Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ANLIK YAZIM PAYLAŞIM > Şizofren Sarkaç / Dikkat Elinde Kalem Var

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 13-02-2011, 12:17
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart bir akıl hastanesinden günlük / Gülseren Kaya Koçer

“O avucunuzda tuttuğunuz bir taş, dağ değil” Dağın yükü

“Sabah olunca doktorun karşısına çıkıp, dağı taşımaktan vazgeçtiğimi, yıprandığımı, yorulduğumu söyleyeceğim. Ama bunu da anlamayacak. Her zamanki gibi ruhumun elbisesini çıkarmaya yeltenen bakışlarıyla aynı şekilde nefes alıp nefesini verirken aynı ses tonuyla konuşacak”

Mustafa K.’nın güncesi, yaşamın yükünün insan ruhunda oluşturduğu fırtınayı ve iletişimsizliğin neden olduğu çaresizliği anlatıyor.

Beni, dünyamı, dağ’ımı, dağ’ınızı, içimizdeki ve dışımızdaki tüm yükleri kavrayarak taşımak, ama bunu yaparken de yaşamın ironilerini temizleyebilmek ve daha güzel paylaşımlar ve daha güzel bir gelecek adına sizi işinizi yaparken daha hassas olmaya davet ediyorum.
Freud’un “Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir”, deyişine katılmıyorum. Adler’in dediği daha doğru ve geçerli. Özellikle de doktorum için. “Uygarlaşmamış olmanın karşılığı nevrozla ödenir”.

Acaba doktorum kendisine hediye ettiğim dağ’ı ne yaptı? Hala odasında duruyor mu? O dağa değer verip biraz ilgilense yaşamın acılarına tutunup mutluluğun kapılarını aralayacak. Umarım bir gün bunu anlar.
İnsani bir atılım yapması için umutluyum sevgili doktorumdan. Hiçliğin göbeğinde oturduğunun farkında olmadan kendisini şu evrende var zannediyor. Ama gerçekten var olabilmesi için benimle doğru, insanca bir düzenekte iletişim kurması, ön yargılı, körü körlüğe giden teknik, kuramsal yaklaşımlar kürsüsünden inmesi, “ben bilirimcilik”ten arınması gerekiyor.

Mustafa K.
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 13-02-2011, 12:19
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

I
Karşımda duran bu dağın üzerime serpiştirdiği hüzünleri, çıkışsızlıkları ne yapacağım? Onları biriktirmek, biriken yığında boğulmaktan öte ne işe yarar? Yoksa onların bedenime bedenime sızmalarına engel mi olmalıyım? Evet, belki de yapılması gereken tek şey de bu!

Bu yükü taşımaktan usandım artık. Dağın, denizin, dünyanın ağırlığını başkası yüklenmeli. Sırayla yapılmalı bu iş. Böylece duyarsızların duyargaları işlerlik kazanabilir.

Sabah olunca doktorun karşısına çıkıp, dağı taşımaktan vazgeçtiğimi, yıprandığımı, yorulduğumu söyleyeceğim. Ama bunu da anlamayacak. Her zamanki gibi ruhumun elbisesini çıkarmaya yeltenen bakışlarıyla aynı şekilde nefes alıp nefesini verirken aynı ses tonuyla konuşacak. O öfkesiz, duru, kuru ses akordunu daha odasının kapısında hemencecik yapıveriyor. Ve dinlemeye başlıyor beni, ama duymadan. Biliyorum. Saçmaladığımı düşünüyor. Bunu kanıtlamak hiç zor değil. Örneğin şu dağ meselesi...

Ona ilk kez dağın yükünü söylediğimde bir babanın oğluna nasihat etmesi gibi “O avucunuzda tuttuğunuz bir taş, dağ değil” demişti. Avucumdaki taşın taş olduğunu bilmediğimi sanıyordu. Ve böylece bir kat daha artmıştı taşıdığım ağırlık. Dağları, denizleri, ağaçları, irili ufaklı tüm canlıları, insanları, okyanusları, yani dünyayı, yani dağı nasıl taşıdığımı insanlara gösterebilmek için bir dağ boyutunda maket yapıp, onu avuçlarıma sığdırmamı beklemek gibi bir mantıksızlığın peşinden koşuyor. Bir de yeri geldiği zaman “Hastanın sözleri hastalıklı sözlerdir” diyor. Sanki o beklentisi çok sağlıklı!... Biliyorum. Bana öyle söylediği zaman içinden kıkır kıkır, fıkır fıkır, tıkır tıkır gülüyor. Dudaklarına hapsettiği kahkahaların yankısı beynimin duvarlarında tokat gibi şaklıyor.

Olsun, yine de seviyorum doktorumu. Dayatmaları, kibar zorbalıkları, kurallara bağımlı eşinmeleri, beynimi ilaçlarla uyuşturup kendince “hastalıklı bozuk” düşüncelerden ayrıştırma hayalleri olsa da seviyorum onu. En azından Hipokrat’ın çocuklarından biri, ama biraz beni hastaların yatağına yatırmadan dinlemeye çalışsa her şey açığa çıkacak. O zaman “hastane korunmalı bir yerdir” demekten vazgeçip kendisini ve beni rahatlatmış olacak. Hem kim ya da kimlerin korunması için söylüyor bunu? Beni insanlardan mı, yoksa insanları benden mi korumaya çalışıyor? Her ne şekilde olursa olsun bir şekilde hayvansallık çıkıyor ortaya. Hastalıkları standardize edip renkli çamaşır, beyaz çamaşır ayırır gibi ayırıp, çamaşır makinesine tıkıp kirli ruhları yıkamaya çalışıyor.

Ama insan dünyaları iç çamaşırları ya da pantolonlar veya bluzlar gibi sayılı modellerle sınırlı değil ki... Hem acizliklerimi bildiğime göre aciz sayılabilir miyim?

Olsun! Artık hiç önemi yok bunların. Çünkü dağın, denizin, dünyanın, yani dağın, yani şimdi avucuma almakta olduğum bu taşın, yani YAŞAM’ın yükünü taşımayacağım. Onu yarın sabah doktorun masasına bırakacağım.

3 Eylül 1997
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 15-02-2011, 16:25
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

II
Artık denizin, insanların, dünyanın, yani yaşamın yükünü taşımaktan vazgeçtiğim için avucumda tuttuğum taşı doktorun masasına koyduğumda yüzüme, cımbızla kaşlarımı çekercesine baktı. Aslında o, sözüm ona yılanlarla kaplanmış olan usuma cımbız sokup o yılanları ayıklama sevdasında.

Bu düşünce onda saplantı halini almış. Eminim. Çünkü normal olmayan o davranışlarıyla kanıtladı bunu. Taşı eline alıp, arkadaşıyla tutuştuğu bir iddiayı kazanmış bir çocuk gibi kasılarak “Nihayet düzeliyorsunuz. Ama şunu da kabul etmelisiniz ki, bu bir taş, dağ değil”, dedi.

Aslında sevgili doktorumda ciddi düzeyde Disorder mevcut.

Bu kelimeyi duyduğumda hemen ne anlama geldiğini öğrenmek için araştırmaya koyuldum. Geçen gün yanından geçerken arkadaşına beni gösterip öyle demişti. DİSORDER. Sözde benden gizli, şifreli konuşuyor. Türkçeyi bilmediği için mi? Yok canım. Ortalığın karışmaması için öyle konuşuyor. Öyle ya, yanından geçerken arkadaşına beni göstererek “BOZUK” demiş olsa aramızda küçük bir söz düellosu yaşanabilirdi.
Evet. Disorder, bozukluk demekmiş. Asıl kendisi bozuk. Sözde ayarımı düzeltecek. Yoksa usumu, ruhumu saat zannetme yanılgısında mı?
Taşı çöpe attığını görünce bütün dünya, galaksiler, uzay başıma yıkıldı. Benim için o taşın ne anlama geldiğini kavrayamamasına çok üzülüyorum. Niye kendi gözlerinden başka göz, kendi sözlerinden başka söz tanımıyor?
İyi niyetli olduğuna inandığım sevgili doktorumun bu yanlış davranışlarını ne yapacağım? Tam dağın yükünü taşımaktan vazgeçtim derken; acılara, sancılara, gacırtılara, gucurtulara, düşüncesizliklere, uygulayamamalara, işlenen somut ve soyut suçlara, kısacası her şeye umursamaz bir ruh haline girmeye çalışıp diğer insanlar gibi normal, sağlıklı düşünmeye karar vermişken doktorumun yaptığı da iş mi yani?

Bana zorla çuvaldız batırıyor. Ama kendisine iğne batırdığı da hiç olmuyor. Dayatmalarının yelkenini açıp beynimin içindeki okyanusta gezinip atıklarını sularıma bırakarak içerimi kirletiyor.

Dışarıdaki insanların; ailemin, arkadaşlarımın, sokakta dolaşanların dayatmaları yüzünden burada olduğumu neden görmezden geliyor? Kibar dayatmacı. Yoksa işini nasıl yapması gerektiğini anlatan bir konferans mı vermeliyim? Duyarsızlaştırmayı, psikodrama’yı, sosyodrama’yı, terapi’yi, grup terapisi’ni ve diğer yöntemleri kullanmıyor. Dayıyor ilaçları. Sağaltımı ilaçlarla yapabileceğini sanıyor. Yoksa beni umarsamıyor mu? Belki de kendisini umarsamıyordur?

“Onu böyle basit bir taş gibi çöpe atamazsınız. Bu davranışınızı bir hakaret olarak algılıyorum. O taş dediğinizde bütün bir dünya saklı”, dediğim zaman hemen hemşireyi çağırıp bana iğne yapmasını söyledi. Sakın o iğneye kendisinin ihtiyacı olmasın?

Freud’un “Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir”, deyişine katılmıyorum. Adler’in dediği daha doğru ve geçerli. Özellikle de doktorum için. “Uygarlaşmamış olmanın karşılığı nevrozla ödenir”.

Hem taşımı çöpe atıyor hem de iğne yaptırıyor. Oh ne ala.

Ama bir gün anlayacak bu yaptığı yanlışı. Bana düşen bu uğurda ona yardımcı olmaya çalışmak. İlk iş olarak yaş günü için ona bir hediye alacağım. Hemşire bana iğne yaparken arkadaşına iki gün sonra doktorumun yaş günü olduğunu söylüyordu. Bu fırsatı kaçırmamalıyım. Böylece aramızda Disorder’in dışında hümanist bir iletişim kurulabilir. Onun için bir dağ buldum. Güzel bir taş. Benimkine benziyor.

Umarım ona hediyesini verdiğim zaman bir iğne daha yemem!

Aralık 1997
Mustafa K.


devam edecek...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 20-02-2011, 11:36
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

III

Doktorun o donuk bakışlarını unutamıyorum. Yoksa ayaklarımın taklidini mi yapıyordu? Ayaklarım yürümüş olmak için adım atıyor, donuk, sıradan... doktorun bakışlarında aynı sıradan donuk ifade vardı. Oysa ayaklarım bile bir amaca hizmet ediyor. En azından beni bir yere ulaştırmak için hareket ediyorlar. Peki, doktorumun o donuk bakışlarının amacı ne?

Neden bana karanlıklarla çevrili bir tabloya bakar gibi bakıyordu? Öyle olsa bile bu tablonun çizeri, ressamı ben miyim? Acılar yüzüme, beynime, sözcüklerime oturmuşsa ne yapabilirim? Bendeki karanlık ya da ona göre kirli, küflü renkleri temizlemek, en azından o renklerin daha açık tonlarını yakalayıp özümsememi sağlamak onun işi değil mi?

Hazırdan yemeye çalışıyor şu sevgili doktorum! İstiyor ki her şeyi bir başıma yapayım ve kendisi yalnızca bir gözlemci olarak dursun başımda. Ama kaza geçirmiş birini gören bir gözlemci dahi gördüklerine karşı acı duymaz mı?

Yoksa bugüne değin bilmediğim veya henüz keşfetmediğim bir sağaltım buldu da onu mu uygulamaya çalışıyor üzerimde? Kobayı olmaya bile razıyım. Yeter ki açıkça konuşsun. Ama o hiçbir şey yapmayıp her zamanki söylemlerini söylemeyi uygun görüyor.

Beni daha da yokluğun içine ittiğinin farkında değil mi?

Ona doğum günü hediyesi olarak bir dağ, yani bir taş hediye
etmemde ne var? İstedim ki böylece aramızda bir köprü kurulsun ve yaşadığım acıları sembolik de olsa paylaşarak ya da minik bir yüz ifadesiyle paylaşır gibi görünerek birkaç adım atmaya çalışsın.

Ama ne çare?

“Az gittik uz gittik, bir de bakmışız ki hala aynı yerdeyiz!”

Yoksa beni hiç sevmiyor mu?

Ama bu çok saçma!

Çünkü hep eleştiriyi yapan o. Sürekli beni eleştiriler sağanağı altına sokuyor. Oysa ki yaptığım özeleştirileri de görmezden geliyor.

“Düzeldiğinizi umuyordum. Oysa bana verdiğiniz bu hediye ne kadar yanılmış olduğumu ortaya koydu”, dedi. Doktorum böyle söyledi. O an ne kadar üzüldüğümü anlatamam.

Ona; “Size verdiğim bu hediye, yani dağ, şu küçük taş, yaşam karşısında içimde duyduğum acıların sembolleşmiş minik bir simgesel kütlesi. Ve bunu sizi sevdiğim, acılarımın bir yerinden tutarak bana yardımcı olabileceğinizi düşündüğüm için vermeyi istedim. Ama bunu mantıksızlığın ya da hayalciliğin oturağına oturtuyorsanız aramızda geçen bu diyaloğu hiç olmamış kabul edebiliriz” dediğimde bana hoş bir şekilde güldü. Gülmek de değil, tebessümdü daha çok.

“Olmaz. Her şeye karşın bana bu hediyeyi vermeniz çok hoşuma gittik. Zamanı geldiğinde bu dağı, yani taşı size geri vereceğim” dedi. Ve bu sözlerin ardından ona verdiğim dağı çalışma masasının yanında duran küçük camlı vitrinli dolabına koydu.

Yoksa benimle alay mı etti?

Öyle olsaydı dağı almazdı.

Belki de arkadaşlarına gösterip beni küçük sohbetlerine meze yapmayı düşünüyor?

Hayır! Ondan böylesi çirkin bir davranış beklemem. Sanırım fazla heyecanlandığım için böyle paranoid düşüncelere kapılıyorum.

Ama beni anladı mı?

Anladı mı beni?

Beni?

Ben kimim?

Dağ?

O da ne?

YAŞAM!

Ama her şeye karşın doktorumla aramda küçük bir terapi seansı gerçekleştirmeyi başardım. Belki de bu yolla psikanalizin yolu açılmıştır?


Aralık 1997
Mustafa K.


devam edecek...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 09-03-2011, 20:50
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

IV
Hiçbir yol açık değil. Dışarıdaki karabasan dünyanın gölgesi buraya düşmüş. Zaten burası Mars’ta ya da diğer gezegenlerde yer alan yerleşim birimi değil ki. Dünya’da bir ülke, o ülkede bir hastane. Duvarları soğuk, içinde yürekleri acı dolu insanları barındıran, anksiyeteleri, şizoid buhranları, paranoid kuşkuları yatağında barındıran bir hastane. Burada varlıkla yokluk çarpışıyor. Ama maddesel değil. Boşalan ruhları doldurmak adına, eski parçaları tamamlamak adına bu çarpışım. Doktorumla aramda psikanalizin yolu açıldı diye umutlanmışım. Yanılmışım. Belki de bunu çok isteyip gerçeklerle yüzleşemediğim için böylesi bir boşluk hissi duyuyorum.

Doktorum bugün her zamanki “Merhaba, nasılsın” turunu gerçekleştirirken dakikalarca gözümün içine baktı. Göz kontağı kurmaya çalışıyor. Ama bu çok aşağılayıcı bir davranış! Çünkü köpek eğiticileri de köpeği teslim alıp eğitebilmek için hayvan korkup gözünü kaçırıncaya dek gözlerinin içine, merkezine, göz bebeklerine bakar. Yoksa beni köpek yerine mi koyuyor sevgili doktorum? Beni teslim alıp, her söylediğine itirazsız uymamı mı bekliyor? Elbette. Yoksa böyle davranır mı? Aksi halde benimle insanca bir iletişim kurma yoluna giderdi.

Bir de utanıp sıkılmadan “Neden gözleminin içine bakıyorsunuz? Yoksa söylemek istediğiniz bir şey mi var?”, dedi. Nihayet onunla konuşmak istediğimi, buna ekmek kadar, su kadar ihtiyaç duyduğumu azıcık, işin kenarından da olsa anladı. Ona “Siz doktorsunuz, bense hasta. Hasta ile doktorun konuşması gerekli değil midir? Bundan doğal ne olabilir?, dediğim zaman bozuldu. Bana duyduğu öfkeyi gizlemeye çalışarak yapmacık bir gülüş fırlattı suratıma. Bu sahte gülüşüyle suratıma tokat attığının farkındayım. Adamcağız konumu gereği kibar olmak için elinden geleni yapıyor. Düşündüklerimi dobra dobra söylemem onu şaşırtıyor. Sanırım işine de gelmiyor. Ama bu gidebileceğim en uç nokta. Fazlasını yapamam. O ise işine gelmeyen sözleri duyunca ilkin yüzünde beliren gerginliği yumuşatmaya çalışıp içindeki saldırgan duyguları rehabilite etmek adına kendi kendiyle boğuşuyor. “Psikanaliz’e ne dersiniz? Bana psikanaliz yaptıktan sonra eğer dengeniz bozulursa, siz de bir arkadaşınıza psikanaliz yaptırırsınız. Zaten altı ayda bir yaptırmanız gerekiyor. Size bahane olurum. Böylece kendinizi ertelemekten kurtulursunuz”. Bu sözlerimi duyunca adamcağızın yüzü pancar gibi kızardı. Hatta bir an tansiyonu falan bozulup, bayılacak diye korktum. Bu kez öfkesini gizleyemedi. “Ne dediğinizin farkında mısınız? Benimle nasıl böyle konuşabilirsiniz? İsterseniz sizinle yerlerimizi değiştirelim. Ama bunun gerçekleşebilmesi için ilkin tıp tahsili yapmanız lazım. Şimdi bir köşeye oturup kim olduğunuzu, ne olduğunuzu düşünmenizi istiyorum!”, diyerek yırtıcı bir kuş edasıyla odasına gitti.

Ama bu iyi bir gelişme sayılır. Sevgili doktorum en azından açık olmayı öğrenmeye başladı. Benden öğreneceği çok şey var. Her şeye karşın onunla ilgilenişim, çabalarımın boşuna olmadığını görebiliyorum. Diyaloğumuz bu hızla gelişirse ileride onunla dost bile olabilirim. Şu dünyada insanlara faydalı olmak kadar güzel bir şey yok.

Şimdi doktorumun benden istediği gibi köşeme çekilmiş oturuyorum. Düşünüyorum her zamanki gibi avucumda bir dağ’ım var. Kim olduğumu, ne olduğumu düşünüyorum. Oysa sevgili doktorumun benden bunu istemesine hiç gerek yoktu. Çünkü benim işim bu. DÜŞÜNMEK! Biliyorum. Bana çok kızdı. Ama benim onun işini almak gibi bir niyetim yok ki. Ayrıca bunu istesem de yapamam. Onun teknik ve pratik bilgisi bir okyanusken benim varlığımsa yalnızca bir yağmur damlası. Neden böyle kapris yaptı? Yoksa aşağılık kompleksi mi var? Belki de?..

......

Acaba doktorum kendisine hediye ettiğim dağ’ı ne yaptı? Hala odasında duruyor mu? O dağa değer verip biraz ilgilense yaşamın acılarına tutunup mutluluğun kapılarını aralayacak. Umarım bir gün bunu anlar.

Şubat 1998
Mustafa K.


devam edecek...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 02-04-2011, 20:42
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

V

Öyle bir yer var mı acaba? İnsanın insanla karşılıklı oturup ya da ayakta durup veya yürürken konuşabileceği bir yerden söz ediyorum. Ama öyle sıradan konuşmaları kastetmiyorum. Şöyle acıları birlikte avuçlamak, sanrıları top yapıp yuvarlamak, hüzünleri yudumlamak, bıçkın coşkularla dans etmek...

Dışarıda bütün bunların yapılabileceği bir nokta olduğuna eminim. Sayıklarım insana ait özellikler olduğuna göre neden olmasın? Yoksa dünyada değil de bir kuburda mı yaşıyoruz?

Bu düşüncelerimi insanlara açtığım zaman başlangıçta yüzlerde tatlı bir tebessüm, destekleyici sözler sonra da konunun derinine inince ürkek, anlamsız bakışlar oluşuyor. Sevgili doktorumda da böyle bir istikrarsızlık söz konusu.

Biliyorum; insanlar “DELİ” olduğumu düşündüğü için beni beynimle baş başa bırakıp bu soğuk duvarlar arasında kuru bakan doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar ve hastalarla birlikte olmaya zorladılar.

Sevgili doktorum sözde beni iyileştirip topluma kazandıracak. Ama içtenlikten uzak sözleri, bakış ve tavırlarıyla yüzüme anlamsızlık, yalnızlık balçığını yani yaşayan ölü çamurunu sıvıyor.

Yoksa amacı gerçekten beni bir mumya gibi sarmalayıp düşüncelerime, hareketlerime ket vurmak mı? Bunun için mi beni ağırlaştıran o ilaçları veriyor? Eğer öyleyse konuşurum ya da bozuşurum. Bir daha da yüzüne hiç bakmam! O çok sevdiği göz kontağını artık kuramaz. Beynimin çiçeklerini ona sunmam! Aramızda sıtmamsı bir gerginlik yaşanır. Sesimin akordunu onunki gibi yapıp tekdüze sanırlar veririm. Böylece aramızda kurulan hiçlik düzeyindeki iletişimsizlik bizi aşıp uzaya yayılır. Uzayda düşüncelerimi nerede, nasıl bulabilir? Ancak monoton davranışlarımdan ve donuk bakışlarımdan yorumlar çıkarmak zorunda kalır. Hatta daha da ileri gidip Katatonik şizofren gibi de davranabilirim. Yalnızca elimin işaret parmaklarını kıpırdatışım saatler sürebilir. Beni dinleme, anlama nezaketini göstermeyen sevgili doktorum böyle bir istekte bulunmayı hiç göze alamaz. Böylece, şehir dışındaki kır ya da orman kenarında kurulan çöplükten yükselen dayanılmaz kirli koku, etrafındaki güzel kokuları duyumsamasını hepten engeller. Ve o zaman “Nerede yanlış yaptım” diye sorar kendine. Keşke der, “Keşke onu dinleseydim. Açtığı yoldan ilerleseydim. Şimdi geceleri kapanan bir çiçek gibi kapandı ve belki de sabah hiç olmayacak.”

Yoksa bunu mu denemeliyim?

Hayır! Bana yaptığı zalimliğe zalimlikle karşılık vermem doğru olmaz! Beni her ne kadar dinlemeyip, anlamayıp hor görse de kalbimin kapısını açık tutacağım. Elbette bu, insanlığı nasıl algıladığı ile ilgili bir sorun. İnsani bir atılım yapması için umutluyum sevgili doktorumdan. Hiçliğin göbeğinde oturduğunun farkında olmadan kendisini şu evrende var zannediyor. Ama gerçekten var olabilmesi için benimle doğru, insanca bir düzenekte iletişim kurması, ön yargılı, körü körlüğe giden teknik, kuramsal yaklaşımlar kürsüsünden inmesi, “ben bilirimcilik”ten arınması gerekiyor.

Kendimi çok yorgun hissediyorum.

Şu minik taş ne kadar da ağır. Ne kadar yoğun. Belki de sevgili doktoruma bir mektup yazmalıyım? Beni dinlemek yerine yazdıklarımı okumak daha işine gelir? Böylece ağırlıklarımı, yani dağı, turşuyu, acıları, mayına basıp ölen insanları, tıraş bıçaklarını, uzun sakalları, kirden yağ tutmuş saçları, beyinleriyle başayan insanları ya da beyinlerin gölgesinde yaşayanları, ağaç altında kafalarına beyin düşmesini bekleyen insanları, yaşamın yükünü, yaşam hamallarını, yani dağın yükünü anlayabilir.

6 Mart 1998
Mustafa K.


devam edecek...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 04-04-2011, 12:03
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

VI

Sevgili doktoruma açık mektup

Sevgimi Doktorum,
Bana olan kuru bakışlarınızın doğrultusunu değiştirip kendinize yeni bir yol açmanızı rica ediyorum. Çünkü ben, botanik bahçesinde yer alan bir çiçek ya da ormanda yalnız başınıza piknik yaparken konuştuğunuz bir çınar veya çam ağacı değilim. Ayrıca çiçeklerin, ağaçların da ruhu olduğunu, en azından hava akımlarıyla da olsa görsel bir aksiyonları olduğunu düşünürsek beni kutuplarda olan bir buz kütlesi yerine koyuşunuz hiç de hoş değil. Her ne kadar BOZUK – HASTA olsam da insan olduğumu size önemle hatırlatma gereği duyuyorum.

Ereğiniz beynimdeki sorunlardan arınmamı, refüze olmamı sağlamakken, en azından bunun için birkaç adım atmanız gerekirken, “Rahatsızlığınızı, ne olup olmadığınızı çok iyi biliyorum.” Demeniz hiçbir anlam ifade etmiyor.

Çünkü, aslolan edindiğiniz bilgilerle, binanın eskimiş, yıpranmış, çökmüş yapı taşlarını onarmaktır. Elbette ki binanı tamamen çökmesini bekliyorsanız, o başka?

Beni, dünyamı, dağ’ımı, dağ’ınızı, içimizdeki ve dışımızdaki tüm yükleri kavrayarak taşımak, ama bunu yaparken de yaşamın ironilerini temizleyebilmek ve daha güzel paylaşımlar ve daha güzel bir gelecek adına sizi işinizi yaparken daha hassas olmaya davet ediyorum.

Dağın yükü “obsessionu” olan hastanız!?

Sevgili doktorum bu satırları okuduğu zaman yıldırım çarpmışa dönecek. Boğazı tıkanacak. Kendisini sıcak acılı ketçap içmiş gibi hissedecek. Eli ayağı buz gibi olacak. Kendi soğukluğundan rahatsız olup ısınmak için yanıma gelecek.
…………………… Harika !
…………………...Harika!..



Mart 1998
Mustafa K.


devam edecek...
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 10:31


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum