Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > MİZAH > Biraz da Gülelim

 
 
Seçenekler Stil
Prev önceki Mesaj   sonraki Mesaj Next
  #1  
Alt 31-10-2012, 23:36
Muhammet Akyıldız Muhammet Akyıldız isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Feb 2011
Nerden: Antalya
Mesajlar: 52
Standart UYANDIRMA DERSLERİ

UYANDIRMA DERSLERİ-1
Ders : Matematiğe Giriş/İnsanlıktan Çıkış
Konu : Dört İşleme Dörtdörtlük Bir Bakış

Tünaydın!

Dersimizin konusuna geçmeden önce; (derse direkt dalış yapılacak olup, derse bu sözle başlamayan bir öğretmen, öğrencilerin gözünde saygınlığını büyük ölçüde kaybedeceğinden, her derse bu sözle başlanır) matematiğin başlangıç noktasına, insan yaşamına nasıl girdiğine ve tarihsel süreç içindeki gelişimine kısaca değinmenin, dersimizin ve işleyeceğimiz konunun anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.
Matematik ilk olarak toplama işlemi ile insan yaşamına girmiştir. (bkz. İlkel Komünal Toplum)
İlkel Komünal Toplumlar, bilindiği üzere beslenme gereksinimlerini karşılamaya toplayıcılıkla(toplama işlemi) başlamışlardır. Kabiledeki her birey topladığı bitki kökleri, yabani meyve, bitki tohumları v.b. yiyecekleri getirip mağaranın ortasına yığarak, bu günkü anlamıyla matematikte kullandığımız ilk “küme” kavramını gerçekleştirmişlerdir. Toplama ve küme oluşturma işlemlerinden sonra, bu yiyeceklerin nasıl dağıtılacağını; “Bir elma sana, bir pancar bana, bir armut ona” şeklinde paylaştırarak ilk “kaba bölme işlemi”ni yapmışlardır. Yeterli miktarda yiyecek bulunamadığı zamanlarda ise; “bir ısırık sen, bir ısırık ben, bir ısırık o” biçiminde bir paylaşım yoluna gidilerek, ilk “kesir” kavramı hayata geçirilmiştir. (Seksüel ilişkilerde henüz öpüşme bilinmediğinden, ağız yolu ile bulaşan salgın hastalıkların bu şekildeki paylaşımdan kaynaklandığı ve yayıldığı tezi akla yatkın görünmekle birlikte, şu anki çalışmamızın dışında bir tartışma konusudur)
Görüldüğü gibi matematik insan yaşamına toplama işlemi ile girdikten sonra; sırasıyla küme kavramının oluşturulması, bölme işleminin gerçekleştirilmesi ve bir bütünü -kesici aletler henüz yapılmadığından her ne kadar eşit şekilde bölünemese de- parçalara ayırarak ilk kesir kavramının oluşturulması yoluyla, matematiğin insan yaşamındaki önemini giderek artmıştır.
Şimdi içinizden:“Ya Yöndeş Hocam, bu adamlar ‘üç elmadan ikisini yedim, geriye bir elma kaldı, bunu da yarın yerim’ diye düşünemeyecek kadar aptallar mıydı da, çıkarma işlemine geçişleri bu kadar gecikti?” dediğinizi duyar gibiyim. Bakın asıl aptallar bizleriz desem yanlış olmaz! Neden mi? Çünkü saklamayı biliyoruz! Kullandıklarımızdan geriye kalanlar bizim için önemli olmasaydı, sizce saklar mıydık onu? Elbette saklamazdık! İlkel insan saklamayı sonradan öğrendi. O dediğiniz işlemi de o zaman yaptı! Evet asıl bu husus, dersimizin konusunun tam olarak kavranması açısından oldukça önem taşıdığından, tarihsel boyutunu etraflıca ele almakta fayda var.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi yiyeceklerin paylaşımı (bölme işlemi) esnasında kabile yaşamını derinden yaralayan, eşitlik ilkesine aykırı davranan bireyler çıkmamış mıdır? Elbette bu tür terbiyesizler insanlık tarihinin her döneminde karşımıza çıkar. Şu anki yaşadığımız çağda olduğu gibi, o zaman da; “bir armut sana, bir elma ona, sekiz karpuz bana” biçiminde bir paylaşımı, gözlerinizin içine baka baka doğal bir paylaşımmış gibi inandırmaya çalışan pisboğazların olduğu, bugün artık antropolojik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Şimdi lütfen bu şekil bir paylaşım esnasında, kabilenin diğer üyelerinin yüzlerini gözlerinizin önüne getirmenizi rica ediyorum sizden! İşte ilk çıkarma işlemi bu esnada insan yaşamına girmiştir.
Peki nasıl?
Böyle bir paylaşıma alışık olmayan kabile üyeleri ile paylaştırma işine egosunu karıştıran “uyanık” arasındaki diyaloga bir bakalım şimdi:
“Ya birader sen bugün ne toplamıştın, ne getirdin mağaraya?”
“2 elma, 1 turp! Beğenemediniz mi?”
“Yok beğenmemek değil de, bize birer ikişer, sana gelince sekiz karpuz birden! Bu nasıl bir paylaşım gözünü seveyim?”
“Dün iki kişi hiç bir şey getirmediği halde, onlara da eşit şekilde pay verilirken iyi miydi? Ben dün bir şey dedim mi ki, şimdi hepiniz birden köpürüyorsunuz?”
“Oğlum, hastaydı ya adamlar, bilmezmiş gibi konuşuyorsun! Ateşler içinde kıvranırken bir de yiyecek toplamaya mı gitselerdi?”
“Ee bizim hiç hasta olduğumuz yok ama! Hem yiyecek toplayıp onlara bakıyorum, hem de şu gördüğüm muameleye bak! Yok arkadaş madem öyle, o zaman herkes bundan sonra ürettiği kadar alır! Üretemeyecek durumda olan geberip gitsin bana ne ya! Herkesin sorunuyla ben mi ilgileneceğim?”
“Tövbe, tövbe! Al arkadaş şu 2 elma, 1 turpunu, defol git aramızdan! Kendine başka bir mağara bul!”

Evet gördüğünüz gibi hem bir kısım yiyeceğin toplam yiyecek yığınından çıkartılması(eksilme); hem de uyanık ve egoist bireyin kabileden atılması (dışlama), çıkarma işleminin toplumların yaşamına ne şekilde girdiğini göstermektedir. Ayrıca yapılan kazılarda, insan fosillerinin yanında bol miktarda karpuz çekirdeği fosiline rastlanmış olması, bizimkinin kabileden ayrılırken, çaktırmadan birkaç karpuzu iç ettiği bilimsel olarak kanıtlanırken, diğer yandan çıkarma işleminin “saklama” ile insan yaşamına girdiği tezi doğrulanmaktadır.
Çarpma işlemine gelince; çarpma işlemi çıkarma işlemine bağlı olarak gelişmiştir. Kabileden atılan uyanık birey, üç beş gün yalnız başına orda burada sürttükten sonra, toplumsal yaşama alışık olduğundan, bir süre sonra sıkılma baş gösterdi. Sosyal yaşam gereksiniminin giderilmesi için, bizim uyanık gibi çeşitli kabilelerden atılan kişiler, bir araya gelerek yeni bir kabile kurma yoluna gitmişlerdir. Ancak her birinin bencil yapısı kabile yaşantısına uymadığından, bu birliktelik aralarında sürekli bir yiyecek kavgasının da doğmasını beraberinde getirmiştir. Kavga dövüş, en sonunda aralarından en güçlüsü topluluğa kendi isteklerini kabul ettirerek, şefliğini ilan etmiştir. Bu durum hem çarpma işleminin, hem de kapital sistemin en ilkel şeklinin(vahşi kapitalizm) doğması anlamına geliyordu. Şimdi şefin bir taşın üzerinden kabile üyelerine seslenişinin bir bölümüne kulak verelim:
“Sevgili kabiledaşlarım! Şunu bilmenizi isterim ki; beni kendinize şef seçerek, bana en büyük onuru bağışladınız. Bu kutsal görevi en layıkıyla yerine getireceğimden zerre kadar kuşkunuz olmasın! Sizin derdiniz benim derdim, sizin sevinciniz benim sevincim olacak! Bu kardeşinize güvenin! Sizi korumak, kollamak, her türlü tehlikeye karşı göğsümü siper etmek boynumun borcudur! Ama biliyorsunuz kabilemizin ihtiyaçları var. Bu yiğitlerin de çoru çocuğu var (şefin konuşmasını sabote etme olasılığına karşı şefin yanında elinde taşlarla bekleyen bir grubu gösterir). Bu nedenle bundan sonra avlanan hayvanlardan ve toplanan yiyeceklerden bir kısmı kabilemizin refahı ve mağaramızın imarı için kullanılacaktır. Bu özveriyi hepinizin içtenlikle göstereceğinden eminim!” (Bu konuşma ilk vergilendirme biçimidir aynı zamanda. Garip olan şey, bu konuşma hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Bugün çevresinde korumalar olduğu halde, yüksekçe bir yerden topluluklara seslenen birinin dilini bilmeseniz de, tavır davranışlarından ve bağırıp çağırmasından yukarıdaki metni topluluğa seslendiği kolaylıkla anlaşılabilir)

“Hocam, tamam anladık çalıp çırpma var da burada, bildiğimiz çarpma işlemi neresinde bu konuşmanın?” diyorsunuz şimdi değil mi?

Peki o zaman ben size bir soru yönelteyim bakalım! Çarpma işlemi var mıymış, yok muymuş bu konuşmada?
Soru: 50 kişilik bir kabilede, her bir kişi günde 3 hayvan avlayıp 2’sini şef ve adamlarına vermektedir. Acaba şef ve adamlarına verilen av yeter de artar mıdır? Yaa gördünüz mü?
Burada sonucun 100 çıkmasından çok, size “vay anasını” dedirtecek bir durumu söyleyeyim mi şimdi?
İlk banka sisteminin kurulması!..
“Hayda!” demeyin hemen! Bakın, ben size “..yeter de artar mıdır?” derken ipucu da vermek istedim aynı zamanda! Şef ve adamları bu kadar yiyeceği bir günde bitiremeyeceğine göre, artan etleri ne yapacaklar sizce? Saçmalamayın, çöp denen bir şey yok o zamanlar! Ve bu kadar bencil ve pisboğaz yapıdaki kişilerin artan etleri atabileceğini düşünmenize şaşıyorum doğrusu!
Peki ne yapacaklar? Tabi ki tuzlayıp saklayacaklar! Tuz biliniyor mu? Hayır! Eee?
Bakın, işçinin ve emekçinin alın teri var o etlerde! Bilindiği gibi terde de bol miktarda tuz var! İşte ilkel insan tuzu ilk olarak bu yolla keşfetmiş ve tuzladığı etleri biriktirerek ilk banka sistemini de kurmuştur. Gerisini tahmin ediyorsunuzdur..
“Şefim, bugün hiç hayvan avlayamadım, size de et getiremedim, ne yapacağımı bilmiyorum valla!”; “Düşündüğün şeye bak! Oğlum biz ne güne duruyoruz burada? Al şu tavuk kurusunu, yarın getirirsin kümes dolusunu!”
Yukarıdaki yardım etme(!) biçiminin sayısız benzerlerini bugün yaşamıyor muyuz sizce?
Ya da Şef’in şu konuşmasının bu günkü bankaların kredi reklamlardan ne farkı var söyler misiniz bana?
“Ulan uşaklar! Bu kar kışta avlanmaya gidip de ne yapacaksınız? Gelin Şefinizin mağarasına; yiyin, için, yarını düşünmeyin!.. Yazın avlandıkça rahat rahat ödersiniz!”

İşte gördünüz! Matematik tam olarak insan yaşamına bu şekilde girmiştir. Şimdi dersimizi şöyle bir toparlayıp, özetleyelim demeyeceğim size. Çünkü gerçekten matematiğin toparlanıp, özetlenecek hali kalmamıştır. Modern matematiğidir, logaritmasıdır, üslü sayılarıdır, saklı sayılarıdır, falanıdır filanıdır derken, bugün akılları baştan alıp, insanlığı insanlıktan çıkarmıştır. Şu anda biz matematiksel işlemlerle kaybolan insanlığımızı, bilmem kaç bilinmeyenli denklemler kurarak bulmaya çalışıyoruz!
Bu çalışmayı burada sonlandırırken, gelecek birlikteliğimizde, dersimizin “Postmodern Matematik”; konumuzun ise “Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” olduğunu şimdiden bildireyim ki; belki şimdiki gibi kendim sorup, kendim yanıtlamak zorunda kalmam!

Haa bu arada, derse ilk girerken size “Tünaydın!” demiştim anımsıyorsanız!.. İçinizden bazı arkadaşlarınızın; “Ya Yöndeş Hocam! Bize ilkokulda öğleden önce ‘günaydın!’; öğleden sonra ‘tünaydın!’ denilmesi gerektiği defalarca öğretildi. Bu gece yarısı, ikinci öğretim öğrencilerine tünaydın da neyin nesi? Yoksa siz küçükken öğretmeniniz size öğretmendi mi? Ha ha ha! Hi hi hi!” der gibi bıyık altından gülümsediğini görmedim sanmayın!
Dersimiz Türkçe değil ama, yarın orda burada: “Adam daha selamlaşmayı öğrenememiş, kalkıp bize matematik anlatıyor!” dememeniz için açıklıyorum bu konuyu!
“Tün” sözcüğü Eski Türkçe’de “Gece” anlamındadır. Haliyle “tünaydın” sözcüğü de “geceniz aydınlık olsun”; “geceniz ışıkla dolsun” gibi anlamlar taşımaktadır ki, karanlıkta kalmış bir toplumun bu tür iyi dileklere her zaman gereksinimi var diye düşünüyorum. Bu düşünceyle sizi o şekilde selamladım!
Böylece süregelen bir yanlışlığı da düzeltmiş olalım!..
Hepinize tünaydın!

Muhammet Akyıldız (Düşünbil Dergisi- Sayı 21-22/Ocak-Şubat 2011)
Alıntı ile Cevapla
 

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 17:15


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum