Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > İMZALAR > Deneme

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 30-01-2009, 16:21
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Değiniler-Hüseyin Alemdar/TÜRK SİNEMASININ 100. YILINA AZ KALA HEM "KEŞKE" HEM AJLAN

Şiir | ALACA DAĞLARCA | Hüseyin Alemdar


Bu benim gittiğimdir gece yarısı sesler erken
gün doğar doğmaz dağ ve ova seviştilerken

Nice düğmelesen göğüslerini bir düğmen açık
alaca ısı kat kat soyunursun bende seviştilerken

Gökyüzüne çizdiğim sakin Allah büyütmüş beni
çocukluktan doksan dörde her şeyim seviştilerken

Uzam ve sürez bu iki sözcük bile tenha haydi benimdir
Türkçe adına tüm bulunmama değirmilerim seviştilerken

Ben böyle yaşadım hep yalnız olmadığım yalnızlıkta
gövdemle giyindiğim her anlam seviştilerken

Duyan görür gören işitirdi duydum ve gördüm
uzak kızım uçuk oğlum iki ayrı iklimde seviştilerken

Derim ki: iyi tutunun kendinize sağlık bir hayvandır
ikileyin iki kolum iki ayağım şiirdi seviştilerken

İki sözün biri hâlâ uzun yaşamışsın diyorlar bana
yaşamalar im sevi imge--git oku anla! Seviştilerken*



* Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “gizli başyapıt”larından biri sayılabilecek,
yirmi beş şiirlik bir betiği (Kaçaklar, Çiçek Seli ve Yokedilen Çokuluslu Olmak
yapıtlarıyla birlikte), Milliyet Yayınları, Ocak 1999.


Sözcükler, Ocak – Şubat 2009



Celâl Üster’in
“Yapışma keserin sapına, iner kafana”
yazısına cevap ya da Radikal Kitap’ta sayfan varsa, hükmün var!


Hüseyin Alemdar

23 Ocak 2009 gün ve 410 sayılı Radikal Kitap’ta Celâl Üster imzasıyla yayımlanan “Yeryüzü Kitaplığı” başlıklı yazıya zorunlu yanıtımdır.* İki sayı önce, Celâl Üster’in Sözcükler dergisini tanıtırken yapmış olduğu “yanlı” ve Kemal Özer yazısı üzerinden sözde Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı anaraktan kaleme aldığı yazısına o ânki kızgınlığımla e-posta yoluyla tepki vermiştim. Tepkime, sayfasında yer vereceğini söyleyerek yine e-posta yoluyla tarafımdan izin almıştır. Ne var ki, ikinci yazımdan hiçbir biçimde bahsetmeyerek, aklınca beni açık düşürdüğünü sanarak, kendine ait sayfasında şair kimliğimi karalamaya çalışmıştır; üstelik, elektronik ortamda yapılmış bir tepkiyi malzeme yaparak. Doğrusu, 1034 kişi arasından 2007 Attilâ İlhan Şiir Ödülü’ne değer görüldüğümde, değil Radikal Kitap’ta herhangi bir kitap ekinde böyle bir sayfam olmamıştı. Şiiri ve şairi böylesine el üstünde tutanlara bravo! Celâl Üster’in bir yazısını okuyup, haklı ya da haksız olduğum bir konuda e-posta yoluyla tepkimi dile getirme hakkım olamaz mıydı? Soruyorum, tarafımdan izin alınsa dahi, böyle bir tepkinin sanal ortamdan dergi sayfalarına taşınmasına gerek var mıydı? Sayın Celâl Üster, tepkimi bu denli önemseyip bana yanıt verme ihtiyacı duymuş ve kalemine sarılmışsa, “çekiç ağırlığı”nda hazırladığı bu tepkisel metni “muhatap”ına teyit ettirmesi gerekmez miydi? Adam eksiltmek de, adam harcamak da kolay nasılsa! İlk kızgınlığımla tepkimi dile getirirken, nasıl olmuşsa yazımda nesne olarak Dağlarca’nın keserini kullanmışım.
Ne kesermiş bu böyle! Doğrusu ilk tepkim biraz da Karadenizli yapımı eleveren bir pervasızlıktaydı, düşündüm de şimdi yapsam biraz hafifleterek aynı tepkiyi yine yapardım. Koca Dağlarca, yüz elliye yaklaşan şiir kitabı ve emeğiyle anlatılacakken nasıl olmuş da Kemal Özer tarafından elindeki kiracı dövme aleti keseriyle ve kahvede oturduğu günlerde manzarasını kesen müşterileri kahvecinin direktifiyle başka masalara aldırtmak olayı üzerinden anılabilirdi. Dağlarca’nın ölümünün üzerinden bir on yıl filan geçer de, o zaman anekdotlar tatlılığında böyle bir yazı çerçevesinde anılır ve anlatılabilir, işte o zaman bir şey demem. Yazıda “hasetlik” var demişim, artı alttan alta öfke de var tabii. Dağlarca’nın meşhur mahkeme olayları birçok yayıncıyı, yazarı, antoloji hazırlayıcılarını ve şairleri bu davalar yüzünden kendisine küs yaptırmıştır. Birkaçının canlı tanığıyım. Hatta, Memet Fuat’ı yine antoloji yüzünden dava etmesinin de bir nedeni benim. O zamanlar, kurucusu olduğum Orhon Murat Arıburnu ödülleri döneminde Dağlarca’ya “onur ödülü” heykelciği verirken, ödülün anısal bir değeri de olsun diye kendilerine Memet Fuat’ın hazırladığı antolojiyi takdim etmiştim. Meğerse, bu antolojiden ötürü Dağlarca ile Memet Fuat arasında Dağlarca şiirleri üzerinden özel bir anlaşmaları varmış; antolojinin yeni basımlarında bu söz bozulmuş. Aralıklarla, yaklaşık yirmi beş yıl Dağlarca ile biraz küs biraz barışık bir usta-çırak ilişkim oldu. Memet Fuat’ı dava etmesinin üzüntüsünü Memet Abi’den çok ben yaşadım dersem yeridir. Üçüncü kızım Günaçar’ın isim babası olmasından tutun da Gebze’de sırf kardeşlerimden kopmayayım diye seracılık yapmam için beni bir dağın başına sürüp travma yaşamama kadar acı-tatlı birçok anım vardır Dağlarca’yla. Bu anılarımın sıcaklığında, o günlerde ne kadar dil döktüysem Memet Fuat davasından bir türlü kendisini vazgeçiremedim. Memet Abi’nin, bir anlamda Cemal Süraya’nın söylemiyle “sudan soğuk bakan ağa” Dağlarca’ya kendini affettirmek için Adam Sanat’ta yayımlanan çok kapsamlı iki yazısı bugün bile beni çok duygulandırır. (O yazının yazıldığı günlerde, birkaç kez ben de kendimi affettirmeliyim der gibi Memet Abi’ye gitmenin yolunu arıyordum. Neyse ki o gün bir anlama bana tanıklık yapmak için ta Sydney’den gelmişti sanki kalbimin gizli jönü; uzak abim Nihat Ziyalan tanığımdır). Dağlarca ile böylesi duygular yaşamış biri olarak, Celâl Üster ya da bir başkası tarafından Türk şiirinden silinmek pahasına da olsa sırf Dağlarca ve şiirini savunmak adına, yazısından ötürü Kemal Özer’e ve anlatılanlar karşısında hayretler içinde kalan Celâl Üster’e elbette ki tepki gösteririm. Bir de o sayıda, Kemal Özer’in kaleme aldığı yazı dışında Mehmet Yıldırım ve Ruşen Eşref Yılmaz imzalarını taşıyan iki yazı daha var. Hele, Dağlarca’nın çocukları sevdiği kadar öğretmenleri de çok sevdiği düşünülürse, R. E. Yılmaz imzalı yazı bir öğretmene aittir ve ölünceye kadar Başkent Hastanesi’nde başında beklemiştir. O yazıyı yazarken, Celâl Üster’in yerinde olsam, imzalara hiç bakmaz ve sırf samimiyeti ve içtenliği için tanıtım yaparken önceliği bu yazıya verirdim. Tabii ki, bir dergi tanıtımı yapılıyorsa, Dağlarca’dan bahsediliyorsa ve aynı sayıda ona yazılmış “Alaca Dağlarca” adlı bir şiirim varsa ve bu tanıtım yazısında hiçbir biçimde adım geçmiyorsa bu durum beni fazlasıyla üzer. Bitirirken bir şeyi itiraf etmeliyim ki, ben insani vakitler ve incelikler insanıyım (kanımda şiir ve sinema var), küçük kızgınlıklarımda taş attığım insanlara bile çok geçmez döner gül atarım. Tersini yaşadığım da çok olmuştur. İşte, Dağlarca sevgim beni buraya getirdi. İki aylık şiir dergisi yasakmeyve’nin Ocak-Şubat sayısında bendeki Dağlarca’yı yazdım, onu yaşadım. Belki yakında, adı “Yukarı Dağlarca” olacak ve bir kitaba dönüşecek. Bundan olacak, bu kez elimde Dağlarca keseri değil de yaslı bir gül!


Gebze, 24 Ocak 2009

*) Radikal Kitap Sorumlu Yayın Koordinatörü Cem Erciyes’le yaptığım iki girişime rağmen, bu ekteki cevap hakkımı kullanamadım. Hem mağdurum, hem mağrur. (h.a.)
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 27-02-2009, 11:32
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart seslehçe dağlarca’ya çiçekler / Hüseyin Alemdar

seslehçe dağlarca’ya çiçekler

• Hüseyin Alemdar


a] İLK ÇİZGİ, İLK LEKE
Yalnız ağustos ayına özgüdür yıldız yağmuru. Tüm yıldızlarıyla göğü kuşatan bir ağustos düşünün. Öyle bir ağustos ki, hemen her yerinden kanat izleriyle çizilmiş, topluiğne uçlarıyla delinmiştir. Bundardır, yorgun ve yaralı, aç ve âsû, sersem ve sivil, genç ve ağulu, dilsiz ve çıplak bir aydır ağustos; 8 ağustos’ta doğduğu söylenir ya, öyleyse ve eğer ölmemişse Edip Cansever için de kirlidir ağustos. Dağlarca ki, henüz Dağlarca bile değilken 26 ağustos günü Mehmet Fazıl adıyla küçük bir bayrak gibi çizmiş kendini havaya. İlk çizgi, ilk leke orda görünmüş Allah’a: “Dudakların habersizce söylediği şarkılar/Vücudun ağaçlardan önceduyduğu bahar//Çiziyorum havaya dünyamı bir çiçekle/Ve hayran bakıyorum bu rüya gibişekle!” Yıl 1935, yaş yirmi bir. Şiir için ne güzel yaş. Soyadı yasasıyla Dağlarca adı sonuna kadar sana helâl!

b] HAYÂL
Şâirlik alnının yazısı! İki şeye, Allah’a ve çocuklara çok çalışacak. “O kadar siliktir ki birbayram günü şiir/Uyurken akla gelen son hayâller gibidir.” Mustafa Kemal Atatürk sevgisiyle, “yaşamalarca Kuleli” çaktı selâmını şiire.

c] BABADAN TRAKYA ANADAN ANADOLU
“Askerlik dağda gezen şiirdir” der ve giderek “ses bayrağı”na dönüştürdüğü arı Türkçesiyle Anadolu’yu neredeyse şehir şehir dolaşır. Hiçbir şairle akraba olmasa da “Şiir duygularla değil sözcüklerle yazılır” sözü hatırına Mallarmé ile kısa süreliğine bir arkadaşlık yaşar. Türkçe’nin büyüklüğünü sözcüklerin gücünden anlar. Öyle ki, hiç fiil kullanmadan bile şiirler yazar. İlerki yıllarda, üç sözcükle üçlük, dört sözcükle dörtlük bile yazmışlığı var: “Gece/yıldız/yaşındayım”; “Çiçek/Damı/Boyuyor/Görmeden”... Baba tarafından Trakya, ana tarafından Anadolu olmak, her gittiği yerden pul pul sözcük toplayan biri için Erzurum, Sivas, Konya, Kayseri, Adana, Mersin, Tarsus, Kars, Iğdır, Artvin şiir için birer sebep olsa gerek.

ç] ASKERLİK DELİKAN, ŞİİR ÇOCUKKAN
Kim der ki kan konuşmaz! İnsan ilkin yirmili yaşlarda duyar damarlarında konuşan ılık sesi. Dağlarca ki, sıradağlar gibi yükselmeye başlamıştır: Askerdir, kendine korkudur, çocukları korkunçtur, tenhadır, siyah ve karanlıktır, kendine nasihattır, kalbe ve ölüme dairdir, fazlaca haydidir, Atatürkçü ve yurtçudur, yaşam ve sevidir, kendine lûtuftur, sevap ve günahtır, dahası Dağlarca olmak üzeredir; dağ olmak gibi büyük Dağlarca... İki dize kesikliğinde ya askerliği tercih edecektir, ya şiiri. Tüm defterleri “Çocuk ve Allah” sözleriyle doludur üstelik. “Anamı bulurum, ağlarım kokusuna anamın/Bütün kadınların göğsünde” der, yarı ağlamaklı. Tercihini yapmıştır, askerliğe saygısından ötürü mesleğine daha fazla zarar vermemek üzere önyüzbaşı rutbesiyle veda eder askerliğe. Artık çocukkan şiirdir büsbütün.

d] ÜFLEME BANA ANNECİĞİM “AĞIR HASTA”YIM!
İlk kitabı Havaya Çizilen Dünya’yı dışta tutarsak, Çocuk ve Allah’tan Seviştilerken’e, Aç Yazı’dan Orda Karanlık Olurum’a, Âsû’dan Uzaklarla Giyinmek’e, Çakır’ınDestanı’ndan son kitabı ‘İçeri Sait Faik’e sözcüklere verdiği önem ve dil bilinciyle bir ömür şunu yapmak istedi aslında: Her yapıtını bir yapı, bir dize, bir şiir olarak gördü. Bundan olacak, şiiri yazmaktan çok yaptı. Tek “nehir söyleşi” denebilecek “Dağlarca’nın Dedikleri Demedikleri” (Papirüs, eylül 1972) başlıklı konuşmada söyledikleri yapı ve sözcük seçimine verdiği önemi çok güzel açıklar: “Bugün sokakta yere düşmüş iki üç sözcük görsem yan yana, bunun romandan mı, öyküden mi, şiirden mi, denemeden mi, anı kitabından mı düştüğünü anlarım; eğer şiirden düşmüşse, bir epik şiirden mi, bir aşk şiirinden mi, bir doğa şiirinden mi düşmüştür onu da anlarım.”Bu yüzden olacak, fiiller değil de sorular yorgunudur: “Yüreklerküçük sayaçlarımız/Doğanın bize taktığı/Ulaşacakları yerlerce bilinmezdirler” dizeleri kendi bilincine yanıt gibidir.

e] SEN ÂSÛ! ASYA’DAKİ BEN
O, Dağlarca’dır. “Yeryüzünün bütün devrimleri Âsû’dur!” demiş ya bir kere. Öyle bir Âsû’dur ki, elleri gökyüzü ise ayakları yeryüzüdür. Kendine Âsû olduğu için de, artık iç içe değirmilerle göçebe Asya’dır, yorgun uygarlıktır, sarmal varlıktır, ötez aydınlıktır, uçul umuttur, yoğul karanlıktır, sevidir, sevgidir, sevinçtir. Batı Acısı’na dek de yaralı Doğu’dur. Gelin, çocukluk değirmisi, açlık değirmisi, ölüm değirmisi, yazgı değirmisi, yalnızlık ve ‘ben’ değirmisi soyutlamalarından biriyle 1955’e, Âsû’ya gidelim: “Suçu büyüktü Âsû’nungöklerecek/Taş atmıştı güneşe doğru/Bilinmeyen türküsünde/Bilinmeyen çağından//Açtı uykusuzdu sayrıydı/Dolmuştu şeytanların soluğu derisine/Kötü bir ışık/Ve mavilikte duruşuçarpık ağaçların”. Âh, demek ki o günden sövmüş Tanrısına; şiirindeki bu kirli mavilik ordan!

f] “DAHA” SONSUZ, “DAHA” SEVSEN!
Issız ve tenha bir yer bul bana, beni sonsuz soyutlaştır! der gibidir derinine. Daha’lardan Hoo’lara, Hoo’lar’dan Haydi’lere ölümsüzlük gerçeği ışığında “kişisel-evrensel” yaklaşım birlikteliğinde bile yeni ve sonsuzdur Dağlarca. Ele geçmeyecek kadar kaygan, gözle görülmeyecek denli de saydamdır çoğun. Sözleri soyunuk, imgelem gücü ötelerde aranmak gibidir. Şimdileyin uzak gibi olsa da size; küçük bir “haydi!” deseniz, hemencek “daha”sında uyanacak gibidir: “Dokundu tetiğe/Siz dal üstündeydiniz uyuyordunuz belki/Siz vurulmadınız belki de/Bir kötülüğü sustunuz orda”. Hem soyut hem sonsuzluk; en küçük şiirlerde bile soyutun çığlığı sonsuzluğun üç boyutlu bakışıdır Dağlarca.

g] YAŞAMAM, “TÜRKÇE KATINDA YAŞAMAK”
Akımlar, kuşaklar, hareketler, bildiriler çağında hiçbir akıma, kuşağa ve harekete yüz vermez Dağlarca; 1959’da on dergide birden şiir diliyle yayımlar bildirisini: “Türkçe Katında Yaşamak”. 134 kitaplı bir şâir de değildir üstelik, çok genç sayılabilecek bir yaşta 13 kitaplı şâirdir. O gün bugündür Türkçe’nin “ses bayrağı” oluşu ordan. “Seslenir seni bana yakın uzak/Yeryüzü mavisinden gökyüzü yeşiline/Tutsak uluslar var ya geceler boyu/Onlar için/Yitik özgürlükler için/Türkçe, haykırmak//Seslenir seni bana “ova”m, “dağ”ım/Nere gitsem bulur beni arınmış/Bir çağ ki akar ötelere/Bir ak ki yüce atalar, bir al ki ulu oğullar/Türkçem, benim ses bayrağım”

ğ] TALİH AÇIKLIğI
Varolmak gerçeği ki, DaĞlarca talihi çepeçevre kuşatır hayatı kendiliĞinden!

h] YURDUMSUN, DESTANIMSIN SEN--
“Yeryüzünün neresi ağrısa benim de bir yerim ağrır” der ve bir birey olmanın bilinciyle toplumsalın daha bir derinine yazdırır kendini Dağlarca. Daha çok olmaktır bu aslında; elbette ki Edirne’den Kars’a, Çanakkale’den Hakkâri’ye yurdunun acılarıyla eş tutacaktır ağrılarını. 1945’te Çakır’ın Destanı’yla başlayan bu epik söylem, üç yıl sonra yayımlanan Üç ŞehitlerDestanı’yla gramer ve sentaksın da yerli yerindeliğiyle Dağlarca şiirine Çocuk ve Allah ile Âsû’dan sonra üçüncü bir doruk kazandıracaktır. “Anladım, her efsanede aynıâdet/Şehitlerden gazilere akseder bir saadet/Böyledir savaşta üzüntüler/Dağ düşününce askergüler” der, dik ve kararlı geceye karşı gülerken bile. Devamında daha nice ağıtlar, destanlar, ululamalar, koçaklamalar söyleyecektir.

ı] TAŞA MERHABA, TAŞ DEVRİ MERHABA!
Dağlarca şiiri bir yerde “sözcüklerle görme”nin de şiiridir. Bazen üç, dört ve beş sözcük bir şiire; bazen yirmi, otuz ve kırk sözcük de ayrı ayrı kitaplara dönüşebilir. Bu dönüşümün en güzel örneklerinden biri hiç kuşkusuz Taş Devri’dir. İlk basımı 1945’te yapılan bu yapıtın ikinci basımı altmış bir yıllık gecikmeyle 2006’da yapılabilmiştir (Norgunk yayıncılık, ekim2006). Bu uzun beklemişlik şairden midir, şiirden midir, talihten midir bilinmez. Bilinen şey, eskimeyen sözcükler ve yarınsı imgelem gücüyle Taş Devri’nin bugünü de söylediğidir: “İnsanlar da olsun ama, karanlık da olsun/Rahat, kolay, büyük yaşadığımız/Akıl ermez aşikârlığında sonsuzluğun/İnsanlar ve karanlıklar değil/Olsun//Gündüzü söylemek değil,geceyi demek/Kör hayvanların başucunda/Kör fakat tek/İnsan ve karanlıktanbahsetmeden/Demek”. Demek ki, tek başına anlatır; insanı, karanlığı, körlüğü, taşı, hayvaniliği, toprağı, aydınlığı, bir ağızdanlığı, tekliği...

i] BİR YANIM “TOPRAK ANA”, BİR YANIM “AÇ YAZI”
Yurdunu ve ulusunu aydınlık günlere taşıma isteği, belli ki toplumsal duyarlıktaki ilk sözlerini 1936’da Erzurum ve Iğdır’da düşürmüştür asker üniformalı genç Dağlarca’nın içine; zamanla katmerleşen bu sözler 1949’da Kızılırmak ve “madımak” tadında Sivas’ta dillenerek Toprak Ana adıyla Dağlarca hızı çabucak kitabadönüşmüştür (1950). Söylem de coşku da alabildiğine çoğuldur: “Kardaş, görmüyorum ama hâlâ duyabiliyorum/Geçmiş zamanlar geleceklerden parlak değil/Vakte şahadet edercesine yükselmiş/Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine/Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil”. Ağır bir aydınlığının örtüsünü kaldırır gibidir sesiyle. Bir yanı Toprak Ana olmuştur artık, Anadolu’nun yeryüzü çoğalmasıyla da Sivaslı Karınca’ya dönüşmüştür. Öte yanı ise Aç Yazı şiirin imgelem ovalarını genişletecek uzun uzadıya: “Ya kimse ağlamayacak, sönmüş yıldızlara doğru/Okulda ve çarşıda/Kader, bir saat gibi kurulmuş, bilek bilek/Tembel çocukların çalışkan düşleri parlar/Gülümser bağışlayanbakış/Dünya sevgisiyle karşıda.” --Dağlarca, iki koldan geç ama derin ve diri uyanışın adıdır Anadolu’da!

j] GİTSEN BATISIN GİTMESEN DOĞU...
Dağlarca şiiri; umut, özlem, özgürlük, sevi, tutku, yalnızlık, coşku, sevgi, bağlılık gibi duygu ve kavramların şiiri olduğu kadar acı ve tarifsizliğin de şiiridir. Öyle bir acı ve tarifsizliktir ki, Batı sömürücülüğü ve yozluğunda yaşananı çok geçmez Doğu hayranlığıyla ters yüz eder, kalbin doğusu bir sesle de “anadan ekmeğecek” Anadolu’nun her köşesine içindeki çoğul söylemle dize dize anılar. Evrensel duruşla, Akdeniz duyarlığı gönderindeki Batı Acısı bir “ses bayrağı” dalgalanışıdır bu da: “Der ki/Akdeniz gecelerine/Parıltıların:/Unutmayacaksın hiç/Toprağı//Unutmayacaksın hiç nerde olursan ol/Denizde uykuda ve büyük sevgilerde/Herşeyi bıraksan bile/Anadan ekmeğecek/Anılayacaksın/Ölmüşü sağı.” İşte, Batı’dan Doğu’ya bir acının ve yaşanmışlığın şiiri ki; Türkçe katında, pardon Dağlarca katında ancak böyle anlatılabilir.

k] SEVMEK, SEVİLMEK GİBİ AYRI--
Sol el sevmek, sağ el sevilmekse Mevlânâ’da olmaklarla iki ayrı âyin ışığı renginde dönen bir gövde belki de Dağlarca diyalektiğine tutunan bir inancın paradoksal karşılığıdır. Öyle ya, gövdenin her söylediği net duyulmaz çoğun... Sevmek ve sevilmek için dönen her gövde için denir ki: “Bir ışık üstünde gelir/Yazıları göklerin!”

l] HOO’LAR Kİ HEPSİ BİRER HOHLAMA!
Dağlarca şiiri bu: Kişiselliğin arka tuzaklarına düştüğü, imgeselliğin ıssız soyunukluğunda kaybolduğu sanıldığı küçük anlarda bile “öteleri gelmek” gibisinden bir ses ki; sis, çiğ, buğu ne var bir hohlama hepsini yaşamlar: “Geceleyin çırılçıplak düşmüşüm ben ardına/Yüz ölümvar, biri kaçmış.” Kişisel-evrensel bir çizgide ölümsüzlük gerçeğini yakalamak bu olsa gerek.

m] AYLAM YA DA İÇ İÇE DEĞİRMİLER
Aylam dediği ki; kuş, ırmak, gece, ölüm gibisinden sonsuz bakmalar çağı çoğun; iç içe değirmiler ise, ıpıslak ve epeski halka halka yeryüzünün yavaşlaması üçün, dördün. Bir yanıyla “bilgece bilmezlik”te daha eksilmekse Dağlarca şiiri, öbür yanıyla en çıplağından “dörtgen değirmi” daha daha çoğalmak... “Bir ulussuzluk çağlardan ağrı,/Ölü yok burda/Nerelerdengeldiniz?” sorusu gibi “bilgece” bir Dağlarca tıpkı.

n] DAHA HAYDİ!
Dağlarca’da 1968’de akarını bulmuş, aktıkça gözeler oluşturarak, şiirinin her kanalında birikmeyi başarmış; kendince “haydi!” dediği sevincin kalpteki göz şekilleri, çoğu “dörtlük” tadında şiirler. Kimilerinin bazı bazı Japon haikuları dediği oldu bunlara; o, suluboya renkler gibi zengin çağrışımlarla inatla sürdürdü haydi’lerini aslında, ölünceye dek. Bundan sonraki yeni yaşamalarını, belli ki buralardan da sürdürecek. Değil mi ki, Tanrı’ya kafa “O/İşinin ozanı/Ben Tanrısıyım/İşimin” demiş bir kere.

o] 1971’DEN BERİ “KUŞ AYAK”
Aslolan çocuk duyarlığı... Öyle bir duyarlık ki bu, çocukta da var büyükte de sahi! Bunca yıl Dağlarca’yı büyüklerden koparan, “büyük ozan” yapan bu duygunun taşa taşa çocuk denizlerine dönüşmesinin altındaki kum ve çakıllar üzerine dökülmüş masalsı gerçek bu olsa gerek. “Beni ne kadar çok çocuk okursa o kadar çok yaşarım” dileği, Dağlarca’yı şiirler katında, bugün ve yarınlarca “göz masalı” duruluğunda yeryüzü çocuklarınca da daha uzun yıllar okuna okuna, en yalın haliyle yaşatacağa benzer. Öyle ki, şu anda bile birbirini arayan iki çocukta bile dağla kuş gibidir: “Birbirini arar iki çocuk/Uyanırım işte/Korkarımben//Birbirini arar iki çocuk/Biri gecedir onların, biri gündüz/Sevinirim ben.” Sevinci ki, damla damla acımak hâlâ...

ö] YILLAR VAR Kİ AÇ OVAYIZ, TÜMDEN AÇ AĞIDIMIZ
Ana, kız, gelin, çocuk; çokköy, açova, yokçocuk, korağıt benimdir yurdumun yası, acısı... Anadolu yaşanmışlığı ki, Kınalı Kuzu Ağıdı gibi ahan şurasında Dağlarca’nın: “Ahan bütün kuşlardevrilmiş karanlıktan,/Ahan duyarsa dağ duyar geceyi./Ne birbirine ulaştırmışlar, doğudakini batıdakine,/Ne dilinden anlamışlar yellerin sellerin./Ne duyar olmuşlar uzak günün çağrısını,/Öylesine küçülmüşler, ufalmışlar, azalmışlar ki mavicek,/Ahan bütün kuşlardevrilmiş karanlıktan/Ahan duyarsa dağ duyar geceyi.” Şiir ki, çoğun dağ ve gece...

p] BİR ESKİ UZUN İKİNDİ ŞİMDİ!
Orada orada orada--ta orada! Sessizlik dev... Ki şimdi senden başka hepsi ölmüş!

r] GİYİN SEN DE UZAKLARLA...
1990’lardan bir başyapıt... Çocuk ve Allah’tan Horoz’a, Toprak Ana’dan Tapınağa AsılmışGövdeler’e birçok ana ya da baba yapıtı kıskandıracak nitelikte bir üstyapıt. Bir adıyla“Uzaklarla Giyinmek”, bir başka adıyla “Sığmazlık Gerçeği”... Özdeksizlik, doğanın kendine sığmazlığı, uzamın kendi imgelem gücü, ışıktan doğma dışarılık, ötekinde olma gerçeği, hayvani gökyüzü soluklanması gibi evrendeki olaylara başka bir açıdan bakmakça yeni bir Dağlarca söylemi vücut bulur bu yapıtta. Biçimlerle soyuna soyuna, çok geçmez artıgüç “İmin Yürüyüşü”ne dönüşür: “İmgelemindeki su/Söndürür yangını/İmgeleminden doğan güneş/Geceyarısı bile yeryüzünü aydınlatır/Kamaşır gözlerimiz//İnsandır oçünkü/Çıkmıştır/Görüntüsünden dışarı”. Çık görüntünden dışarı, giyin sen de uzaklarla!

s] “DİLDEKİ BİLGİSAYAR”DAKİ BU YÜZ SENİN YÜZÜN--
Harflerin, sözcüklerin, tümcelerin, tümce âlem yazıların bir yüzü vardır sende, bende ve boşlukta. Geçmişin, geleceğin yüzü bunların hepsi. Değil mi ki, harf, sözcük, tümce yazıdan gidilen ne güzellik var hepsini biz yaratmışız. Ne ki, adı varlığını yazdırmaktadır; doğa bilgisayarına ilk günden beri!

ş] ŞİMDİ “SEVİŞTİLERKEN”
Giderken bütün yansımalarını götürse ya, götürmez! “İlkin avuç içine sığar ayrılık/Yerlergökler dolusudur sonra”. Her şeyi Dağlarca’ya sorma! Üç uzun sürez yaşadım seni: Seviş—ti—lerken!

t] DİLEK--
Şiir yazmışlığın, şiir bakmışlığın, şiir okumuşluğun varsa eğer dön geri bak; ara ara. Gündoğumu ile günbatımı arasında bir Dağlarca: “Ağaçlar dizilmişlerdir ya yol kıyılarınahep/İkişer ikişer, tek tek/Aralıklarında dur biraz/Beni de say.” Aynı şey değildir, aralarla aralıklar.

u] ORDA KARANLIK OLMAK...
Eskiye göndermelerle hep yeni kalmak Dağlarca’ya özgü bir başka ustalık biçimidir. “Sen misin eski sen misin daha eski sen misin en eski” derken bile yeni, daha yeni, en yenidir aslında karanlıkta bile. Çünkü; “Tanrı/Kurşunkalemle yazmıştır kişiyi/İnanç/Onu silinmez kılar”. Karanlıkta bile parlaması bundan!

ü] BOŞ BİR KÂĞIT OL BAZEN
Gündüzlerden de gecelerden de kaç bazen ömrünü anlamak için. Her ikisinden de kaçmak olası değil aynı anda nasılsa. “Boş bir kâğıt ol/Yalnız dizeler yazılsın sana”... Dağlarca bir yalnızlığa benze bir parça.

v] GENÇ, GEPGENÇ!
Bir ömür şiir yazdı, gömleği bile ıpıslak, evdeki çarşı; gepgenç kâğıtlarda, defterlerde, kitaplarda. Yakası kalkık biri gibi--âh, düşleri dahil kendi içine dökülmüş...

y] BİR DAMLA BANA BAKSAN--
Şiirin ve yazmanın tadıyla bakınca, her şair bir alınyazısı aslında. Çünkü; dönemedikleri için yolları çok yazdılar, kavuşamadıkları için ayrılıkları çok yazdılar, iki kat kırmızılıkta öldükleri için aşkı çok yazdılar, bir sende çok ben gördükleri için senleri çok yazdılar. Bundar ki, her biri uzaktanağrı! Göz okulu, ses okulu “Göl” gibi ötelerde: “Bir damla bana baksan/Genç olurum//Bir damla gece olsan/Hemen uyanırım//Bir damla beni sevsen/Ölürüm”

z] İÇERİ DAĞLARCA
Sevilmeyi bile sevmezdi Dağlarca--

Ona dokunamayan çocuklar, ona konamayan kuşlardı sevilmek!

[şiiri] AZ--

Öldüm mü
Beni az örtünüz
Kuşları uçabilsin
Gövdemin

Gelirseniz
Az durunuz gömütümde
Ki siz gider gitmez başlasın
Saklayabildiğim yaşamalar

N’olur
Küçümsemeyiniz ölüleri
Yok sayılmaz ki
Az olmak

(1987)

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
yasakmeyve 36, Ocak-Şubat 2009



http://www.siirakademisi.com/index.php?/site/yazar/18
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 24-04-2009, 13:57
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Değiniler / Hüseyin ALEMDAR


SÖYLEMEK GÜZELDİR!

5 Mayıs 2006'da aramızdan ayrılan Atıf Yılmaz'ın "Söylemek Güzeldir" kitabından esinle başladım bu yazıya. Aslında "Hatırlamak Güzeldir" demeliydim. Yıllar sonra yeniden okumu ihtiyacı duyduğum bu çok özel kitaba tek bir harfine dek saygı göstereyim istedim. Hoş, geçen yılki anmasında Atıf Abi'nin Zincirlikuyu'daki ebedi dinlenme evine altı kişi uğramış. Eğer imkân yaratabilirsem bu yılki anmada mezarının başında olmaya çalışacağım. Türk sinemasında birçok oyuncu ve yönetmen Atıf Abi sayesinde bugünlere gelmiştir. Ben de kurucusu olduğum Arıburnu Ödülleri nedeniyle birçok kez kapısını çalmışımdır kendisinin. Her seferinde beni mahcup etmemesi nedeniyle benim üzerimde de hakkı vardır. Tam bu kitabın ortalarında bir yerdeyken, içimdeki sese kulak verir gibi "ölüler de ziyaret bekler!" sözüne yaslanarak, Günaçar'la (Dağlarca'nın söylediği evimizin en küçük şiiri) 23 Nisan'ı Karacaahmet'te geçirelim dedik. Ne yalan söyleyeyim, çok da istekli değildim. Ama Günaçar da tüm korkularını göze alarak "evet" deyince gitmek kaçınılmaz oldu. Güzel bir kahvaltı sonrası Zeynep Kâmil kapısı girişinden Karacaahmet'e giriverdik. Ölülerin bile bir adresinin olduğunu öğrendi önce Günaçar. Dün gece yarı şaşkın yarı hin ne de güzel okumuştu yüksek sesle Yusuf Atılgan'ın "Ekmek Elden Süt Memeden" kitabını oysa. Şimdi yarı hin yarı korku içinde! Mezarlık girişinde önce bizi Memet Fuat karşıladı sanki, eşi İzgen Hanım'la; orda bile o kadar iç içeler ki, anlatamam. Yine bir anı kitabı, bence Memet Fuat'ın en güzel kitaplarından biri "Gölgede Kalan Yıllar" panoramik resim önümüzde durdu. Benden önce avuçlarını açtı Günaçar dua için. Sonra Orhun Murat Arıburnu ve Fazıl Hüsnü Dağlarca'yı aramaya koyulduk; 3. ve 12. Adalarda. Bu arada isimleri beynime kazınmış birçok yüz, simâ mezartaşı cümlesi gözlerimizin önünden geçti. Bir ara Sabri Kiraz Hoca'nın mezarına rastladık; Fenerbahçeli günlerim ve Tunusbağı'nda biten futbolculuk günlerim depreşti içimde. Sabri Hocayı Burhan Felek stadında 80'li yılların başında tanımışım; futbolun o günlerdeki Doğan Hızlan'ı. Futboldan tekrar edebiyata kayarak Arıburnu'nu ve Dağlarca'yı aramaya koyulduk. 3. Adada Arıburnu'nu maalesef bulamadık. Bu arada Günaçar ciddi ciddi korkmaya başladı. Ona, direnmesi için iki filmi "Babam ve Oğlum" ile "Metropol Kâbusu" örnek vererek, ölüm ve yaşam diyalektiğini anlatmaya çalıştım. Korkusunun şiddeti biraz azalsın diye ironik sözler söyledim hatta. Beni anladı. Sonra Dağlarca'yı aramak üzere 12. Adaya koyulduk. Karacaahmet çıkışı Koşuyolu üzerinde sonradan bu mezarlığa eklemlenmiş bir yerde kendine bir yer bulmuş Dağlarca. Daha önceki bir yazımda yaptığım bir eleştiriyi burada yinelemeyeceğim. Oldum olası belediyelerin şairlere "sahip çıkma" yaklaşımından nefret ederim. Önceki yazımda belirttiğim görüntünün aynısıydı belki bu görüntü de; ama önemli değil! İlerde, Dağlarca'nın ölümünü unutturacak, bir dağ gibi şiirini hatırlatacak anıtmezarı mutlaka olacaktır. Kızım da ben de 23 Nisan Şenliği'nde yarım saatliğine Dağlarca'nın misafiri olduk sizin anlayacağınız. Mezarlıktan ayrıldığımızda, Günaçar elindeki Dağlarca mezarı toprak izini gösterdi bana; usul sesle, yarı hin yarı korkulu şu dizeleri okuyordu: "Anneciğim, büyüyorum ben şimdi/Büyüyor göllerde kamış/Fakat değnekten atım nerde/Kardeşim su versin ona, susamış"

Ara sıra bazı bazı, ölüler de ziyaret ister. Ziyareti yaban her ölü ki, "Ağır Hasta"!

__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 08-05-2009, 17:42
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Didem Gülçin Erdem'in birçok şiirini biliyor olabilirim. Ne zamandır izlemeye çalışıp, sonra da unutmak istediğim bir şair aslında! Ne yapsam, kendini bana unutturamıyor ancak. Tıpkı Nilay Özer, Emel İrtem, Gonca Özmen (onu artık hiç unutmam!), Emel Güz, Bejan Matur (Kalbi olan İzmir'i Maraş anlar!), Didem Madak (biraz unuttum galiba!), Eren Aysan (âh, her resmi vesikalık!), Ayşe Nâlan, Ece Ürkmez ve Hayriye Ersöz gibi. Elizedebiyat dergisinin Mayıs 2009 sayısındaki "El Yazması" şiiri bana asla Didem Gülçin Erdem'i unutturamayacak!

EL YAZMASI

sonra sen geldin ellerim başladı
Üsküdar'a fırsat vermeden parmaklarım
adından ne çok şey yapmak istiyordum
dere boyu başaklar hiç değilse
ben bir yerin el yazmasıydım da nerenin
hayır, bundan öldürmedim ağzımı

'hiç iyi değilim'in kaldırımcasıydı şiir
yüzün Rumcaydı sen ne dersen de
hâlâ el yazmasıyım desem tozlanır mıydın
o kadar yakına koymasaydın oğul hâlini
yokuş çıkabilirdim durduk yere
bi avludan da geçerdim saçlarım belimde

virgülün ömrünü senden sonra uzattım
utanmadan, renkli camlarla kesilse
adının yarısı, ay'ın d hâli kalırdı
iki yarından birinde, istasyonlara
hep biraz önce, bahçelere tam vaktinde giren
İzmir'den dün gelen yarısı adının

beni aranda kurut dördüncü sayfandan
beşincine çevirme parmaklarını
yakın tutma burnuna, aranda kurut
sağ iki parmağının arasında çevrileceksem
üstelik ilk ikisinin, altıma bir çizgili kâğıt koy önce
biri çıkıp bu acıya benimdir diyene kadar
mührü sorulsa da, solsa da, acı yine acı
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 22-05-2009, 16:23
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

gazetelerin spor sayfaları şiir...‏

Reklamcılığa ara verip, hasta derecede şiir yayıncılığıylailgilendiğim yıllardı. Sevgili şair, slogan üretici ve bulmaca dehâsıarkadaşım Er(i)sin Tezcan'la Sadri Alışık Sokak 27/3'teki ofisimizdebuluşur, o günün ya da o haftanın dedikodularını yapardık. Bugünreklam dünyasında kullanılan önemli birkaç sloganın Ersin'e aitolduğunu söylersem abartmış olmam. O, reklamcılara güzel buluşuyla"regl'amcı" derdi hep. Sloganlarından birinin patenti kendinde olsabugün çok güzel yerlerde olurdu herhalde. 18 Mayıs 2009 tarihliRadikal gazetesinin spor sayfasında, Bağış Erten'inAnkaragücü-Beşiktaş maçına attığı "Kartal için An'kara' göründü" adlıbaşlık beni o günlere götürdü. Ersin, benden de senden de dize ya dasözcük araklıyorlar, unutma! demişti. Doğrusu çok fazla üzerindedurmamıştım. Yaklaşık on yıl önce Abidin Dino'nun ölümü üzerineyazdığım bir prelüd'de "Paristanbul" demiştim; bire bir kullanılmasıbir şey değil, ajans ismi bile oldu. Gelelim Bağış Erten'in yazısınınbaşlığına: "An'kara" sözcüğü bal gibi ben kokuyor. Hem de geçen yılBehçet Aysan ve Sivas acısı için yazdığım Külheves Behçet Aysanİnceliği şiirimi anımsatıyor. Şiirin o sözcükle dile getirilmiş dörtdizesi şöyle: "sensiz eren'ler büyüdü serap'lar büyüdü de âh sen hep kırk gibi kaldın--benim için ilk ankara sendin unutma! mülkiyeliler'de naifrakı ân'karaâh(erhan! budak şükrü ali atabaş adnan salih senden sonra gelirey kırgın bir nar gibi kendine saçılmış kalp şehri ankara" İki sözcük, iki insan beni buraya getirdi. Kasıt olsun ya da olmasıngazetelerin spor sayfalarında şiiri duyumsamak yine de güzel!

Hüseyin Alemdar
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 02-06-2009, 21:41
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Akatalpa bir Haziran‏

"Haziran'da Ölmek Zor" diyen Hasan Hüseyin 1984 yılının soğuk bir Şubat akşamı aramızdan ayrılmıştı. Ölümünün üzerinden 25 yıl geçmiş demek; onu bugün, biraz unutmuş olmamızda Şubat ayının etkisi var gibi. Ah, aylar da mevsimler de zâlim dostlar! Ne zaman Haziran ayı dergilerini karşılasam Hasan Hüseyin gelin aklıma. Kızımın mezuniyet töreni için, Mayıs ayının son üç gününü Aydın'da geçirdim. İstanbul'a döner dönmez "Haziran'da Ölmek Zor" gibi küçük bir hüzünle (bir hüzün de var aslında kayınpederim öldü!) Pandora Kitabevi'nde Akatalpa'ma kavuştum. Madem hüzünden gittik, dergiden birkaç küçük hüzünle devam edelim: Benim ve kızlarımın şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın sevgili Ruhan Ertop'a yazdırdığı şiirler bu sayıda da sürüyor. İlgimi çeken ve hüznüme ekle(mle)nen iki dize Dağlarca'dan (âh, keşke bu şiirler derginin ilk sayfasından verilse; dört sayıdır üst üste Enis Batur'un ön sayfadan verilmesi hem Dağlarca'ya hem de diğer şairlere bir haksızlık gibi; bu sayının editörü ben olsam Nur İpek Önder'in şiirini ön sayfadan verirdim!)--"Yapraklar" şiiri nasıl da Dağlarca dünyasına ters bir şiir: "Para insanı adam etmez/İnsan parayı adam kılar//Ver düşküne ver gerekene/İnsan insanı tam kılar". Böyle diyen bir Dağlarca, maalesef böyle düşünmediği için cenazesi dört buçuk gün bekletildi ve birikmiş paraları da abuk sabuk yerlere bağıylandı. Hayattayken onu adına başlatılmasını istediğim Dağlarca Şiir Büyük Ödülü'nün onunla birlikte toprağa gömülmüş olması beni hâlâ çok yaralar. Akatalpalı hüzne devam: Sevgili Ramis Dara giriş yazısında üç kahramanını sıralamış, öyle bir sıralama ki kim okusa yaralar. Albert Camus'ünün Meursault Yabancı'sı kimi yaralamaz ki! Ya Melih Elal, ya Ali Özçelebi. Son ikisi olmasa, olur muydu Bursa ve edebiyat! Ölümler anlamında, derginin Sina Akyol ve Ceyhun Erim yazıları hem hüzünlü hem de düşündürücü aslında. Utku Özmakas, kısa ama yerinde saptamalarla bu yıl Memet Fuat Genç Şiir Ödülü'nü (girişte "Mehmet" geçiyor, bir dizgi yanlışı olsa gerek) kazanan "Şiir Koy Alnıma" şairi Özkan Satılmış'ıirdeliyor. Her sayı bir şairi tanıtan Özmakas'ın şairler hakkında bundan sonraki tanıtımlarda yeni şeyler söylemesini arzu ederim. Yazılar giderek birbirine benzemeye başladı. Derginin diğer yazıları her şeye rağmen okunacak türden: Ramis Dara "Hayatı Şiirleştiren Kitaplar, 8", Cihan Oğuz "Poetika/Polemika" (Özmakas için söylediklerim Oğuz için de geçerli), Hüseyin Peker "Halim Yazıcı'dan Bir Zeytin Dalı", Gültekin Emre "Kırmızı Gün, Beyaz Gece", İ. M. Başat "Şiirin Köklerine Yolculuk, 6" ve Mustafa Fırat "Cevat Çapan Şiirinde..." Akatalpa'nın bu sayısında, şiirleriyle öne çıkan şairler: Nur İpek Önder, Enis Batur, Hüseyin Köse, İhsan Üren, Fergun Özelli, Pelin Özer, Yusuf Alper, Mustafa Eroğlu, Muzaffer Kale, Soner Demirbaş, Ahmet Ada, Seyhan Özdamar, Veli Düdükçü, Serap Aslı Araklı ve Arzu K. Ayçiçek. Akla, bir dergide bu kadar çok şiire nasıl yer verilebilir sorusu gelebilir. Kitap-lık, Sözcükler ve yasakmeyve gibi dergilerde de gereğinden çok şiir yayımlanabiliyor. 2009 Türk şiirinin kıpırdanma yılı olacağa benziyor; Çok şiir şair getirir, göz çıkarmaz!Akatalpa'yı yaklaşık on sayıdır farklı bir zemine taşıyan Ramis Dara'nın beğenisinden kuşku duymamak ona güvenenler için bir kazanç...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 10-06-2009, 20:51
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

ALTIN KOZA TAM HIZ...

Benim aslında var gibi görünse de Celâl Üster dahil kimseyle bir sorunum yok. Benim sorunum kendimle. Şu anda yazdığım kitap korkunç kendimle yüşleştiriyor beni. Zafer arkadaş kötü biri olmayabilir, keza ben de iyi ya da kötü olabilirim. Sinemada birçok insanı tanıdım, birçoğuyla sohbetim ve dostluğum oldu; Yılmaz Güney hariç. Onla da babam ve "sevgili şiirim" Nihat Ziyalan sayesinde "içsel" bir dostluğum var. Burada bir parantez açacağım (Bugünkü Cumhuriyet gazetesindeki bir haber hiç olmadık yerde öyle bir canımı sıktı ki, yazmak ve birilerine sesimi duyurmak istedim. Sinemamızın yüzakı Nuri Bilge Ceylan ve Özgü Namal'la ilgili bu rahatsızlığım. Düne kadar birçok yönetmen ve oyuncu abimiz Yılmaz Güney mirasının üzerine öyle kondular ve bu mirası öyle bir yediler ki tüketemediler. Şimdi sıra Nuri Bilge ve Özgü Namal'a geldi sanki. Düne kadar Adana Altın Koza adıyla tüm zorlukları aşarak bugüne gelen Altın Koza'nın bir gazete aracılığıyla "Nuri Bilge Ceylan'ın Altın Kozası" diye takdim edilmesi beni son derece üzmüştür. Benim Nuri Bilge ile hiçbir sorunum olmamıştır, olmaz da. Şu anki konumu nedeniyle Altın Koza'nın Nuri Bilge'nin isminin altında ezilmiş olması beni son derece üzmektedir. Önümüzdeki ay baskı işlemleri başlayacak "Kalpzaman Yeşilçam" kitabımda Nuri Bilge sineması ve bendeki izleri kitabın birçok sayfasına yayılmış durumda; yayılmaya da devam edecek. Yine bugünkü gazete haberinde asıl beni yaralayan cümle şu olmuuştur: "Geçenlerde bir Amerikan dergisinde, sinemanın son yıllarda parlayan ismi Inarritu'nun (Alejandro Gonzalez Inarritu) söyleşisini okuyordum. Orada Inarritu, 'Benim eskiden sinemayla bir alakam yoktu. Sokaklarda serseri serseri gezen biriydim. Bir gün Yol diye bir film seyrettim ve sinema yapmaya karar verdim." Sevgili Bilge'nin bir övgü ve yol gösterici anlamında alıntı yaptığı bu cümle beni fazlasıyla üzmüştür. Düne kadar Yılmaz Güney'i "estetikten yoksun", "köylü" gibi yakıştırmalarla yok saymaya çalışan sinemacılardan artık bıktım. Sözün gene Bilge'ye değil, ayrıca Yılmaz Güney'i kötülediğini de hiç duymadım. Ancak filmlerinde Tarkovski ve Bunuel etkileri fazlasıyla görünen Bilge'nin Zeki Demirkubuz kadar Güney'den ve Yeşilçam'dan etkilenmemiş olması hem kendi adıma hem de Yılmaz Güney adına "kalpzaman Yeşilçam" yanımı bir nebze de olsa incitiyor. Özgü Namal'a gelirsek: Tıpkı Yılmaz Güney'in Arkadaş filminde Melike Demirağ'ın oynadığı "sosyete gülü" tiplemesine için söylettiği replik Namal'ı ne de güzel anlatıyor". Dünya hâli böyle, gözle elin ibadeti böyle!

Hüseyin Alemdar
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 13-06-2009, 11:35
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Derviş Şentekin'e
Hüseyin ikilisinden
A h m e t K a r c ı l ı l a r bahsinden
i k i n c i m e r h a b a !


Yazı diliniz ne kadar da güzel ve akıcıymış. Radikal Kitap'ta yaklaşık sekiz yıl Celâl Üster eziyetini bizlere neden yaşattın ki kardeş! Bu zamana kadar nerelerdeydiniz?! "Yağmur Hüznü"ne kapılıp Ahmet Karcılılar'ı aramaya çıkman günün değil haftanın jesti. Konuyu sen açtın, kendisini aramayı bir "polisiye" tadında değil nostaljik tatta şimdi biz sürdüreceğiz; kendi küçük ama onurlu dolaşım kanallarımızda; Şiir Penceresi'nde, Şiirbaz'da, Şiir Akademisi'nde. "Yağmur Hüznü" bizim sevip sevip Yeşilçam'a kadar çektiğimiz bir romandır; ne var ki bir türlü Ömer Kavur'a satamadık. Sahi, o sıralar Kavur'un yolu Orhan Pamuk'la sinemada çakışmıştı. Hoş, "Gizli Yüz" diye güzel bir projeye imza attılar ama devamı gelmedi. Aman Orhan Pamuk duymasın; bugün "Yüzyılın Yüz Romanı" diye bir anket yapılsa, "Yağmur Hüznü"nü bu sıralamanın üstlerinde bir yere, Pamuk romanlarının yanına koyarız. "Yağmur Hüznü" demişken, bu romanın sinema haklarını Gülşah Film Hülya Koçyiğit satın aldı ama, nedense filme aktarılmadı. Bu güzelim romanın yazarı Karcılılar'a "Gülden Kale Düştü" (böylesine güzel metaforik anlam yüklü bir kitap adı olur mu?) yayımlandığında, başta Doğan Kitap olmak üzere, kimi kurum ve kişilerin yaklaşımı öylesine acımasız oldu ki, bu kitap ve geleceğin yazarı Karcılılar ve yapıtı bir hafta içinde "magazinel" bir basitliğin ortasına itildi. Bu olay, geleceğin yazarını yazıya ve romana küstürmüş olabilir. Aslında pek de küsmedi; bu roman ve diğerleri sonraki yıllarda İnkilâp'tan çıktı. Ne var ki, içindeki yılanı anlattığı için öyle bir yılanın beli kırılmıştı ki Ahmet Karcılılar'ın bir daha kendine gelemedi. Bu vesileyle iki şiirin militanı iki Hüseyin senin açtığın yolda aramaya koyulduk bu saatten itibaren romancımız Karcılılar'ı... Sen yazdın diye, iki cümle de Murathan Mungan: Önce "Dağ", şimdi de "Bazı Yazlar Uzaktan Geçer"; bir şair kendini bu kadar da basit mi tüketir!


Hüseyin Alemdar - Hüseyin Peker
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 18-06-2009, 11:57
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Abiku ya da Soyinka‏

Bugünkü C. Kitap'ta Cevap Çapan'ın "Şiir Atlası" köşesindeki bir şiir ve çevirmeni dikkatimi çekti. Yoruba mitolojisinde "Ergenliğe erişmeden ölen çocuklara verilen bir admış Abiku. Öyle ki, Abiku ölüme neden olan kötü ruhmuş aynı zamanda. Bu inanışa göre, Abiku sonucu ölen çocuğun yeniden doğacağına inanılırmış ve bedenindeki yara izine dikkat çekilirmiş. Yezidilik inançlarını çağrıştırdı bende. Nobel Ödülü'nü kazanmış ilk siyah yazar olan Soyinka'yı dilimize Ahmet Emin Atasoy çevirmiş. Atasoy adı bana hiç de yabancı değil. Şiirin duygularını bana hissettirdiğini düşündüm bir an; paylaşayım istedim.

ABİKU'dan

Boşuna biçim verir senin halhalların
Ayaklarımdaki tılsımlı dairelere
Abiku'yum ben, ilk şeyleri isteyen,
Yinelenen zamanım.

[...]

Sincap dişleriyim ben, kırılmış
Gizemiyim avuçların. Hatırla
Bunu ve göm beni derinlere
Tanrının şişmiş ayağının içine.

[...]

Geçkin meyvelerdir en üzgünü;
Süründüğüm yerde iğrenç bir ılıklık
Örümcek ağlarının sessizliğinde inliyor Abi ku,
Biçim veriyor yumurtadan tepeciklere.



Hüseyin ALEMDAR
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 18-06-2009, 19:54
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.796
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

'Şiir iyidir, şairler hariç'‏

Ne zamandır Zaman gazetesine bakmıyordum. Birkaç kez söylediğim bir şeyi burada bir kez daha yineleyeyim. Zaman'ın sayfa düzenini birkaçaydır bozulmuş olmasına rağmen hâlâ kıskanıyorum. Hele Zaman Kültür-Sanat sayfası Can Bahadır Yüce'nin yapmış olduğu Vural BahadırBayrıl söyleşisiyle bir kez daha kıskandım. Sevgili Bayrıl'ın yer yer samimi yer yer de ironik sözleri ve göndermeleri beni "Arzuda Tenhâ"yaçekti. Sözü daha fazla uzatmayacağım: Şiirin böylesine öne çıkarılması ve şairinin onore edilmesi jesti, asıl olması gereken Cumhuriyet veRadikal'de neden yok? Aslında 80'li yıllardaki Cumhuriyet'le ilk yıllarındaki Radikal biraz böyleydi. Bir küçük parantez: (Bugünlerde,sineması olmayan Mardin'de SineMardin Festivali'nin 4'üncüsü başlayacak. Öküz ve Hayvan dergilerinde kırka yakın Sine şiiri yazmışbiri olarak, dolaylı yoldan gizli kalmış -ama bugünlerde aşikâr olacak!- yanımla SineMardin'e isim kardeşliği yaptığımı düşünüyorum.
Bugünkü gazetelerde bu festivalle ilgili çok güzel haberler var. Heleki Sabah Kültür Sanat'taki SineMardin afişi bir harika. Bu vesileyle,aynı yıllarda olmasa da Cenajans'ta birlikte çalıştığımız ve dün vefateden sanat yönetmeni ve tasarım dâhisi Mithat Çınar'a Tanrı'dan rahmetdiliyorum. Bu dünyanın geçici olduğuna inanıyorum artık, öbür dünyadaşimdiden kampanyalara ve kitap kapağı tasarımlarına hazırlıklı ol Mithat kardeş! Ben o dünyada pelikülümü ve künhümü delinceye kadarşiir yazacağım ve sinema yapacağım!

Hüseyin ALEMDAR
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 07:54


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum