Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Deneme Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 05-01-2009, 16:44
Agamennon Agamennon isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Turkey
Mesajlar: 4
Agamennon - AİM üzeri Mesaj gönder Agamennon - MSN üzeri Mesaj gönder Agamennon - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Standart

<DIV id=post_message_70793>Yazan ve paylaşan - ŞairAgamennon
Tyrannos Edebi Ürünler

MUSTAFA HAKKINDA

Bir süre önce Tire***8217;de çekilen, Yumurta isimli filme gidenlerin çoğu, filmi beğenmedi. O filmde, o kadar güzel sahneler vardı ki ***8230; Gözlerim hep dolmuştu. Bütün konuşmalar, çok doğaldı, çok sıcaktı. İnsanların tertemiz yürekleri, bakışlarındaki içtenlik çok belirgindi. Hiç unutamıyorum. Geleneksel aile yapımızı, geleneksel saygımızı, geleneksel paylaşımlarımızı görmek hoştu. Oyuncular gerçekten başarılıydı. Filmin daha sonra ödüller aldığını da biliyoruz.

Geleyim asıl konuya. Günlerce, Mustafa filmini izleyip izlemeyeceğime karar veremedim. Kararsızlığım konusunda kendime göre haklı nedenlerim vardı. Karşılaşacağım şeyleri tahmin edebiliyordum. Oysa sinemada film izlemeyi çok severim.

Sonunda gittim, gördüm. Keşke görmeseydim.

Can Dündar***8217;ın yazıp yönettiği bu film için; 1 milyon euro, yani yaklaşık 2 trilyon lira harcanmış. Filmi gördükten sonra, bu kadar büyük bir rakamın nerede ve nasıl kullanıldığını merak ettim.

Mustafa***8217;ya bir bütün olarak bakıldığında görülüyor ki, arşivlerden sağlanan orijinal siyah - beyaz filmlere ve tarihsel fotoğraflara, canlandırmalar ve metinler eklenmiş. Film süresince, Can Dündar kendi yazdıklarını kendi sesiyle sunuyor. Atatürk***8217;ü canlandıran kişi ise; arada bir, uzaktan, arkadan ve yandan görünmekle izleyiciye işkence ettiği gibi, Atatürk***8217;ün vücut ölçülerine hiç uymamaktadır. Filmin fon müziklerinde, bizim bestecilerimizden yararlanmak yerine, dışarıdan, başka ülkeden müzik almak da ayrıca bir saygısızlıktır. Balkan müzisyen Goran Bregovic ***8217;den yararlanılmıştır. Ne gereği vardı ki ?

Atatürk, Kurtuluş Savaşıyla bir ulusu yeniden yaratan, kimlik kazandıran ve devrimlerle yücelten büyük önderdir. Aynı zamanda da çağlar boyunca derin saygıyla anılacak, dünya tarihinin en güçlü beyinlerinden ve şahsiyetlerinden biridir. Değeri ve çabaları apaçık ortada olan böyle bir insana, filmde olsun, kitapta olsun, nerede olursa olsun, Mustafa ya da Kemal diye hitap etmek çok büyük saygısızlıktır ( annemize, babamıza karşı, sadece isimleriyle hitap edemeyeceğimiz gibi ). Bu ülkede yaşayan her insan, bu ülkeyi emperyalist canavarların elinden kurtaran o rahmetli, yüce insana, Mustafa Kemal Atatürk diye hitap etmek zorundadır.

Mustafa Kemal***8217;i filme sığdırmak, onun yaşamını film yapmak ağır bir sorumluluk gerektirir. Çünkü Atatürk dendiğinde, sadece akan sular değil, teknolojiler duruyor, ordular duruyor, dünya duruyor. Her şey duruyor. Dağlar, taşlar onu çok iyi tanıyor.

Malum her izleyici, kendi algılamalarıyla bazı fikirler oluşturacaktır kafasında. Fakat olaya çok geniş bakmak gerekiyor. Amerika***8217;lılar, İngilizler çekmiş olsalardı yine böyle çekerlerdi ( bence ). Ben, bu filmin iyi niyetle hazırlanmış olduğuna inanmıyorum. Bu ülkede yaşayan bir Türk olarak, Atatürk***8217;ü seven bir genç olarak eleştiri hakkımı aşağıda kullanıyorum.

12 Kasım 2008 Perşembe gecesi, saat: 02.25***8217;de ( Mehmet Ali Birand***8217;ın sunduğu 32. Gün Programı ) Can Dündar şöyle diyordu sakin biçimde:
Eleştirilere katılmıyorum. Özellikle yeni kuşak arasında, ezberlenmiş, tabulaştırılmış Atatürk kabak tadı verdiğinden, ben yaptığım bu filmle, Atatürk sevgisini çoğaltmaya, onun insani yönünü aktarmaya çalıştım.

Efendim, Can Dündar Bey yukarıdaki kısacık savunmasıyla keşke kurtarıcı olsaydı bizim cephemizde. İnsani yönünü aktarmak adı altında, ne yazık ki yaptığı şey; Atatürk***8217;ü basit ve küçük göstermeye çalışmaktır. Böylece çocukların, öğrencilerin ve bilinci zayıf insanların Atatürk***8217;ü yanlış tanımaları ne yazık ki sağlanmış oluyor. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devletinin temellerini atan büyük insana etiketler yapıştırılmak isteniyor. Bu, sanata ve tarihe katkı değildir, psikolojik amaçlı bir oyundur.

Televizyondaki kabak tadı benzetmesini, herkesin aydın bildiği bir insanın ağzından duymakla rahatsız olmuştum.

Atatürk***8217;ün bütün insani yönlerinin araştırılması, zaaflarının ve zayıflıklarının ortaya çıkarılması, hatta özel yaşamının bile yıllar sonra masaya yatırılması bazı çevrelerin hoşuna gidiyor. Seviniyorlar. Çünkü Atatürk ilkeleri onlara batıyor. Atatürk***8217;e saldırmak, daha onun sağlığında başlamış bir hastalıktır. Yani onu nasıl silebiliriz, yok edebiliriz planları hep vardı.

Filme döneyim. Atatürk***8217;ün insani özelliklerini ele aldıklarını iddia eden bu film ekibi gerçekten samimi olsaydı: Onun sigarasına, içkisine bu kadar yoğunlaşmaz, çok güç koşullarda ancak onun başarabildiği çok önemli işlerde, tarih uzmanlarından da yararlanarak, titiz ve güzel bir sıralama yapardı. Kaldı ki Atatürk***8217;ün insani yönleri, iyilikleri, emekleri ve yetenekleri saymakla bitirilemeyecek kadar çoktur ve bunlar öyle atlanacak, göz ardı edilecek türden şeyler değildir. Lütfen nankörlük yapmayalım. Lütfen adil olalım. Aksi takdirde çarpılırız.

Atatürk kimdir, nasıl bir insandır ?

Örneğin: Atatürk, sürekli araştıran ve okuyan bir insandır. Bizzat kendisi, oturup 10 binin üzerinde kitap okumuştur. Dile kolay geliyor ama 10.000 adet kitabın sindirilerek okunması ne demek, o günlerde, o kadar karışık problemin arasında ?

Örneğin: Hazreti Muhammed***8217;in mezarını yıkmaya hazırlanan, dönemin Suudi Kralı***8217;nı uyararak, bedeli ağır olur demiştir. Arabistan***8217;da öteden beri egemen olan Vahhabi Mezhebine göre, mezar ziyaretleri günah kabul edildiği için bütün mezarlar yıkılmış ve sıra Hazreti Muhammed***8217;in mezarına gelmiş. Arap Halkı, Atatürk***8217;ten yardım istemiş. Atatürk bu çok hassas konuda, halen Dışişleri Arşivinde saklanan ve yetkililerce doğrulanan sert notayı göndermiş, demiş ki: Hazreti Muhammed***8217;in değil mezarına, türbesinin küçük bir taşına dahi dokunulursa, bunun bedelinin ağır olacağını biliniz ( Referans: Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş***8217;ın araştırmaları )

Örneğin: Atatürk, sağlığında Meclise başvurup, kendisine ait tüm malını - mülkünü halka armağan etmek istiyor ve bunda ısrar ediyor. 12 Haziran 1933 tarihinde çıkarttığı bir yasayla tüm malvarlığı hazineye devrediliyor.
Bu önemli bilgilerin, Mustafa filmine neden konmadığını sormak isterdim. Bilmiyoruz mu diyecekler ? Unuttuk mu diyecekler ? İşin içinde samimiyetsizlik, çarpıtma, yönlendirme olmasaydı, dediğim gibi bunların çok net biçimde filmde belirtilmesi gerekirdi. Tarihe sahip çıkılacaksa, önce vicdanlarımızı kontrol etsek iyi olur.

Örneğin: Atatürk, esir alınan Yunan Başkomutanına son derece nazik davranıyor. Ülkesine gönderiyor. Burada yargılayıp mahkum etmek yerine, yenilmiş bir komutan sıfatıyla geri gönderiyor ki, bu yaklaşımı, düşman açısından bakıldığında, en ağır bir cezadır.

Örneğin: Kurtuluş Savaşının ilk günlerinde içeriden ve dışarıdan yöneltilen: Bu işte muvaffak olamadığınız zaman ne yapacaksınız ? sorularına Mustafa Kemal, Muvaffak olacağıma eminim fakat uzak bir ihtimalle muvaffak olamazsam, çekile çekile sağ kalanlarla vatanın son noktasına kadar savaşarak canlarımızı veririz. Milletimizden sağ kalanlardan birisi çıkar da, mezarımızın başına, Çalıştılar, Kazanamadılar, Feda oldular diye küçük bir taş dikerse, işte bizim mükafatımız bu olur yanıtını vermiştir.
Mustafa Kemal budur işte. Asalet ve cesaret örneği.

Mustafa filmiyle, toplumda farklı bir Atatürk imajı çizilmek istendiği anlaşılmıştır. Bu film, neden 5 yıl önce değil de bugün çekiliyor ve dayatılıyor ? Zamanlamaları harika diyebiliriz. Çünkü dış güçlerin tekrar bu toprakları masaya yatırmak için aralarında anlaştıkları ve hedef aldıkları şey: Ulusal değerlerimizdir. Ben, bundan sonra, Mustafa 2 ve Mustafa 3 isimli filmlerin de çekilerek, halkımızın gözüne sokulacağını sanıyorum.

Bizler, Atatürk***8217;ün bıraktıklarına mutlaka sahip çıkmalıyız. Uyumaya devam edersek, bir sabah uyandığımızda günümüzü görürüz. Belki de göremeyiz ( şu an bakar - kör olduğumuz için ). Haber bültenlerinden, ABD yöneticilerinin, Irak***8217;ta yaptıkları gibi artık Türkiye***8217;ye kalıcı bir barış getirdiklerine ilişkin açıklamalarını duyarız. Amerika gözetiminde Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde özerk yapılanmaların artık yaşama geçirildiğini öğrenmiş oluruz ( bugün çantalarında bekletiyorlar ).

Mustafa filminde, Atatürk***8217;ün gerçekleştirdiği devrimler bir - iki sözcükle geçiştirilirken, sadece özel yaşamı özellikle alınıyor. Film, bir kalıba uygun olarak sürdürülüyor ve bitiriliyor. İçinde haksız, yanlış ve çirkin anlatımlar var ama o kadar incelikle, ustalıkla serpiştirilmiş ki, ortaya konulan Atatürk profilini anlamak için filmi çok dikkatle izlemek gerekiyor. İşte o zaman anlıyorsunuz, Mustafa Kemal***8217;in nasıl sırtından vurulduğunu. İşte o zaman anlıyorsunuz, 2 adet el yazısı belgeyle, 2 adet o günlerde batıda yayınlanmış gazeteyle, bu filmin gerçekten bir belgesel film sayılamayacağını.

Benim söyleyeceklerim bu kadar.
Atatürk yüreklerimizde hep yaşayacaktır. Ona çok şey borçluyuz. Ruhunu incitmeye hakkımız yok. Davranışlarını küçümsemeye hiç hakkımız yok.
Mustafa Kemal Atatürk***8217;ü ve tüm silah arkadaşlarını minnetle, saygıyla anmak kutsal bir görevdir.

Filmin içinde abartılarak ve çarpıtılarak verilen bazı bilgiler şunlar

- Ahmet isminde vefat eden bir kardeşi, Selanik***8217;te deniz kıyısına gömülmüş fakat mezarı kurtlar tarafından açılmış, cesedi parçalanmıştı. Aile yıllarca bunun acısını duydu.
- Kimsesizdi, çaresizdi, parasızdı, yalnızdı.
- Harp Okulunda okumak için Selanik***8217;ten İstanbul***8217;a geldiğinde hemen eğlence alemlerine dalmıştı.
- Şam***8217;a sürgüne gönderildi.
- İtalyan uçağından isabet eden bir bomba parçasıyla, sol gözü sakatlandı.
- Halife karşı, dünya karşı, hatta kendi milleti bile kendisine karşıydı.
- Madam Colin***8217;e yazdığı mektupta: Emrimdeki askerlerime verdiğim ölüm emirlerinin tatbiki, onların inançları sayesinde kolaylaşıyor demişti.
- Lenin***8217;den destek ve yardım aldı ( 500 kilo altın ve silah ).
- Şeyhülislamın kendisi hakkındaki dinsizdir düşüncesini zayıflatmak için, Meclisin açılış gününü Cuma***8217;ya kaydırıp, Meclisi dualarla açtırmıştı.
- Etrafındaki tüm muhalefeti etkisizleştiren adımlar attı.
- Pencereden uzaktaki bir toz bulutunu görünce, gidip bakın demişti. Meğer oradan bir sığır sürüsü çıkmıştı.
- Kalabalıklardan hiç heyecan duymazdı. Linç edilebileceği gibi bir tedirginlik yaşardı.
- Avrupa basını o günlerde, Mustafa Kemal***8217;in Anadolu***8217;da dikta rejimi kurmakta olduğunu yazdı.
- Bütün tekkelerin kapısına kilit vurdurarak, çocukluğunda yediği bir dayağın intikamını almış oldu.
- İslamiyetin, milli hisleri uyuşturduğunu söyledi.
- Cumhuriyetin ilk yıllarında, vergiler ağırdı ve yetkililer hırsızdı. Fakat Mustafa Kemal, etrafındaki dalkavuklara ve yalancılara inanarak, her şey yolunda, insanlar mutlu sanıyordu.
- Cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarında: Ben hiç bir şey hissetmiyorum demişti.
- 52 yaşında kendisini emekli etmişti sanki.
- Orduları idare ettim, bir kadını idare edemedim dedi.
- Sonradan eski dostlarıyla yolları ayrıldı.
- Büyük meydanlar artık onun heykelleriyle süsleniyordu ama yine de yalnızlığı artıyordu.
- Yalnızlığını balolarda sabahlayarak gidermeye çalışıyordu.
- Dans, içki ve gece hayatına düşkündü.
- Artık hayatından bıkmıştı, usanmıştı. Günde 3 paket sigara, 15 fincan kahve ve bir büyük rakı tüketiyordu. Bazen gün boyu uyuyordu.
- Resimlerini yapmak üzere İtalya***8217;dan gelen bir ressam, ona baktığında: Çok acı çekmiş, çok düş kırıklığına uğramış dedi.
- Son zamanlarında, Ali Fuat***8217;a yalvararak, uzun süre yatakta yatacağını ve kendisini yalnız bırakmamasını söyledi.
- Unutulma kaygılarıyla; Beni hatırlayınız demişti.
- Ankara***8217;ya döndüğünde mum alacak parası yoktu ve zaten karanlıktan çok korkardı. Bir gaz lambası bulundu ama sabah kalktığında hem odanın hem de kendisinin siyah is içinde kaldığını gördü.Edited by: Agamennon
__________________
Tyrannos Literary Products
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 05-01-2009, 16:47
Agamennon Agamennon isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Turkey
Mesajlar: 4
Agamennon - AİM üzeri Mesaj gönder Agamennon - MSN üzeri Mesaj gönder Agamennon - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Standart

<DIV id=post_message_70746>Yazan ve paylaşan - Şair Agamennon

Copyright
TYRANNOS Edebi Ürünler

SUÇLULAR ARASINDA

Saatimi sabah sekize kurmuştum ama çok daha önce uyandım. Pencereden içeri süzülen günün ilk ışıklarıyla sorumluluklarımı anımsadım. Kalktım, çay koydum ve kahvaltı yaptım. Gökyüzüne bakarak bir bardak daha çay içtim.

Tatlı esen rüzgarda bile belirsizlikler hissediliyordu ama umutlu bir gündü.

Mevsimin bu ılık geçen günlerinde her şeyin düşlediğim gibi olmasını diledim.

İçimde bir huzursuzluk vardı. Beni asıl tırmalayan, dışarıdaki her şeyin yüzeysel olmasıydı.
Gazeteye baktım. Olmadı. Çünkü sevimsiz haberlerle doluydu. Elime aldığım dergilerin de yararı yoktu. Aklım başka yerlerdeydi. Aynı sayfada saplandığımı fark edince, çıkıp yürümeye karar verdim. Kafamdaki düşünceleri atmak istiyordum. Sorularıma mantıklı yanıtlar bularak kendi kendime yardımcı olmalıydım.

İnsanın içinde bulunduğu andan daha iyi ve daha güzel bir zaman yok sanırım. Doğada, açık havada yürürken, bütün gereksiz detayları bir kenara bırakarak, herhangi bir konunun can alıcı noktasına ulaşıp, en uygun ve en sağlıklı kararlar verilebiliyor. Fakat insanın çok iyi anladığını sandığı şeyleri hiç anlamamış olduğunu anlaması garip bir duygu. Tebessüm ya da burukluk nedeni.

Yanılgıların ardından gelen sessizlikler ve her aynada bağıran yorgun bakışlarımız.

İnsanın tüm bilinçli etkinlikleri, sağlıklı düşünmesinin sonucunda gerçekleşiyor.

Toplum bilinci açısından bakıldığında, törpülendiğimiz ve tarihten gelen kültürel zenginliğimizin sistemli biçimde zayıflatılmaya çalışıldığı gerçeğini yeterince önemsemiyoruz. Geleceğimize yönelik çoğu ataklarımız bazı güçlerin onayından geçiyor. Bu konuda özgür olamadığımızın kanıtları apaçık ortada.

Televizyon kanalları, beyinlere hükmeden çağdaş yaratıklar gibi. Yayınlardan soğudum. Uyuşturucu salgılıyorlar ve her şeyi kemiriyorlar. Dünyalarımıza izinsiz giriyorlar. Uzak kaldığımız, hayalimizde bile olmayan çirkinlikleri, yanlışlıkları doğru gibi sunuyorlar. Böylece bir grup izleyicinin değerlerinin parçalanması, başka bir grup izleyicinin de posaya dönüşmesi sağlanmış oluyor.
Sonuçta, boyanmış gözlerle bakan, oyulmuş gözlerle bakan insanlar asıl görmeleri gereken şeyleri görmemiş, kaçırmış oluyorlar.

Ülkemizde medya, yaşamımızın her alanında etkili bir yönetmen konumunda. Ekonomi, politika, sanat, din ***8230; Ayrıca Emperyalizmi kamufle etmekte de çok başarılı. Gündemi belirliyor. Beyin yıkamaktan öte, artık sanal yoldan beyin naklini bile gerçekleştiriyor.

İnsanın, başkalarının düşüncelerini olduğu gibi kabul edip, artık o düşüncelerle düşünüyor olması, kafasına, gündüz uykularında özel bir beyin monte edildiğinin göstergesidir.

Yaşam, yaşayan her insanı kritik deneylerden ve sınavlardan geçiriyor. Hiç kimseye farklı davranmıyor.

İçimde anlatılmaz bir tuhaflık hissettim. Dalıp gittim.
Şu yaşamın kısalığında, insanların insanlara nasıl düşmanca yaklaşabildiklerini düşündüm.
İnsanları uzaydan izleyen büyük ülkelerin casus uydularını düşündüm.
Dünyanın çevresinde döndüğü belirtilen, görevini tamamlayan ve artık hurdaya ayrılan 600 binden fazla uzay aracını, yani insanların boşluğa bıraktıkları uzay çöplerini düşündüm.
2016 yılından itibaren yürürlüğe girecek sistemi, yani Yeni Dünya Düzeni***8217;ni düşündüm.
Amerika, Avrupa Birliği ve Çin***8217;den oluşan üç büyüklerin, insanlığı nasıl etkileyeceklerini düşündüm.
Bunları neden düşündüğümü de düşündüm.

Acaba dünyamız, kalıcı bir barışın mı, yoksa felaketlerin basamağında mı ? Bakış açısına göre her ikisi de olabilir. Bazı liderler ve örgütler, barışçı çabalarla dikkat çekmekte ama kaygı verici sorular, düşünen kafalardan silinmiş değil. Bugün kitle imha silahları hangi ülkelerde bulunuyor ? O silahları kullanırlar mı ? Kullanırlarsa sonuçlar ne olur ?

Gelecekte kalıcı bir barış olamayacağı biçimindeki görüşleri doğrulayan tehlikeli oluşumları az - çok biliyoruz.

Düşmanlık, nefret ve ön yargıların, saygı ve paylaşım içinde yaşanacak bir dünya umudunun önünü kesmesi, tarihte hep görülmüştür. Ayrıca bütün dinlerin, bütün akımların, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları, homurdanmaları yatıştıramadığı, iyi insanların bile, bilerek ya da bilmeyerek kötülükler yapabildikleri çok görülmüştür.

Günlük yaşama dönelim. Çok şey yaşıyoruz ve çok şey yaşatıyoruz. Her dakika, fiziksel, duygusal ve zihinsel alanlarda, sevinçler ya da sıkıntılar yaşıyoruz. Bunlar insan olmamızın getirdiği şeylerdir.

Fakat unutmamalıyız ki, içinde rol aldığımız küçük - büyük tüm olaylar, deneyimler, iç dünyamızın derinliklerinde duruyor, daha doğrusu saklanıyor. Unuttuğumuz, dışında kaldığını düşündüğümüz her şey, oralarda tazeliğini koruyor. Her şey insanın bilinçaltına akıyor, çatlamış - kuru bir toprağın ya da kağıt peçetenin suyu hızla içine aldığı gibi.

Yeryüzüne belli bir zaman için gelen insan, yaşama veda ederken, yanında, maddi birikimlerini ve sevdiği insanları değil, yaptığı iyiliklerden ve kötülüklerden doğan sıcak ışıkları ya da soğuk karanlıkları götürüyor.

Her insanın yaşamı süresince yarattığı etkiler, eserler var. İnsan ölüyor, ama izleri hiç silinmiyor.
Örneğin: İnsanlığın yararına yazılan bir kitap.
Örneğin: Acı çekenin döktüğü gözyaşları.
Örneğin: Bir dostu mutlu etmek için yapılan fedakarlık ve harcanan emek ***8230;
Tüm bunlar, varlıklar arasında güçlü elektrik dalgaları yaratıyor.

Düşüncelerimizin, eylemlerimizin kaybolduğunu, geçmişte kaldığını, yani boşa gittiğini düşünmemeliyiz. Çünkü bazı şeylerin ucunun nerelere kadar uzandığını görmek, hissetmek için yeterli büyüklükte penceremiz yok. Her şeyi göremiyoruz. Keşke görebilseydik. İnsan bir yere kadar görebiliyor.

Bütün canlıların kendilerine özgü değerleri olduğu gibi, mutlaka yarınlara dönük amaçları var.

Bu arada, etkiler tepkileri doğuruyor hep.
Örneğin: Düşünmeden söylenen bazı sözler, hem yanlış, hem de çok tehlikeli. Çünkü bedeli ödenmek üzere, katlanarak geriye geliyor ve o insanın ufkuna çöküyor.

Hiç bir şeyin, hiç kimsenin sonsuza kadar denetimi altında kalmadığı gerçeğini unutmamalıyız. Konuşmalarımızda, benim, ben kazandım, ben yaptım gibi bireyselliği ağır basan ifadeler yerine, daha yumuşak tonda başka cümleler kurmalıyız. Bunu kendi rahatım için yapıyorum sözü de pek doğru bir söz olamaz. Çünkü bu söz, bencilliğin ortaya çıkışıdır.

Bugün bizim elimizde olanlar, dün başkalarının elindeydi ve bizden sonra da başkalarının eline geçecek. Bu gerçeği anımsamak istemiyoruz. Elimizdekiler hep böyle kalacak sanıyoruz.

Yaşam yolculuğunda, bize ait olduğunu sandığımız şeyler bizi terk edecekler ya da biz onları terk edeceğiz.

Ölen insanlar, gelip geçici bir mekanda yaşadığımızın tartışılmayacak kanıtıdır.

Günün birinde, artık sevdiklerimizle paylaştığımız bu yaşantımızdan kopup ayrıldığımızda, iletişim kurduğumuz varlıkların yüreklerinde, düşünce, sanat ve sevgi adına bir şeyler bırakabilmeyi başarabiliriz.

Aslında, çevremizdeki varlıkları tüm derinlikleriyle tanımamız gerekmiyor. Zaten zamanımız yetmez. Bir varlıkla, sadece bir kez karşılaşıp, onu bir daha göremeyebiliriz. Fakat doğal titreşimlerin, iki varlık arasında gidip gelmesiyle, o an ki hoş sıcaklığı yüreğimizde hissedebiliriz.

İnternette, arkadaş listemde yer alan insanların erdemli ve temiz yürekli olması beni çok sevindiriyor.
Haklı olarak, ilkelerime aykırı bulduğum, yüzlerce insanın arkadaşlık önerilerini kabul etmedim.

İnsan, kendini geliştirmek amacıyla, güzeli ve doğruyu istediğinde onu mutlaka buluyor. Kötü karakterinin kışkırtmasıyla, çirkinlikleri, yanlışlıkları ve diğer saygısızlıkları istediğinde, onları da mutlaka buluyor. Böylece tercih hakkını kullanmış oluyor.

Erdemli bir insan, kendi vicdanını aldatamaz. Egolarının, zevklerinin kendini küçük düşürmesine, güçsüz bırakmasına izin veremez.

Tarihte örnekleri çok görüldüğü üzere, günümüzde yükselen, bencilliğe ve cinselliğe dayalı, endişe verici yaşam tarzları bir yere gelip tıkanacaktır. Çünkü insanların beyinleri, duyguları, o yollarda yürürken, daha doğrusu yürütülürken çok yorulmuş olacaktır.

İnsanın yaşamında öyle dönemler oluyor ki, yaptığı tek bir seçim, geleceğiyle ilgili yüzlerce, binlerce seçimi etkileyebiliyor. Bir çizgi, bir yol, bir alan seçildiğinde, artık terk edilemez bir yörünge üzerinde karşılaşılacak olaylar, stresler ve mutluluklar da seçilmiş oluyor.

Dünyamızı, vitrinlerin, mankenlerin ve malların sergilendiği büyük bir alışveriş merkezine benzetebiliriz. Alıcılarla satıcılar, sıkı iletişim içindeler.

Alışveriş merkezinde, bildiğimiz, inandığımız şeylerin yanında, bilmediğimiz ve asla bilemeyeceğimiz şeyler de var. Bilmediklerimiz, aklımızın sınırlarını aşan şeyler oluyor.

Doğa, insanı durduruyor, hep durduracak. Hep susturacak ***8230; Çünkü biz asla bu doğayı dışlayıp, kendimize başka doğalar yaratamayız. Bu doğanın başka bir kopyası yok.

Problemlerimiz büyüyor. Özellikle son yıllarda medya aracılığıyla günlük yaşamımıza direkt yansıtılan karmaşalar, yozlaşmalar çoğaldı. Toplumsal karakterimiz çok zayıfladı. Buna çözüm aramalıyız. Çözüm bulamadığımızda akıntılarda boğulabiliriz.

Tekelleşmiş medya, acilen değerlendirilmesi gereken konuları bilerek atlıyor. Ulus devletlerin yıpranma ve parçalanma riskine karşı uyarıcı hiç bir şey yapmıyor.

Lisede öğrenci olduğum yıllarda, parti liderleri, sadece tek kanal olan televizyonda açık oturumlara katılırlar, her şeyi konuşurlardı. Malum her şeyin içine çok şey giriyor. Şimdilerde, farklı mekanlarda ve zamanlarda basın açıklamaları yapıyorlar. Yapılan açıklamalar hiç inandırıcı değildir. Politikacıların hiç bir açıklaması, acılarımızın ilacı değildir.

Küresel kapitalizm açısından bugün medya önemli bir görevi başarıyla yerine getiriyor. Halkların yönlendirilmesi, kandırılması için, bundan daha iyi, daha sarsıcı bir olanak bulunamazdı. İşte bu yöntemle kapitalizm, hem kendini, yani olumsuz yönlerini saklıyor, hem de kitleleri acımasızca kendi güdümüne alıyor.

Denizlerdeki güçlü girdaplar gibi, insanlar önce bulundukları yerde döndürülüyor, sersemletiliyor, sonra zincirlenip dibe çekiliyor. Dibe ağırlıklarla birlikte inildiği için, bunlardan kurtularak tekrar yüzeye çıkmak hiç kolay olmuyor.

Medyanın sunduğu ülke ve dünya gerçeklerinin, geçerli ve saygın gerçeklik olduğu düşüncesine kapılırsak, yanılırız. En değerli yıllarımız yanılmakla geçti hep. Kahvehanelerde akşam haberlerini, ağzı açık dinleyen insanları gördüğümde üzülüyorum. Çünkü o insanların bilinçleri saldırıya uğruyor. Televizyonlar, insanlardan parçalar koparıp gidiyorlar. İnsanları sakat bırakıp gidiyorlar. Bu, bir tür tecavüzdür ama ne yazık ki tecavüzcüler bulunamıyor. Bu koşullarda bulunamazlar zaten.

Işığın aynaya çarpıp yansıması gibi, egemenler bütün gerçekleri özel bir filtreden geçiriyorlar, ardından modacılar gibi parlak giysiler giydiriyorlar ve son biçimini veriyorlar. Asıl gerçek, ışığın kaynağından çıktığı an ki çıplak görünümüdür. Küresel sermaye grupları, biz istemeden hepimize yeni gözler takıyor. Bize gözlük takıldığında belki sıkılır, çıkarırız ama gözümüzü çıkarmayı istemeyiz. Onların gösterdiklerini görüyoruz. Yollarda böyle yürüyoruz ve artık bakar kör olduğumuzu bilmiyoruz bile.

Bazı insanlar kendinden kaçmaya istekli. İşte bu tip insanlar, medya tarafından kolayca edilgen - pasif duruma geçiriliyor.

Son zamanlarda çok meşgulüz. Çünkü olanlarla, olması gerekenler arasında bocalayıp duruyoruz. Ruhumuzu dinlendiren, bize mutluluk veren şeylerin sayısı, beynimizi tırmalayan ve mutsuzluk veren şeylerin sayısından çok aşağılarda. Yaşamımız bir tedirginlikler dizisi gibi hızla geçiyor. Bırakalım yarını, şu an önünü bile göremeyecek kadar zihinleri ele geçirilmiş yığınla insan var aramızda.

Televizyonda, haberleri, dizileri izlerken, o programları yapanların da, yaptıranların da bizi izlediğini biliyor muyuz ? İzleyiciyiz ama izleniyoruz. İzlenme oranlarını oluşturan bizleriz. Programlar, ilk anda, sadece bilgilendirme ve hoşça zaman geçirme gibi görünseler de, dünya görüşümüzü etkilemeye, değiştirmeye çalışıyor ve barındığımız dünyayı başka türlü aktarıyor.
Reklamlardaki tanıtımlarda yapılan şu: Ürün pazarlamanın, satmanın yanında farklı bir yaşam tarzının motive edilmesi, bu tarzın hiç kuşku uyandırmayacak biçimde dayatılması.

Bize ait olmayan, bize yabancı yaşamların içine doğru itiliyoruz.
Sayısız reklamlar, ürünler ve figüranlar arasında kaybolmaya hazır yaşamlar ***8230;
Teknolojinin kıskacında bırakılan yaşamlar ***8230;
Sanattan kopukluk, paranın çekiciliği, silahlanmalar, milliyet ve din çatışmaları, anormal nüfus artışı, depresif - zayıf kişilerin liderliği, her alanda güvensizlik ve kirlilik, iletişimlerde sahtecilik ***8230;
Örnekleri çoğaltmak mümkün.

Açık ifadeyle bizler, uyuşturucu almışız gibi, ne varlığımızın değerini biliyoruz ne de akıp giden zamanımızın.

Şansımızı, çevremizi, arkadaşlarımızı, dostlarımızı, siyasi iktidarları eleştirebiliriz fakat onları sürekli suçlayarak problemlerimiz çözülmediğine göre, kendi yaptığımız ve yapmadığız şeyleri masaya yatırmalıyız. Çünkü toplum bizlerden oluşuyor. Toplum bilinci, her şeyin üzerindedir. Toplumsal bilincimiz yoksa, iki ayaklı canlılar gibi dolaşıyoruz, yaşamımızı insafsızca tüketiyoruz demektir.

Dünyanın, tüm insanlığın ortak malı olması ve böyle düşünülmesi işi, güçlülerce hep engellenmiş, askıya alınmıştır. Oysa insanların, dengeli, bilinçli yaşam modelleri yaratıp, paylaşım içinde olmaları, yetenekleriyle yararlı olmaları için hep kaygısız ve özgür kalmaları gerekir. Fakat devletleri ele geçiren, derin yapılar, kendi çıkarları doğrultusunda, halkları, hükümetleri ve diğer önemli kaynakları kullanmışlardır. Dolayısıyla bireylerin alanları daraltılmış, kısıtlanmıştır.

Bilim ve teknoloji kurumlarının da mutlaka tarafsız olmaları gerekirken, politik olarak taraf oldukları biliniyor.

Modernizmin çarpık uzantıları, yeni yeni kölelik biçimleri doğuruyor. Bundan kaçınmak kolay değil, güçlü rüzgarların yoldaki şemsiyeleri ters çevirmesi gibi.

Modern yaşamın çizgileri bize çok anlam ve keyif sunmuyor zaten. Sıradan canlılar gibi basit mutluluklar denizinde yüzüyoruz. Günün birinde bu durum bizi gerçekten rahatsız ederse, tahrik ederse, kişisel gelişimimizi ciddiye alacağız. Düşüneceğiz, araştıracağız ve gerekirse hesap soracağız.

Çağdaş toplum yapısı, insana, araştırmak ve yararlanmak üzere çok az boş zaman bırakıyor. Gün içinde o tarafa, bu tarafa koşuşturuyoruz ama ancak temel gereksinimlerimizi karşılayabiliyoruz. Üretimlerimiz zayıflıyor ve geriliyor.

Peki sistemin çatısında neler döndüğünün farkında mıyız ? Değiliz. Çok da ilgimizi çekmiyor ki zaten. Canım bana ne mantığı hep ağır basıyor.

Hayal bu ama ülkemizdeki bütün aydınları, aynı anda, gece yarısı evlerinden çıkarmak, hırpalayıcı biçimde, nasıl böyle rahat uyuyabildiklerini sormak isterdim. Bağırırdım. Çok bağırırdım. Sesim kısılıncaya kadar bağırırdım. Delirdiğimi düşünürlerdi. Düşünsünler.

Üzerinde durmamız gereken o kadar çok olay var ki.
Her dönem çok sözü edilen, birlik - beraberlik - bütünlük kavramlarının ne olduğunu düşünelim. Bu sözcükler, sürtüşme ve anlaşmazlık yaşamamak anlamını taşıyor.
Örneğin: İki ya da daha çok ülkenin, oturup aralarında barış protokolü imzaladıklarında, artık birlik içinde oldukları ve gelecekte birlikte hareket edecekleri söylenebilir. Fakat gerçekten bu birliğin içinde uzun süre uyumlu kalabilirler mi ? Hayır, kalamazlar.

Tarih boyunca, ülkeler arasında binlerce barış antlaşması yapılmıştır ve sonunda bozulmuştur. Bozulmasının birinci nedeni, politikada söz sahibi liderlerin, barış, birlik ve toplumsal huzur yerine, kendi makamlarıyla, kendi misyonlarıyla ve kendi üstünlükleriyle daha çok ilgilenmeleridir.

Bazı ülkeler, askeri açıdan diğerlerinden eksik oldukları zaman, yaşanacak şeylerden korkmakta, paranoya gibi belirtiler göstermektedirler. Bazı devletlerin yöneticileri de kendi yaşamlarını, bulundukları makamların asıl sahiplerine hizmet ederek tüketirler. Günü geldiğinde bir etkiyle ya da bir saldırıyla sahneden indirileceklerini bilirler. İndirilme olayının dünyada örnekleri çoktur. Hızla yükselenler ve hızla yere çakılanlarla doludur tarih sayfaları.

İki ülkenin, savaşmamaları, silahlarının kırmızı düğmelerine dokunmamaları, barış içinde oldukları anlamına gelmez. Birbirine nişan almış, silah doğrultmuş iki kişinin, bir türlü tetiği çekmedikleri için barış içinde olduklarının düşünülemeyeceği gibi. Bu durumda, barışın var olduğu düşünülürse, gülünç, gereksiz iyimserlik olur. Günümüzde çok sayıda ülke, buna benzer bir görünüm sergilemektedir.

Bir gün ansızın, ağır kitle imha silahlarının kullanılacağından endişe ediliyor. Çünkü ülkeler arasında güçlü bir dostluk ve güven yok. Kurulması da mümkün görünmüyor. Komşuluk sevgisini iyice geliştirmek isteseler, bunu başarabilirler ama istemiyorlar.

1968 yılında kabul edilen, kısa adı: NPT olan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, nükleer silahlara sahip olmayan ülkelerin bu silahları elde etmesini yasaklayıp, sahip olanların da çoğaltmasını sınırlıyor. Bu antlaşma 180 ***8217;in üzerinde ülke tarafından onaylanmıştır ama sıkıntı giderilememiştir. Antlaşmanın, gelecekte tam bir silahsızlanma sağlaması yerine, sadece belirli ülkelerin nükleer silah edinmesini engelleme amacı taşıdığı yolunda görüşler açıklandı.

Egemenlerin farklı hesaplar taşıdıkları kesin. Bazı ülkeler, silahlanma yasağının yanlış ve haksız olduğu düşüncesinde. Çünkü onlar, silahlanmanın kendilerini korumak için olduğunu savunuyor.

Üzerinde yaşadığımız dünyanın durumuyla ilgilenmek, bilimsel makaleleri izlemek çok güzel bir çabadır. Bir oda dolusu kitaba sahip olabiliriz. Her gün 2 - 3 kitap bitiriyor olabiliriz. Bütün kütüphanelerin en değerli eserlerini okuyor, bazılarını ezberliyor bile olabiliriz. Bu asla küçümsenmeyecek, kutlanacak bir şeydir. Fakat öğrenilen bilgilerin sindirilmesinin ardından, yaşama geçirilmesi, yaşamda uygulanması gerekir ki, bir anlamı olsun. O bilgilerden, yarın karşılaşacağımız, yani içine sürükleneceğimiz olaylarda olumlu sonuçlar getirecek biçimde yararlanmamız gerekir. Diğer türlü, okuma eylemimiz, zamanı kullandığımız sıradan hobilerden biri olur.

Sohbetlerimizde, dostlarımızın zaman bulamamaktan yakındıklarını duyarız. Oysa yaşamlarına baktığımızda, bazı önemsiz işlerle uğraştıklarını görürüz. Bütün gününü masa oyunlarıyla ya da dedikoduyla geçiren insanlara acımamız gerekir. Asıl önemli olanları yapacak zamanları kalmıyor.
Düşünürlerin en çok vurguladığı, en öndeki, en gerekli iş: Kendimizi bilmek, kendimizi tanımaktır.

Her insan isterse, her zaman - her koşulda, en değer verdiği işi yapabilir, bunun için gerekli zamanı yaratabilir.
Suçluların arasında, suça hiç bulaşmadan, suça ortak olmadan, onuruyla yaşayabilir.

Teşekkür ederim
SaygılarımlaEdited by: Agamennon
__________________
Tyrannos Literary Products
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 05-01-2009, 16:51
Agamennon Agamennon isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Turkey
Mesajlar: 4
Agamennon - AİM üzeri Mesaj gönder Agamennon - MSN üzeri Mesaj gönder Agamennon - YAHOO üzeri Mesaj gönder
Standart

Sayın Site Yönetimi
Değerli - Sevgili Dostlar

merhaba demek istiyorum yüksek sesle.

Ben, Agamennon. Daha açık ifadeyle, şair Hüseyin Evcil.

Tanıştığımıza sevindim. Tarihimize ve günümüz olaylarına, problemlerine karşı duyarlı olduğunuzu hissetmekle daha çok sevindim. Mutlu oldum. Teşekkür ederim.

Vatanımızı her şeyden çok sevmek ve geleceğimize dair ciddi kaygılarımızı tartışmak, hepimizin ortak fikridir. Emin olmalıyız ki, bize teslim edilen Değerler ve Emanetler sonuna kadar korunacaktır. Yeter ki gözümüz ve zihnimiz açık kalsın.

Koşullar, dış dayatmalar ne kadar ağır olursa olsun, asla bölünmeyeceğiz. Yüreğimiz bize yeter. Dedelerimizin duaları bizi korur.

Zamanı geldiğinde, yani ancak Kıyamet Saati ***8217;nde ve sadece Yüce Allah ***8217;a bu toprakları verebiliriz.

Biliyoruz ve inanıyoruz ki, şimdilik çok uzak da olsa, içinde yaşadığımız dünyanın ve etkisinde bulunduğumuz sistemlerin çöküşü, yani ölümü kaçınılmazdır. Çünkü doğa, özgür ve sonsuz değildir. Diğer türlü, onurlu - fedakar insanlar sayesinde, varlığımız, dilimiz, kültürümüz, ahlakımız ve geleneklerimiz daha binlerce yıl çoğalarak yaşayacaktır. Türk Ulusu, zaten her dönemde yeryüzünün gururudur.

Acizane kaleme aldığım denemelerimi, makalelerimi ve şiirlerimi zaman içinde sizlerle zevkle paylaşmak üzere, izninizle aşağıda yaşamımın özetini sunuyorum.

Görüşmek üzere hoşça kalınız. Sevgilerimle hepinizi öpüyorum.



<DIV align=center>YAŞAMIM



Hüseyin Evcil, köklü bir ailenin tek çocuğu olarak İzmir ***8217;in Tire ilçesinde doğdu.

12 yaşında annesini kaybetti ve sürekli, felçli babasıyla birlikte aynı evde kaldı. Babası, hem arkadaşı hem dostu oldu.

Derslerinde başarılıydı ama liseden sonra yüksek okula gitmeyi hiç düşünmedi. Ahşap dekorasyon, proje çizimi, eczacı kalfalığı, hukuk bürosunda sekreterlik gibi temel gereksinimlerini karşılayabildiği işlerde çalışmayı tercih etti. Araştırmacı - yazar rahmetli Abdullah Rıza Ergüven ***8217;in sunduğu sevgi, sıcaklık nedeniyle, İsveç ***8217;in Stockholm kentine yerleşmek gibi bir hayali de vardı. Umut ederek Ergüven ***8217;le 2 yıl yazıştı.

Boş zamanlarında, gelişmiş ülkelerin farmakoloji ürünlerini ve yaşadığı bölgede sık görülen bazı hastalıkların bilinmeyen nedenlerini araştırdı. Ünlü Alman felsefeci Goethe ***8217;nin aşk ve yaşamla ilgili görüşlerinden etkilendi.

Küçük yaşlarından başlayarak, denemelerini, şiirlerini dergilere gönderdi. Değişik tarihlerde şiir yarışmalarında ödüller aldı.

Yıllar içinde, asil - dürüst kabul ettiği devlet adamlarının ve sanatçıların özel arşivlerine konulmak üzere çalışmalarını dosyalayıp armağan etti. Yine uzun yıllar, dünyanın en uzak noktalarındaki edebiyat dostlarına kalın mektuplar ve koliler gönderdi. O mektuplar aracılığıyla şiirlerini, Himalaya Dağlarındaki çobanlara kadar ulaştırdı.

Öyle ki bir dönem severek, ayda eline geçen paranın tamamını postaneye verdi. Bütün parasını, hiç düşünmeden, zarf, kağıt ve posta puluna harcadı.

Fırsat buldukça, çevresinde depresyon geçiren insanlara elini uzatıp, onların morallerini, yaşama sevinçlerini çoğaltmaya çalıştı. Doğru ilaçlar kullanmalarına yardımcı oldu. Fakat kendisi de çoğu zaman, yarı aç - yarı tok yaşadı. Geceleri az uyudu.

Ön yargılı insanlarca, düşünceleri, saçları hep eleştirildi. Aydın sandığı kişilerin, gerçekte nelerle uğraştıklarını görmekle hep üzüldü. Bu arada gözlerinden rahatsızlandı ve üç yıl tedavi gördü. Kullandığı ithal göz damlalarının maddi bedellerini ve babasına iki kez takılan pahalı kalp cihazlarını devletin resmi kurumları karşıladı.

KULE GÜNLÜĞÜ başlığı altında, Tyrannos, Claudius ve Endymion ve Agamennon adlarıyla
günümüz toplumunun iletişimini, mutluluk anlayışını sorgulayan, sert sayılabilecek uyarıcı fikir yazıları yazdı. Yerel gazetelerde ve yurt dışında yayınlandığında kalemini izleyenler hızla çoğaldı.

Egemen ülkeleri okşayan ve bu amaçla yalan haberler üreten tekelci kapitalist medyaya şiddetle karşı çıktı. Böylece Hürriyet gazetesi dışındaki diğer büyük gazetelerde çoğu yazıları görmezden gelindi.

İnternet paylaşımları ortaya çıkmadan, Rauf Denktaş, Chaire Blair, Jodie Foster, Bedri Baykam, Müjdat Gezen gibi otoritelerle ve güzel sanatlar fakülteleriyle sıkı iletişimler kurdu.

Şiirlerinde ağır imgeler, benzetmeler sık görülürse de tüm kompozisyonları akıcıdır.

Hüseyin Evcil ***8217;in hedefi, uyanma ve düşünme eylemlerindeki vicdani sorumluluğunu okuyucuya anımsatmaktır.

Cumhurbaşkanlığı eski Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu ile Kültür ve Turizm eski Bakanı İstemihan Talay dönemlerinde, Evcil ***8217;in mutlaka desteklenmesi gerektiği yönünde kararlar alındı. Bu özel kararlar İzmir Valiliğine iletildi.

Şiirlerden ve mektuplardan oluşan ilk kitabı Tyrannos, Haziran 2006 ***8217;da yayınlandı. İkinci olarak hazırladığı kitap henüz yayınlanmadı. Birinci bölümde romantik denemeler, ikinci bölümde toplumsal olaylar olmak üzere, yeni kitabını iki ayrı bölüm halinde çıkarmayı düşünüyor.

Fransızca biliyor, yalnız yaşıyor. Her yerde heyecanlı, titiz ve seçicidir. Evinde sadece odun ateşi kullanır. En çok sevdiği şiir, Atilla İlhan ***8217;ın Sisler Bulvarı isimli şiiridir.
Edited by: Agamennon
__________________
Tyrannos Literary Products
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 05-01-2009, 20:40
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart

Sevgili Hüseyin, hoş geldin, bir daha... Seni tekrar görmek, yazılarını okumak sevindirici. Dostlukla... İrfan
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 06-01-2009, 11:01
im_ece im_ece isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Nerden: İzmir
Mesajlar: 42
im_ece - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

merhaba sayıın Agamemnon,
şiirlerinizden de örnekler okumak isterdim..Sitede daha önce şiirlerinizi yayınladığınız bir sayfa var mıydı?

saygılar,iyi çalışmalar

im
ece
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 18:29


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum