibi, ‘tasavvufi düşünce dizgesi’, kozmolojik, varlıkbilimsel (ontolojik) açıklamalar getirdiği için, bu düşüncenin dinsel uygulayımsal(pratik) yapısı Doğu insanını felsefeden uzak tutmuştur. Tasavvufun Kürt toplumunda da batılı anlamda özgün düşünce üretimini durdurucu etkisi olduğu düşüncesindeyim.

Varlık, bilgi, etik, insanın neliğine değin tüm sorulara din bağlamında yanıtlar verebilen tasavvuf, filozofları reddeden Sünni Gazali yorum doğrultusunda- dinin dogmaları varken- kuşku eden, soru soran ve böylelikle günaha girdiği düşünülen insanı felsefe yapma, dinden bağımsız düşünme konusunda önemli ölçüde korkutmuştur. İşrak felsefesini kurucusu Sühreverdi’nin düşünceleri nedeniyle başına gelmedik kalmamış; Selahaddin Eyyubi’nin emriyle öldürülmüştür. Felsefenin dinden döndüreceği Sünni-ortodoks dogmalar bağlamında yüreklere korku salmıştır. Şimdi bu yapı yavaş yavaş şu ya da bu biçimde çözülmektedir. Kürtlerde özgün bir felsefe ve özgür düşünce olsaydı bir çıkmaz niteliğindeki silahlı mücadele ve insan öldürmede ısrar edilmezdi. Gerçekte din(şıhlık) ve etnik feodal yapı(ağalık) Kürtleri günümüze kadar getirirken; aynı yapı, onların düşünmesini ve evrene dair sorular sormasını da engellemiştir. Bir tür toplumsal kısır döngüdür bu. Şeyhlerin peşinde gitmek, şimdilerde de Marksist bir örgütün... Bu birine kapılmak ve onu izlemek demokratik düşünce eksikliğini gösteriyor. Kurumsal olana güvenmek gerekir. Çünkü bireyler geçici kurumlar sonsuzdur. Kürt insanının, tıpkı Türk insanı gibi,din etkisiyle olacak, totaliter özellikli toplumda yaşamak istediği kanısındayım.Çünkü tüm davranışlar bunu gösteriyor, kanıtlıyor.

Kürt toplumunda farklı düşünceleri ve çoğul düşünmeyi göremiyoruz. Tıpkı Türkiye toplumuna benzer biçimde. Neden totaliter bir çizgide ısrar ediyor, eleştirel ve çoğul düşünemiyorlar? Etnik ve bölgesel olan düşünmedikçe ve özgün bir toplumsal felsefe üretemedikçe üst toplumsal aşamalara, örgütlenmelere geçemez. Dinin yanısıra ekonomi-politik nedenler de bir toplumda felsefenin ortaya çıkmasını engellemektedir. Ben kimim, nereden geliyorum, varlık nedir, bilgi nedir, insan nedir, etik nedir? Tüm bu sorulara batılı anlamda yanıtlar aranmalı; kısaca seküler felsefe yapılmalıdır. Kim yapmalıdır felsefeyi, sorgulamaları zihninde, bir Kürt filozofu mu? Hayır, önce Kürt bireyi! Ortadoğu halklarının genellikle dini dogmaları var ama özgün bir toplumsal felsefesi yoktur. Yahudi toplumunda da din ortodoksça toplumsal yaşamda etkili olduğundan, bir Yahudi düşünce biçimi olmasına karşın, batılı anlamda dinden bağımsız özgün bir Yahudi felsefesinden söz edilemez. On yedinci yüzyılda Yahudi kökenli filozof Moses Meymonides bile dinden bağımsız düşünememiştir. Yahudi kökenli birçok çağdaş düşünce adamının batının gelişmiş toplumlarında özgün felsefi kuramlar geliştirebilmeleri bu bakımdan dikkat çekicidir. Bu kuramların hiçbiri yüzde yüz Yahudi toplumuna özgü düşünce kuramları, çözümlemeleri değildir. Anglo-Sakson felsefesi kökenlidir ve onunla karışıktır. Levinas örneğin...


Kürt topluluğunda bir Abdülkadir Geylâni’nin mutasavvıf olarak ve Nakşibendi doktrini bağlamında İslâmiyeti Sünni ortodoks biçimde yorumlaması, daha yakın zamanlarda Said-i Nursi’nin yine sünni bilim ve İslâm yorumları özünde batılı anlamda laik felsefi düşünceye alternatif reformist dinsel yorum etkinlikleridir. Kürtler edebi yapıtlarından, aşk, ölüm ve insanın varoluşuna değin özgün düşünceler ayıklayabilirler ama bir Koçgiri destanından, bir Mem-u Zin’den Marksist kuramı kullanmaksızın evrensel bir toplumsal felsefe çıkartamazlar. Marksçı felsefe de kapitalist toplumun ve insanın analizi için iyi bir yöntem olmanın ötesinde geri kalmış etnik bir toplumun özgün felsefe üretme gereksinimini gideremez. Kürtlerin demokratik bir toplum olabilmeleri için önce özgürce düşünebilmeleri, eleştirebilmeleri olmazsa olmaz bir önkoşuldur. Kürtler için günümüzde düşünce ve felsefe denildiğinde sadece Marksizm ve Sünni İslâm teolojisinin ve tasavvuf düşüncesinin olduğu söylenebilir. Kanımca bir toplumun gelişmişliğinin en önemli göstergelerinden birisi de kendine özgü bir felsefeye, dünyayı yorumlama tarzına sahip olup olmamasıdır. Kürtler’de böyle bir eksiklik her geçen gün daha fazla kendini gösteriyor.

Kürtler açısından Marksizm’in Stalinci yorumu-bir karşı çıkış görülmediğine göre- şimdilik sanki bir felsefe gereksinimine yanıt veriyor gibi görünüyor. Ancak, doğrusunu söylemek gerekirse, aslında Kürtler Marksist felsefeye silahlı mücadelenin gündelik sonuçları kadar ilgi göstermiyorlar. Kanımca Marksist felsefe ortalama Kürt’ün umurunda bile değil; o pratikte ne oluyor ona bakıyor… Gerçekte Marksizme koşut batılı anlamda seküler(secular) özgün bir Kürt felsefesine gereksinim olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir Kürt felsefesinin ortaya çıkamamasın nedeni Kürt toplumun tarihten beri sivil ve sınıfsal yapısı kristalleşmiş özgür bir toplum olamamasıdır. Sivillik ve sınıfsallık açısından Türkiye toplumu da-bir sömürge geçmişinin olmamasına karşın- Kürtlerden pek farklı değildir. Latin Amerika ülkelerinde felsefenin geçmişi ile Kürtlerde ve Türkiye’deki felsefenin gelişimi aşağı yukarı benzeşmektedir(Bknz:A.Şevki, Latin Amerika’da Felsefe, Patika, Temmuz-Ağustos-Eylül 2012.). Bir farkla, felsefe Hıristiyan dininde önemli bir yere sahiptir. Kürtlerin özgün ve seküler bir felsefeye insan ve demokrasi açısından gereksinimi bulunmaktadır. Bir toplum yirmi birinci yüzyılda, Küresel-kozmopolit dünyada Stalinci totaliter bir rejimde yaşamak isteyebilir mi? Eşyanın doğasına aykırı bu. Ama tartışılamıyor nedense… Din ve terör arasındaki sıkışmışlıktan, esnek düşünememek, korku, saplantılılık ve çözüm üretememekten kurtulmak için Kürtlere özgür düşünce gerekmektedir. Keza, Türkiye de Kemalizm ile İslâm arasında gidip gelmekte; bir üst aşamaya geçirecek yeni bir bireşime(senteze)ulaşmak için gerekli sivil toplum felsefesine sahip görünmemektedir.

Her iki toplumun sürekli savrulur durumda olmalarının nedeni batılı anlamda felsefesiz, düşünce üretemeyen, tartışmayan toplumlar olmalarıdır. Türkiye toplumunun bu bakımdan biraz daha iyi durumda olduğu söylenebilir. Kürt birey, düşünmeli, düşündürülmeli, onun vazgeçemeyeceği yaşamsal değerleri olabilmelidir. Kürtler günümüzde kendileri ve karşısındakiler açısından yaşamı dışlayan bir düzlemde bulunuyorlar. Bir Amok koşucusu gibi umutsuz ve anlamsız yaşamayı sürdürmek; totaliter bakış açısı, kısır döngüsel ve ölüm sevgisiyle yaşamaktan başka bir şey değildir. Her toplumun özgün bir felsefesi, bir dünya görüşü olmalıdır. Kuran’da Tanrı bile “bir düşünen yok mu” sorusu sormuşken…


Eylül-2012, Ankara.
Abdullah Şevki
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 10-11-2012, 20:31
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart





FELSEFE VE IRKÇILIK

Batı felsefesi Antik Yunan’dan günümüze ağırlıklı olarak beyaz tenli erkek filozoflar tarafından geliştirilen bireysel bir kültürel uğraş olmuştur. Bir felsefe tarihine veya ansiklopedisine bakabilirseniz, beyaz erkek filozofların çoğunlukta olduğunu görürsünüz. ABD’de köle ticareti ve ırkçılık nedeniyle 1970’li yıllara kadar Afrika kökenli Amerikalı siyahlara -kadın ya da erkek- felsefe alanında kendini geliştirme, akademik kariyer yapma, akademik ünvanlar elde etme olanağı tanınmamıştır. Avrupa ve ABD merkezli akademik felsefe, ırkçı bakış açısına sahip olmanın yanı sıra, kadına karşı olumsuz tutumuyla da beyaz tenli erkek egemen bir çalışma alanı olarak eleştirilmiştir. Kadınlara, tıpkı siyah tenli insanlar gibi uzun süre akademik ünvanlar ve felsefe bölümlerinde öğretim görevlisi olarak çalışabilme olanağı tanınmamıştır. Kadınlar erkekler lehine cinsiyetçi yaklaşımın dışında çeşitli nedenlerle tarih boyunca felsefi bir statü edinememişlerdir. Doğrusunu isterseniz bu durum- Hypathia, Anne Conway, Rosa Luxembourg, Hannah Arendt gibi muhteşem filozoflara karşın- çağımızda da radikal biçimde değişmiş görünmemektedir.Halihazırda dünyada yaşayan en önemli on filozofun adlarını sıralayacak olsak-Charles Taylor, Alasdair MacIntyre, Stanley Cavell, Jurgen Habermas, Jacques Ranciere, Alain Badiou, Slavoj Zizek, Gianni Vattimo, Simon Blackburn ve Hilary Putnam-onların içinde tek bir kadının bile yer almadığı gerçeğiyle karşılaşırız.

Günümüzün postmodern kültür koşullarında batı anglo-sakson merkezli akademik felsefenin egemenliğini geniş ölçüde yitirdiği, etnik kökenli hümanist eleştiriler ve düşüncelerin durumu değitirdiği görülmektedir. Kapitalizmin üstyapısını oluşturan Aydınlanmacı modernist düşünceler on sekizinci yüzyıldan yirminci yüzyılın ortalarına kadar emperyalizm ve sömürgeciliğin ideolojik amaçlarını en üst düzeyde kristalize etmiş ve bir dünya görüşü olarak yaygın biçimde genel kabul görmüştür. Bu dönemde kapitalizme en keskin eleştirileri yönelten Marksizm bile modernist düşünce kapsamındadır. Avrupa felsefesi, dünyanın sömürgeleştirilmiş Afrika ve Latin Amerika’daki yerli halklarını yok sayma bağlamında merkezi-hegemonik bir düşünce baskısı ve felsefi bağımlılığın yöneticisi haline gelmiştir. “Öteki” kapsamında nitelendirilecek Avrupa ve ABD dışında yaşayan halkların dünyadaki varoluşunu umursamayan batı felsefesinin bu hegemonik anlayışı yirminci yüzyılın ortalarından itibaren özellikle Afrika’daki gelişmekte olan ülkeler siyasi bağımsızlıklarını kazandıkça gerilemeye ve eleştirilmeye başlanmıştır.

Felsefe, çoğunlukla gelenek adı altında Avrupa ve ABD’deki kolejlerde beyaz tenli filozofların düşüncelerinin, yapıtlarından fragmanların okunması ve öğretilmesiyle bireyin yaşamına girmektedir. Aslında felsefenin, insanlığın mozaik biçimindeki çoğul yapısına uygun biçimde, çok kültürlü, etnik çeşitlilik ve kanon olarak beyaz adamın hegemonyasından kurtarılması gerekmektedir. Çünkü batı akademik felsefesi ırkçı ve erkek egemen yapısıyla evrensel olarak etnik özelliklere önem veren, etnik düşünce biçimlerini, farklı yorum ve çeşitli insanlık durumlarını ortaya çıkaran özellikte değildir. Eğitimde, Antik Yunan, Roma, Alman, Fransız felsefelerinden çokça söz edilmesine karşın geniş açılımlı Afrika felsefesi hemen hiç dikkate alınmamaktadır. Günümüzde Afrikalı felsefeciler; beyaz felsefenin, felsefenin doğası, yöntemleri, çözümlemeleri konusundaki tek yönlü ön varsayımlarını eleştirmektedir. Çünkü, felsefe tüm insanlarlarla ilgili bir düşünsel uğraştır ve beyazların bir felsefesi olduğu gibi siyahların, tüm etnik toplulukların da felsefesi vardır. Yazarı siyah olan bir felsefi yapıtın salt siyahlara ilişkin sorunları incelemesi, siyah okurlarının bulunması beyazlarınki kadar doğal ve olağan bir şeydir. Batı felsefesinde siyahları dışlayan merkezi hegemonyacı akademik ırkçılık bu olguyu uzun süre görmezden gelmiştir. Öte yandan, Afrikalı felsefeciler olan George G.M.James, Teophile Obenga, Cheikh Anta Diop ve Martin Bernal, batı felsefesinin kökenine ilişkin farklı düşüncelere sahiptirler. Bu felsefeciler: Batı felsefesinin Antik Yunan’dan başlatılmasına karşın eski Yunan felsefesinin kökeninde Afrika/Mısır felsefesinin bulunduğu tezini savunmaktadırlar. Evrensel ve tüm insanlığın düşünceleriyle zenginleşecek ortak bir felsefe için batı felsefesinin hegemonik klişe düşünceleri ve önkabullerinin yeni bilimsel araştırmalara dayanan özgün düşüncel ve yorumlarla eleştirilmesi gerekmektedir. Tsenay Serequeberhan felsefedeki ırkçı yaklaşımlar karşısında Afrika felsefesinin büyük bir felsefi devinim olduğu görüşündedir.

Felsefede Avrupa merkezli hakimiyet, dünyada yaşayan diğer etnik toplulukları, Afrika’yı yok saymaktadır. Gine’li Amilcar Cabral’ın belirttiği Afrika’nın tarihte yok sayılması olayına, 1957’de Gana’nın , 1960’larda diğer Afrika ülkelerinin siyasi bağımsızlıklarını kazanmaları ile 1970’lerde Portekiz-NATO sömürgeciliğinin ve 1990’larda Güney Afrika’da ırkçılığın(Apartheid rejiminin) ortadan kaldırılması son vermiştir. Modernite döneminde Locke, Hume, Kant, Hegel gibi filozoflar nezdinde “Avrupa insanlık, insanlık Avrupa” olarak anlaşılıyordu. Günümüzde Avrupa merkezli bu görüşler geçmişte kalmıştır. İnsanlık artık çoğulcu anlamda bir mozaik olarak anlaşılmakta, “öteki”ne değer verilmekte ve etnik topluluklarla diyaloga girilmesi, onların düşüncelerinin de anlaşılmasına yönelinmektedir. Afrika felsefesi de bu yaklaşımın odak noktasıdır. Afrika felsefesi ve diğer batılı olmayan felsefeler günümüz dünyasının çok sesli diyalog ortamında kendi konularını öne çıkartarak anlatabilirler. Evrensel felsefeye katılabilirler.


Irkçı yaklaşımlı olmayan felsefede siyah deneyimin felsefesi ile Afrika felsefecilerinin konuları arasında farklar vardır. Siyah deneyimin felsefesi, daha geniş bir alan olan Afrika felsefesinin bir bölümüdür. Afrikalı felsefeciler ne geçmişte ne de günümüzde, ırk, ırkçılık, beyazlık, siyahlık gibi radikal, siyasi sonuçları da olabilecek felsefi konular ve sorunlarla ilgilenmemişler, bir statü elde etmeye öncelik vererek beyaz felsefenin akademik sınırları içinde kalmışlardır. ABD’deki Afrika kökenli siyah filozoflar Afrika kıtasını bir felsefe araştırma alanı olarak görmemişlerdir. Örneğin, ABD’li siyahi felsefeci Berkley Eddins felsefe tarihi ile ilgilenmektedir. 1965 yılında Yale Üniversitesi’nden felsefe dalında doktora derecesi alan Afrika kökenli Amerikalı siyahi kadın felsefeci Joyce Mitchell Cook felsefede değerler konusunda çalışmaktadır. Keza Wayman McLaughlin’in çalışma alanı Antik Yunan felsefesidir. C.L.R.James, diyalektik alanında, Roy Morrison ise bilim felsefesi alanlarında çalışmaktadır. Afrika felsefesinin etnik kökenlere yönelmesi, batı üniversitelerinde eğitim görmüş özellikle Afrika kökenli ABD’lilere felsefi gelişmişlik açısından pek doyurucu gelmemektedir. Başka bir deyişle ABD’li siyah felsefeciler artık kendilerini Afrika kültürüne ait görmüyor da olabilirler. Siyahların ABD üniversitelerinde akademik statü elde edebilmeleri çok önemli ve ırkçılığı gerileten bir gelişme olmuştur.


Felsefede geleneksel ırkçı görüşlere sahip olanlar insanlığın farklı biyolojik ve davranışsal özelliklere sahip ırklara ayrıldığını düşünmektedirler. Irkçılar ayrıca salt böyle düşünmekle kalmayıp, aynı zamanda hiyerarşizm doğrultusunda bazı ırkların üstün olduğunu ve bu üstün ırkların diğer ırkları yönetmeleri gerektiği görüşündedirler. Ayrıca bazı ırklar, mesela adaleli ve koşmayı seven Afrikalılar, büyük beyinli, bilim sever Avrupa’lılar ve Doğu Asyalılar olarak ayrımlanmaktadır. Bunlar, geleneksel ırkçı düşünürlere göre, insanların davranışsal ve morfolojik ırksal nitelikleridir.


Felsefede ırkçı(racist) ile ırklar temelinde(racialist) düşünenler arasında da farklar vardır. Rasialist düşüncedekiler insanlar arasında ırksal grup farkları olduğunu kabul eden ama bunu üstün ve aşağı ırk gibi değerlendirmelerle ilişikilendirmeyen ırksal düşüncelere sahiptirler. Irkçılık açısından “genetik determinizm” çok eleştirilmiştir. Franz Boas, 20.yy’ın başlangıcında Avrupalı etnik grupların ABD’ye göç ettikten sonra suça yönelik (criminal) davranışlarının nasıl değiştiğini göstermiştir. Yahudi soykırımı(Holocaust) da aryanlar ve yahudilerin ırk olmadıklarının kanıtıdır. Günümüzde ırkların varlığı tümden inkar edilmektedir. Örneğin: Ortaçağ’daki cadılık ile ırklar arasında şöyle bir bağlantı kurulmaktadır: Cadılık toplumsal bir uygulama olarak vardır ama cadılar yoktur. Irkçılık da sosyal bir uygulama olarak vardır ama ırklar yoktur. Coğrafi farklılıklar, toplumsal kimliklerin belirlenmesinde ırksal ve etnik kategorilerle bağlantılı değildir. Anthony Appiah’ın belirttiğine göre ırkçı konular politik anlamda gerici konuşmalardır. Avrupalı etnik gruplar arasındaki farklar tümüyle toplumsaldır. Biyolojik değildir. Irkçı muhafazakârların sözünü ettiği ırksal kategorilerin kullanılmasının hiçbir biyolojik anlamı yoktur. R.C.Lewontin’e göre ırk yapıları genetik /biyolojik değil siyasi istismara uygun sosyal yapılardır.


İnsan gruplarına ırksal özellikler atfeden, genetik ve fiziksel farklılıklar değil, siyasi, toplumsal kurumlar ve uygulamalardır. Bu tıpkı paranın fiziksel özellikleri değil genel kabul gören değeri gibi bir şeydir. Çünkü yasalar, sosyal kuruluşlar ve uygulamalar paraya değerini vermektedir. Bunlar olmazsa para bir kağıt parçasından başka bir şey değildir. Felsefede, Levin-1997, Kershmar-2004 ve Pojman*1996 gibi bazı çağdaş düşünürler refahın ırklar arasındaki farklı dağılımında genetik temele dayanan zeka ve moral değerlerin farklı dağılımının neden olduğunu savlıyorlar. Bu ırkçı görüşlere karşın çağdaş filozofların çoğu: Realistler, Konstrüksiyonistler, Elemeciler ve Muhafazakârlar, ırkçı düşüncenin üstün ve aşağı ırk gibi hiyerarşik ve belirlenimci(deterministic) değerlendirmelerini reddetmektedir. Günümüzde batı felsefesinin merkezi, ırkçı ve hegemonyacı yapısı henüz tam anlamıyla sona ermiş değildir. Ancak, evrensel hümanist çoğulcu bir felsefe için belirgin bir değişim sürecine girilmiştir. Dünyadaki tüm etnik gruplar, gelişmekte olan ülkeler, kendi özgün felsefeleriyle uluslararası felsefeye katkıda bulunmak istemektedir. Bu amaca yönelik olarak hiçbir gelişmekte olan ülke ve etnik grup, Avrupa’da üretilen felsefe kuramlarının öğreticiliği gibi aktarmacı ikincil bir görevi kabullenme yanlısı değildir. Dünyanın “öteki” konumundaki halkları kendi kültürleri bağlamında evrensel felsefeye
özgün düşünceleriyle, kendi filozoflarıyla katkılar yapma çabasındadır. Merkezi batı felsefesi kendini hegemonyacı, cinsiyetçi ve ırkçı geleneksel yapısından arıtarak işbirliğine daha fazla açık olmalıdır.



Kasım-2012, Ankara.
Abdullah Şevki








Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 12-12-2012, 11:30
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart BİR ŞİİR YANILSAMASI OL ARAK ENVER ERCAN ÇIĞIRTKANLIĞININ BOŞUNALIĞI Abdullah Şevki

MEHMET MÜFİT YANLIŞ DEĞERLENDİRİLİYOR!...

Mehmet Müfit ile ilgili olarak Hece dergisinin son sayısında yapılan değerlendirme gerçekleri tam olarak yansıtmıyor. Mehmet Müfit'in beğenildiği söylenen şiirleri onun bekarlık dönemindeki savruk yaşamının ürünleridir. Bu dönemde bir Dostoyevski gibi yaşantı sürdürmüştür Mehmet Müfit adeta... Temelde bir Ece Ayhan hayranı olan mehmet Müfit, kendi yaşam deneyimleri ve Ece Ayhan etkilenimleri ile ilginç şiirler ortaya çıkartabilmiştir. Bu şiiri üretecek kadar vasat kültürel birikimi olmuş, onu kullanmış, çevresinin, tanıdığı editör arkadaşlarının da desteğiyle bir dönemde adını belirginleştirmiştir. Mehmet Müfit yazıp bıraktığı şiirler kadar şairdir. Ondan daha fazlasının beklenmesi, onu günümüzde yapıldığı gibi şiir yazmaya zorlamak aslında büyük bir kötülük yapmaktan başka bir şey değildir. Çünkü şiiri zihninde ve yaşamında bitirmiştir Mehmet Müfit. Aile kurmuş, ekonomik olanaklarını düzeltmiş ve olumlu, güvenli bir yaşam çizgisi elde etmiştir. Onu gerçek biçimde yakından tanımayan bilmez: Bir insanın bu biçimde kendini geliştirmesi de kutlanması, saygı gösterlmesi gereken bir davranıştır. Mehmet Müfit'in şiir yazmaya devam edip Ece Ayhan gibi sokaklarda yatması herhalde bazıları için kültüre sanata değer verilmeyen bu toplumda daha iyi olacaktı!.. Mehmet Müfit yakın çevresinin de telkinleriyle bunu yapmamıştır. Yani Mehmet Müfit gerektiği kadar şair olmuş ve şiiri tadında bırakmıştır. Bu toplumda yapılması gereken de budur aslında. Tuzu kuru olup da ömür boyu vasat şiirler yazanlara kıyasla onun yaklaşımı doğrudur ve bir yerde terk etmeyi, bırakmayı da bilmek gerekir. İyice araştırma yapılmadan, Mehmet Müfit'in yaşam çöizgisi, ailesinin ona olan etkisi düşünülmeden onu şiiri bırakmak ve kötü şiirler yazqarak bir zamanların olumlu izlenimlerini yok etmekle suçlamak ucuz ve alto boş değerlendirmelerdir. Toplumumuzun en olumsuz yanlarından birisi de bırakamamak; bitmiş diş macunu tüplerini sıkmayı sürdürmektir. Mehmet Müfit bir zamanlar yazdığı ve beğenildiği söylenen şiirleri ile yerinde bırakılmalı ve rahatsız edilmemelidir. Mehmet Müfit şimdilerde kötü şiirler yazıp yayımlıyorsa bundan çevresindekiler, değerlendirme yoksunu, bir zamanlar tanınmış isimlerin her yazdığını dergilere koyan, biraraya getirip kitaplaştıran editör diye geçinenler, para kazanmaya çalışanlar suçludur. Ülkemizde edebiyat şiir adına yapılan değerlendirmelerin hemen tümü yanlış ve tipi,k birer cahillik örneğidir. Mehmet Müfit'de köşesinde durup dururken gereksiz ve anlamsız polemiklerin, değerlendirmelerin içine çekilerek, malzeme yapılmaktadır. Mehmet Müfit değil onun etrafında dolaşan, insani zaaflarından yararlanmaya çalışan çapsız adamlar suçludur!

Abdullah Şevki
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 12-12-2012, 23:32
Erdogan Kul Erdogan Kul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Ankara
Mesajlar: 426
Standart

Sayın Abdullah Şevki,
Bu 'sıkı' ve 'sağlam' yaklaşımınızdan ötürü size teşekkür etmekten kendimi alamadım; çok teşekkürler... Dikkati çekmeye çalıştığınız nokta çok önemli. "Edebiyat ortalığı"nın ivedi gereksinimini de en net biçimiyle ortaya koyan saptamalar!
Söz konusu yazıdaki "iri laf"ları ciddi/düzeyli bir yazar ya da okur sarf etmez: "Mehmet Müfit, hayat-şiir çatışmasında hayatı tercih etmiş ve kaybetmiştir.", "Meselesiz, burjuva bir şiirin peşine düşmüş" vb. Bu yargıların doğruyu/gerçeği yansıtıp yansıtmadığından öte, arka planındaki algı başlı başına sorunlu. O sorun fark edilip çözülmeden geri kalanlara geçilemez zaten. Düşüncenin, etiğin, estetiğin vs. tarihindeki herhangi bir uğrakla buluşmamış bir algı biçimi; "hiçbir eğitimden/gelişim sürecinden geçmemiş" izlenimi bırakıyor insanda...

Konu Erdogan Kul tarafından (12-12-2012 Saat 23:48 ) değiştirilmiştir. Sebep: hata
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 18-07-2014, 23:34
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart BİR ŞİİR YANILSAMASI OL ARAK ENVER ERCAN ÇIĞIRTKANLIĞININ BOŞUNALIĞI ‏Abdullah Şevki

BİR ŞİİR YANILSAMASI OL ARAK ENVER ERCAN ÇIĞIRTKANLIĞININ BOŞUNALIĞI ÜZERİNE

“sen şiir bırak, kombici ol.”
E.Ercan
I.Rüya/Dağlarca’nın Evinde.

Enver Ercan’ın “Türkçenin Dudaklarısın Sen” adlı 2014 Behçet Necatigil şiir ödüllü kitabının etrafında gereksiz ve abartılı bir vaveylanın kopartılması, bu bağlamda, çok sayıdaki, edebiyat dergilerinde sıklıkla görülen yazar ve şairin âdeta birbiriyle yarışırcasına Enver Ercan ve şiiri hakkında piyasadaki dergilerde duygusal ve çoğu anlamsız övgülerden oluşan, nesnellikten uzak, niteliği kuşkulu yazılar yazması, yaz mevsimi başlangıcında oldukça düşündürücü ve şaşırtıcı bir olgu oldu benim için. Bu çerçevede örneğin Mustafa Fırat, dergisi Mühür’ün 52. Sayısında Enver Ercan dosyası yapınca, Varlık dergisi’nin Haziran-2014 sayısında Yahya Kemal’i çağrıştıran bir “şiiri” yayınlanarak ödüllendirildi... Mustafa Fırat şair mi kuşkuluyum ama bu gidişle olabilir? Hele hele İzmir’de yayımlanan Kurşun Kalem(Temmuz/Ağustos 2014, sayı:30) adlı edebiyat dergisinin kapağında Enver Ercan için “Şiir Çınarı” abartılı nitelendirmesini kullanması bu sürece tüy dikti açıkçası. Bunlara karşın, Haydar Ergülen’in yine Varlık dergisi’nin Haziran-2014 sayısında yayımlanan “Enver Ercan’ın Rüya Şiirleri” başlıklı yazısı─içeriğindeki bazı değerlendirmelere katılmamama karşın─yayımlanan öteki yazılara kıyasla önemsediğim, nispeten dengeli, nesnel denilebilecek bir yazı olmuş. Baki Ayhan T.’nin Mühür’ün 52. Sayısındaki dosya yazısının satırları arasından da sıfır numara makine yağı sızıyor... Baki Ayhan T. “dudak” sözcüğünde Enver Ercan’ın ne gibi uzak ve yakın anlam (tevriye)çağrıştırdığını açıklamamış; açıklasaydı şiir adına büyük bir buluşa(!)ışık tutabilirdi. Ayrıca, “kinaye” savını da aynı biçimde açıklığa kavuşturmalıydı. Akademisyen olduğundan bizim görmediklerimizi görmüş olabilir Ercan’ın şiirlerinde. Kinayeli, tevriyeli ustalıklı kullanımları kitaptaki şiirlerde nasıl buldu anlayamadım doğrusu. Bu da bir “rüya” etkisi olabilir mi?

“Türkçenin Dudaklarsın Sen” i okuduktan sonra, şiir adına, günümüzde Enver Ercan şiiri etrafında döndürülen bu yapay ve yanılsatıcı çığırtkanlığın nedeninin ne olabileceği üzerinde düşündüm. İlk bakışta, kesinlikle “yanılsatıcı” olsa da(bunu aşağıda açıklayacağım) genel olarak şiirin bu biçimde yeniden gündeme getirilmesi/gelmesi hiç de fena olmadı bir bakıma edebiyat açısından─çoğunlukla sessizlik vaad eden yaz mevsimine girerken. Sözü dolaştırmadan kafamdaki şu iri soruyu sorayım hemen: Enver Ercan iyi şair mi? Birileri bu konuda oydaşma(concensus) sağladı diye… Bu arada sessiz kalanlar da yok değil. Enver Ercan, bir yayıncı, önde gelen bir iki edebiyat dergisinin editörü olduğu ya da kronik sağlık sorunları nedeniyle mi duygusallıkla “büyük şair” yapılmak isteniyor adı belirgin ve Ercan’ın dergilerinde yazı yazmayı bir ayrıcalık, bir lütuf olarak gören, onun yayınevlerinden parasını ödeyip kitap yayımlayan birtakım yazarlar tarafından? Bu konuda kocaman bir yanılsama içinde olabiliriz günümüzdeki iyi şiir hasretliğiyle...

Enver Ercan neden iyi bir şair değil? Çünkü, en başından beri editörlüğünü kullandığı, onu bir yetke ve yaşam uğraşı deneyimi bağlamında düzyazı sentakslı şiir metinlerine sızdırdığı, malzeme yaptığı için şiirleri gerçek şiir, kendi de iyi şair değil… Şunu söylemek istiyorum: Enver Ercan, düzyazı mantıklı şiir metinlerini editörlük ilişkisinden kaynaklanan hayranlık duyduğu şimdi ölmüş eski şairler üzerinden şiirmiş gibi yanılsatıcı biçimde sunuyor ve onu övmekte yarışan yazarlar da bu yanılsama bağlamında değerlendirmelerini yaparak aslında şiir olmayan metinleri çok iyi şiirlermişçesine okura, edebiyat kamu oyuna övüyor, övüyorlar. Aslında biz Ercan’ın rüya şiirlerini okurken o şiirlerdeki şairlere hayranlık duyuyoruz. Basitçe: “Türkçenin Dudaklarısın Sen” kitabının 11. Ve 26. Sayfaları arasındaki dokuz rüya şiirinin konuları ünlü şairlerle ilgili editörlükle bağlantılı anı içerikleri nedeniyle ilgi çekiyor. Yoksa şiir olarak metaforik bir yapıda olmadıklarından, öyküleme bağlamında düzyazısal çizgisel(linear)anlatıma sahip olduklarından şiir dışı metinler olarak öne çıkıyorlar. Bu “şiirlere” “rüya” adı verilmesi de onları şiirleştiremiyor maalesef. Anıların metaforik olmayan, yani Ergülen’in Helene Cixous’ya atıf yaparak belirttiği gibi rüyaların krizalit, yani ham halden editoryal çalışmayla şiire(kelebeğe) dönüştürülemediğini, metaforlaştıramamanın düzyazı mantıklı metinleri ortaya çıkartarak şiiri yok ettiği düşüncesindeyim ve dediğim gibi biz onları şiir olarak değil anı parçaları olarak ilgi duyup okuyoruz aslında. Dolayısiyle gerçek şiir hazzı da almıyoruz onlardan. Ergülen lirizmin ironi halini aldığını belirtiyor(Varlık, s.31, 2014) ama bana göre ne lirizm, ne ritim ne de sözcüklerin müzikalitesi var bu metinlerde. Anıları ve kendi kişisel dertleri Enver Ercan’ın… Cemal Süreya’nın “İnsan her durumda başka biridir.” dizesiyle başlayan bölümdeki şiirler bu dizeye uygun olabilir ama okurla paylaşıma açık değil. “Haklısınız” şiiri Süreya’nın şiirlerini anımsatıyor; “sesiniz kalmıştı”, “durgun dudaklısınız”, “coğrafyanız” buluş niteliğinde ve ustalıklı metaforlar değil. “Kedi ve Ben” tipik bir “Garip” şiiri sanki… Bu bölümdeki şiirler “doldurma”, bir bakıma da “günce” gibi olmuş. Hiçbir duygusal tortu bırakmayan cinsinden kuru, hatta her insanın başına gelebilecek bilinen ortamalı kişisellikler.

Enver Ercan, geçmişten günümüze, hep ünlü şairlere, özellikle de Cemal Süreya’ya bir hayranlık, bir özenme duyduğu için, bu hayranlık duyma işini tadında bırakıp kendini aşamadı, yaşlandıkça ve iyi şair olamayarak derin bir imrenme ve özlem içinde kaldı kanımca. Kitabını okurken, örneğin, neden Necip Fazıl’ı, Nazım Hikmeti, Tanpınar’ı, Necatigil’i, yaşayan bir şair olarak Hilmi Yavuz’u da rüyasında görmedi diye aklıma gelmedi değil? Öyle ya dokuz şairi bilinçaltı kaynaklı rüyalarında gören “şair”, neden otuz dokuz şairi de görmesin? Bunun ideolojik nedenleri olabilir mi; ne dersiniz? Kemal Özer’in Varlık dergisi ile günümüzün Varlık dergisi farkı gibi… Enver Ercan, tüm iyi şairlerimizi Hoca Dehhani’den bu yana rüyasında görerek, Mercimek Ahmed’in “Kâbusname”deki iyi şair olma yöntemlerini solda sıfır bırakacak kendi rüya yöntemini geliştirerek çok üstün bir şair, bu arada Alman düşünür ve tarihçi Dilthey kadar ünlü olabilir rüyalarıyla… Bu ülkede şiir, (öykü, roman)yazanlar, özellikle şairlik işinin iyi şiir yazmaktan çok artık uyduruk ödüllerle, çıkar ilişkileriyle bağlantılı kokuşmuş bir yapı kazandığını bilmeliler bu yolda bir sonuç almak bakımndan. Günümüz edebiyat ortamında, hatırı sayılır, yayıncılıkta hasbel kader köşe başlarını tutmuş bilgisiz ve kültürsüz kişilerden oluşan iyi bir çevreniz varsa ve onlara iyi övgüler düzebiliyorsanız, başarılı, ünlü bir yazar olmanız, adınız ve yapıtlarınızın popülerleştirilmesi işten bile değildir. Burjuva “kültür sanayii”nde al gülüm ver gülüm hesabı…

Konuyu biraz da kuramsal çerçevede irdeleyecek olursak, Enver Ercan’ın şiirlerinde “sanki şiirmiş” yanılsamasının ortaya çıkışı şöyle açıklanabilir: Aslında şimdilerde pek çok şiir yazan açısından bu olgu gündemdedir. Günümüzde şiir yanılsaması, şiirmiş etkisi yaratan şiir ile gerçek şiir ayrımını iyi yapılmalıyız. Bu olgunun bir başka versiyonu eski şairlerin hep aynı şiiri, yıllardır aynı biçim, biçem, duygular ve sözcüklerle dergilerde, kitaplarında yineleyip durmasıdır. Veysel Çolak, Hüseyin Atabaş bu tip şair örnekleridir. Şair yinelemeye başladığında şiiri bırakma vakti gelmiş demektir. Konumuza dönelim: Enver Ercan’ın şiir kitabını okumaya başlarken “şiir okuyormuş” gibi bir duygunun oluşması yanılsamanın özüdür. Yani okur, hem şiir okuyormuş hem de okuduğunun şiir olmadığı çelişik duygusuna kapılmaktadır. Bu da bir maharet sayılabilir şiir adına! Öte yandan, belki bu çelişik ya da ikili algılama okura haz veriyordur. Kim bilir… Enver Ercan’ın ödüllü şiir kitabının adı bile tipik Dağlarca öykünmesi... Bence Dil Derneği de Ercan’a ödül vermeli. İmgesel sevgilisine “Türkçenin Dudaklarısın Sen” diye iltifat ve özlem içeren bir dize yazacak kadar Türkçeyi seven nostalji dolu adamların artık iyice azaldığı bir ortamda.

Kitabın başındaki, ilk olarak “Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman(1990)” kitabında yer alan “Di” şiirinin anlatım biçimi(edası), bana göre, Refik Durbaş’ın “Çırak Aranıyor”(1978)şiirini çağrıştırıyor. Ercan’ın rüya şiirleri ise, metaforik olmaktan ziyade, bütünüyle metonimik yapıdadır. Metafor, bilinçdışının sorunlu yapısını yansıtmaktan çok, bir tür yüceltmenin anlatımı olarak, yüceltmeyi ifade eder. Bu yapılamadığı için Ercan’ın rüya şiirlerinde bütünsellik ve dönüşüm ile değil, salt anı parçaları ile karşı karşıyayız. Bu şiirsel metinler metonimik özelliktedir. Parçalılık ve bitişkenlik üzerinden gitmekte, geçmişte yaşanan olay ve duyguların yinelemeli ve sabit biçimde anlatımına olanak sağlamaktadır. Oysa, metaforlar, bir şiirde paylaşılırlık açısından başka insanlara ulaşma olanağı sağlamaktadır. Negatif metonimik yapılar ise bireysel kalır ve başkaları tarafından paylaşılarak anlaşılamaz. Özetle soru şudur: Ercan’ın rüyaları şiir olarak negatif metonimik özellikte olduğuna göre kişisel anı parçaları olarak şiir düzleminde bizim için ne anlama sahip olabilir? Çünkü, bunlar şiir etkisi yapamayan metinlerdir. Bilindışı unsurların rüyalar olarak bilinç alanına geçmesi, bir sonraki aşamada şiir olarak anlatımı(Cixous’nun krizalit-kelebek dönüşümü. Bknz:Ergülen. Varlık, Haz-2014, s.31.)metaforlar aracılığıyla yapılmalıdır. Ercan’ın rüya şiirleri temelde bilinçaltından kaynaklı olma durumunu yitirdiğinden simgesel değildir ve yapıları bakımından negatif metonimik, yani, düzyazısal ve doğrusal anlatımlıdır. Bilinçaltı kaynaklı olarak kalsalardı simgesel düzlemde kalarak şiir olabilirlerdi. Rüya şiirlerindeki metafor eksikliği bu metinlerin şiirdeki gibi duygulanım yaratması durumunu da sağlayamamaktadır. Rüya şiirleri anı temelinde fazla kişisel kalmakta şairin iç dünyasını temsil etme doğrultusunda başkaları için şiirsel duygulanım bakımından yeterince önem taşımamaktadır. Kişi rüya şiirlerinde hangi bilinçdışı fantezisini bulacaktır ki bu şiirlerden edebi-estetik haz alabilsin? Sözgelimi Dağlarca’nın “bozuk kombisi” neyin ya da hangi bilinçaltı simgenin karşılığı olabilir? Şiirde anlam günümüzde en az öneme sahip olan ögedir. Bu nedenle şiirde anlamlılık arttıkça ses yapısı arka plana itilir ve şiir yok olur. Enver Ercan’ın şiirlerinde de böyle bir şey oluyor. Şiirde bilinçaltı süreçlerin çok fazla baskılanması ya da editoryal gözle düzenlenmesi düzyazısal kuruluğu beraberinde getiriyor. Dergilerde yazı ve şiir yazan imzaların hepsi birlikte denizi ikiye ayırsa da Enver Ercan’dan gelecekte hatırlanabilir bir şair çıkmayacaktır. Dağlarca’nın dediği gibi “kombici “olmak için de artık çok geçtir.

Temmuz-2014, Ankara.
Abdullah Şevki
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 31-07-2014, 13:50
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart



YENİ BİR ŞİİRDEN KAÇIRTMA KILAVUZU!..


Abdülkadir Budak’ın Yazılı Kâğıt Yayınları Hüseyin Atabaş’ın “Umut, Her Zaman”(Nisan-2014) adlı “şiir” kitabını yayımlamış. Bu tür etkinliklerden “şiir” adı verilen metinlerin hâlâ yedi canlı olduğunu ve inadına kitapçı raflarında göründüğünü anlıyoruz. Aslında ticari amaç bir yana hatır gönül işleri de işin içine girmese Hüseyin Atabaş’ın tekdüze şiirlerini, adı bir süre sonra akla bile gelmeyecek olan şiir kitabını kim basabilir o da ayrı bir konu? Ekonomik açıdan maliyet meselesi de işin içine giriyor. Bana göre ortalama şairler genellikle tanınmış bir şairin yayınevinden şiir kitabı çıkartmakla hem zımni bir onay alıyor hem de diğer tanınmış şairlerce poetik açıdan hafife alınma, burun kıvrılma sorununu da çözümleyerek bir taşla iki kuş vurmuş oluyorlar. Akıllıca bir strateji bu. Geriye sadece dağıtım ve tanıtım sorunları kalıyor. Abdülkadir Budak’ın-yayıncı olarak değil ama salt şair olarak- Atabaş’ın şiir kitabına değin gerçek düşüncelerini öğrenmek çok ilginç olabilirdi kanımca. Ama yine bana göre niteliksiz şiirler yayımlamakla risk almış oluyorsunuz bir yerde ve kolay kolay olumsuz değerlendirmelerde bulunamazsınız bir daha. Ortada yayımlanmış bir şiir kitabı var ne de olsa…

Atabaş, “Umut, Her Zaman” kitabının önsözünde de-ne gerek varsa-bu kez Cemal Süreya’nın bir yazısında kendisiyle ilgili olarak yazdığı bir tümcesini şairliğine belgesel dayanak olarak zikrediyor. Onun “…güzel şiir söyleyen” saptamasının anlamını bilmiyormuş gibi… Oysa, “şiir söylemek”, “türkü söylemek” ifadeleri, anlattığı şey açısından farklıdır. Kanımca iyi şair dememek için lafı-incitmemek amacıyla-zarifçe söylemiş Cemal Süreya… Ben olsam aldanmayı bir kenara bırakıp mesajı alırdım. Atabaş böyle yapmamış görünüyor. Şiir söylemek; şiir yazmak, şairliği onaylanmış olmak değildir. İronik ve kuşku içeren bir ifade Süreya’nın yazdığı kanımca. Nereye çekersen oraya giden... Bir dönem bütün şiir yazanlar Cemal Süreya’dan onay alma ve icazet peşindeydi. O da bunun cazibesinin adamakıllı farkındaydı. Öncelikle, Sayın Atabaş’ın sözünü ettiğim kitabının adı, içindeki şiirler ve klişe imgeler gibi, çok sıradan. Ayrıca, artık Atabaş’ın şiirleri gibi “antika” şiirler yazılmıyor, biçim ve biçemler kullanılmıyor günümüzde. Dünyadaki şiir gelişmelerini, ülkemizdeki genç şairleri artık yakından izlemiyor olabilir Sayın Atabaş. Örneğin: ABD’de şimdilerde, ilginçtir, edebi içerikten, lirik olandan hoşlanmayan şairlerin yazdığı şiirler okunuyor. Cahit Külebi’nin “Sıkıntı ve Umut” adlı, 1938-1964 döneminde yazdığı şiirlerini derleyen bir kitabı vardı ama Atabaş’ın sözünü ettiğim yeni şiir kitabının adı daha çok “Batman Daima/Batman Forever” filminin adını akla getiriyor ilk bakışta. Düşe/Yazdım(2002)gibi bir buluş(!) ad da değil… Sayın Atabaş’ın şiir kitaplarının çoğunun adı poetik bağlamda ilginç ve etkileyici değil bana göre. Öte yandan, şiir kitabına hiç rastlanmamış, özgün bir ad koyacağım diye kasmak da değil tam olarak vurgulamak istediğim. Bunu yapmak için kendini paralayan çok şair var Türkiye’de. Her neyse bu eleştiri yazımın yüzeysel, yani girişe değin yönü daha çok. Bu arada Sayın Atabaş’ın “Yorgun Denge” si iyi bir şiir kitabı adıydı diğerleri arasında. Bence yetersiz bir edebi/kültürel donanım ve taşralılık sorunu da olabilir Sayın Atabaş’ın. Eskiden beri şiirlerini her okuduğumda duyumsadığım...

Üç bölümden oluşan “Umut, Her Zaman” kitabının “Yoksunluk Çağı” adlı birinci kısmına alıntılanan Ömer Hayyam’ın iki dizesi de açıkça klişe bir doğu hikmeti. Yeni ve özgün bir şey bulamamış, yazar kolaya kaçmış dedirtecek bir alıntı uygulaması. Zaten kitabın tümünde sanki aceleye getirilmiş havası var. Ülkemizdeki kıdemli şairler arasındaki klasik eğilim hayat sona ererken bir toplu şiirler kitabı çıkartmak. Kalıcılık önemli ya!.. Oysa güzel ve etkileyici tek bir şiir dönüp dönüp okunarak tüm zamanları aşabiliyor. Toplu şiirler kitabı yayımlamaya gerek kalmadan. Atabaş’ın böyle popüler tek bir dizesi, bir şiiri var mı hatırlamıyorum ben? Gerçekte şairlikte iddiası olan şairler mesela elli iyi şiir yazdıktan sonra ya şiir yazmayı bırakmalı ya da Cemal Süreya gibi düzyazıda karar kılmalılar. Şiir etkinliği eğrisi yaş arttıkça aşağıya doğru inebiliyor çünkü. Bir iki iyi şiiri denk getirmek de adamı şair yapmaz! Bilinen bir olgu bu. Başka şeyler de gerekiyor... İyi bir çevre, arada bir imajın tozunu alacak, parlatacak mesela... Belirli devrelerde şiir kitabı yayımlamak Cemal Süreya’nın anlatımıyla “dükkani kapatmamak” ve bunu çevreye duyurmak anlamına da gelebilir. Bir de “tadında bırakmak” söylemeden geçemeyeceğim. Böyle yapan şairler de yok değil. Kutlarım onları. Sayın Atabaş bu değerlendirmelerimin kapsamında değil tam anlamıyla. Bir iki yeni şiir birikti diye niteliği göz ardı edip ortalama dört formadan oluşan bir kitap yayımlamaya ne gerek var? Şimdilerde sayısı azalmaya yüz tutmuş tutkulu şiir okurları, şiir sözcüğünü tırnak içine aldırtacak, Bay Atabaş’ın “şiirleri” gibi alt alta yazılmış tümcelerden oluşan koşuklu metin gövdeleri karşısında kalıyorlar. Bu nedenle niteliksiz şiir kitapları ivedilikle, “üşenilmeden”, “değmez” denilmeden eleştirilmeli.

Neyse sözü uzatmayayım. Sayın Atabaş’ın kitabının arkasında da yer verdiği Gezi’ye ithaf ettiği ve kitabının adı da olan “Umut, Her Zaman” şiirinde cinsiyetçi-etik bir olumsuz yaklaşım var: “ipin ucu puştun elinde…” diyor Atabaş… Böyle bir dinle ilgili, cami imamına hak veren hicivli bir anektod vardı çok bilinen. Atabaş o fıkradan esinlenmiş de olabilir ama Gezi isyanında eşcinsel ve travesti eylemciler de direndiler. Yıllardır şiirle uğraşma savındaki ve Sincan İstasyonu dergisinde yayımlanmış eski bir yazısında “Türkiye şiirinde adım var benim...” diye övünen üstelik de toplumcu gerçekçi olarak kendini nitelendiren Sayın Atabaş’ın kişilerin cinsel seçimini etik temelde, hem de bu çağda aşağılayan ifadeleri şiirinde kullanması kabul edilebilir ve hümanist bir anlayış değildir. Bay Atabaş şiirine böyle bir dize yazmakla gerçek bir şair anlayış ve tavrında olmadığını kanıtlıyor bana göre. Çünkü gerçek bir şairin en önemli nitelikleri günümüzde, aykırı, marjinal, karşıt, özgürlükçü, öncü ve devrimci olmasıdır. Solculuk savındaki bir şair queer ve feminist hareketlere karşı olabilir mi ya da “puşt” Farsça kökenli argo sözcüğünü bir kısım insanları etik yönden aşağılamak için kullanabilir mi?

Sayın Atabaş kitabının birinci bölümündeki: “Yolcu Türküsü”, “Tenha Eylül Bahçesi” ve “Eriyen Mum” gibi(bütün aynı tür şiirleri yazmayacağım. A.Ş.) şiirlerine bitime yakın sanki bir yenilikmiş gibi iki, dört, beş dizeden oluşan gereksiz bir “sunu” bölümü koymuş. Bu “sunu” bölümleri yukarıdaki dizeler iyi olsa bile biterken tüm şiiri bayağılaştırıyor. Kime “sunu”, neye? Hemen hiçbiri güzel dizeler değil bunların. İşte bir örnek:”Umutlarım tükendi sanılmaya gene de, / günaydın dedi sabahleyin bir serçe.”(Eriyen Mum, s.16.). Bu dizeler de ne şimdi? “Sunu”nun, yani başta olması gereken bir bölümün sonda gelmesi bana göre yenilik değil “absürd” bir yazınsal yaklaşım ve söz konusu şiirlerin anlamsal, ses ve ritm yapısını bozan bir uygulama olmuş açıkçası. Okumayı da zorlaştırıyor üstelik… Hem sonra, “Eriyen Mum”şiiri baştan aşağı klişe dolu: “Sen hoş geldin iki gözüm...” bu çağda çoğu kadını etkilemez. Kezbanları belki... Erkeklere de söyleyen var. “Güneş boğar şimdi bu karanlığı nasılsa”, “bir eski tangonun yükselen coşkusuyla.” “Ömür Yolculuğu”şiirindeki “Hız, ırzına geçmiş olmalı dünyanın” dizesi; klişeler bitmiyor... Bu klişe anlatımlar zorla şiir yazmaya çalıştığını düşündürüyor Sayın Atabaş’ın. Herkes şair olmak zorunda değil bu ülkede başka işler de yapabilir. Mesela Enver Ercan gibi Cemal Süreya şiiri öykünmecisi bir editörü zorla şair yapabilmek için üniversitede akademisyenlerle paneller bile düzenleniyor. Ne günlere kaldık!.. Asıl Bay Atabaş’ın kitabını eleştirmeyi bırakıp, jürisiyle ödülleriyle yeni yayımlanmış ve ödül almış bu organize edebiyat olaylarını eleştirmek gerekir öncelikle; bir kişinin bile çıkıp karşı eleştiri yapmadığı, burjuva kültür sanayiine dönüşmekte olan bu edebiyat ortamında. Şiir alanında bile çıkar ilişkileri önde geliyor... Nasılsa bir iki şiir ödülü almış Sayın Atabaş’ın kitabına dönelim yine:

“Gül Emek” şiirinde, söylem açısından, Şair Gülten Akın’ın artık iyice yaygınlaşan “Ah hiç kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya” dizesini düşündüren “Ah kimselerin içi burkulsun istemem” dizesi var(s.64). “Ekmek Arası Sancı” tam bir arabesk şiir… Kanımca kitabın en iyi şiiri tartışmasız “O Dağın Ardı”(s.61-62). İki şiirde(Zamanın Oyunu ve İncirin Evinde) kullanılmış “gür gümrah” ifadesinin yersiz ve yanlış kullanıldığı kanısındayım. Çünkü “gümrah” yolunu yitirmiş, avare anlamına geliyor ve şiirlerde tam yerine oturmuyor. “Anafor” ve “Kapılar Kapalı” şiirlerinde de Cemal Süreya’yı anımsatan dizeler: “nerede bir güzellik görsem”, “ sesinden başlayacağım soymaya”(s.41-42).“Dünyanın Keyfi” şiirinin tümüne sinmiş tipik bir Orhan Veli edası hissediliyor. Bununla birlikte Bay Atabaş’ın eskiden beri sık sık yinelediği “orta sınıf”, daha doğrusu “gecekondu” duyarlıklı bir aşk hakim genel olarak aşk içerikli şiirlerinde. Nedense aşk denildiğinde bu “varoş tipi” yaklaşım ve duygusallıkları hiçbir zaman aşamadı Hüseyin Atabaş, bu kitabında da yineleyip duruyor. Modası bile olamadı böyle bir aşkın. Türk filmleri dışında... Kitabın en sonundaki “Son Çığlık” şiiri de aynı düzlemde. “Boşluklar” şiirinin son iki dizesindeki uyaklar “tan”, “zaman” yukarıda da değindiğim gibi eski bir şiir anlayışının örnekleri. Bir metnin şiir olabilmesi için arada bir uyak kullanmak gerekmiyor günümüzde. Demode bir alışkanlık ve Türkiye’li sıradan şairlere has… Hüseyin Atabaş şiirinden alınacak bir dil hazzı da olamaz okur açısından. Klişe kullanımlar şiir dilini geliştirmiyor çünkü. Şiir her bakımdan yeni, farklı, devrimci ve ilerici olmalıdır. Bu da öyle kolay bir şey değil ama okuru şiirden kaçırtmak için kılavuz niteliğinde şiir kitapları yayımlamaya da gerek yok. Halkın içindeki ya da “Ankaralı nergisin” kültür, duygusallık ve davranış biçimlerini kişisel klişe imgelerle anlatıyor diye de farklı olamaz bir şiir bu çağda. Sayın Atabaş bu anlamda tabiri caizse nal bile toplamıyor çağdaş şiir anlayışlarının ardında bana göre(Ayaşlı İlkyaz Bulutu,s.26-27.). Kendini yineleyerek tatmin oluyor durmadan. Yine “Ayaşlı İlk Yaz Bulutu” şiirinin ilk dizesi: “Çatlamak üzere olan nar gibisin,” tam bir mitolojik cinsellik klişesi Antik Yunan’dan bu yana şiirlerde sık sık kullanılmış olan. Şiirin konuları zamanla değişiyor ama Sayın Atabaş’ın şiirlerinin konuları Gezi gibi toplumsal olayların zoruyla biraz değişse bile, asıl edası değişmiyor. Hayat kavgası, aşklar, hüzünler, geçicilik, ölüm hep aynı biçemle sunulmuş kişisellikle dolu temalar olarak ortaya çıkıyor Atabaş’ta ve demode olduğunu düşündüğüm dize sonu noktalama işaretleri… “Saydam ve Gizli” şiiriyle örneğin yeni kitabındaki şiirleri arasında hemen hiçbir fark göremezsiniz. Beş dizeli kıtalar, dört dizeli kıtalar ve bir iki kırık dizeden oluşan şiirler… Kendisinin savladığı kadar nitelikli ve özgün bir şair olduğunu düşünmüyorum Sayın Atabaş’ın. Şiir söylüyor o… Yeni kitabında iyi şiirler yok bana göre. Yazıyı fazla uzatmamak için örnekleri, alıntıları çoğaltmadım. Daha derinlemesine sapma çözümlemelerine girmedim. Genellikle tekdüze, klişe şiirler ve dizeler içeriyor Atabaş’ın kitabı. Onun eski şiirleriyle benzeşen ve izlenimci bağlamda etkilemek bakımından poetik derinlikten yoksun. Bu bakımdan, benim değerlendirmeme göre “Umut, Her zaman” okunmasa da pek bir şey yitirilmiş sayılmaz. Çünkü şiir adına farklı ve özgün, Hüseyin Atabaş şiirine dair bilinenlerin dışında yeni bir tortu bırakmıyor bellekte.


Mayıs 2014, Ankara.
Abdullah Şevki


Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 12:53


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum