Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Günün Öyküsü

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #91  
Alt 16-04-2017, 22:16
dem dem isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jan 2003
Mesajlar: 1.570
Standart

İçimizi toplayan

Bir gün bir dostla Ankara’da bu valizi yoksul bir gecekondu mahallesine doğru sürüyüp yürüdüm. Eve varınca valizin altının, yere bakan yüzünün tamamen kesilip koptuğunu görmek, bizim göremediğimiz aşağılarda durmadan bir şeylerin, birilerinin kesip koptuğunu öğretecekti bana.



Fakülteye kayıt için bu Anadolu şehrine ilk gittiğimde valizimde 20- 25 kitap ve bu kitaplardan geriye kalan dar alana sığdırılmış birkaç parça elbise vardı. Şehre vardım. Daha sonraki zamanlarda aylarca kalacağım bir otele yerleştim. Perdeleri açtım. Sokağı tanımıyordum. Sokağa çıktım. Otele dışarıdan baktım. Beni, vardığım bu şehre bağlayan tek şeyin otele bıraktığım valiz olduğu duygusu, yağmurla açan bir sözcük gibi kıpırdadı içimde. Burada kalıp kalamayacağıma, otelden uzak bir yerde karar vermeliydim. Biri yer üstünde (Bacanaklar) diğeri yerin altına konuşlanmış (Mahzen) iki mekânın arasında dönüp durdum. ‘Diğeri’ne, belki hüzne yakın oturduğu için, karar verdim. Geriye baktım. Unutmak istediğim şeyler vardı. İleriye bakmak istedim; hiçbir şey görünmüyordu. Böyle durumlarda 17 yaşında keşfettiğim ellerime bakmakta karar kıldım. Daha sonraki yıllarda bu şehirde alacağım derin yaraları sadakatle saklayacak ellerimdi bunlar. Beni şehri bana komşu kılan hiçbir şey yoktu baktığım uçsuz bucaksız tenhalıkta. Bir tek nesne, bana kısa bir uzaklıkta, bir otel odasının duvarına yaslanmış, duruyordu. Ben onu düşüncemde hareket ettiriyor; o bana içinde tuttuğu kitapların başlıklarından yol levhaları gönderiyordu: Özgürlükten Kaçış, Aylaklığa Övgü, Karac’oğlan, Türkiye Kadar Bir Çiçek, Mitoloji Sözlüğü, Yabancı ve Duıno Ağıtları’ndan valize dökülmüş olduğu sonradan anlaşılacak birkaç dize:

“Kim bizleri böylesine ters çevirmiş/ her ne yapsak yola çıkan/ birini andırıyoruz? O nasıl/ son tepeden bir daha görünce koyağını,/ döner, duraklar, ve oyalanırsa/ öyle yaşıyoruz biz de, vedalaşıyoruz hep.”

Valizim ağır oldu benim. İçimde ve dışımda öyle oldu. İçinde yol türküsü, kırık hava eksik olmadı. Bir gün bir dostla Ankara’da bu valizi yoksul bir gecekondu mahallesine doğru sürüyüp yürüdüm. Eve varınca valizin altının, yere bakan yüzünün tamamen kesilip koptuğunu görmek, bizim göremediğimiz aşağılarda durmadan bir şeylerin, birilerinin kesip koptuğunu öğretecekti bana.

Mahzen’den çıkarken bu şehirde kalmamaya çoktan karar vermiştim. Otele vardım; valizi açtım; kitapları duvara, üst üste sıraladım. Ertesi gün bana kayıt için verilen harç parasının tamamına yakınıyla “Clover 950 F” marka bir daktilo satın aldım.

Dönerken, yüküm yetmiyormuş gibi, kitapların yamacına bunu da sıkıştırdım. Daha sonra bu daktiloyla binlerce sayfa yazı yazacaktım. Ben, bu satırları yazarken dünyadaki son daktilo fabrikasının kapanmış olduğunu, o vakitler nereden bilecektim.

Sonra, kayıtların son günü tekrar bu şehre vardım. Bu sefer hazırlıklıydım; yanımda aynı valiz ve fakat içinde ne kitap ne de daktilo vardı. Aynı gün, fakülteye kaydımı yaptırtıp geri döndüm. ‘Dondurmak’ sözcüğüyle ilk kez bu kadar yakından karşılaşmış oldum. Nerede olursam olayım hızlıca hazırlanan, benden önce odadan çıkmaya meyyal bir valiz en yakınımda durdu. Bazen beni, keskin sözcüklerin canıma değdiği gece yarılarında bir anne şefkatiyle durdurduğu da oldu. Valizlerin de bize bir bakışı vardır, öğrendim; bizi kollayışı, koklayışı… ‘git’ dediği kadar ‘gitme kal’ deyişi vardır. Valizlerin hiç durmadığını, biz dursak da hareket ettiklerini; içlerinde sakladıklarıyla, çıkmak istedikleri yolla ve kendilerine dokunanlara ayrı ayrı diller kurduğunu zamanla öğrenecektim. Öğrendim biraz. Valizler bir ölçüde içimizi toplayan, bizi yola vuracak, yolda bırakmayacak içli kumanyayı taşıyacak gizli bir örgütlenişe de ev sahipliği yapmaktadır. Bu gizli örgütlenişin içinde valizlerle doğrudan ilişkisi olan bizlerin, içimizin önsözü vardır. İnsanı harekete geçiren pek çok fiilin yola çıkışını diyalektik bir hat üzerinde açıklayan sözcükler vardır: “Ayrılıyoruz, yoldayız, vardık” Dünyaya bir gurbetçi olarak fırlatılmış insanı, bir fotoğrafçı gözüyle kayıt eden üç sözcük değil mi: “ayrılıyoruz, yoldayız, vardık.”

Ankara’dan Kütahya’ya giderken valizimi otobüse yerleştirip bana ayrılan koltuğa oturdum. Yalnızım. İçimden bir ses: ‘Hep öyle olmadı mı?" dedi. Oturduğum koltuğun bulunduğu otobüsle valizimi yerleştirdiğim otobüsün aynı olmadığını Kütahya’ya varınca anlayacaktım. İçinizle dışınızın bir birine fark ettirmeden yan yana yol aldığı bir serüvene çıkarsınız böylece. Aynı şirketin yan yana duran otobüslerden birine oturmuş, diğerine valizimi yerleştirmiş oldum.

1987’de, Kızıltepe/Şenyurt’ta öğrenciyim. Tatil dönüşü. Mardin’den Diyarbakır’a geçtik. Diyarbakır’dan Trabzon’a, oradan Rize’ye gideceğiz. Satın aldığımız biletler başkalarına da satılmış. Bir valiz üzerinde saatlerce yolculuk yaptım. Rize’den dönmek değil de Rize’ye gitmek hep sıkıntılı oldu. En son oğullarla gidişimizde Rize’ye vardığımızda çocuklar için hazırladığımız valizlerin yanımızda olmadığını fark ettik. Tatilimizin ilk on beş gününde değil, son beş gününde bu valizler bize kargoyla gönderildi.

2014’ün Nisan ayında İzmir’deyim. Geceyarısına doğru bir taksiyi çevirip valizimi arka koltuğa koyup ön tarafa biniyorum. Gideceğim yere varınca, arka koltuğa hiçbir şey koymamış ferahlığıyla inip yürüyorum. Saatler sonra aklıma geliyor, benden sökülenin bir ucunun içimde asılı durduğu. Bakabileceğim her yere bakıyorum; şoförler odası da dahil arayıp soruyorum. Çıt yok! İçinde ne mi vardı? Birkaç yakına götürülen küçük hediyeler, nisan ayında piyasaya çıkmış birkaç dergi ve bolca unutuş… Kaybedilen her valizle birlikte insan bir ölçüde yükünü indiriyor boşluğa, dünyaya yeni çıkmış gibi yürüyüp gidiyor hürriyet kokan sözcüklerin arasından.

Bize zamanla gönderilen, bizim unuttuğumuz, valizler oldu. Bizde kalanlar olmadı. Bir yerden ayrılırken, bir yeri terk ederken yanınızda ilk bulundurmanız gereken valizi unutuyorsanız, unutmuş olmanızın altında bir an önce ‘bulunduğumuz yerden kurtulma’ duygusu yatar. İnsan uzun zaman bulunduğu yerden niye kaçar gibi gitmek ister? Ve bu gidiş; yamacımızda bulunan, bize kol kanat germiş, bir biçimde içimizi taşıyan, dar alanda sözlü tarihimizi de temsil eden bir valizi önemli kılar. Güneşte çok kaldığı için midir bilinmez; bu valiz şişer zamanla, memleketin yorulması, tekrara düşmesi, tıkanması gibi, Türkiye içinde dolaşıp duranların ve durmadan ajanslara kulak kabartanların valizlerinin içi Kürt isyanlarıyla, dışı irtica tehditleriyle kabarmış gibi şişer.

Valiz, yolda olanı değil sadece; yolda olanı uğurlayanları da temsil eden ama yalnızca yolda olan tarafından okunan, durmadan yola bakan bir sarışın sözlük…


Şeref Bilsel
birgun.net

Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  içimizi toplayan.jpg
Görüntüleme: 569
Büyüklüğü:  52,3 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #92  
Alt 28-04-2017, 13:58
Baran Oktay Baran Oktay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Nov 2010
Mesajlar: 63
Standart


DENİZ KIZI



Benim adım Mina. İki ay önce Suriye’den, Hama’dan yola çıktık. Annem bana sıkı sıkı sarıldı. Yol boyunca hiç bırakmadı beni. Bazen yürüdük, bazen çok kalabalık otobüslere, tozlu kamyonlara bindik. Yollar hep çukurdu. Zıplaya zıplaya gidiyorduk. Ama annem beni hiç bırakmadı. Kalabalık insanlar hep bir şeyler konuştular. Otobüste, bazıları çok ağladı. Aslında ben de ağladım. Benim babamı öldürdüler Hama’da. Niye öldürdüler ben bilmiyorum, o zaman annem çok ağladı, ben de ağladım.

Yolculuğumuz çok uzun sürdü. Bir keresinde iki çocuk bir de yaşlı bir amca öldüler yolda. Onlara yol kenarında mezarlar yaptı adamlar. Çocukların mezarları küçüktü. Anneleri mezarlarına sıkı sıkı sarıldılar, çok ağladılar, gelmek istemediler. Ama adamlar onları çektiler.

***

Bir yere vardığımızda herkes biraz daha sevinçli oldu. Bazı adamlar dedi ki gece karanlık olunca denizin kenarına gidip orada gemiye bineceğiz. Anneme siz gelemezsiniz dediler. Annem onlara çok yalvardı. Sonra koynundan üç tane bilezik çıkardı adamlara verdi, tamam o zaman siz de gelin dediler.

***

Leyla abla vardı. Ben ona deniz nasıl bir şey dedim. O da çook çok fazla su dedi. İç iç bitmez, bütün köy içse yine bitmez dedi. Bizim köyde deniz yoktu. Ben hiç deniz görmedim hayatımda. Annem de görmemiş. Karanlıkta denizin kenarına gidince yine göremedik denizi. Adamlar bizi bir şeye bindirdiler. Zannedersem gemi. Çok kalabalık olduk. Annem bana sarıldı, hiç bırakmadı. Adamlar dedi ki kenarları sıkı sıkı tutun, annem beni daha sıkı tuttu. Sıkı tutmazsak nolur anne dedim. Annem hiç bir şey demedi. Leyla abla denize düşersin, denizkızı olursun dedi. Denizkızı hem kız hem de balıkmış. Denizin üstünde hep sallandık. Çok karanlık olduğu için denizi göremedim. Yüzümüze çok sular geldi. Tuzdan ben kustum. Bizim köyde deniz olmadığından biz hiç bilemedik o yüzden. Yaşlı kadınlar çok dualar okudular, benim annem de okudu. Bana hiç korkma dedi annem. Çok az kaldı, birazdan yetişeceğiz dedi. Ben hiç korkmadım. Tuzdan gözlerimden yaş aktı ama biraz da ağladım. Çok dalga var dediler adamlar. Hep bağırdılar, bir de herkes çok sıkı tutunsun dediler. Sonra o şey devrildi.

***

Bizim köyde deniz yoktu, küçük bir deremiz vardı. İçindeki balıklar çok hızlı yüzüyordu. Aslında deremiz çok küçük değildi, birazcık büyüktü. Kenarında ağaçlarımız vardı. Babam bir kere bana ağaçta salıncak yapmıştı. Evimiz derenin kenarındaydı. Annem de bana eski çoraplardan bir bebek yapmıştı. Ama onu yolda otobüste unuttum. Evimiz çok güzeldi.

Biz hepimiz denizin içine düştük. Annem bana çok sıkı sarıldı. Bizim köyde deniz olmadığı için biz içinde durmayı bilmedik. Annem de bilemedi. Annemle birlikte suyun aşağısına doğru gittik. Sonra biraz yukarı doğru çıktık. Ama kalabalık adamlar hep ayaklarıyla bizim üstümüze bastılar, sonra yine aşağı doğru gittik. Annem beni hiç bırakmadı, sıkı sıkı sarıldı. Su tuzlu olduğundan benim boğazım yandı. Annem bana sarıldı, ben de içimden korkma anne dedim biraz ağlamak istedim sadece. Annem de hiç korkmadı, hep gözlerimin içine baktı. Hiç çıkamadık denizin aşağısından.

Benim adım Mina, 5 yaşındayım iki ay önce Hama’dan yola çıktık. Biz hayatımızda denizi hiç dışarıdan göremedik. Bir haftadır denizin içindeyiz, ben denizkızıyım artık. Balık olamadık zannedersem. Hiç bir yere hızlı gitmiyoruz balıklar gibi. Annem beni sıkı sıkı sardı, hiç bırakmıyor. Bütün Anneler kızlarını çok severler.

Selahattin Demirtaş
Edirne Cezaevi

birgun.net
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  deniz kızı öykü.jpg
Görüntüleme: 384
Büyüklüğü:  56,6 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #93  
Alt 29-06-2017, 13:01
aysun colak aysun colak isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 2.336
Standart

Dostlar böyle yapar çünkü
Mevsim Yenice



“Niye ya! Gelirsin işte, neden öyle diyorsun,” diye üsteliyor. Kırmıyorum. “Gelirim,” diyorum.
O geleceğim yer neresi ve biz sabahın bir körü neden yine bu parkta ciddi kararlar almaya çalışıyoruz, diye aklımdan geçse de sormuyorum

,“Gitmeye karar verdim,” diyor.

Hep buluştuğumuz yerdeyiz, yine. Oturduğumuz tahta bank bile aynı. O salıncaklara yakın, ben de tahterevalliye.

Belli belirsiz bir rüzgar o an varlığını hissettiriyor. Ürperiyorum. Henüz üç parmak büyüyebilmiş güdük çimler, üzerlerine düşen sabah güneşiyle parlayıp sönerek titreşiyor. Gözlerimi onlardan ayırmadan;

“Hadi ya öyle mi, ne zaman?” diye soruyorum.

“Biraz para yapayım, atayım kenara. Bir arkadaş bu ay gidecek, o düzen kurar ben gidene kadar, daha kolay olur benim için.”

Nereye gideceğini sormuyorum. Çünkü gitmek gitmektir, neresi olduğunun önemi yok. Bunu ikimiz de biliyoruz.

“Tabii öyle daha iyi,” diyorum. Park bomboş. Kafamın içi de. Uyanamadığımdan değil.

Çimler titreşmeye devam ediyor. Bir gece önce yağan yağmur yüzünden kum havuzu çamura dönmüş. Plastik sarı kaydırağın ucunda ufak bir gölet.

“Benim için daha iyi olacak” diyor. Neden bahsettiğinden haberi olmadığından adım gibi eminim. Yine de kafamı sallayarak destek oluyorum. Dostlar böyle yapar çünkü.

“Sen de gelirsin hem kafan attıkça” diye devam ediyor.

“Sen bir git de,” diyorum, “beni sonra düşünürüz.”

Sarman bir kedi tek hamlede banka, aramızdaki boşluğa zıplıyor. Ön ayaklarını gerdirerek mırıldanmaya başlıyor. Onun uykulu halini görünce esniyorum. Esnemek de bulaşıcı gitmek gibi. Ya da gidememek. Kedinin kafasını baş parmağıyla usulca okşarken,

“Niye ya! Gelirsin işte, neden öyle diyorsun,” diye üsteliyor.

Kırmıyorum. “Gelirim” diyorum.

O geleceğim yer neresi ve biz sabahın bir körü neden yine bu parkta ciddi kararlar almaya çalışıyoruz, diye aklımdan geçse de sormuyorum.

“Ben, sen gelene kadar oraları öğrenirim zaten” diyor.



“Tabii ki” diyorum, “hatta birkaç güzel park da bulursun böyle oturup konuşabileceğimiz.”

“Düzenimi iyice sabitlersem, artık dönmem de.”

Rüzgar bir nefes daha üfleyip geçiyor. Üşüyen kollarımı sıvazlıyorum kendime sarılır gibi. Sağ tarafı havada kalmış tahterevalliyi izliyorum. İki kişiye ihtiyacı var dengelenmek için. Biri giderse, bir tarafı kuma gömülür, öteki tarafıysa havada sonsuza dek asılı kalır.

Uzaklardan bir havalı korna sesi yaklaşıyor. Kafamı çevirip, bakıyorum. Eski bir kamyonetin, kasasındaki süt şişelerini çalkalayarak, arkamızdaki caddeden geçip gidişini izliyoruz. Sonra, işte tam o an, oturduğumuzdan beri ilk kez yüzüne bakıyorum. O da kamyonetten kalan son kalıntılardan gözlerini ayırıp bana bakıyor. Hafif canlı bir tavırla:

“E iyi madem,” diyorum, “mutlu musun? Bak gitmeyi de kafana koymuşsun.”

Karşıdaki apartmanın ikinci katında, pencereden beline kadar sarkarak sigara içen ve geldiğimizden bu yana bizi dikizleyen kadına sorsak, yüzündeki değişimin belli belirsiz bir gülümseyiş olduğunu iddia edebilir. Ama ben öyle olmadığını biliyorum.

“E daha iyiyim tabii, bir rahatlama geldi üstüme” diyor.

Yavaşça kalkıp salıncaklara ilerliyorum. Ayaklarımın altındaki ıslak kumlar gıcırdıyor. Hareketsizliğe daha fazla tahammülüm yok. Salıncaklardan birine bedenimi zar zor yerleştirip, paslanmış zincirleri sımsıkı kavrıyorum. İlk hamleyle sallanmaya başlıyorum. Hızlı. Hızlı. Daha hızlı. Zincirlerden çıkan gıcırtılar bir ritim tutturup parkın sessizliğini bastırıyor. Birkaç ev canlanıyor. Köşedeki bakkal birazdan kepenklerini açacak. Durakta bekleyen insan sayısı çok geçmeden artacak. Çöp kamyonları yine vakitsizce trafiğe çıkıp ara sokaklardaki sessizliği çöp bidonlarının yere çarptıklarında çıkardıkları sesle bozacak. Hayat akacak yani, durmayacak.

Az sonra o da gelip yanımdaki salıncağa kuruluyor ve sallanmaya, ivmelenmeye başlıyor.

“Gitmeden daha görüşürüz mutlaka” diyor.

Sigara içen kadın gürültüyle camı kapatıp içeri giriyor.

“Tabii kii,” diyorum salıncak en tepeden aşağıya inerken.

Hiçbir yere gidemeyecek, biliyorum. Kendimden. Yıllardır bu ıssız saatte coşkusu sönmüş parkta oturup aynı şeyleri konuşmamızdan. Ve hala işte burada, salıncakta bir ileri bir geri sallanmaktan öteye gidemediğimizden. Biliyorum. O da biliyor. Susup gidecekmiş gibi yapmaya, sallanmaya devam ediyoruz. Dostlar böyle yapar çünkü.


birgun.net







Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  günün öyküsü.jpg
Görüntüleme: 426
Büyüklüğü:  50,3 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #94  
Alt 17-07-2017, 22:29
admin admin isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 1.806
Standart




Beni o an dünyada bir tek Aynur’un anladığını hissettim ama muhtemelen anlamıyordu. Sadece böyle bir durumda söylenmesi gereken en doğru şey neyse, onu söylüyordu.




Utanç
Mete Güner

Beyaz ama barışı temsil etmesini engelleyecek kadar gri lekeleri olan bir güvercin kondu, karşıdaki binanın camlarından birinin yanına iliştirilmiş klima kompresörüne. Tüyleri bileklerini örtüyordu, kuşçuların tabiriyle bir ‘Paçalı Güvercin’di. Beril yanımda olsaydı, kendisinde asalet, zarafet ve bir kaç yüce duyguyu daha uyandırırdı bu gösterişli kuş. Benim tek aklıma gelense, muhtemelen yuvasından kaçmış olduğuydu. Paçalı, dolayısıyla da taklacı bir güvercindi ve onu yakalayabilsem iyi bir paraya okutabilirdim.

Böyle sığ düşüncelerin zihnimi doldurması, beni benden tiksindirdi. Ben eskiden böyle değildim. Bir zamanlar, buzun üzerinde kayan penguenleri izlediğimde, hayata dair ne kadar güzel ve hoş duygu varsa uyanırdı zihnimde. O zamanlar, Beril’in yanımda olduğu zamanlardı. Şimdiyse, benim için buzun üzerinde kayan penguenler... Sadece buzun üzerinde kayan penguenlerdi. Eline çivili sopa alıp da kutuplarda fokların peşinde koşanlar ne hissederse onu hissediyordum.

Önemi yok diye düşündüm, zira Beril yanımda yoktu; yanımda Aynur vardı, kendisine elbise bakmaya gidiyorduk.

“Şuna bak, ne şeker!” dedi kompresörün üzerindeki kuşu fark ettiğinde.

“Öyle şeker durduğuna bakma, taklacının tekidir,” dedim.

•••

Kim olduğunu tam olarak söylemişti de aklımda tutamadım; sonuç olarak çok sevdiği biri evleniyordu. Düğününde giymek için de abiye alması gerekiyordu. Hala niye onca kız arkadaşından birini değil de beni peşine takmıştı anlamıyordum. Ben ne anlardım abiyeden? Bütün bunları, aradığında ona söylemiştim ama kızlar elbise denediğinde çok acımasız yorumlar yapıyormuş, o yüzden onlarla alışverişe çıkmayı sevmiyormuş. Kızlar keşke bir tek elbise provasında acımasız yorumlar yapsa diye geçirdim içimden.

Girdiğimiz kaçıncı mağazaydı, Aynur’un denediği kaçıncı abiyeydi bilemiyorum ama pasifliğimden şikâyet etmeye, beni peşinde sürüklediği için dert yanıp su kaynatmaya başlamıştı. Zira giydiği her elbiseye güzel diye başımı sallıyordum, arabada konsolun üstünde sürekli kafa sallayan biblolara benziyordum. Gönlü olsun diye bir iki kelam edeyim bari dedim.

“Siyah renge ne dersiniz?” diye sordu tezgâhtar kız, Aynur’a.

“Yok ya, ne siyahı, cenazeye gider gibi,” dedim, demez olaydım.

“Doğru, cenazeye de abiyeyle gidiliyor zaten,” diyerek lafı yapıştırdı tezgâhtar kız. Taşı gediğine oturtmanın müthiş özgüveniyle, önümden yürüyüp uzaklaştı. Zehir gibi bir duygu yerleşmişti içime. Alice’in ufalmak için aldığı ilaç, kulak damlası şeklinde zerk edilmişti bünyeme.

•••

Oradan çıkıp, başka bir yere gittik, sonra başka bir yere; sonra başka başka yerlere. Hedef hep aynıydı: Abiye. Kim bir işin peşinde bu kadar koşarsa zalimleşebilirdi ama acımasızca yorumda bulunmak işi daha da uzatacağından, Aynur’un denediği elbiseler hakkında eğer elbise çok çirkin değilse, güzel yorumlar yapıyordum. Pembeyle bej arası acayip bir renkte çok kötü bir abiye denediğinde tam onu geri gönderiyordum ki tezgâhtar herif, Aynur’un fiziğinin düzgünlüğünü bu elbisenin ne kadar iyi yansıttığını, elbisenin kendisine ne kadar yakıştığını anlatmaya başladı. Çok sinirlendim, herif düpedüz yalan söylüyordu. Hemen gittim, elbisenin etiketine baktım ve yalanın sebebini anladım.

Herif yanımda durmuş konuşuyordu; Aynur’un çok etkilendiğini, tufaya gelip elbiseyi alacağını seziyordum. Müdahale etmem kaçınılmaz olmuştu. Beril olsaydı ya da Beril yanımda olsaydı, hemen kendi yorumlarımızla adamı bastırıp susturur, Aynur’u soyunma kabinine geri yollardık. Ama Beril yanımda yoktu, ellerim bomboştu. Böyle olmasına dayanamadım ve tezgahtara bir yumruk salladım.

Yumruğum adamı ıskaladığından, toplama işlemindeki sıfır kadar etkisiz kaldı. Büyük bir savaşçı değildim. Herif de kendisine saldırıldığında karşılık vermeyecek kadar yüce gönüllü değildi. Önümden vızır vızır bir kaç görüntü geçti.

•••

Gözümü açtığımda Aynur’un dairesindeydim. Taksiciyle beraber beni nasıl yukarı taşıdıklarını anlattı. Yattığım yerden biraz doğruldum. Gözlerim kanlı ve yaşlıydı. Sovyetler döneminden kalma bir bina, bir harabeydim. Sovyetler yıkılmıştı ama ben hala orada öyle amaçsızca dikilip duruyordum.

Tezgâhtar kızdan yediğim lafın ardından bünyeme karışan o zehir gibi duygu, tezgâhtar adamdan yediğim dayağın ardından tesirini arttırmıştı. Saçma şeyler yaptığı için küçük düşüp insanlardan uzaklaşan, kendisini yalnızlığa iten birinin utancını yaşıyordum.

“Sana elbise bile bulamadık,” dedim. Dudaklarım, kesilen kurbanlık bir koyunun çırpınan ayakları gibi istemsizce kasılıyordu.

“Boş ver, şimdi bunları düşünme,” dedi. Gözyaşlarına boğulup, boynuna sarıldım. Gününü mahvetmiş, kendimle beraber onu da küçük duruma düşürmüştüm. Pişman ve üzgün olduğumu, kendimden utandığımı söyledim. “Üzülmene gerek yok,” dedi. “Sadece sıkıntılı bir dönemden geçiyorsun, bunu da atlatacaksın.”

Beni o an dünyada bir tek Aynur’un anladığını hissettim ama başımı kaldırdığımda Aynur’un omzunun üstünden salon kapısının üzerine asılmış abiyeyi gördüm. Almaması için uğruna birine saldırıp, dayak yediğim elbiseyi almıştı. Karşımda durmuş sadece böyle bir durumda söylenmesi gereken en doğru şey neyse, onu söylüyordu. O zehirli duygu göğüs kafesime demir attı. Keşke Beril yanımda olsaydı, diye geçirdim içimden, o zaman bunların hiçbiri olmazdı. Ama Beril yanımda yoktu, bunların hepsi oldu.



birgun.net





Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  günün öyküsü.jpg
Görüntüleme: 428
Büyüklüğü:  60,0 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #95  
Alt 25-07-2017, 23:03
aysun colak aysun colak isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 2.336
Standart


Noel Anne


‘’Yeni yıldan bir dilek dileyin, çuvaldan da bir hediye seçin bakalım.’’ Meğer beyamca Noel Baba'ymış da yolu bizim viraneye düşmüş. Veletler oyuncak araba, Cesim ototeyp istedi, ben böyle çocuk görmedim. Şanzıman isteseydin be oğlum. Cavit muz diye tutturdu, aç p.zevenk. Kızlar bebekler, elbiseler... Selin mavi krampon istiyor, vidalısından. Döndü bana ‘’Sen ne istiyorsun bakalım?’’ ‘’Benim hikâyem yok, bir hikâyem olsun istiyorum’’ dedim.



Gece vakti çatıdan sesler geliyor rüzgâr desen ıslığıyla gelir, daha vakti var. Kedinin de var mı ki böyle besilisi, kiremit çıtırdatanı. Yukarıda ne oluyor bilmem ama aşağıda bir düzine yetim birbirimize sokulmuş yatıyoruz. Ulan öksüz kedi değiliz ama bizim de anamız yok. Kimse kalkmak da istemiyor etrafı kolaçan etmeye. Kırık camları kapattığımız naylonlar rüzgârdan açık denizde şişmiş yelken gibi patlıyor, inip şişiyor. Eğer bir ülke kursak bayrağımız dalgalanan naylondur. Bacadan güm diye bir adam indi. Kostümü allı beyazlı, gül yüzlü bir ihtiyar. Sırtında da kocaman çuval. Üst baş pas içinde, sakalına göğsüne kurum yapışmış. Halbuki kapıdan da girebilirdi, eskiden yani. Konağımızda cin var, peri var, kapı yok. Cesim açtı emaneti duvar dibinde usuldan sokuluyor, eyvah işleyecek amcaya. Dur ulan ne yapıyorsun ayı oğlu ayı! Bak bakalım kim o? Ben bağırınca Cesim şöyle bir durdu, dikkatli baktı. Gözlerini kıstı açtı, aa dedi, pehlivan. Yok ulen astronot!

‘’Yeni yıldan bir dilek dileyin, çuvaldan da bir hediye seçin bakalım.’’ Meğer beyamca Noel Baba'ymış da yolu bizim viraneye düşmüş. Veletler oyuncak araba, Cesim ototeyp istedi, ben böyle çocuk görmedim. Şanzıman isteseydin be oğlum. Cavit muz diye tutturdu, aç p.zevenk. Kızlar bebekler, elbiseler... Selin mavi krampon istiyor, vidalısından. Döndü bana ‘’Sen ne istiyorsun bakalım?’’ ‘’Benim hikâyem yok, bir hikayem olsun istiyorum’’ dedim.

Beyamca gözlerini öne düşürüp şöyle bir sakalını kaşıdı, öyleyse gel benimle dedi. Nereye gidiyordum, niye gidiyordum hiç hesap etmeden peşinden gittim. Daha önce abilerden duymuştum çünkü, gidenler hesapsız gitmişti. Hesapsız gidenlerden de kimseye zarar gelmemişti. Sokak lambasının altında dört geyikli pırıl pırıl bir uçan kızak. Geyiklerin boynuzları tarihi çay bahçelerindeki asırlık çınarlara benziyor her dalında bir aile yaşar. Geyiklerin bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum. Gerçi daha önce hiç görmüş müydüm ya neyse. Babacım dedim yanlış anlamazsan sana bir şey soracağım. Niye kapıdan değil de bacadan giriyorsunuz?

‘’Oğlum’’ dedi, ‘İnsanların kapıları ve kalpleri dışarıya kapalıdır. Bizim de herkes için ancak bir anahtarımız var. Yani, kalbe girmek için bacayı zorluyoruz.’’

Önceleri yükseklik korkuları, hızla alınmış manevralarla gelen mide bulantıları, savrulmalarla geçti yıllar. ilkimlere ve rüzgarlara zamanla alıştım. Fakat bazen sıcak ülkelerde de olsak bir üşüme geliyor saatlerce geçmiyordu. Sonraları tecrübe edindikçe sonbaharda yaprak gibi salındım havalarda. Baba daha çuvalı çözmeden tüm binanın hediyesini dağıtıyorum. O gelenekçi olduğu için illa bacayı zorluyor, ben cam çerçeve açık ne varsa giriyordum. E tabi arada maymuncuk kullandığım da olmuştur. Baba eski hanlarındaki terziler gibi işini geç ama eksiksiz yapıyor. İşimiz bize mektup yazan çocuklara hediyelerini dağıtmak diyor da başka bir şey demiyor. Baba aslen Antalya’nın köylerinden. Bu nedenle yaz akşamları esen meltemler gibi ılık, güleç bir adam. Kimi zaman doğduğu evden, uçsuz bucaksız denizlerden ve gür ormanlardan bahsediyor. Denizi içip bitiremediler ama ormanların yarısını yediler be baba. İşin güç taraflarından biri de sadece süt içip kurabiye yemek. O kadar mesai yapıyoruz midemize doğru düzgün giden bir şey yok. Ben babaya göre biraz yenilikçiyim eve girmişken prizde unutulmuş ütünün fişini de çektim, borcamdan sarma da arakladım. Koltukta uyuya da kalmışımdır baba diğer evlerin hediyelerini dağıtırken. Neticede bizler insanlara iyilik yapan insanlarız. Baba artık bazı yılbaşlarında dizginleri bana veriyor, geriye yaslanıp keyifle izliyordu heyecanımı. Kimi zaman köpek sürüleriyle yarıştım akşamları, kimi zaman yırtıcı kuşlarla dövüştüm, kimi leylek sürüsüne karıştım. Geçen yıllarla beraber üşüme krizlerim sıklaştı, kaskatı kesilmeye başladım. Baba iyice yaşlandı, uçmak şöyle dursun yürümeye zorlanıyor. ‘’Artık eve dönmeliyim, bundan sonra yalnız devam edeceksin,’’ dedi. O gece ilk kez yılbaşı olmadan uçtuk. Kentleri arkamızda bırakıp heybetli ormanlardan, ulu dağlardan geçtik. Işıklar ve sesler geride kalmıştı.

Ormanın içinde duru bir göl kıyısında iki katlı, tahta bir evin bahçesine indik. Baba geyikleri kızaklardan çözdü. Geyikler ilk kez dizginsiz koştu gökyüzünde, göğe bu kadar hızlı turmanabildiklerini ilk kez görüyordum. İlk kez birbirleriyle boynuz tokuşturup oynadılar. Kapıdan babanın yaşlarında gördüğünde burnuna fesleğen kokuları gelen bir kadın çıktı. Uzun yıllar görüşmemiş insanlar gibi birbirlerinin yüzüne bakıp tanıdık bir ifade aradılar. Meğer en başından beri noel Anne de varmış. Noel Baba, ona mektup yazan çocuklara hediyelerini dağıtırken, noel anne yazamayanlara dağıtıyormuş. Noel Baba hediyeleri bacadan girip dağıtırken, noel anne bir bacası olmayanlara dağıtıyormuş. Noel Anne ömrü boyunca konuşmayanlarla, dilemeyenlerle, görünmeyenlerle birlikte olduğundan kendi de konuşmuyor, görünmüyornuş. Bunu öğrenine tuhaf bir mahçubiyet kapladı yüzümü. Bu nasıl olurdu ve nasıl olurdu da yıllarca bilinmezdi. Şidddetli bir üşüme nöbeti başladı. Gözlerim yarı baygın kapandı, kapanıyor. Anamın ve babamın dizlerine yattım, içimde yılkı atları bozkırlarlarda koşuyor, uyudum. Uyuduğumda maddenin etkisi geçmiş aslında uyanmıştım. Rüzgâr naylon pencerelerimizi dövüyor, çocuklar tastamam koyun koyuna yatıyordu. Artık noel baba yoktu ama bir hikâyem vardı.


Can Binali Aydın
canbinaliay@gmail.com
birgun.net





Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  günün öyküsü.jpg
Görüntüleme: 277
Büyüklüğü:  83,1 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #96  
Alt 31-07-2017, 22:30
admin admin isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 1.806
Standart


Güvercinler, aşıklardan kalanları didikliyor, bir rüzgâr çıngırağı fırfır dönüyor. Sahilde akşamdır artık. Sabah yine yerlerde izmaritler, şişeler, çekirdek dağları... Beyhude aklım hep genç kalmış şairlere gidip geliyor





Rüzgâr çıngırağı
Deniz Doğan


Bir rüzgâr çıngırağı duydum. Duyunca tutmayın beni. Ak Balıkçıl’a benzer şu yelkenliden mi geldi? Balıkçılar kalafata çekmiş tokmaklayıp duruyorlardı dibini. Daha raspası yapılacak da boyası çekilecek. Sonra yelken bezi iki direk üstüne gerilecek. Burnu köpüklere bata çıka giderken kayıverecek gözlerimden: Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış/ Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi. *



Duymuyorum artık çıngırak sesini. Çörçıl’in barakasını -niye Çörçıl- geçtim. Geçilir n’olacak. Bakma öyle manzaraya hakim oluşuna; ne ağlar atılmış boş çekilmiştir. O barakaya çakılı kıpkızıl harfler de sönüp gitmiş.

Gölgesi geniş bir ağaç buldum. İsmini bilmediğime yandığım ağaç. Çıkardım ayakkabıları, nemli çimde bir ot kokusu arandım. Tepede güneş cayır cayır. Deniz, acı yeşile kesmese paçayı bile kıvırmam salarım ayakları suya.

Rüzgâr kesilince bir şair çıktı geldi. Dedim ki, yaşarken bu kadar çok bilmezlerdi seni. Alfabende kuş isimleri, aklınsıra simli kartpostallar, yüzü cama yaslı kadınlar... Suratı dikenli çiçekçiye “Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım?” ** der, nanik yapardın.

Yaşasan! Albino bir tavus kuşuydun sen, diklendin mi bembeyaz diklenirdin. Çirkin ayakların olurmuş. Hah! Benzebize/ bizebenze korosuna bi dalardın ki o ayaklarınla. Gör de duyma, duy da bilme! Badem gözlü olmuşsun herkes seviyor şimdilerde seni.

Sahili vermişler bize. Biz; hayta güvercinler, uyuz köpekler, bir temizlik işçisi, üç beş âşık... Köşede, tahtası kırık bir bank, üstünde bir battaniye, bir köşeli yastık. Yerlerde gazoz kapakları, öbek öbek çerez kabukları, izmaritler... Ne akşammış be!

Bu, beti benzi atmış battaniyenin sahibi gece gelir mi? Bir Mülteci midir, bir Berduş, bir Haymatlos mu? Gelir de güneşi batıran aşıklara, denize karşı tıkınışımıza bakar mı? Toksa toktur, açsa aç. İyice yıldızlar üşüşür, ortalık çekilir. Çeker battaniyeyi kafasına, dolar sıska gövdesini içine. Şehir ona küs, o şehre. Işıklar koyulaşır rüzgâr sertleşir, sarılır yastığına. Kokusuna aşık köpekle koyun koyuna bir uyurlar ki, sabah heryer kütürüm.

Temizlik işçisi bitiremiyor çimlerdeki izmaritleri, hırç hırç diye ses çıkıyor süpürgeden. Göz göze gelince başka yöne bakıyorum. Bir an duruyor. Turuncu tişörtün içinde hınca hınç bir esmerlik. Şimdi süpürgeyle üzerime yürüyüp saydıracak : Adam mı yiyoruz lan? Ne kaçırıyorsun bakışlarını.

Neyse ki telefonuymuş aklına gelen. Koca bir ekran çıkarıyor cebinden, bir iki kaydırıp atıyor sonra cebe. Elde süpürge yine hırç hırç...

Okaliptus ağaçlarının gövdeleri delik deşik. Bir asker yazmış, şafak doğan güneş. Oklu Kirpi olmuş koca koca kalpler, bir ayrılığa şerh düşmeler, unutma beniler...

Bir kovboy yanaşıyor kıyıya, oğlunun biricik kovboyu. Haline bakılırsa deniz atı tutacak. Elindeki misina değil yağlı bir urgan.

Onun hayran bakışları altında sallıyor kurşunu. Gittikçe hızlanıyor. Çekil oğlum diyor, değmesin. Fırdönüyor olta. On kulaç var yok, gidip buluyor yerini. Şimdi tek ayak geride alesta bekliyor. Vay be! Ne kadar da uzağa attın öyle baba diyor oğlu. Hahha ne sandın oğlum. Asıl, eskiden görecektin sen beni. Beş dakika geçmiyor mızıldanıyor oğlan. Babba yakaladın mı? Yok. Balıklar güler mi babba? Olur mu öyle şey oğlum. Peki geceleri uykuları gelir mi? Gelmez. Ne yakalayacaksın şimdi? Ne çıkarsa. Balıkların gözlerine su kaçmaz mı? Kaçmaz. Burda köpek balığı yaşar mı? Yaşamaz. Tükürdü denize kovboy. Hızla çekmeye başladı oltayı. Burda malık balık yok oğlum dedi. Neden ama dedi oğlu. Baksana! Baktılar. Ne gördüyse oğlan, gerçekten de yokmuş baba dedi.

Saçları rüzgârda iki kız, denize sırtını dönmüş otura kalka fotoğraf çekiyorlar. Bir ayak önde, gözler hülyalı, dudaklar üçyüzotuzüç. Kızın sırt döndüğü denizin ucunda bir inşaat, inşaata bir kat daha çıkıyor işçiler. Fonda beton mikseri, dönen vinç.

Bimekân sevgililer sokuldukça sokuluyorlar birbirine. Kız şöyle etrafı kolaçan ediyor. Sonra yine... Deniyorlar, öpüşünce yerçekimi unutulur mu?

Bir rüzgâr hışımla dalıyor ortalığa. Kız, afili bir şamar aşkediyor çocuğa. Basıp gidiyor çocuk.



Temizlik işçisi, battaniyeyi dertop edip attı. Sahibini beklemekten yılmış köpekle burun buruna geliyoruz. Kaçırma diyor bakışlarını. Şimdi havlayacak derken gömüyor başını çimlere, kesik kesik inip kalkıyor karnı.

Güvercinler, aşıklardan kalanları didikliyor, bir rüzgâr çıngırağı fırfır dönüyor.

Sahilde akşamdır artık.

Sabah yine yerlerde izmaritler, şişeler, çekirdek dağları...

Beyhude aklım hep genç kalmış şairlere gidip geliyor.


* Gözlerin, Bir Livaneli şarkısı
** Bir Didem Madak şiiri


birgun.net




Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  günün öyküsü.jpg
Görüntüleme: 255
Büyüklüğü:  62,5 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
  #97  
Alt 22-12-2017, 15:25
admin admin isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 1.806
Standart

Adı Leyla.



Leyla ismini ben buldum.

Önce Leyla vardı, yani ben ona Leyla dememişken bile vardı. Bir gün karşımdayken ismini de buluvermiştim.

“Aa, Leyla olsun,” dedim.

Annem de, “Peki,” dedi.

Önce kendisi olan Leyla geldi sonra ismiyle Leyla oldu.

“Leyla’cım gel yanıma. Öpeyim seni mis kokan alnından. Karnın mı acıktı?”

İnanamadığım şeyler oldu şu hayatta. Mesela ben doğmadan önce Leyla yokmuş. Yani ben ondan önce gelmişim bu dünyaya. Annemle babam yer sofrasında yemek yerken camı tıklatmışım. Babam da perdeyi açmış.

“Hey hanım koş. Dünya güzeli bir kızımız oluyor galiba,” demiş.


Ben böyle doğmuşum işte. Annemin anlattığına göre ufacıkmışım. Babam neler anlattı kulağıma eğilip, bilmiyorum çünkü ben daha emeklemeden babamı alıp yüksek duvarlı, pencereleri olmayan bir binaya götürmüşler. Yılda iki defa annemle gidiyoruz o büyük eve. Babamı bekliyoruz. O geliyor. Camın arkasından görüyorum babamı. Her defasında yüzünü yeniden hatırlıyorum.
“Sabır,” diyor bana.

Yeterince beklersem babam bana sarılırmış bir gün.

Dönüşte ben de Leyla’ya sarılıyorum.

İşte ben doğmuşum sonra Leyla doğmuş galiba çünkü ben büyüğüm. Kediler evin çocuklarından küçük olurmuş. Annem öyle diyor.

Ben zeytin zamanı doğmuşum. Annem zeytinleri toplayıp Gazze’ye dönmüş. Babama, “Galiba bebek geliyor,” demiş. Babam da limana gidip denize taş atmış saatlerce. “İnşallah kızım olur,” diye dua etmiş durmadan. Sonra ben camı tıklatıp girmişim eve işte.

Bütün bunlar olup bittikten sonra, babam evden uzaktayken, biz babamı yılda iki defa görüyorken Leyla aniden çıkageldi.
Yolun karşısında oynuyordum. Arabaların altında onu gördüm. Sarman kuyruğunu altına almış bana öylece bakıyordu. Her yerde askerler vardı; bize evimize gitmemizi söylüyorlardı.

“Gel gidelim,” dedim.

Leyla geldi. Kucağıma aldım onu. Herkes gibi ben de koşa koşa eve vardım.

Yer soframıza sardım onu, annem görür de kızar diye. Yemek zamanı annem sofrayı serince Leyla çıktı ortaya.

“Ay bu ne” diye çığlık attı annem.

Ben de o zaman, “Ona Leyla diyelim anne. Çok güzel değil mi,” dedim.

İşte Leyla’nın isminin öyküsü böyle oldu. Şu hayatta insanın başına hep ilginç şeyler geliyor. Kedilerin de öyle oluyor galiba.
Bir gece, annemin koynunda uyumak üzereydim. Annem, “Bu kediye Leyla ismini vermeseydin keşke,” dedi.
“Neden?” dedim.

“Çünkü Leyla bizim sevdiğimiz bir insanın ismidir,” dedi.

“Leyla da bizim sevdiğimiz kedidir ama,” dedim.

Annem iç çekip “Leyla yiğit kadındır hem,” dedi.

Yiğit ne demek bilmiyorum. O yüzden yanıt vermedim.

Gece üstüm açılmış. Sırtım üşüyünce uyandım. Leyla koşarak geldi, üzerime yattı hemen.

Annemi öperek uyandırdım.

“Anne Leyla bence yiğit kedidir,” dedim.

Annem Leyla’yı aramıza aldı. Örtüyü üzerimize çekti.

Leyla mırıl mırıl bir kedi işte.


Ahmet Büke - Yazar, Senarist
birgun.net





Alıntı ile Cevapla
  #98  
Alt 15-02-2018, 23:35
admin admin isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 1.806
Standart

Kayıp Sakal

Duraktaki otobüs ve insan kalabalığı denizi perdelemişti, Deniz Müzesi’ne doğru yürüdü. Rıhtım karanlıktı. Boğaz, solgun ışıklarıyla simli kış gecesi kartpostallarına benziyordu



Kedi şubat ortasında çığlık çığlığaydı. Cemre, eve hapsederek doğasına aykırı bir iş yaptıklarını savunsa da esas mesele hayvanın gırtlağından sökülen feryadın dayanılmaz hâle gelmesiydi. Geceler sonra, çiftleşme çağrısının nağmeleri, aralıksız, kuru bir inlemeye dönmüştü. Cemre’nin canına tak etmiş, uyurgezer bir halde pencereyi açmıştı. Sabah ayakları üşümüş halde uyandığında geceden yalnızca kömür kokusunu hatırlıyordu.

Ev arkadaşı Nurgül, pencereyi açık bulunca evin içinde kediyi aramaya gerek duymadı. Pencereden aşağı, alt katın denizliğinde, zemindeki dükkânın tentesinde pati izlerini görür gibi oldu. “Daha ona bir isim bile vermemiştim,” diye düşündü. Sanki kedinin gidişinin asıl nedeni buymuş gibi hayıflanmıştı.

Cemre hiç önemsemedi, Nurgül’ün üzüntüsüne anlam veremiyordu. Baştan beri kediye ısınamamıştı, evde bakımı zor, hareketli ve büyük bir kediydi. Sevimli de değildi, kendini bir kez olsun okşatmamıştı. Öyle, insanın yüzüne bakıp duruyordu, dakikalarca gözünü kırpmadan. Cemre başını çevirdiğinde o hâlâ bakmaya devam ediyordu.

“Nurgül bi' gelsene.”
“Ne oldu canım.”
“Bakıyor mu bana hâlâ.”
Nurgül, bir kediye, bir Cemre’ye baktı.
“Ne olmuş ki.”
“Bilmiyorum, bir tuhaf değil mi. Galiba beni sevmiyor.”

Hayvanın garip bakışları, devamlı hareket hali, salondan mutfağa, odadan banyoya umursamaz yürüyüşü, holde eşelenişi, tezgâhta yiyecek bir şeyler hazırlarlarken buzdolabının tepesinde çöreklenip olan biteni izleyişi canını sıksa da, Cemre, birkaç gün içinde evin yeni sakinine alışmıştı. Ta ki şubat ayında gelen erken bahar, kediyi çılgına çevirene kadar.
Doğası bunu gerektiriyor, benim suçum değil, diye düşündü Cemre. Biraz müzik dinleyip kafasını dağıtmak istedi ama pencereyi açık bıraktığı için Nurgül’ün kabahati onda görmesine, küsmesine takılmıştı bir kere. Arkadaşının, ders çalışıyorum, müziğin sesini kıs demek için dahi onunla konuşmamakta kararlı olduğunu anlayınca şarkıyı kapattı. Şarkı susunca evin huzursuz uğultusuyla baş başa kaldı. Kedi gidip feryadını da yanında götürdüğünden beri evdeki eşyaların sesleri yükselmişti. Saat tik-taklıyor, su ısıtıcısı homurdanıyor, kapılar gıcırdıyordu. Nurgül’ün kurşun kalem cızırtısını dahi duyuyordu Cemre. En çok da bu cızırtı canını sıkıyordu. Nurgül’ün şıkları karalayan kalemi, sanki Cemre’nin hiç ders çalışmadığı için KPSS’den yeterli puan alamadığını, atanamayıp memlekete, ailesinin yanına döneceğini bildiren bir mektup karalıyordu. Şimdi bir de sınavı, okunacak saçma sapan kitapları, çözülecek yığınla testi düşünmek istemiyordu Cemre, hava almak için dışarı çıkmaya karar verdi.

Çarşının akşam kalabalığına karışmadan, Barbaros’tan sahile inerken gözü ister istemez çöp konteynerlerinin çevresinde, kasap köşelerindeydi. Kaldırımda önüne çıkan yavru kediye eğilmiş kızın yapmacık sözlerine takıldı: “N’apıyosun sen burda, ha, n’apıyosun.”

Duraktaki otobüs ve insan kalabalığı denizi perdelemişti, Deniz Müzesi’ne doğru yürüdü. Rıhtım karanlıktı. Boğaz, solgun ışıklarıyla simli kış gecesi kartpostallarına benziyordu. Cemre saatine baktı, caddeye yöneldi ama ne yapacağına karar veremedi. Eve dönmek de dışarıda dolaşmak da birdi yapacak bir şey, konuşacak kimse olmayınca. Bir yerde oturur, kahve içerim, dergileri karıştırırım, dedi kendi kendine. Yeşil ışığı beklerken karşıdaki çöp konteynerinin yanında kediyi gördü. Yalnız başına duruyor gibiydi başta, konteynerden karton kutular çıkaran adamı takip etmeye başladı sonra. Adam çuvaldan yapılma arabasını çekerken kedi de bir iki adım gerisinde onu izliyordu. Evde bir dakika yerinde durmayan hayvanın bu denli ehlileşmesine şaşırmıştı. Adam caddenin karşısındaki konteynerlerden kartonları çıkarıp arabasına doldururken kedi usulca etrafında dolaşıyordu. Cemre sahil tarafında telefonuyla ilgilenirmiş gibi rol keserek yeniden yürümelerini bekliyordu, böyle böyle Kazancı Yokuşu’nun başına kadar onları takip etti. Adam son kartonları arabaya sığdırabilmek için çuvalın tepesine çıkıp ayaklarıyla bastırdı, araba tıka basa dolmuş, adamın hareketleri dükkânı kapama vakti gelen bir esnafınki gibi ağırlaşmıştı. Birazdan, kedi ile birlikte bir otoparkın içine girdiler. Park etmiş arabaların gerisinde bir baraka görünüyordu. Cemre, sokağın karşısındaki kahvede bir tabureye çöktü. Kediyi alıp eve götürebilse Nurgül ne sevinirdi ama. Nasıl alacaktı, nasıl konuşacaktı adamla. Yalnız başına barakaya gidemezdi.

Kahveciye anlatsa yanında gelir miydi; adama baktı, çay kazanının arkasında işinde gücünde, başka derdin mi yok ablacım ifadesi buharlar içindeki yüzünden okunuyordu. Çay parasını tabağa bırakıp çıktı. Dışarıda yürümek de açmamıştı içini. Evden hiç çıkmamış, çay bardağını mutfağa bırakmış, holden odasına yürüyormuş gibi Kazancı’dan meydana tırmandı. Dolmuş sırasına girdi. Belki dolmuşun içindeki loşluktan belki de sıkışık düzen oturmaktan Cemre’nin içi bir tuhaf oldu, yanında oturan kızın omzuna yaslanası geldi.

Olan biteni Nurgül’e anlatmak istiyordu, dinlemese de anlatacaktı. Kedinin halini söyleyince, “Ne güzel,” dedi Nurgül, renkli bir kâğıda rüzgâr gülü çizmekle meşguldü, “sevindim onun adına,” diye ekledi. Cemre, anlattıklarına tepkisiz kalmasına, hâlâ soğuk davranmasına içerledi.

“Nurgül, neden böyle yapıyorsun. Bana inanmıyor musun?”

“İnanıyorum canım, neden inanmayayım?”

Nurgül, sekiz köşeli rüzgâr gülünü bitirmişti, şimdi rüzgârların isimlerine geçmişti.

“Hadi gidelim gözlerinle gör. Bak, yarım saat sürmez. Hem kediyi merak etmiyor musun.”

“Yok. Hikâyeni bozmak istemem.”

“Gerçek ya, gel göreceksin.”

“Gerçekse hiç anlamlı değil. Kedinin mutlu olduğu, kâğıt toplayıcısının akşam iyi kötü barakasına gittiği hikâyeyi tercih ederim, fazlası inandırıcı gelmez bana.” Yeşilçam’ın iyimser karakterlerine özgü kabullenici bir gülümseyişle söyledi bunları Nurgül. Söyledikleri hoşuna gitmese de tavrı Cemre’yi güldürmüştü.

“Pis,” dedi Cemre, bir an ciddileşerek konuyu değiştirdi, “Nurgül bir daha bana küsme olur mu.”
“Olur,” dedi Nurgül, dikkati elindeki kâğıttaydı hâlâ. Cemre, kolunu çimdikleyip kâğıdı elinden aldı.
“Bu ne be,” dedi.

“Rüzgâr isimlerinin kısaltması, Kayıp Sakal, Karayel, Yıldız, Poyraz, Samyeli, Kıble, Lodos.”

“Ne saçma, kim bulmuş bunu, kitapta mı yazıyor yoksa?”

“Aman ne olacak, test kitabı işte,” dedi Nurgül, “Kayıp Sakal,” diye mırıldandı, Belgin Doruk edasıyla devam etti, “kediye vereceğim ismi buldum işte.” İki günlük suskunluk onun da canını sıkmıştı belli ki, yoksa bu kadar şakaya vurmazdı.
“Bravo hanımım,” dedi konak kâhyasının kalın sesiyle Cemre, görünmez bir hasır şapkayı sıkıca tutar gibi iki elini kucağında birleştirmişti.


Ömer Arslan
birgun.net





Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  günün öyküsü.jpg
Görüntüleme: 252
Büyüklüğü:  31,5 KB (Kilobyte)  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 11:41


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum