Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Günün Öyküsü

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #11  
Alt 17-08-2009, 15:47
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

Duvar

Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? Bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kurşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

Fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. Surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. Uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı.

Ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. Sanki hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. Buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.

Yalnız kır saçlı bir mahpus bana hapishaneye ilk geldiği günlere ait bir vaka anlattı. Belki bunu ona sıkılmadan anlattıran, içeriden ziyade dışarıya ait olmasıydı. Bu, yarı kalmış bir firar hikâyesiydi.

Yalnız daha evvel hapishanenin duvarlarından bahsedelim:

Avlunun dört tarafını çeviren surlar kara tarafında kalın ve birbiri arkasına birkaç tane idiler. Bir zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların dolaştığı bu bahçede asırlarca önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi dinleyerek, dolaşırlarmış. Bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de düşmandan korumak için yapılmış.

Şimdi yer yer çöken ve üzerlerinde biten bin türlü ot altında taşları görünmez olan bu duvarların garp köşesindeki kısmının yıktırılmasına başlanmıştı. Buraya yeni münferit (*) daireler yaptırılacağı söyleniyordu.

Bir gün yukarıda söylediğim kır saçlı mahpusla birlikte bu yıktırılan duvarı seyrediyor, kazmayı vurdukça parça parça aşağı dökülen harçlara bakıyorduk. Sekiz metre kadar geniş olan surun yıktırılması epey uzun sürüyordu ve dış bahçenin bu tarafına gelmelerine müsaade olunan emniyetli yahut eski mahpuslar, uzun seneler içinde pek bol olarak görülmeyen bu "eğlenceyi" sabahtan akşama kadar oturup seyrediyorlardı.

Duvar yarı yarıya yıkılmıştı ki, benim yanımda sesini çıkarmadan duran kır saçlı mahpus yavaşça kulağıma eğildi:

"Bir zamanlar ben bu duvardan kaçacaktım!" dedi.

Merakla yüzüne baktım. O, bahçenin bir kenarındaki kuru ayva ağacına doğru yürüdü. Yan yana çömeldik, gözlerini parça parça aşağı düşen duvardan ayırmadan anlattı:

"Dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde bu duvarların dibinde ahşap dükkanlar vardı. Bazı mahpuslar orada marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları işleri dışarıdaki komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda sattırırlardı. Biz de, cürüm arkadaşımla birlikte, evimizden beş on kuruş getirterek şu şimdi yıkılan duvarın önündeki bir dükkânda çalışmaya başladık. Sessiz insanlar olduğumuz için müdür bizi koruyordu. Biz de kârımızdan ona üç beş kuruş ayırıyorduk. Fakat ne bu iş, ne de kazanç bize dışarısını unutturamıyordu. Düşün! İkimiz de yirmi iki yaşındaydık. Dışarıda ele avuca sığar şey değildik. Bir orospu kadın yüzünden vukuat yapıp içeri düştüğümüz zaman, burada birkaç günden fazla kalacağımızı aklımız kesmiyordu. Fakat cezamız tasdik olup on beş sene yüklendikten sonra aklımız başımıza geldi. Daha doğusu aklımız başımızdan gitti. Ama ne yaparsın? Dört taraf dört duvar. Belki af çıkar; cezasını sonuna kadar yatan kaç kişi var ki?..diye kendimizi avutmaya çalıştık.

Bir gün dükkânın bir köşesinde tutkal kaynatıyorduk. Çanağın altına sürdüğüm odun, duvarın taşına çarptı. Bana, taş yerinden oynar gibi geldi. Hemen ateşi ve çanağı oradan kaldırdım, taşın soğumasını beklemeden yapıştım. Azıcık kireç döküldükten sonra, koca bir tepsi ekmeği kadar büyük olan taş yere düştü. Eğilerek içeri baktım. Gözlerime inanamayacaktım: Uzakta, ta ileride, dar bir ışık görünüyordu. Hemen arkadaşımı çağırdım. O da yere yatarak bakmaya başladı. Sonra bana dönüp:

'Bu delikten dışarı çıkmak zor olmasa gerek, hemen kaçalım!' dedi.

Ben kendisine 'düşünelim' diye cevap verdim. Acemilik etmeye gelmezdi. Akşama kadar iş göremedik, bir içeri, bir dışarı dolaştık.

Bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda kalmak mümkündü. Gardiyan, koğuş yoklamasında bizi mevcut gösterirdi. O akşam düdük çalıp herkes koğuşlarına giderken Arap gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar sıkıştırdık. O da: 'Hapishaneden banker olup çıkacaksınız ellâlem!' diye yarenlik ederek gitti. Gece oluncaya kadar ceviz takozlarını keserle yontup sözüm ona sedefli nalın yaparak vakit geçirdik.

Yatsıdan sonra lambayı köşeye çekerek taşı oradan aldım, arkadaş pencereden nöbetçi gardiyanı gözlüyordu. Kâfir Arap her sefer esrarı çekince bir köşede uyur kalırdı ama, bu sefer domuzuna dolaşacağı tutmuştu. Ben delikten içeri süzüldüm. Gözüm öbür baştaki delikteydi. Ay ışığı olmadığı için orası şimdi koyu yeşil bir fener gibi parlıyordu. Biraz daha sürünerek ilerledim. Sırtım taşlara dokunuyor, enseme kireçler dökülüyordu. İki adam boyu kadar gittikten sonra birden ferahladım. Elimle iki yanımı, üstümü yoklayınca geniş bir yerde olduğumu anladım, yine yoklaya yoklaya doğruldum.

Burası üç adım eninde, üç adım boyunda bir yerdi. Başımı eğerek ayakta durabiliyordum. Duvara dayanarak solumaya başladım. Sürünürken oldukça yorulmuştum. Böylece biraz bekledikten sonra dükkân tarafında bir patırtı oldu ve delik karardı. Önce korktum, sonra baktım bizim oğlan geliyor. Sanki bu yerin dibindeki delikte bizi duyacaklarmış gibi, yavaş sesle:

'Arap gardiyan uyudu mu ki?' diye sordum. Yattığı yerde ilerlemeye çalışarak: 'Öyle olmalı, yarım saatten beri dolaşmaz oldu!' dedi. O benden daha zor sürünebiliyordu. Nihayet benim durduğum yere geldi, hemen:

'Burası ne biçim yer?' diye sordu. Sonra ellerini duvarda gezdirerek söylendi:

'Vıyy, her yanlar da yaş!'

Elimle onu aradım, parmaklarıma meşin bir torba dokundu. O zaman ne diye zor zoruna sürüklenebildiğini anladım.

Gündüzün acele ile bu torbayı bulmuş, belli etmemek için yalnız kendi tayınlarımızı içine koyarak saklamıştık. Belki bir gün, iki gün insan yüzü göremeyecektik...

Ben bunu unutmuştun bile, arkadaş unutmamış ve beraber getirmiş. O da biraz dinlendikten sonra: ' Haydi bakalım, dayan!' dedim. Bu sefer o öne düşerek şimdi daha yakına gelen deliğe doğru ilerlemeye başladı. Ben de yere uzanarak arkasından gitmeye hazırlandım. Önümdeki, birdenbire durdu: 'Buradan geçilmez!' dedi. Başı deliğe yaklaştığı için, dışarıda, kalenin üstünde dolaşan candarmanın duymasından korkuyor ve yavaş konuşuyorduk. Sonra, sesi taşların ve kendi elbiselerinin arasında boğulmaktaydı. Ben kalktım; o geri geri sürünerek geldi.

'Delik birdenbire darlaştı. Bir taş duvar var, onu söktürmek lazım. Ondan sonrası yine ferah!' dedi.

O sıkıntılı yolu bir daha geçerek dükkâna döndüm. Bahçeyi bir güzel dinledim: Ne ayak sesi, ne de Arap'ın öksürüğü duyulmuyordu. Lambayı biraz açtım. Sandığın içinden bir keski ile bir çekiç alarak geri döndüm.

Ondan sonra sıra ile deliğe girip çalışmaya başladık. Ses çıkarmamak için çekici hiç kullanmıyor, yalnız keski ile taşın etrafındaki harçları dökmeye, taşı oynatmaya çabalıyorduk. Bizi dışarı atacak olan deliğe yarım adım bile yoktu. 'Bir şu taş düşse!' diyordum.

Gözüm karanlığa alıştığı için dışarısını seçebiliyordum. Karşımda öteki surun taşları vardı. Fakat bu surlar pek harap olduğu için aralarından geçmek kolaydı. Kasabadaki oğlanlar bile kuzularını alıp burada yayarlardı. Bu vakadan son hepsini tamir ettirdiler.

Böylece her birimiz üç dört kere girip çıktık. En son ben girmiştim. Yarım saat kadar uğraştıktan sonra taş, bir sürü sıva ile beraber, önüme yuvarlanıverdi. Sevincimden deli gibi oldum. Arkada sesleri duyan arkadaşım da sabırsızlanıyordu. Ellerimle sımsıkı sarılarak taşı geri getirdim. Onu bir kenara iter itmez deliğe doğru atıldım.

Fakat ben bu işle uğraşırken hiç dışarı doğru göz atmamıştım; deliğe yaklaşınca ne bakayım: Şafak sökmüş bile.

Başımı yavaşça uzattım ve elli adım kadar ötedeki kalede nöbetçi candarmanın gölgesini gördüm.

Tere gömülüvermiştim. Ağır ağır geriye döndüm ve:

'Yazık, kaçamayız!..' dedim.

Arkadaşım evvela güldü ve deliğe kendisi girdi. Fakat biraz sonra o da geldi. Karşı karşıya durduk, artık gözlerimiz birbirimizi seçiyordu.

'Bu akşam geçti, başka bir akşam inşallah!' dedim.

Fakat bu kadar yaklaştıktan, hatta serbestliğin içine böyle aşını uzatıp baktıktan sonra insan geri dönmek pek zor geliyor. Arkadaş başını salladı:

'Başka akşamı falan yok, bu akşam gideriz!' dedi.

'Artık bu akşam kalmadı, bugün diye konuş!'

'Peki, bugün gideriz!'

İlkönce ben de geri dönmeyi ister değildim, fakat bunun lazım olduğunu ona anlatırken onu değil kendimi kandırdım. En sonunda sözlerime o kadar inanmış ve kendimi o kadar korkutmuştum ki: 'Sen istersen git, ben kalırım, candarma kurşunuyla geberecek halim yok!' diye bağırdım, hızla geriye dönüp dükkâna doğru sürünmeye başladım. O arkamdan bağırdı:

'Ülen gitme! Candarmanın gözünü avlar, daha ortalık adamakıllı aydınlanmadan otların arasına sine sine gideriz!' dedi.

Fakat benim yüreğim, kör olası bir korku, bir can korkusu ile öyle yaman atmaya başlamıştı ki, üstümü başımı yırta yırta kendimi dükkâna zor fırlattım ve taşı eski yerıne kapatarak sabahı ve koğuşların açılmasını bekledim.

O gün kuşluk vakti iş meydana çıktı. Gardiyanlar, candarmalar dükkâna doluverdiler. Ben yarı korkudan, yarı şaşkınlıktan aptala dönmüştüm. Taşı çektiler, delik meydana çıktı. Eğilip bakınca öbür baştaki delik, bu sefer kocaman olarak görünüyordu. Yol bomboştu... Bir candarma mavzerini uzatarak iki sıkı attı. Kurşunların karşı surlara vurdukları duyuldu. Hemen, bütün dükkânları boşalttılar. Duvarlar muayene edildi, bizim arkadaşın kaçtığı delik iki yandan ördürüldü ve bir daha böyle dükkân açmak falan yasak edildi.

Ben çok dayak yemedim. Kendim kaçmadığım için hapishane müdürü, karakol kumandanı, hatta müddeiumumi halime acıdılar. Fakat keşke dayaktan öldürselerdi!.."

Kır saçlı mahpus bir müddet sustu. Yarı kapalı gözleri bir hayali kovalıyor gibiydi. Başını bana çevirmeden, küfrediyormuş gibi keskin keskin:

"Ah... ne enayilik ettim!" dedi, "Ne enayilik ettim! Bir candarma kurşunu on beş seneden daha mı kötü sanki? Bir korku yüzünden gençliğimi yok ettim."

"Halbuki o... kim bilir şimdi nerelerdedir? Bir daha buralarda görünmedi. Herhalde uzak bir memlekette, kendisini tanımayanlar arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu... Belki çoluk çocuğa da karışmıştır. İstersem ben de onunla beraber olabilirdim. Fakat bir dakikalık korku... O kahrolası korku..."

Çenesinin adaleleri gerilmişti. Hayatımda kendisini bu kadar istihkar eden, kendisine bu kadar kızan insan görmedim; her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret dudaklarından çıkarak bir tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.

Karşıda ameleler duvarı iyice alçaltmışlardı, ikimiz de ayağa kalkarak o tarafa yürüdük. Tam bu sırada gürültüyle birkaç taşın yuvarlandığı duyuldu.

Ameleler geri fırladılar. Yanımdaki gülümsemeye çalışarak: "O benim söylediğim boşluğa geldiler galiba, duvarın tam orta yerindeki boşluğa... Ben o zamandan beri çok düşündüm, ama bunun ne diye yapıldığını bulamadım. Kim bilir, eski zamanlarda burada duvar içinde yollar, kapılar mı vardı?" dedi.

Ameleler bu sefer taşların düştüğü deliğe yaklaşmışlar, içeri doğru bakıyorlardı. Birkaç taşı daha ellerine alıp bir kenara koyduktan sonra birdenbire, yüzlerinde elle tutulabilecek bir dehşet ifadesiyle, doğruldular...

Etrafta bulunanlar ve bunların arasında kır saçlı mahpusla ben, o tarafa yürüdük; artık bir metreye kadar inmiş olan duvara tırmanarak deliğe yaklaştık. Herkes halka olmuş, ses çıkarmadan, aşağı bakıyordu. Bunları aralayarak biz de sokulduk ve gözlerimizi oraya çevirdik...

Elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli titrediğini hissettim.

Orada, binlerce seneden beri güneş görmemiş olan rutubetli taşların üstünde bembeyaz bir insan iskeleti uzanıyordu.

Çoğu birbirinden ayrılmış olan kemiklerin ayak ucunda bir çift eski kundura, yanıbaşında meşin bir torba vardı.

Başımı kaldırarak yanımdakine baktım. O hâlâ elimi tutuyor ve sinirli sinirli sıkmakta devam ediyordu.

Yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen şaşkın bir hayata sarılış vardı...



Sabahattin Ali





__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 20-08-2009, 10:47
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart

ÇATIŞMA

Çürümeden çok önce, galiba kokuşmadan da evvel, ölümle dirim arasında geçen kavganın sonundaki boşlukta; birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü, sıra sıra dizildikleri, ağızlarını açıp bekleştikleri zamanı; ötekisi ile; sıcacık bir oda ve bir sepet içinde kokmaya, bir kurt yüzünden bozulmaya, delirmeye, canlanmaya hazırlandıkları zaman parçası ile karıştırıyorum. Burnuma yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, yosundan, denizden, albümin ve asit parçalarından güzel diyebileceğim bir koku; taze balıkların taze kokusu daha meme emmemiş, yıkanmamış çocuk kokusu, süt kokusu, bir genç saç kokusu geliyor.

Bu ölüm ve doğum rüyası içinde şafak atıyor. Kalkıyorum. Kollarıma uykusuzluğumun hırkasını geçiriyorum. Dar geliyor. Şafak söküyor, aynadaki yüzüme saldırıyorum, bakıyorum.

Birdenbire viyaklayarak bir çocuk doğuyor. Birdenbire; saniyelerle seneler birbirine karışmış bir halde büyüyor. On beş, on altı yaşlarında güzel bir erkek çocuk oluyor. Elleri fildişinden... Avuçlarını açıyor; dört nasırı var.

''Kürek çekmeden oldu'' diyor, ''küreği bırakırsam bir ay içinde nasır namına bir şey kalmaz.''

Fildişinden uzun parmaklı ellerini çeviriyor. Kıpkırmızı, tütüyorlar. ''Kartopu mu oynadın?'' diyorum.

Dişlerindeki aydınlığı gözlerinin ve kaşlarının karası kesiyor. Alnının sakin mermerinin soğuk, buz gibi, yapışan buz gibiliğinden kabarmış dudağının çatlamış kırmızısını elime sürüyor.

''Babacığım'' diyor, ''beni affet!''

Kadın siyahlar giymiş, beyaz yüzünün etleri durmuş, çizgileri durmuş, onun da alnının beyaz mermeri çizgi çizgi durmuş bir zaman parçası her yerinde, elbisesinde bile durmuş. Balık pulundan gözleri var. Avucunun derisi kedi dilinden. Nefes alışında tüy sıcaklığı ile kar soğukluğu, uzun uzun bacaklarındaki büyük ve çıplak ayaklarda çatlak çatlak sarı ve ölü bir ikinci, bir üçüncü deri; oğlan çocuğunun yanında durmuş...

Çocuk, ''Baba, affet! Ölmüş anama acı!''

Çocuk da, babası da, bir kenarda gözlerini açmış onlara bakan bir başka adam da ölmüş ananın, çocuğun yanındaki yerine telaşsız bakıyorlar. Görüyorlar bu üç kişi de o garip, fosfordan, böcekten, kardan ve kıştan, balık pulundan, mermerden ve buzdan, sıcaktan ve soğuktan kadını.

Ama baba adam bir silkinişte bu yalancı yokluğu, var gibi bir şiddetle kafasından iter itmez kadın yoktu ki kaybolsun.

Ama çocuk, affedilmek için yanında yarattığı ve babasına, babasının yanındaki şahide tutup gösterdiği kadının -kendi kendisi de görüp de inanmadığı kadının- bir hamlede üstünden atlayıveriyor. Çocukla babası arasındaki şahit daha fazla duramıyor. Kadının arkasına düşüyor, aşktan kudurmuş gibi bir gülüşle gidiyor. Kalıyorlar baba oğul yalnız...

Baba şimdi birtakım ecza şişelerinin küçüklü büyüklü sıra sıra yanı başına dizildikleri ve ağızlarını açıp bekleştikleri zamanla, ötekisini; bir kurt yüzünden bozulmaya başlayan zaman parçasını birbirine karıştırıp hatırlıyor. Çocuğun burnuna yıldızlardan, çamurdan, tohumdan, albümin ve asit parçalarından bir taze ve belirsiz balık kokusuna, çok uzaklardan alınmış bir deniz kokusuna benzeyen bir koku geliyor. Bu sefer yeşile çalan bir yüz, sarı eller, kırmızı tüylerle bir şeytan gibi dünyanın üstüne güneş kapanıyor.

''Baba! Baba!'' diye sesleniyor çocuk.

Ses almayınca çekiliyor bir kayanın arkasına. Baba ancak bir çalılığa yüzükoyun uzanabilecek vakit buluyor.

Sessiz, mavi, durgun bir gecenin ortasında bir silah patlıyor. Sabaha kadar çalılıklardan ve kayalardan silah sesleri geliyor...

****

Ben evlenmedim. Tabii çocuğum da olmadı. Ama varsa... Olabilir a. Benim kurdum bir ölmeyecek yerde saklanıp beklemiş ve bir beyaz kadının içinde büyümüştür. O kadını hayal meyal görüyorum. Ben o zamanlar İstanbul Lisesi'nde talebe idim. Gülhane Parkı'nda tanışmıştık. Zor başlamıştı sevgimiz. Ama sonra, onun tarafından gelen, gitgide büyüyen ve benim sevgimi miniminicik eden bir aşkla bitmişti.

Orada, Kuruçeşme'deki koruda, ağaçların altına yatardım.

Ben bir hayalet kadar zayıf, beyaz mavi gözlü, on altı yaşında lacivert elbiseli, çarliston pantolonlu, papyon kravatlı, şık fesli, nahif bir mektepli efendi idim.

O yeşil gözlüydü. Çocuğumun yanında göründüğü gibi koyu siyah gözlü değildi. Siyahlar da giymezdi. Yanakları kırmızı kırmızıydı. Sarı, kırmızı saçları vardı.

Bir perşembe akşamı mektepten çıkmış eve dönüyordum. Bizden iki sınıf daha büyük bir sınıftan bir çocuk yanıma yaklaştı.

- Bana bak, dedi bana, seni bir daha .......la görmeyeyim.

(Ah, o kızın adı neydi? Neydi yarabbi? Tuu Allah kahretsin! Nasıl hatırlamam. Nasıl olur, nasıl olur?)

Güldüm. Öteki çocuğun yüzü sapsarı oldu. Deli gibi etrafına bakındı. Kavga çıkaracak sandım. Görünürde kimseler yoktu.

- Sana yalvarırım, diye diz çöktü çamurun içine. Sen onu almazsın. Ben evleneceğim. Sen olmasan bu iş çoktan olacaktı. Ben okumayacağım. Bizim dükkânımız var; orada çalışacağım. Hemen evleneceğiz. Yapma, n'olur? Bak biliyorum yarın randevunuz var. Koruya gideceksiniz. Gitmeyiver. Ne olur? Ne kaybedersin? Sen zevkini sürdün. Bırak. Sen başkasını da bulursun ama gidersen bak...

Dedi kaldı. ''Karışmam'' diye tehdit edemedi. Gözleri yaş içinde idi.

- Peki anam dedim, peki. Vallahi gitmeyeceğim.

Sözümü tuttum. Gitmedim. Belki de tehdit edemediği için korkmuştum. Hatırlamıyorum. O zamanlar şimdiki gibi güzel insan yüzüne bile candan bakmaya korkanlardan değildim.

Otuz sene geçti aradan. Ama ben hep, değil değil çok az, on senede bir kere sabah uykusundan böyle uyanır, karımı, çocuğumu (hep on altı yaşında görürüm oğlumu) görürüm. Karım ölmüştür. Çocuğumla silah silaha geliriz. Neden o benden af diler? Bilmem. Sonra neden bir kayanın arkasına çekilir ve ateş eder? Bilmem.

Ama böyle sabahlarımda kırlara çıkar, bir kadın ve bir çocukla akşamlara dek uğraşır dururum.

Deniz, Ada'nın kıyılarını yer durur. Uzaktan motor sesleri duyarım. Bir kır kahvesinin sandalyesinde yüzüm sapsarı, her gören, ''Sana ne oldu böyle yahu?'' diye sorunca çileden çıkarak, kimseye görünmemeye çalışarak dolaşırım.

Sonra otuz yaşlarında elli yaşında gözüken Evkaf'ta tahsildarlık eden bir adamcağız görür gibi olurum. Türbede tramvay bekliyor ve sabırsızlanıyordur. Kim görmüştü geçenlerde onu, unuttum. Sana benzeyen bir adam gördük. Elinde yırtık bir evrak çantası vardı. Senin gibi bitkin, yorgundu. Suratından düşen bir parça oluyordu. Hatta bir aralık nereye böyle diyecek olduk. Baktık ki suratın bozuk, vazgeçtik. Yanımızdan geçerken ''Müsaade buyurun'' deyince adama dikkatli baktık... Sen değilsin. Ama yine de sana benziyordu.

- Ne tramvayında gördünüz, dedim.

- Edirnekapı tramvayında, dediler.

Boş bulundum:

- Odur muhakkak, dedim.

Kimdir diye sordular ama söylemedim; sanki o olduğuna eminmişim gibi.

- Hiç canım, dedim, ben de gördüm de o adamı. Evkaf'ta tahsildarmış. Az daha ben bile, ''Ne arıyorsun buralarda'' diyecektim, ''Mehmet, oğlum?''

Sait Faik ABASIYANIK
Kervansaray, (2), 8 Mart 1952.
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 21-08-2009, 11:35
aysun colak aysun colak isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 2.336
Standart

ESER

İki elim, dört bilgisayarım, sekiz daktilom var. Eserimi yazarken biri bozulursa hemen bir diğeriyle devam edebilirim.
Her cuma üç top fotokopi kâğıdı alıp eserimi seyrediyorum, şimdilik boş duran sayfaların ne büyük şeylerden mahrum kaldığını düşünüp gülümseyerek.
Kalemlerimi kâh planlı kâh ilhamlı bir çalışmayla hayli iyi tasnif ettiğimi söyleyebilirim: Kırmızı kalemlerimi şu kutuya koydum, kurşunkalemlerimi şuna. Mavi tükenmezlerle siyahları aynı yerde tutmakta sakınca görmüyorum. Ama... Yoksa!
Yarın bir laptop alayım.


Tarık GÜNERSEL
Bedenlere İnanır Mısınız?
Sayfa:9
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 22-08-2009, 16:55
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

GİDEN

Daha büyümeden söylemişti, bir yaz günü, bahçede dut ağacının altında:
-Bir gün ben de büyüyeceğim ve sizler gibi olmayacağım.
Gerçekten bizler gibi olup olmadığını hiçbir zaman bilmedik.
Büyür büyümez çekip gitti.
Bir daha da hiçbirimiz görmedik kendisini.

Ferit EDGÜ
(Binbir Hece)
Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 23-08-2009, 11:02
aysun colak aysun colak isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 2.336
Standart

ELİF

Işıltılı, yer yer işlemeli bir beyazlığın içinde oturuyor. Kınadan kararmış ellerini yorgun bir gevşeklikle kucağında unutmuş. Duvağın altında incecik incecik örülüp bağlanmış saçları, Mehmet Ali uğraşıp çözsün diye. Pencerenin önündeki sedirde oturuyor. Ağaçtan oyularak uyumsuzca boyanmış bir heykel gibi katı, ses-siz, durgun. Hiçbir şey duymuyor sanki. Ne sevinç, ne sıkıntı. Uzun, çok uzak bir yoldan getirilmiş de nerede olduğunu tam olarak ayırt edememiş daha.

Dışarıda yağmur bulutları toplanıp göğün mavisini hızla kapatarak yayılıyorlar. Üşüyor biraz, çıplak kolları ürperiyor. Düğünler yazın olmalı, diye geçiriyor içinden. Arada belli etmeden ocağın üstündeki saate bir göz atıyor. Mehmet Ali gelmedi. Bakışlarında bile küçücük bir üzünç, suçlama, sabırsızlık olmadan düşünüyor bunu. Mehmet Ali hâlâ gelmedi. Ama gelecek. Çaresizlik ve kuşkudan uzak kalmak, düşlerini sonuna kadar korumak için temelsiz bir iyimserliğe sığınıyor. Birazdan gelecek. Burası onların evi, öğleden beri yeni evinde. Burada, bu odada Mehmet Ali'ye çocuklar doğuracak. Önce saçlarım çözecek, sonra...


"Güveysiz gelin verilmez", dedi anası. "Oğlan gelsin öyle."
"Düğün beklemez", dedi Koca Haydar. "Bunca konuk var. Akşamı bulmaz gelir Mehmet Ali. Biz gelinimizi alalım. Davullar vurur durur, ayıp kaçmasın."

Eylül başında ova kızgın güneşten sörpmüş koyu yeşil, sallantılı bir ağın üzerine bir uçtan bir uca yayılan patlamış bir beyazlıkla dolduğunda yedi koldan ırgatlar geldi pamuk toplamaya. Ağıtları, türküleri gökyüzünün sıcağında eriyip yitti. Çatlayıp karardı yüzleri gözleri. Ölenler oldu yaşlılardan. Doğuranlar oldu kadınlardan. Derme çatma çadırların önünde yan çıplak çocuklar ağladı durdu sivrisinek ısırıklarından azma yaralarını yolarak. İyi yıkanmamış çamaşırlar eksilmedi çadır iplerinden, sallanıp durdular renklerini ala ata. Yoksulluğa baskın çıktı sevgiler. Yorgunluklardan artanıyla yaşansa da. Batan günün kızıllığını buğuladı çorbalardan tüten dumanlar. Şarap içilip dövüşüldü ay ışığında.

Pamuk birince, dedi Mehmet Ali. Kız ben sana kar-deş gözüyle bakmışım hep, işe bak! Yeni aydım be... Çapaya dayanmıştı. Bir garip bakıyordu Elif'e. Gökyüzünde uzak, uçuk bir mavi kireç beyazı lekelerle beneklenmişti. Kullanılmamış bir çarşaf gibi bembeyaz, duru, aydınlıktı her şey. Tarlanın ortasında durup birbirlerine bakışlarında yüce, gösterişsiz, sıcacık bir içtenlik vardı. Esintinin hışırdattığı yaprakların sesi neşeli bir türkü gibiydi. Erinç ve güven verici bir açıklıkla dirimi iliklerinde duyuyorlardı. Ne olacak hazırlık olup, yatağını yorganını yap tamam. Ne gerekse alırız kız, pamuk bitsin hele. He desene...


Elif bir görülmemiş dik kafalı kız. Yaşı geçti evlen-medi ondan diyorlar. Babasına küs, ağasına küs. Geçimsiz. Çeyiz istemem diyor, ikiden çok doğurmam diyor. Dayak istemiyor. Kimseleri beğenmiyor. Yirmisini geçeli kimseler istemiyor. Köyde Güzel Ana'nın bir odasında hasta anasıyla oturuyor. Anasının yirmi dönüm toprağına o bakıyor. Erkek gibi çalışıyor. Ne eksiği var onlardan? Ne diye köle olacak? Bir tek Mehmet Ali başka. Mehmet Ali en iyi arkadaşı, kim düşünür ki...

On iki yaşındaydı Elif, babası kadın getirdi anasının üstüne. Aklını bozdu kadın üç yıl içinde. Avlunun dibindeki odaya bağladılar. Onunla oturdu Elif, babasına gitgide büyüyen nefretiyle tüm erkekleri hor görme-yi öğrenerek. On sekizinde ayırdı anasını, mallarını babasından. Köy ayağa kalktı. Babasıyla, ağabeyleriyle mahkemelik olmuş bir kız... Kim ister böylesini? Bir tek Mehmet Ali.

Biraz aceleye geldi. Apar topar oldu. Her gün bir eksik gedik çıktı. Pamuk parası zamanında alınamadı. Olduğu kadar, dedi Mehmet Ali'ye, sıkma canını. Ne olacak her şeyimiz var iste. Kendi de bilmiyormuş da Mehmet Ali'deymiş düşü, düşüncesi. Şimdi o içinde kıpırtılı ama akıl ermez bir dinginlik, coşkuya karışmış bir durulmaydı. Kam gövdesinde hızla deviniyor, tek eliyle ovanın tüm pamuğunu toplayabilecek güçte duyuyordu kendini.

Öylece oturuyordu. Dimdik. Yerinden kıpırdama-dan. Ellerini bile oynatmadan. Uçsuz bucaksız bir be-yazlığın ortasında bir eylül güneşi düşleyerek. Odaya girip çıkan, dışarının soğuğunu, ıslak ot kokusunu taşıyan kızlara, kadınlara görmeden bakarak ve kendini gövdeler arasında cansız, zamandan kopuk, ağırlıksız bir nesne gibi duyarak. Sessizce akıp odanın kalabalık uğultusuna karışıyor hiçbir şey duyamadan. Bir tek, 'Geldi, Mehmet Ali geldi!" haberine açık.

İplerden sallanan yastık örtülerinin, çarşafların, peşkirlerin, serilmiş bütün çeyizin gelin odasına serptiği beyaz lekeler küçük pencerenin içeriye güçlükle akıttığı ışıkta morarıyor. Kanaviçelerin çiçekleri birbirine karışıp bulanıyor. Duvar dibindeki geniş sete özenle dizilmiş yün yatakların dallı güllü kılıfları, yorganların Çin-gene pembesi, cırlak sarı, türbe yeşili parlak yüzlükleri basık odayı daha da daraltıp bunaltıyor, uyumsuzlukla şenlendirerek.

Babası, iki ağabeyi bırakmadılar Elifi kendi kendine gelin olsun. Evlenecek, hem de Mehmet Ali'yle evlenecek diye çok sevinmiş olmalılar. Çeyizini düzdüler, düğünü konuştular Koca Haydar'la. Mehmet Ali çok yalvardı yaramazlık çıkarmasın, bu iş olup bitene kadar kavga gürültü etmesin diye Elif'e. Ağladı babası ayağına gelip. Erteledi kırgınlıkları Elif. Bir tek Mehmet Ali üzülmesin diye.

Davullar öğleden beri vuruyor. Gün cumartesi. Cuma sabahı giderken, tez gelirim, eğlenmem dedi ya dön-medi, Bir aydır indirdiği pamuğun parasını almaya uğraşıyor fabrikadan. Tam da gününü buldular ödemenin. Tam da gününü buldu jandarma yolu kesmenin. Mehmet Ali dönmeyince dün. Koca Haydar telefon çekti kente. Olaylar çıkmış, ortalık biraz karışıkmış. Giriş çıkış tutulmuş. İki saatlik yol alt yanı. Köyde düğünü tutulmuş adamı niye koyvermezler ki? Ama elbet gelecek artık. Bu gece güvey girecek adamı hangi kötülük gelip bulacak? Bulamaz. Gelecek. Bu düğün yarıda kalmayacak. Mehmet Ali gelecek ve saçlarım çözecek. Ne çok gülmüşlerdi kızlar belikleri örerlerken. Damat güçlük çeksin, zora gelsin diye ne çok uğraşmışlardı...

Öğle sonu yavaşça gelişiyor, ikindiye doğru uzuyor. Elif'i kuşatıp çevreleyen beyazlık yavaşça koyulup yayılıyor. Renkler, sesler, camlara inen yağmur, Mehmet Ali, her şey birbirine karışıyor. Elifin içinde canlanmaya hazır bir şaşkınlık ve usul bir kabarma. Uyuş-muş gövdesine devinme isteği duyuran tatsız bir yorgunluk. Kadınların kapı ağzında gizli fısıltılara dönüşen uğultuları, tedirginlikleri gizleyemeyen yapay gülümse-meler, korkuyla çoğalmış, incitmemeye zorlanmalar, içindeki boşluğu geriyor. Gene de sezdikleri üzerinde düşünmekten kaçınıp yatıştırmaya uğraşıyor kendini. Sabırla gözlüyor çevresindeki yüzleri. Uyanık, yakınmasız, sessiz. Hak etmediği bir mutsuzluğun başlangıcında mı?

Dışarda köy soğuk, gebe, tedirgin. Gökyüzü görünmüyor sanki. Küsmüş gitmiş, çekilmiş. Gri, bilinmez bir boşluk tepede öylece. Ağaçların ıslak, yapraksız dalları gökyüzünün boz bulanık dağılmışlığında ürkütücü kanal sürüleri gibi çoğalıyor. Alçak, beyaz badanalı evlerin bacaları alev almaya hazır dumanlar salıyor toprak damların üzerine. Yağmur usulca yağıyor. Çamur biriktiriyor daracık sokaklarda. Tarlalarda göletler oluşturuyor. Her şey beklemeye durmuş.

Bekleyiş içinde, geçmeyip esnekçe uzayan saatlerle ve tam da o günü bulmuş bir tersliğin ortaya çıkabileceği düşüncesiyle, bu sıkıntılı zaman diliminde yükseliyor davulun gümbürtüsü. Büyüyor, büyüyor, yankılandıkça ürküntüler çağrıştıran, her türlü tekinsizliğe açık da-yanılmaz dan danlara dönüşüyor. Artık yersiz olduğuna inanmaya çalıştığı tasa mutluluğunu iyiden iyiye zorluyor Elif'in.

Sonra, en oynak düğün havalarını çalarken bile bekleyişi kuşkuya, korkuyu umutsuzluğa, acıyı kesinliğe vardıran cılız, zorlama, acıklı zurna...

Güneşin altında çatırdayan uçsuz bucaksız bir beyaza atlıyor Elif yeniden. Sınırsız bir beyazlığın içinde yüzüyor. Üşüyerek ve sıcacık bir eylül güneşi düşleyerek. Mehmet Ali'nin güneşten kararmış yüzündeki çap-kınca gülüşe tutunarak. Onun çapayı kavramış iri ellerine kaçamak bir göz atıp soluğu daralarak. Gözyaşına döndü dönecek bir özlemle iyice zayıflamış, kızgınlığa atlamaya hazır bir yürek kırgınlığı içinde ellerini kucağındaki yapma çiçeklere karıştırarak. Sevdiğinin yüzünü, duruşunu, yürüyüşünü ince ince ansıyıp yasayarak. Cayılamaz bir beyazlığın içinde eriyip yok oluyor, günün yavaşça aksama dönüsünü, kararışını seçemeden.

***

Koca Haydar istasyondan köye varan yolun sonunda durup soluklandı. Islak kasketini çıkarıp başını sıvazladı. Ayağının dibindeki geniş su birikintisinde dalgalandı yorgun gölgesi. Ağır, kuşkulardan silkinmemiş, şaşkın ve kararsız köye baktı. Yağmur duralamıştı. İyice alçalmış güneş dağıtamadığı bulutları pembeliyor, ıslak damları, ağaçları boyayıp geçiyordu. Yekinip hızla düğün evine doğru yürüdü. Evin önünde toplanmış kalabalık iki yana açıldı. Küçülmüş, kısalmış gibiydi Koca Haydar. Korku, sıkıntı, üzüntü değil, bir şey, başka bir şey vardı duruşunda. Bir teslim oluş belki ama aynı zamanda vazgeçilmez bir umut, direnme, karsı koyuş.

Susup kalakaldı topluluk. Bir davullar, öyle delice, çileden çıkarıcı, uğursuz.
"Susun, diye bağırdı Koca Haydar. Susturun gayrı davulları, kesin!"
"Çalmazsak paramızı kesersin beyim, koyver çalalım", dedi davulcu.
"Ne oluyor Haydar Dayı, bir yaramazlık mı var yoksa?", dedi kalabalıktan biri.
"Güveyimiz gelmedi, çünkü yollar açılmadı", dedi Haydar.
Bekleşti kalabalık.
"Oğlumuz Mehmet Ali nerededir bilmiyoruz. İstasyona vardım, telefon çekeyim diye, jandarma gelmiş. Hatlar kesik. Kimse kimsenin nerde olduğunu bilmiyor. Ne olup ne olmadı bilmiyor..."
"Tam anlat dayı", dedi bir kadın. "Hepimizin hısımı, yakını var..."
"Kentte kavga kıran varmış, diye bağırdı Koca Haydar. Her yan yakılıp yıkılırmış... İnsan insanı, Müslüman Müslüman'ı, konu komşu birbirini kesermiş. Sofular temelli delirmiş. Kan..."
Sesi zayıfladı.
Bildiğim bundan ibarettir, dedi duyulur duyulmaz.
"Gidelim", diye bağırdı birkaç kişi. "Biz burada böyle duracak mıyız?"
"Giriş çıkış yok. Haydi kardeşler evlerinize. Düğün bizim ve bitmiştir. Gelinimizi aldık getirdik. Hal buyken eğlence davul olmaz. Elbet gelir oğlumuz."

Davullar sustu.

Gürültülü bir kadınlar kalabalığının ortasında hayatta ayakta duran Elif'in kulaklarında binlerce davul vuruyor. Binlerce davul dövülmekten paramparça oluyor. Kararan akşamın içinde beyaz bir leke gibi, bir parçacık umut gibi, taş kesilmiş, gözleri kocaman ve bırak-salar çamurlu yollara atılmaya hazır dikeliyor. Hiçbir şey düşünmüyor. Başını koyulaşmakta olan gökyüzüne kaldırıyor. Mora çalan bir gride boş büyüyor. Karmakarışık, tam olarak ve sırayla seçemediği görüntüler serpiliyor oraya buraya. Bir ağaç, oynayıp duran ağızlar, hızlı devinmeler, bir dokunma, çekiştirip iteleyen eller. Erik ağacının kuru dalları arasında yağmur damlacıkları biriktirmiş örümcek ağı hevenkleri, yeşile boyalı bir pencere demiri. Bir çığrış, uzayan köpek havlamaları, tekerlek sesleri.

İşlemeli bir beyazlığın ortasında kırmızı bir kuşak durmadan kanıyor. Durmadan kanıyor ve beyazı kırmızıya boyuyor. Ellerini kim bilir nerelerde yitirmiş Elif. Duvağını nereye fırlatmış? Korku ve kararsızlıkla, umarsızlıktan daha öte bir duyguyla dikeliyor kapı önünde. Bunu daha önceden de yasamış sanki, ilk değil bu. Belki düşünde ama yaşamış. Mehmet Ali gelmemiş... Hiç gelmemiş...

Ayakkabıların altında biriken çamur topakları, ha-yatta, kapı eşiklerinde sıyrılıp birikti. Toprağın sır vermez derinliklerine gömülüp gizlenmiş silahlar çıkarılıp temizlendi. Lambalar yandı. Konuşmalar başlangıçta heyecanlı, yüksek, hızlı, peş peşeydi. Sonra fısıltı olup uzun susuşlarda eridi. Her soru çabucak suskunluklara dönüşüyor çünkü. Her yorum bir öncekini çürütüyor., Ne toprak kavgasıdır bu, ne din, ne iman. Ne alınacak var, ne verilecek. Ne düşmandır, ne talan. Nasıl bir çılgınlık ki bunlar hiç mi sevmemişlerdir insanı, kuşu böceği, uçanı koşanı, suyu toprağı, yağmuru güneşi, otu çiçeği? Sevmemişler midir ki el vurur ateş salarlar? Kimdir bunlar ki kimi kimin üstüne salar?

Ölümcül bir bekleyişin ağır sessizliğine sıvanıyor zaman. Açlık susuzluk kalakalıyor. Sevgiler sevinçler donmuş. Acı pusuda. Uykunun savunmasız kayıtsızlığı bu gece uzak köyden. Lambalar sönmeyecek.

Bütün gece yağmur yağdı. Hızlı ve dolu dolu yağdı. Kentin sokaklarından akan kanı yıkadı, seline karıştırıp aşağılara doğru yürüdü. Derelerle birleşti, kanallara yol buldu, ovaya ulaştı. Tarlalarda pamuk fidanlarının diplerindeki çukurlarda birikti. Köklere, bitkilerin özsuyuna yürüdü. Kozalarda kalmış son el pamuklara yükseldi, beyazlar pembeye döndü. Beyaz olan ne varsa kirlenip kırmızıya boyandı.

Sabah oluyor. Elifin penceresi odadaki lambayı soldurup günün başlangıcına sindiriyor. İplere asılmış çeyiz toplandı çoktan. Sararıp kalacak sandıklarda belki de. Mehmet Ali gelmedi çünkü, bütün gece beklediler gelmedi. Uyu biraz, diyorlar. Seni böyle perişan bulmasın. Gelecek elbet. İnanıyorlar mı buna? Ondan gizledikleri mi var? Ama neden gelmesin, Mehmet Ali'nin kimseyle bir zoru yok ki. Kim ne yapacak ona? Niye Jandarmalara, benim düğünüm var, demiyor? Öyle dese, yalvarsa bırakırlar elbet. Kızlar saçlarına bağladıkları renkli şifonları çözmüşler. Yorgunluk çökmüş yüzlerine. Bitti mi düğünü, oldu bitti mi?

Yaz sonuydu. Oturdukları otlar kupkuruydu. Elindeki dalın ucuyla yeri, toprağı deşiyordu Elif. Utanıyordu. Mehmet Ali gözünü ayırmadan ona bakıyordu çünkü. Sonunda, yeter, dedi, öyle bakıp durma sıkılıyorum. Ağaçlar su birikintisinin üzerine dümdüz uzanıp yatmışlardı. Arada küçücük bir çöp, yaşamaktan yorgun bir yaprak görüntünün orasına burasına düşüyor suyu bulandırıyordu. Ama hemen ardından geri geliyordu yavaşça ağaçlar. Dağılıp gene toplanıyorlardı. Kızmıştı Mehmet Ali'ye, kollarından sıyrılmaya çalışmıştı. Öpsün istiyordu ama istemiyordu da. Karmakarışıktı içi. Dudakları yumuşacıktı Mehmet Ali'nin. Yangındı. Ateş basmıştı her yanını. Kalkıp kaçmış, suyun üzerine eğilip yüzüne bakmıştı. Değişmiş miydi yüzü? Değişmez, dedi, Mehmet Ali, korkma. Suyun koyu yeşil aynasında yan yanaydı yüzleri. Elini soktu Elif, suyu dalgalandırdı. Karıştılar, dağıldılar...

Güneş kurtuluyor. Yerdeki kilimin nakışlarında sessizce çoğalıyor. Odanın dibindeki su bidonu, tabaklık, kırık cama sokulmuş beyaz bezin ucu seçiliyor ar-tık. Yıllardır karşı duvara bakıyor sanki Elif. Duvarın beyazında özlediği eylül güneşini sürdürüyor. Mehmet Ali'nin kareli gömleğinden bir parça, beyaz dişlerinden güler yüzlü bir resim, çizmelerinden kapkara bir umutsuzluk, kollarından bir sevi yaşatıyor orada. Kimseyle konuşmuyor, hiçbir şey duymuyor. Nerede, ne zaman-dır bilmiyor artık. Dünyanın herhangi bir yeriydi, herhangi bir yıldı, herhangi bir gelindi o da işte.

Pazartesi ve salı. Bir şey yemedi. Birkaç bardak süt içirdiler zorla. Saçlarımı çözmeyeceğim, diye düşündü bir ara. Çünkü uzun da sürse Mehmet Ali gelebilir. Elleri oturduğu döşeğin örtüsüne sımsıkı yapışmış, buruşup kirlenmiş gelinliği içinde solgun ve yitik bekledi. Şimdi, biraz sonra, akşama, yarın sabah... Gözleri kocaman iki çukurdu bitkin yüzünde. Duvarın beyazından koparamıyordu onları. Orada gördükleri durmadan değişiyor, çevresindeki her fısıltı resim olup duvara yansı-yordu.
Güneş göz alıyor, kör ediyor. Her şey beyaz ve yeşil. Pıtrak gibi beyaz dökmüş bir tarlaya serpilmiş insanlar, oradan oraya akan renkli bir gidiş geliş. Derken kalın bir fırçayla karaya boyanıyor her şey. Duvarın orta yerinden bir kara kalın çizgi fışkırıyor yukarı doğru. Çoğalıyor, çatallanıyor, eylül güneşine kara-sarı lekeler serpiyor. Kan rengi benekler dökülüyor oraya buraya. Bütün bunlar yeryüzünün herhangi bir yerindeki bir kentte, kendi düğününün yapıldığı köyün iki saat uzağındaki bir yerde olup bitiyor. Yoksa Mehmet Ali de o kara, lekenin dibine düşmüş kırmızı bir nokta mı?

***

Çok sonra, bitti artık, diye düşündü Elif. Gelinliğini çıkarıp saçlarını çözdü. Avluya çıktı. Dingin bir öğle sonuydu. Bunu ayrımsadı ve zamanın kendisine geri döndüğünü duydu. Mehmet Ali'nin tutkulu, parlak, gururlu gözleri dağılıp dağılıp yeniden beliriyordu durgun bir suyun yüzünde. Mehmet Ali gitmişti, yoktu. Koca Haydar göstermemişti ona ölüsünü. Bildiğin gibi kalsın, tanıyamazsın demişti, ağlamıştı. Sonra güneş çok uzak bir kösesine çekip gitmişti göğün. Her şey çok uzak, ulaşılmaz yerlere gitmişti. Günü dinledi. Bir kurt bir ağacı kemiriyordu. Davulları sustursalar artık, dedi. Mehmet Ali gelmedi çünkü. Rahatça düşündü bunu. Hiçbir umut kırıntısı olmadan içinde. Hiçbir şey beklemeden. O zaman sızısını azaltabileceğini sezdi.
Toprağın coşkun, verimli kokusunu duydu. Yaşa-mı yeniden yakalayıp tutmak için zaman gerekecekti. Bir şaşkınlık kalacaktı geriye. Acılar dibe çökecekti. Anılar kalacaktı. Bir düğünden, bir seviden, bir türkü-den, bir yaz gecesinden. Güneşli bir bahçeden. Durgun bir suyun ağaçlarla dolu aynasından. Dayanacağım, diye düşündü. Uzun da olsa alışmak. Boyun eğme değildi ki hem bu, zorunlu bir katılma, gerçeğin ta kendisiydi. İş-te şu erik ağacı bir ay sonra çiçek açacaktı. Şimdi bir kurt kemiriyordu gövdesini onun içini kemirir gibi ay-nı, ama doğanın dirimi alt edecekti onu. Yeniden bahar gelecek ve her şey çiçek açacaktı erikle birlikte. Belki biraz kırgın, biraz soluk, cılız... Olsun. Bahar gelecekti ya...

İnci ARAL
Nisan 1980
Kıran Resimleri / Can Yayınları


Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 25-08-2009, 17:25
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

AZGELİŞMİŞLİK ECZANESİ

Oturduğum mahallede pek çok eczane var. Her sabah yürüdüğüm yolun üstünde, sağda ve solda yeni yeni eczaneler açılıyor. Sürekli uğradığım bir iki eczane vardı, gerektikçe reçeteleri onlarda yaptırırım, tuvalet malzemesi, şampuan, pamuk, diş macunu, tampon, ter ilacı gibi gereçleri oralardan alırım. İsimleri hep birbirine benzer. Pamuk Eczanesi, Park Eczanesi, Kuğulu Eczanesi gibi...

Bu sabah jimnastik salonundaki randevuma yetişmek için, hızlı hızlı yürürken, yolun alt yanında yeni bir eczane açılmış olduğunu gördüm.

Beyaz giysili, kalfa olduğunu anladığım bir genç vitrini düzenliyordu. Ustalar eczanenin dış yüzüne merdiven dayamışlar, ışıklı birtakım harfleri yerlerine yerleştiriyorlardı.

Jimnastik salonundan çıktığımda o yana bir göz attım; yazılar henüz yerlerine dizilmemiş, eczane açılmamıştı.

Geceye doğru, yazı masamın üstüne koymak için, bir demet sümbül almaya yeniden dışarıya çıktığımda, yolun altındaki eczanenin ışıklarının yandığım gördüm. Vitrin açılmıştı. eşil neon ışıkları ile yazılmış eczane adı, pırıl pırıl parlıyordu.

Gözlerimi kısıp okudum:

"Azgelişmişlik Eczanesi..."

Alacağım bir demet sümbülü çoktan unutmuştum. Adımlarımı hızlandırıp eczaneden içeriye girdim.

Beyaz giysili, aydınlık yüzlü kalfa kasanın başındaydı. Tezgahın ardında duran ince bıyıklı, şık giysili, zayıf, orta yaşlı bayın eczane sahibi olduğu anlaşılıyordu. Çevrede açılış nedeni ile gelmiş bir iki sepet çiçek gözüme ilişti. Eczane sahibi bay da, sepetlerden birinden bir beyaz karanfil almış, yakasına iliştirmişti.

Beni güler yüzle karşıladılar. Bir arzum olup olmadığını sordular.

Hafifçe öksürüp sesimi temizledim.

"Bir B vitamini türevi rica edecektim..." dedim.

Kalfa nazik bir sesle: "Efendim, biz biraz değişik bir hizmet sunuyoruz müşterilerimize... Ne yazık ki piyasa ilaçlarını ve vitaminleri getirtmedik... Çünkü bildiğiniz gibi çevrede bunları satan eczane çok... Bizim sunduğumuz hizmet başka..." dedi.

Şaşırmıştım.

"Nasıl yani, ne gibi bir hizmet sunuyorsunuz? Pek anlayamadım..." diye sordum.

Eczane sahibi kibarca lafa girdi:

"Anlayamamakta çok haklısınız efendim. Bir yerde, sınırlı bir kitleye sunduğumuz için hizmeti, gazeteye ayrıntılı ilan vermek gereğini duymadık.

"Sunduğumuz hizmet kısaca şöyle özetlenebilir:

"Bildiğiniz gibi, henüz az gelişmiş bir ülkede yaşıyoruz. Hepimiz... Biz, siz... Sokaktaki adam... Öyle değil mi, efendim?"

Eczane sahibi dikkatle yüzüme bakıyordu.

"Evet, öyle..." dedim. O devam etti:

"Az gelişmiş bir ülkenin insanlarıyız. Bu dünyada halimizden memnunuz. Belki başka bir şey aramıyoruz, günlük mücadele, yaşam kavgası derken yaşayıp gidiyoruz. Mutlu oluyoruz yerine göre... Kimi zaman kızıyoruz. Umutsuzluğa düştüğümüz oluyor ama sonunda her bir şeyi bu bildiğimiz dünyamızda hallediyoruz...

"Ama düşünün efendim, aramızdan bazı kişiler bir gün gelişmiş bir ülkeye gidiyorlar... Örneğin Amerika'ya... Orada tüm olay değişik, sistem değişik... Kişiye sunulan olanak çok, hak çok, dünya yüz yıl ileride gibi...

"Efendim, bu insan eğer geriye dönerse, ömrünün sonuna değin mutsuz olmakla karşı karşıya... Ya sistemi tümü ile reddedecek, ya gördüklerini, yaşadıklarını hiçbir zaman unutamayacak, sürekli bu iki ayrı dünya arasında kıyaslama yapacak..."

Duyduklarım hayretler içinde bırakmıştı beni.

Çantamı karıştırıp sigara paketimi buldum. Bir sigara çıkartıp ağzıma aldım, eczane sahibi, zarif bir hareketle sigaramı yakıp konuşmasını sürdürdü:

"Bütün bunlar bildiğimiz şeyler... Öyle değil mi, efendim?" diye sordu bana.

"Evet, öyle. Gerçek bunlar... Bildiğimiz ve yaşadığımız şeyler..." dedim.

Sigaramdan derin bir nefes çekmiş, dinliyordum.

"İşte sunduğumuz hizmet burada başlıyor..." dedi eczane sahibi...

"Yani?" dedim şaşkınlıkla.

"Yani..." dedi eczane sahibi... "Uygarlığı, gelişmişliği tanımış ve unutamayan ülke insanına farmakolojik etkenlerle bu dünyaları tümü ile unutturabiliyoruz!"

Sözünü bitirmiş, camekanların önündeki yerine dönmüştü.

Heyecanlanmıştım.

"Yanlış anlamadıysam eğer, dış dünyayı, ileri uygarlıkları tanımış, az gelişmiş ülke insanına, gördüklerini unutturacak ilaç satıyorsunuz!" dedim.

"Evet efendim! Tüm olay işte bu!" dedi eczane sahibi. "Bir adaptasyon merkezi olmak yolundayız... Elimizde söylediğim amaç için özel üretilmiş otuza yakın ilaç var... Bunlar insan bünyesine ve unutulacak olan ülkenin veya uygarlığın çapına göre değişiyor...

"Örneğin, yazın Yunan adalarına bir seyahat yapmış kişi, bu yaz yurt dışına çıkamayıp, Bodrum'da geçirecekse tatilini ve bu yüzden tedirginse, ona hafif bir hap verebiliyoruz... Mutlu oluyor ve kıyaslama yapmıyor..."

Duyduklanma inanamıyordum.

"Tabii bu basit bir örnekti," dedi eczane sahibi. "Daha uzaktaki, daha gelişmiş dünyaları görüp gelen kişilere, otuz haplık kürlerimiz var... Almanya olayını yaşayan işçilerimiz için bir aşı geliştirmeyi başardık. Amerika'da okuyup yurda dönmek zorunda kalan öğrenciler için bir iğnemiz var... Ama iğneye gerek kalmaması için, hapları düzenli almak yeter."

Cigaramı söndürüp bir yenisini yakmıştım.

"Pek iyi, bu haplar unutturuyor... diyorsunuz, ya geri dönüş var mı? Yani ben şimdi Amerika'yı unutmak için bir tertip hap yutsan, sonra yeni baştan anımsamak istediğimde, bana Amerika'yı anımsatacak haplar da var mı?" diye sordum.

"Kuşkusuz var, efendim," dedi eczane sahibi. "Antidot, diyorsunuz... Var... Var olmasına da, yüzde yüz eskisi gibi anımsatmaz... Hayal meyal düşündürür."

"Siz hiç denediniz mi bu haplardan?" diye merakla sordum.

"Evet, denedim," dedi eczane sahibi.

Merakım büsbütün artmıştı.

"Bağışlayın merakımı... Siz nereyi unutmak istemiştiniz de, kullanmıştınız bu haplardan?" diye sordum.

"Efendim, ben Kanada'da eğitim gördüm. Orada bir kız sevdim. Olmadı. Yurda döndüm. Aklımı yitirecek hallere gelmiştim. İşte o ara bu ilaçların varlığını ilk kez duydum. Kullandım. Çok yararım gördüm. İlk tertibi bitirdiğimde kıza olan aşkım küllenmişti. İkinci tertibin sonunda, Ouebec'te yıllarca kaldığım pansiyonun bulunduğu sokağın adını zor anımsayabiliyordum," dedi.

Kalfayı gösterip ekledi:

"Mehmet Frankfurt'ta işçiydi. Kesin dönüş yaptı. Üç tertip hap ve bir aşıdan sonra, yüzde yüz uyum sağladı," dedi.

İlgi ile kalfaya baktım. Eczanenin o gerçeküstü ışığında, başını eğerek tüm söylenenleri doğruladı.

"Nasıl bir etki sağlıyor bu haplar?" diye sordum.

"Unutturuyor, efendim," dedi kalfa... "Hem az gelişmişliği, hem gelişmişliği unutturuyor..."

Düşündüm.

"Pek iyi... Yan etkisi var mı bu ilaçların?" diye sordum;

"Yan etkisi kesinlikle yok..." dedi eczane sahibi...

Düşünüyordum.

"Örneğin Amerika'yı unutmak için hangisini öneriyorsunuz?" diye sordum.

Eczane sahibi:

"Amerika için ayrı bir tertip var... New York için otuz bir günlük bambaşka bir kür uyguluyoruz... Tahmin buyurursunuz ki, New York başka bir olay," dedi.

"Evet, biliyorum," diye mırıldandım.

O devam ediyordu.

"Elimizde Japonya, Filipinler, Hawaii, Hong Kong için geliştirilmiş kapsüller var. Ama ne tuhaftır ki, kimse onları kullanmak istemedi. Oraları bir kez gören, geri dönünce tedirgin olmuyor. Ama Amerika filan başka olay..."dedi.

"Amerika için verdiğiniz hapın adı ne?" diye sordum.

"Antamericana," dedi kalfa.

"Fiyatı ne kadar?" diye sordum.

"Antamericana'nın otuz bir günlük bir kürü on bin lira," dedi.

"Biraz pahalı değil mi?" diye sordum.

"Çok ucuz," dedi eczane sahibi. "Aksine çok ucuz... Amerika'ya bir uçak biletinin fiyatını bir düşünsenize... Ya orada yaşamanın bedeli? Dolar sürekli tırmanıyor. Paramız değer kaybediyor... Alacağınız bir tüp ilaç, otuz bir gün sonra size tüm Amerika olayını, insana orada tanınan birtakım özgürlükleri, olanakları, ilerlemiş yaşamı unutturuveriyor... Şimdiki durumunuzdan memnun oluyorsunuz..."

"Ben bu işe pek inanamıyorum..." dedim gülerek...

"Öyleyse, size üç haplık bir ön deneme hakkı tanıyabiliriz..." dedi eczane sahibi...

Kalfa raftan ufak bir kutu indirmiş, özenle paketliyordu.

"Buyurun," dedi eczane sahibi, kutuyu bana uzatıp:

"Unutmak istediğiniz uygarlığın Amerika olduğunu varsayarak, size bu ilacı ücretsiz veriyorum. Bu gece deneyin. Akşam yemekten sonra bir tane hap yutacaksınız. Üç gün sonra, memnun kalıp küre devam etmek isterseniz, buyurun, bekliyoruz..."

Paketi alıp eczaneden çıktım. Tüm bu duyduklarım sersemletmişti beni.



Eve gelince, kutuyu açıp içindeki prospektüse bir göz attım. Şöyle yazıyordu:

ANTAMERICANA

Uygarlık unutturucu.

3 yutma tableti.

Yan etkisi yoktur.

Eşantiyondur, parayla satılmaz.



İlacı elimde evirip çeviriyordum... Yutsam başka türlüydü, yutmasam başka türlü...

Bir süre New York'u düşündüm. Sonra aklıma St. Lucia geldi. Batı Hint Adalarını, birkaç gün için içine girebildiğim o yeşil, ilkel dünyayı anımsadım. Rio de Janeiro'yu düşününce aklıma bulutların dağların üstüne düşen gölgeleri, Atlantic Avenue'de yarış eden son model arabalar ve dumanlı bir gece kulübünde, sabaha karşı şarkı söyleyen Watusi geldi.

New York'u bir kez daha aklımdan geçirince, özgürlük heykelinin bana dil çıkarıp göz kırptığım büyük bir hayretle gördüm. Sonra da elindeki meşaleyi sallayıp oyunlar yapmaya başlamıştı.

Büyülenmiş gibi, karşımda bin bir şaklabanlık yapan özgürlük heykelini izliyordum.

Ardından dev gemiler süzülerek New York limanına giriyorlardı.

Gözümün önündeki heykel eski halini alsın diye boşuna bekledim. O oyunlarına devam ediyordu. Kulaklarını oynatmaya başlamıştı.

O an hiç unutmamaya karar verdim onu.

Koşarak odama gittim. Masanın üzerindeki ANTAMERICANA tüpünü aldım, gittim tuvalete döküp sifonu çektim.

Tuhaf şey, rahatlamıştım. Bir dergi açıp rastgele okumaya başladım.

Bir süre sonra kapı çalındı. Arkadaşım gelmişti. Büyük bir heyecanla ona, o gece gördüğüm 'Azgelişmişlik Eczanesi'ni, orada geçen konuşmaları, eczane sahibinin anlattıklarını, kalfayı anlattım.

Hayretler içinde kalmıştı. Dinliyordu beni...

"Gel," dedi. "Bana göster orayı..."

Beraberce çıktık. Ay bulutların arasındaydı. Uzaktan gördüm eczanenin ışıklarını Kolunu tutup gösterdim ona.

Yaklaştık...

Tabela değişmişti.

"Defne Eczanesi" yazıyordu... Çoktan kapanmıştı. Vitrine baktık. Antibiyotikler, vitaminler, bronzlaşma kremleri, takma diş tozları vardı...

"Garip," dedim. "Garip şey... Değişmiş tüm burası..."

"Daha iyi..." dedi o.

Canım sıkılmıştı.

"Bana inanmadın, değil mi?" diye sordum.

"Sana inanıyorum. Bu gece, ben gelmeden önce, buralarda dolaşırken, 'Azgelişmişlik Eczanesi' adlı bir eczaneye girdiğine, oradaki konuşmaları duyduğuna inanıyorum..." dedi.

"Yazacağım. O zaman gerçek olacak..." dedim.

Yollarda yürüyorduk. Saat on bire geliyordu. Tunalı Hilmi bomboştu...

"Sana Beyzade Faik Beyin öyküsünü anlatacağım..." dedim.

"Hadi anlat..." dedi.

Ona, bu çok eski öyküyü anlatmaya başladım. Bir yandan da, onun bana iki gün önce anlatmış olduğu atın ölümünü düşünüyordum. Derken aklıma bir şey geldi.

"Sen kimya okudun. Hiç Antamericana diye bir bileşim adı duymuş muydun?" diye sordum.

Gülmeye başlamıştı.

Ben de gülüyordum.

Karşıki tepelerde, Çankaya'nın bitiminde, ışıklı boş bir yol, hafif bir eğimle gökyüzüne doğru uzanıyor, sanki bir bulutta bitiyordu.

Orayı gösterdim ona.

"Ben de geçen gün gördüm o yolu..." dedi.

Caddeden aşağıya, konuşarak yürüyorduk...


Nazlı ERAY

18 Nisan 85 /Ankara


Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 26-08-2009, 11:36
Habibe Habibe isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 290
Standart

KERAMET


Yangın yarım saatten beri devam ediyordu. Fakat mahallenin ahalisi iki ev sonra söneceğine
kaildiler. Çünkü bir zatışerifin türbesi vardı. Mümkün değil, o, tutuşmazdı! Şiddetli bir kıble
esiyor, alevler, kıvılcımlar saçan tahta parçlarını, türbenin üzerine, türbenin altından evlerin
çatılarına fırlatıyordu. İtfaiye bölüğü, tulumbalar son gayretlerini sarfediyorlardı. Polisler
etrafı ablukaya almışlar, kaçırılan eşyanın yağmasına meydan vermiyorlardı. Çiroz
Ahmet etrafına bir göz gezdirdi. Bu, kaşarlanmış bir külhanbeyiydi. Onca yangın demek,
vurgun demekti. Ama mahalle çok fakirdi. Biliyordu ki, şu yanan zavallı kulübeciklerin içinde
yatak, yorgandan başka bir şey yoktu. Halbuki, vurgunda âdet "yükte hafif, pahada ağır
şeyler'i bulmaktı.
— Allah belâsını versin! Faydasız yangın!
Diye başını salladı. Ahali türbenin etrafına toplanmıştı.
— Buraya gelince, söner!
Diyorlardı. Çiroz Ahmet yeşil boyalı türbenin penceresine sokuldu. Kör bir kandilin hafifçe
aydınlattığı sandukanın iki tarafına iki seccade yayılıydı. Açık rahlelerde büyük Kur'an'ı
Kerim'ler yan gelmiş yatıyorlardı. Çiroz Ahmet, kelepir karşısında parlayan bir Yahudi gözüyle
bunlara baktı. Asgarî bir hesap yaptı. İçinden:

— Şamdanlar onar liradan yirmi... Seccadeler beşerden on... Kitaplar mutlaka yazmadır.
Yirmi de onlar, etti elli... dedi.
Yeşil boyalı kapıya gitti. Çiroz, kemikli omuzlariyle bu kapının kuvvetini yokladı. Sonra kilidine
baktı. Yavaş yavaş dayanmağa başladı. Halk yangınla meşguldü. Çiroz Ahmet son derece
kuvvetliydi; hani o, yalnız külhanbeylerine mahsus, bazusuz, idmansız, sporsuz, gizli,
harikulâde kuvvet... Dayandıkça kapı çatırdamağa başladı. Nihayet küt etti, açıldı. Çiroz'un
içeri girince ilk işi, kör kandili üflemek oldu. Fakat alacağı şeyler ne kadar pahada ağır ise de,
yükte öyle pek hafif değildi. Zihni hemen bir vurgun plânı tertibine başladı. Plân zihninde teşekkül
ettikçe Çiroz "netice"yi beklemiyor, teferruatını tatbik ediyordu. Şamdanların mumlarını
çıkarıp yere attı. Rahlelerdeki kitapları alıp hepsini belinden çıkardığı Trablus kuşağına
sardı. Sonra biraz durdu, burnunu kaşıdı. Yavaşçacık seccadeleri topladı; bunları beygirin
üzerine çul vurur gibi sandukanın sırtına örttü. Şimdi kapıdan çıkmak lâzım geliyordu.
Ama dışarısı doluydu. Kavuk da bırakılacak bir şey değildi. Üzerinde sırmalı bir çevre vardı.
Sanduka birdenbire kaydı. Çiroz Ahmet birdenbire dolandı. Acaba evliya diriliyor muydu?
Durdu, baktı, gülümsedi.
— Vay canına, yere mıhlı değilmiş be, dedi. Eğildi, altına bakmak için sandukayı kaldırdı.
Bu, gayet hafifti. İnce tahtadan yapılmış, üstüne yeşil çuha kaplanmıştı. Zihnindeki
"çıkış plânı" tamamlandı. Kitaplarla şamdanları kucakladı. Kendisi sandtukanın altına girdi.
Yavaş yavaş yürüdü. Durdu. Sandukanın altından elini çıkarıp kapıyı açtı. Sol taraf caddeye
çıkıyordu. Yakalanmak ihtimali vardı. Sağ taraftaki sokak tenhaydı. Viranelikler çoktu.
Ama yangın o tarftaydı. Herkes o tarafta birikmişti. Çiroz Ahmet sandukanın altında uzun
müddet düşünmedi. Paldır küldür kapıdan çıktı. Gürültüye başını çeviren halk, şaşırdı.
Herkes olduğu yerde kaldı. İşte evliya kalkmış, yürüyordu. Tulumbalar durdu. Şiddetle esen
rüzgâr birdenbire durdu. İtfaiye askerleri korkularından ellerindeki baltaları, kancaları, hortumları
düşürdüler. Sanduka yangına doğru yürüdü. İki tarafa açılıp yol veren ahali, korkudan
titriyordu. Sanduka, konkunç, manevi bir heybetle sallana sallana aralarından geçti, karanlıklarda
kayboldu.
Türbeden evvelki iki ev de ateşten kurtulmuştu. Yanmayıp evliyasız kalan türbe yine mahalledeki
kudsiyetini muhafaza etti. Yalnız, okuyanlar yüzlerini eskisi gibi artık boş binaya çevirmiyorlar,
kıbleye bakıyorlar: "İki gözüm, yangın gecesi bu tarafa gitti!" diyorlardı.




Ömer Seyfettin
__________________
...

ve buruk bir gülümseme atarım şiire,
derinden bir sürgün soluğum tükenir.


Habibe E. Ağaçdelen
Alıntı ile Cevapla
  #18  
Alt 29-08-2009, 00:24
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart ABLAM / Cemil KAVRUKÇU

ABLAM

Ne zaman evimizin önünden motosikletiyle geçse, ablam hemen pencereye koşardı. Ardından da ben. Nam Kadir, derlerdi; öbür Kadirler'den ve delikanlılardan başkaydı. Onun motosikleti gibi kimsede motosiklet yoktu. Kırmızıydı. Pırıl pırıldı. Geceleri rüyalarıma girerdi. Kapının önünde, 'pıt pıt pıt' diye usulca çalışırken görürdüm onu. Ko­şar binerdim, arkamda da ablam. Uçar giderdik.

Nam Kadir, benzin deposunun üzerine hafifçe eğilmiş olurdu; geri­ye taradığı ıslak saçlarıyla, kapkara güneş gözlüğüyle hiçbir pencere­ye bakmadan geçip giderdi sokaktan. Bazen o kadar hızlı geçerdi ki, göremezdik bile. Halıcının kopuk oğlu, derlerdi. Dükkâna bir gün bile uğramadığını, babasının parasını yediğini söylerlerdi. Ablam onun için 'çok yakışıklı' derdi. Artist gibiymiş. Tülünü araladığımız pencerede, onun ardından bakardık. Ablamın gözlerinin içi gülerdi. Sarılır beni öper, öper, öperdi. Küçüktüm, aklım ermezdi. "Canım," derdi bana. Başka zamanlar değil de, nedense Nam Kadir geçtikten sonra söylerdi bunu. Canım. Ablamla aramızda küçük bir oyundu bu; Nam Kadir'in evimizin önünden geçtiğini, bizim de pencereye çıkıp ona baktığımızı hiç kimseye söylemeyecektik. Hele babamla abime hiç. Hele hele abime hiç mi hiç. Annemden hem korkardı, hem de korkmazdı ablam. Çünkü annem Nam Kadir'in sokağımızdan geçtiğini, ablamın da pen­cereye çıkıp ona baktığını hem bilirdi, hem bilmezdi. Ama olsun, hiç kimseye söylemeyecektik. Yemin et, derdi. Valla billa, derdim. İki gö­züm kör olsun de, derdi. İki gözüm kör olsun, derdim. Sarılıp beni göğ­süne bastırır, derin derin içini çekerdi. Ne güzel kokardı ablam. Büyü­yünce benim de öyle bir motosikletim olacaktı ve ablamı arkama bin­dirip çok uzaklara götürecektim.

Onun evden çıkmasına, çarşıya pazara gitmesine pek izin verilmez­di. En yakın arkadaşları, karşı komşumuzun kızı Nezahat Abla ile bir sokak ötede oturan Arnavutların kızı Aysel Abla'ydı. İkisi de ablam­dan büyüktü. Birbirlerine "ahret" derlerdi. Ölünceye kadar arkadaşlık gibi bir şeymiş. Ahiret ile bir ilişkisi olup olmadığını sormuştum, ab­lam omuzlarını kaldırıp dudağını bükmüştü. Bilmiyordu. Nezahat Ab­la daha çok gelirdi. Yanakları kıpkırmızı, toplu bir kızdı. Çok büyük gözleri vardı. Ördüğü siyah saçları, omuzlarından göğüslerine doğru inerdi. Üst kattaki odaya kapanır bir şeyler konuşurlardı. Gizli şeyler konuşurlardı ki, beni yanlarına almazlardı. Ben de, "Abime söyleyece­ğim," derdim. Ablam ondan çok korkardı, babamdan bile çok. O za­man, "Gel," derlerdi. Harıl harıl çeyiz hazırlarlardı. Oyalar, danteller, aklımın ermediği birçok şey. Bir yandan el işi yapar, bir yandan sakız çiğnerlerdi. Kocaman kocaman balonlar şişirirlerdi. Bir şeyler fısıldaşır, kıkır kıkır gülüşürlerdi. Nezahat Abla, benim onların yanında otur­mamdan hoşlanmaz, "Sen çıkıp sokakta oynaşana," derdi, "ne işin var aramızda." Ama ben ayrılmazdım yanlarından. "Ne meraklı şeysin sen be; kız olmalıymışsın, anan seni yanlış doğurmuş," diye çıkışırdı. Ab­lam saçımı okşayıp gülerdi, "Amaan, otursun be ablası," derdi, "ne za­rarı var bize." Nezahat Abla'yı sevmezdim. Düğününde, kadınlar için yapılan kına gecesine beni de götürmüştü ablam. Oynamış, oynamış, yorulmak nedir bilmemişlerdi. Aylar sonra bize geldiğinde tanıyama­mıştım Nezahat Abla'yı. O kocaman gözleri küçülmüş, kırmızı yanak­ları solmuştu. Ablama bir şeyler anlatıp ağlamıştı. Sarılmışlardı. Ab­lam uzun uzun sırtını sıvazlamış, bir çocuğu yatıştırmaya çalışır gibi okşamıştı onu.

Ablamın bazen teğel ipliği ya da ibrişimi biter, alışveriş için çarşı­ya gitmesi gerekirdi ama, tek başına göndermezdi annem. Birlikte gi­derlerdi. Nezahat Abla'yla Aysel Abla'ya annemden söz ederken, 'jan­darmam' derdi. Abimse gardiyanıydı onun. Çünkü ablam çok güzeldi; göze gelmesinden, çarşının orta yerinde kaçırılmasından korkarlardı. O, iyi yerlere, zengin kocalara layıktı. Her şeyin bir zamanı vardı; ab­lam henüz evlenecek yaşta değildi.

O gün, annem hastaydı, çarşıya gidecek hali yoktu da yanına beni katmıştı. Ablama, önüne bakarak yürümesini, çevresiyle ilgilenmemesini, davranışlarına çok dikkat etmesini tekrar tekrar anlatmıştı. Sonra da beni sıkılamıştı; başını önünden kaldırıp sağa sola bakarsa eve dön­düğümüzde söyleyecektim. O da babama söyleyecekti. Babam da ab­lamı eşek sudan gelene kadar dövecekti. Döverdi de. Bir keresinde be­nim önümde dövmüştü. Çok küçüktüm ama hatırlıyorum, ablam "bir daha yapmıycam" dedikçe vurmuştu babam. Ne yaptığını bilmiyor­dum.

Ablamın kötü bir şey yapacağına inanmıyordum. Annemin arka­sına saklanmıştım. "Bu yaştan sonra başımı belaya sokacaksınız be!" Babam ablama vururken böyle bağırıyordu. Ne olduğunu bilmiyor­dum, korkuyordum. Sonra annem, bu cezanın yeterli olduğuna karar vermiş olmalı ki, araya girip babamın elinden almıştı onu.
Çarşıya gidecektik. Annem ablamın eşarbını biraz daha alnına doğ­ru çekiştiriyordu. "Bak, işiniz bitince hemen eve dönün, öyle sokaklar­da sürtmek yok. Tamam mı?" diyordu. Ablam bir yandan ayakkabıla­rını giyerken bir yandan da başım sallayarak, "Tamam," diyordu. So­kağa çıktık. Elini tutuyordum, başı öne eğikti. Ağır ağır yürüyüp cad­deye çıktık. Ablam elimi bıraktı. Eşarbını hafifçe çekiştirip bir tutam saçını alnına düşürdü. Başımı okşayıp, "Sana dondurma alayım mı?" dedi. "Al," dedim. Gülümsedi. Pastaneye girdik. "Bak," dedi, "bu da aramızda kalacak." "Hangisi?" "Sana dondurma almam, pastaneye gir­memiz... Tamam mı?" Başımı salladım.

Ablam, tuhafiyecide, getirdiği küçük bir kumaş parçasının rengine uygun ibrişim seçmeye çalışırken nasıl da titizleniyordu; eviriyor, çe­viriyor, dükkânın önüne çıkıp gün ışığında bakıyordu. Çarşı ne kadar sessizdi, sokaklar ne kadar boş. O dükkânda uygun düğme yoktu, ka­lın çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna düşmüş tuhafiyecinin çıkardığı, hattâ, "Bu olur be kızım," dediği düğmeleri de beğenmemişti. Onları başka bir yerden bakacaktık.

Tuhafiyeciden çıkmıştık ki köşe başında motosikleti gördüm. Nam Kadir açık mavi bir gömlek giymişti. Dudağında sigara tütüyordu. Gü­neş gözlüğünden nereye baktığı belli olmuyordu. Ablamı dirseğimle dürttüm. "Bak," dedim, "o!" İki parmağıyla kolumu öyle bir sıktı ki, küçük bir çığlık attım. O yana bakmamıştı bile. Bakmadan nasıl gör­müştü Nam Kadir'i? Başımı çevirdim, Nam Kadir gülümsüyordu. Sonra yanımızdan hızla geçti.

İki yanı manifaturacı, tuhafiyeci, berber, terzi dükkânlarının bulun­duğu uzun bir sokakta yürüyorduk. Uzaktan bakırcıların çekiç sesleri duyuluyordu. Terziler dükkânlarının önünde, taburelerine oturup ba­cak bacak üstüne atmış, kucaklarındaki kumaş parçalarını teyelliyor­lardı. Kalfaların ablama bakışları, belli belirsiz gülümsemeleri canımı sıkmıştı. Berberler o saatte boştu. Bir dükkândaki radyodan hava ka­dar, çarşı kadar ağır bir şarkı duyuluyordu. Ablam elimi sıkı sıkı tut­muştu, başı önündeydi. Gurul gurul öten bir güvercinin şikâyetlerini duyuyordum.
Düğme almak için küçük bir dükkâna girmiştik. İçeride alışveriş eden iki kadın vardı. Dükkân küçük olduğundan ben kapının önüne çıkmıştım. İleride, aşmalı kahvenin önünde Nam Kadir'in motosikleti duruyordu. Onu nerde görsem tanırdım. Ayaklığının üzerine kaldır­mış, ön tekerleğini hafifçe kahveye doğru döndürmüştü. Ama Nam Kadir ortalıkta görünmüyordu. Ablama hiçbir şey söylememiştim.
Evimizin sokağına saptığımızda onu bir daha görmüştüm. Karşı köşe başında duruyordu. Başımı kaldırıp ablama baktım. Yanakları ha­fifçe pembeleşmiş, dudaklarına belli belirsiz, ama benim çok iyi tanı­dığım bir gülücük yerleşmişti. Bu gülüş onun içindi. Yalnız onun için.

Biz evin kapısını çalarken motosiklet hızla geçti sokaktan. Arkasın­dan bakakaldım. Ablam kolumdan tutup çekti. Alnına düşürdüğü saç tutamım eşarbının içine sokuşturdu. Parmağını dudaklarına götürüp "sus" işareti yapmıştı ki, kapı açıldı. Annem ikimize de suç işlemişiz gibi bakıyordu. "Nerde kaldınız?" dedi sertçe. "Ancak," dedi ablam, eşarbını çıkarıp başını iki yana sallayarak saçlarım omuzlarına doğru savurdu. Annem ablama değil de bana bakıyordu. Ayakkabılarımın ba­ğını çözerken, "Hiiç," dedim, "tuhafiyeciye gittik, dükkân kalabalıktı. O yüzden çok bekledik. Sonra ablam kâğıttan neler alacağını okudu, kumaşa uygun makaraları bir bir denedi. Ama orada düğme bulama­dık, onu da başka yerden aldık. İşimiz bitince de çıkıp geldik işte..." Annem beni dinlerken arada ters ters ablama bakıyordu. Sonra bir şey demeden mutfağa geçti.

Ama o gece kötü şeyler oldu. Abim sokak kapısından girdiğinde, "Nerde o?" diye öyle bir bağırdı ki, ablamın yüzü bembeyaz oldu. Alt-dudağını dişlemiş, kuşkuyla kapıya doğru bakıyordu. Öyle korktum ki, dizlerim titremeye başladı. Abim, çarşıda bizi görmüş. Ablamın yürü­yüşü hiç de edepli değilmiş. Halıcının kopuk oğlu da peşimizdeymiş. Yüzüne öyle bir tokat attı ki, başı dolap kapısına çarptı ablamın. İkinci tokadı vurunca da yere düştü. Annem elini tuttu abimin. "Yeter," da di. Ablam avcuyla yüzünü kapamıştı, ağlayarak üst kata kaçtı. Kilim: kan damlamıştı. Abim bu kez benim üzerime yürüdü. Elini kaldırdı! ama vurmadı. Anneme bağırmaya başladı. "Bu kız tek başına çarşıyı çıkmayacak demedim mi? Beni katil mi yapacaksınız be! Yanına bir karış çocuğu takınca ne olacak yani... Makaranız batsın... Bugün almasanız kıyamet kopacak sanki..." Annem susuyordu. Abim avluya çıktı. Çeşmede başını yıkadı. Annem elime bir havlu tutuşturup, "Götür ver," dedi. Abim havluyu hırsla çekip aldı elimden. Boynunda, ensesinde sabun köpükleri kalmıştı.

Babam da geldi, ama ablam hâlâ çıkmamıştı yukarıdaki odadan! Akşam yemeği için salata yapıyor annem. Yemekler ocakta ısınıyor* Sonra karpuzu kesip küçük tepsiye dilimliyor. Canı çok sıkılmış, belli. Babam olanların farkında değil. Avludaki sekide oturuyor. Abim de, yanında ama konuşmuyorlar. Annem kolumdan tutup çekti beni. "Git çağır şunu," dedi, "bir de babanı azdırmasın." Merdivenleri koşara çıktım. Kapıyı içerden kilitlemişti. "Abla," dedim, "benim... aç kapıyı babam da geldi..." "Hadi kızım," dedi annem. Arkamdan o da gelmiş.Sesinde öfke yoktu. Kapı açıldı. Ablamın şişmiş gözleri, kıpkırmızı yanağı. Sessizce çıktı odadan. Konuşmadan aşağı indik. Babam hâli hiçbir şeyin farkında değildi. Sofrada kimse konuşmadı; çatal kaşı) sesleri, komşunun havlayan köpeği, ağlayan bir çocuk sesi...
Yemekten sonra bulaşıkları yıkayıp yeniden yukarıdaki odaya çıktı ablam. Çok üzgündü, çok kırgın.

O gece rüyamda gördüm, bir motosikletim varmış. Hem de Nam Kadir'in motosikletinin aynısı. Kıpkırmızı, pırıl pırıl. Evin önüne gelip duruyormuşum. Ablam kapıyı açıp dışarı çıkıyormuş. Çok güzelgülüyormuş. Arkama oturup belime sarılıyormuş. Öyle bir fırlıyormuş ki motosiklet, uçuyormuşuz. Eşarbını fırlatıp atıyormuş. Uzun saçla: savruluyor, peşimiz sıra dalgalanıyormuş. Caddelerde, sokaklarda kimseler yokmuş. "Canım," diyormuş, "pastanenin önünde dur da sana dondurma alayım."

Cemil KAVRUKÇU
Adam Öykü, Mart-Nisan 2003
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
  #19  
Alt 31-08-2009, 10:05
aysun colak aysun colak isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 2.336
Standart

FESLEĞEN

Sabahın alacasında verilen tilt suya doğranmış sebzeli çorbayı tiksinerek kaşıkladıktan sonra koğuş penceresinin geniş kenar duvarına yaslanarak, bir cigara yakmış, köpek oturuşundaydım.

Burayı neden sevdiğimi biliyorum. İnsan hiç ilk sünnetini unutur mu?

Eskidendi, zaman eskiydi, hayal meyal hatırlıyorum saçlarımın kendi irademin dışında ilk kesilişini. Haylaz bir ortaokul öğrencisiydim. Bana bir ders verilmesi gerekiyordu onurumla oynanarak. Ergenliğe yeni girmiş bir erkeğe verilecek en büyük ceza ne olabilirdi? Babam, her baba gibi zalim ve mutlakçıydı. Karısı dahil hiç kimse onun işine ve vereceği terbiyeye karışamazdı. Akrabalardan birinin yetişkin oğluna, “Bunun aklı saçlarında. Al götür, şunun saçlarını kazıt...” demişti.

Şirin kasabanın civar köylerinden hayvanlarıyla yakacak odun, sebze, meyve, bal, süt,yumurta getirenlerin konakladığı hanın hemen yanındaki Tahtakale’deydi, fenni sünnetçi berber.

BERBER
AHMET MUŞMULA
FENNİ SÜNNETÇİ
ve şeriki
Cinderiyak

Tabelası yeşil zemin üzerine kırmızı harflerle yazılıydı. Adını büyük ve kalın harflerle yazan berber, ortağınınkini nedense okunamayacak kadar küçük yazmıştı.

Faltaşı gibi açılmış gözlerimle başıma gelecekleri beklerken, berberin feri gitmiş aynasında, uzun saçlı halimi son kez görüyordum. O traştan sonra saçlarım bugünkü diken diken halini aldı. Saçlarım alnımda bir tutam burakılacak şekilde bir güzel kazındı! Artık aynada dehşet saçan gözleriyle çipil çipil bakan kara böcek, ben vardım.

Berberin yüzünü şimdi pek hatırlamıyorum. Ondan tek hatırladığım ve o zamanlar anlamının ne olduğunu bilmediğim “selman-ı pak” kelimesiydi.

“Traş bir sünnettir!..” Bu sözü traş boyunca sayısız kez tekrar etti. Dükkandan çıkarken beni getirene yüzünü buruşturarak, “Aslında dükkanın adını Selman-ı Pak koyacaktım ama ne yaparsın ortağım var,” demişti.

Berber, kazıma işine, eline aldığı kılavlama kayışıyla başladı. Kararmış kahverengi kenarları içe kıvrık, iki arkalı önlü kayışla usturasını bir güzel bileyledi. Yüzündeki ifade, “utanmasa kasap masatı kullanacak!” diye içimden geçirmeme neden olmuştu. Kafamı itinayla yer yer kanatarak işini sona erdirdiğinde, ellerini kantaşıyla sabunlar gibi oğuşturup, iki elinin parmaklarını birbirine baklava biçiminde geçirerek, aralarını temizledi. Sonra, penceresinin içinde yetiştirdiği, o zamanlar daha yeni yeni piyasaya çıkmış nebati margarin tenekesi içindeki fesleğenleri uzun uzun okşadı ve ardından cascavlak kafamı kavunun olgunluğunu anlamak istercesine yoğurduğunda, cavlak kafam kanla karışık fesleğen koktu.

Seneler geçti.

Bir gün kasabaya yolum düştüğünde, saçlarımla birlikte gençlik yüreğimden bir şeyler kazıyan berberi bir kez daha görmek istedim. Dükkan yerli yerindeydi ve içeride kitap okuyan ve beni ilk kez sünnet edene benzemeyen başka biri vardı. Kapısının iki yanına kartpostallar ve ünlü ressamların tablolarının sahteleri asılıydı. İki sıra eski kitap dizili vitrininin önünden içeriye baktım. Eskisi gibi değildi. Dükkanın içi raflarla ve rafların içleri
de kitaplarla doluydu. Aynanın önündeki raflar da kitap doluydu ve fesleğenler teneke kutulardan çeşitli renklerle bezenmiş, beyaz tabak altlıklı, toprak saksılara terfi etmişti. Dükkan eskisinin bildik berber sabun kokusunun aksine mis gibi fesleğen ıtırı kokuyordu. İçimden “Berber mi, sünnetçi mi, sahaf mı?” diye geçirdim.

Baş koyma yerinin çıkarıldığı berber koltuğuna oturmuş dükkancı, yanına çektiği küçük taburenin üzerine koyduğu beyaz bir tabakta limonata dağıyla –şişesi ayaklarının dibinde- kanyak içiyordu. Dağa üç beş tane kesme şeker eşlik ediyordu. Kıtlama yapıyordu.

Dükkan şimdi ne kadar güzeldi.!..

Ona, onu sordum:

Uzatmadan, “O öldü,” dedi gözlüklerinin üzerinden hafif bir tebessümle bakarak. Ve, gözlerini tekrar okuduğu kitaba indirdi.

Dışarıya çıktığımda tabelaya son bir kez daha göz attım. “Şerik Cinderiyak” yazısı dışında rengi solmuştu.

Yoksa, babamdan önce mi ölmüştüm? Çünkü o, şiir yazardı...

İşte o zamandan, ilk sünnetimden bu yana kazınmış kafamdan günlerdir çıkmayan, unutamadığım fesleğen kokusu, burada, geniş deliler evi penceresinin içinde, küçük bir saksıda, gözümün içi gibi baktığım, konuştuğum ve suyunu vererek hayatta kalmasını sağlamaya çalıştığımınkiyle aynı...


Vecdi ÇIRACIOĞLU
Nehirler Denize Kavuştuğunda
Alıntı ile Cevapla
  #20  
Alt 01-09-2009, 11:39
aysun colak aysun colak isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2008
Mesajlar: 2.336
Standart

GELİNCİK

Geldiler. Arabaların kornalarından, evin önünde toplanmış kalabalığın telaşlı konuşmalarından, içerdekilerin koşuşturmalarından anladı ki geldiler onu almaya. Gelin odasında ne kadar zamandır beklediğini hatırlayamadı. Nasıl getirildiğini, nasıl giydirildiğini, yüzünü gözünü kimlerin boyadığını, gelin tellerini başının iki yanından ne vakit sallandırdıklarını… Hiçbir şey hatırlayamadı. Dizlerinin üstünde yumruk olmuş ellerini açmak istedi, yapamadı. Parmaklarını avuçlarından ayıramadı.Baktı, yanı başındaki kalabalığı tanıyamadı. Üstüne bir yığın göz yapışmış, hangisini silkeleyip atacağını şaşırdı. Korktu.Sonra gözler kayboldu. Açılıp kapanan, durmadan açılıp kapanan kadın dudakları sardı etrafını. Bir şeyler söylüyorlardı ona besbelli, ama seslerini duymuyordu. Sıcak nefesleri yüzünü yalayıp geçiyordu. “Öldüm.” dedi içinden. Dışından diyecekti ya kendi sesi de çıkmadı. “Öldüm heral”… Ama ölseydi almaya gelirler miydi?

Geldiler.Kollarından tutup kaldırdı iki kadın. Baktı,tanıdı ikisini de.Biri ablası öteki yangesi. Gelin odasının önünde çocuk sesleri. Durdu.Ablası duvağını yüzüne kapatırken, yengesi gümüş telleri düzeltirken çocukların sesini dinledi.İtişin kakışın içinde “sandık parası” isteyen kızın sesini duyunca ürperdi.Kendi sesiydi. İnsan çocukluk sesini hatırlar mı?Hatırladı.Ne işi vardı kapının ardında? Nasıl?Kapının ardındaysa o kimdi?İnsan aynı anda iki yerde olur muydu? İki ayrı zamanda? İki ayrı bedende?. “Gelincik…Gelincik..”diye ünledi küçük sesi. “Sandık paranı aldım.Çık artık.”… “Öldüm.” Dedi. “Öldüm,ne benim ne kimselerin haberi var.”

Salona çıktılar.Kollarından tutmuş iki kadın,bir sürü kadın.Başını kaldırdı,karşı duvarda asılı oymalı pirinç aynaya ilişti gözü.Aklına o masal geldi.İçinden “Ayna ayna,söyle bana,var mı bu dünyada benden güzel” geçiverdi. “Yok” dedi kendi çocuk sesi. “Senden güzel yok.” Hızla çevirdi bakışlarını,aradı,yok.Bulamadı,göremedi sesi var bedeni yok küçüklüğünü. “Sobelerim” dedi usulca kendine, “Sobelerim ben seni.”

Kırmızı kuşağı üç kere beline doladı çözdü babası. Doladı, çözdü… Doladı, çözdü…Üçüncüde sardı, sıkı sıkı bağladı,düğümledi. Birileri ağlıyordu, kimler bilemedi.Babasının uzattığı elini aldı, duvağına dokundurdu, alnına götürdü, bıraktı. “Allah utandırmasın” dedi anası.Utandırmasın… Utandırmasın. “Utandırmasın” dedi kalabalık. “Amin” dediler arkasından.

Sokak kapısının merdivenlerinden inerken başının sağ yanındaki gelin teli düştü. Durmadı. Üstüne bastı, geçti. Son basamakta duydu yine çocukluk sesini. “Gelincik… Gelincik… Gene gel. Hep gel buraya.” Aramadı. Bakmadı. Nasılsa kendi yoktu, sadece sesi vardı. “Olur” dedi içinden. “Gene gelirim ben. Hep gelirim.”

Geldiler… Aldılar… Başkaları girdi kollarına.Dualarla, ağlama sesleri birbirine karışırken oturdu arabaya. Kornalar, koşuşturma,kalabalık, gelin arabasının önünü kesen çocuklar, gelin teli… Parmakları avuçlarının içinde… Kına yakmışlar mıydı ellerine? Hatırlamadı. Sandık parası ne kadar vermişlerdi?. Başını eğdi, belindeydi babasının düğüm yaptığı kırmızı kuşağı.Boğazı cayır cayır yandı. Yutkundu.Nefes alamadı. Ağlayamadı.Herkes ağlamıştı onun yerine. Ona kalmamıştı. Başını kaldırdı. Çıktığı evin önünde,çocukların arasında el sallarken gördü kendini. Tanıdı. Sarı kıvırcık saçlarından,saçlarının arasından ayağına dökülen gelin telinden, elinde tuttuğu gelincik çiçeğinden… Parmaklarını zorladı, açtı.Küçük kıza el sallarken gördü avucunun ortasındaki kınayı. “Gelirim” dedi usulca… “Gene gelirim.” Kimse duymadı.

TECAVÜZCÜSÜYLE EVLENDİRİLEN ON SEKİZ YAŞINDAKİ GELİNCİK ÖLÜ BULUNDU

Duvağıyla kendini bahçedeki erik ağacına asarak yaşamına son veren genç kız…


Buralara bahar geldi Gelincik.Erik ağacı dalında seni açarak muştuladı ilk yazı. Şimdi bahar temizliğinde bütün evler, sokaklar,bahçeler… Gökyüzü bile kendini yıkamakta yağmurlarıyla. Yüreğinin tozunu, toprağını, silip süpüremeyenlerin apak evlerinde allahutandırmasınuykuları uyunmakta. “Ayna ayna… Söyle ona… Ondan…Gelinciklerden güzeli yok bu dünyada.”


Aysel EKİZ


Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 11:41


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum