Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Günün Öyküsü

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 15-07-2009, 00:03
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.855
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Günün öyküsü / KAYIP SAKAL-Ömer Arslan

Bu başlığa her gün bir öykü ekleyelim.
Kolaylıklar.
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 15-07-2009, 22:35
Habibe Habibe isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 290
Standart

TORAMAN’IN
YAŞAMA
SAVAŞI



Toraman mutfağın ortasında durdu. Burnunu yukarı tel dolaptan yana kaldırdı, koklamaya başladı. Ne et kokusu geliyordu dolaptan, ne peynir kokusu… Sonra ocaklıkta bir kenara bırakılmış tencereye uzattı, başını, acı bir bulaşık kokusu genzini yakmıştı.

“Durulmaz bu evde!” diye düşündü. “Sokaklarda sürtmek, bu dört çocuklu memur evinde yaşamaktan daha hayırlıdır.”

Açık pencereden atladı arka bahçeye. Başını alıp gitmek en iyisiydi:
“Serçe tutar gene aç kalmam!”diye geçirdi içinden.
Başını üst katın mutfağına doğru kaldırdı. İç açıcı bir et kokusu geliyordu ocaktan:
“ Saime Hanım et pişiriyor!” diye düşündü. “ Allah vere de kendisi mutfakta olmasa!”

İncir ağacından helânın penceresine tırmandı. Helânın penceresinden mutfağın penceresine atladı. Bir kokladı, tamam! Ev dediğin böyle olurdu işte! Usulca kaydı içeri. Mutfakta kimsecikler yoktu. Gaz ocağının üstünde et tenceresi fıkır fıkır kaynıyordu. Gitti tencerenin yanına doya doya kokladı.

“Ne evler var!”dedi içinden, “her gün böyle et pişiriyorlar. Nereden düştük bu kâtibin evine! Neredeyse et yerine onlar beni yiyecek! Bu devirde kedim mi olacaksın, ya Et Balık Kurumuna kapak atacaksın ya da…”
Buraya gelince, sıradan saydı, döktü, karaborsacısından taaa dövizle oynayanlara kadar. Bu saydıklarının içinde kimler yoktu ki!
Kafası kızmıştı Toraman’ın:”Ceza kanunu’nda benim için hiçbir madde olmadığına göre…”diye düşünmüş olmalıydı. Düşünmesiyle tencerenin kapağına pençesini savurması bir oldu. Kapak kaymıştı yavaştan. Bu tıkırtıyı öbür odadan yorgan kaplayan Saime Hanım duydu ama aldırmadı. Kızı sinemaya gitmişti oğlu kahveye… Kim açacaktı tencerenin kapağını!

Toraman iki ayağının üstüne kalktı. Uzattı başını tencerenin içine. İki parça et dumanlar içinde pişiyordu. “Sanki pişirmeseler olmaz!” diye geçirdi aklından. “Canına tükürüyorlar etin. Ne aptal şey şu insan denilen yaratık! Hele dur bakayım, ben sana et pişirmesini gösteririm!”
Sağ elini kaldırdı, tırnaklarını çıkarttı zarından. Tencerenin aralanan kapağından pençesini sokmasıyla, çekmesi bir oldu. Etin en biçimli parçası tırnaklarına takılmış, çıkmıştı. Kapak hafiften sallandı, kayıverdi taşların üstüne.

Yorganın üstünde iki büklüm olan Saime Hanım, başını kaldırdı. Kim var mutfakta acaba? Kocası mı gelmişti yoksa? Acıktı mı hep böyle yapardı İsmail Efendi. Önce mutfağa gider tencerenin kapağını kaldırırdı.
“Huuuu! İsmail Efendi!” diye seslendi. “kapat tencerenin kapağını, buğusunu kaçıracaksın!”

Eti ocağa vururken kapağın kenarlarını hamurlamayı bile düşünmüştü. İlik gibi olurdu kapağın kıyısı hamurlanınca. Kuyrukta iki saat beklemişti ama, kasap Ragıp’tan istediği parçayı da almıştı.
İsmail Efendi’nin, kasaba açıktan iki lira ödediğini nerden bilecekti. İçerden ses gelmiyordu. Kalktı yorganın üstünden, terliklerini giydi. İsmail Efendi gelse merdiven başındaki terliklerini giyerdi. Her şey yerli yerindeydi. Yemeğe geç geleceğini birden hatırlayıverdi. Üsküdar’a kira toplamaya gidecekti. Oradan geçecekti Kuzguncuk'a. Mutfağın kapısını korka korka açtı. İlk önce tencereyi gördü, kapaksızdı.

Aklını kaçıracaktı. Pencereye doğru attı kendini. Ayağı bir şeye takıldı. Tencerenin kapağıydı bu. Terliği fırladı bir yana. Kapak iki ayağının arasından kurtuldu, bir yarım daire çizdi. Bir yarım daire de Saime Hanım çizdi. Sırtüstü uzanıverdi. Yattığı yerden yırtınıyordu:
“Hırsız Toraman! Alacağın olsun senin! Kafana bir odun indirmezsem, köpekten aşağı olayım!”

Bir yanına dönmüş, kalçasını ovup duruyordu:
“Kabahat hiç sende değil, hep bizim İsmail Efendi’de, dört bin lira aylıklı memuru ne diye alırsın evine! Üç aydır kapısından içeri bir dirhem et girmezse ne olur? Eniği, enciğiyle bizim ocaktaki ete saldırır, işte böyle! Üstümüze saldırmadıklarına, şükür, komşulaaar!..”





RIFAT ILGAZ / Nerede O Eski Usturalar




**( Kitaptan yazdım, kusurum olursa affola.)
__________________
...

ve buruk bir gülümseme atarım şiire,
derinden bir sürgün soluğum tükenir.


Habibe E. Ağaçdelen
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 16-07-2009, 22:22
Habibe Habibe isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 290
Standart

Yanlışlıktan dolayı özür dilerim...
__________________
...

ve buruk bir gülümseme atarım şiire,
derinden bir sürgün soluğum tükenir.


Habibe E. Ağaçdelen

Konu Habibe tarafından (16-07-2009 Saat 22:58 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 16-07-2009, 22:57
Habibe Habibe isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 290
Standart

AYŞE HOCA



Tahrirli iri gözleri, uzun siyah kirpikleri, omuzlarını döven kıvırcık lüle lüle saçları ve lüle lüle saçlarında yanar döner taftadan kurdelesi…


Beni, karımı, kızımı, sokaktan merakla gelmiş derhal dönecek olan eli yüzü toz toprak içinde, haşarı oğlumu, yerde serili havı dökülmüş halıyı, eski perdelerimizi, üçüncü çocuğumuzun salıncağını, duvardaki fotoğrafları filan olgun bir insan gibi gözden geçirdikten sonra sırtını sedire dayadı.
__ Kaç yaşında? Diye babasına sordum.
__ Beş! Dedi.
__ Senin ismin ne bakayım?
__ Ayşe…
__ Okula gidiyor musun?
Beni küçümseyerek baktıktan sonra dudak büktü:
__ Ben hocaya gidiyorum!
__ Ne hocası?
__ Eyif hoca…
Babası izah etti:
__ …… Elif hoca, çok keskin hocadır, alim, ulema. Bizim kasabada millet doktora gitmez çokluk. Neren ağrırsa ağrısın. Elif hoca bir okur, bir üfler… Tamam!

Beni göz ucuyla süzmekte olan Ayşe:
__ Oşman, dedi, hiç şöj dinyemiyor, oynuyoy hep. Ben hij oynamiyoyum ki…
__ Osman kim?
__ Kardeşi, dedi babası, iki yaş küçüğü.
__ Sen niye oynamıyorsun?
__ Hocayay oynamaj!
__ Sen hoca mısın?
__ Eyhamdüyiyyah!
__ Neler biliyorsun bakayım?
__ Benim amme cüjüm vay… Osman yırttı, annem dövdü, Eyif hoca da dövecek…
__ Ammeden neler öğrendin?
__ Eyhamı, kuyhüvayyahi’yi, Teppet’e geydim!
__ Kulhüvallahi’yi oku bakalım…
Sedire çıktı, diz çöktü, yumuk avuçlarını dizlerine koydu, hafif hafif sallanarak başladı:
__ Kuyhu vayyayhi ahat – Ayyahüşşamet – Yemyeyit – Veyem yüyet Veyemye keyyehu…
__ Peki… Ne demek bunlar?
__ Nebyim ben!
__ Topun var mı senin?
Omuz silkti:
__ Hocalayın topu oymaj! Oşman’ın Vay amma…
__ İpte mi atlamazsın?
__ Ben atyamam. Oşman atyay!
__ Ya sinema? Sinemaya gider misin?
__ Hocayayın topu oymaj! Oşman vay amma… Oşman gidiyoy…


Hocalar koşmaz, hocalar oynamaz, hocalar gülmez… babası kızına gururla bakıyordu. Az sonra benim canavarlar Ayşe’yi elinden tutup dışarı çıkardılar. Çok geçmeden o da onlara karıştı, ilk peşin ip atladıklarını, sonra saklambaç ve nihayet topla şip şip oynadıklarını duyduk.

Babası:
__ Kız oyuna daldı, biraz dolaşım teklifinde bulundu. Çıktık, beni bir içkili lokantaya sürükledi.
Daha sonra eve döndük. Onlar son trenle gideceklerdi. Ayşe’ye gelince… Tombul yanakları al aldı…
__ Babam babam, dedi. Beni götüyme oyya, buyda bıyak… Babam, babamşın!
Çakır keyifli baba, niçin kalmak istediğini sordu. O tekrarladı:
__ Babam babamşın, beni götüyme!

Tahrirli gözlerinde berrak damlalarla Ayşe, çocukluğunu bizde bırakarak, boğazlanmaya götürülen bir kuzu gibi, babasının peşinde, çıktı gitti.





Orhan Kemal / SARHOŞLAR



(Kitaptan...)
__________________
...

ve buruk bir gülümseme atarım şiire,
derinden bir sürgün soluğum tükenir.


Habibe E. Ağaçdelen
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 16-07-2009, 23:34
sakbaba sakbaba isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Apr 2009
Mesajlar: 18
Standart GÜNÜN ÖYKÜSÜ/şaban akbaba

ÖYKÜcük

Hem çook ötelerden aldım sinyalimi, hem de içimdeki çan kulesinden. Uzaktakiler rahatına düşkündü, ben mideme… Ama keyfimizi kaçıracak kıpırtılar vardı sağımızda solumuzda. Durmanın, hele hele gecikmenin zamanı değildi, devindim. Buyruğumdaki kullarımı da devindirdim. Omuzlarını ve kollarını süsleyen pırıltılar güneşin yüzünü karartacak kadar çok ışık tükettiler. Gölgelendi alnım.
Nerede bir devinim varsa orayı dinginleştirmek, kimde gizli bir çıban varsa onu deşmek, gereğinden fazla zeki olanları toplayıp tımarhanelere yerleştirmek gibi soylu görevler yaptım. Dik başlıların başını, fazla duygusal davrananların yüreğini aldım, her birinin yerine saman doldurdum. Saman iyidir.
Geleceği ellerine bırakmak zorunda kalacağımız için en genç olanları da astım. Ya ne yapacaktım, besleyecek miydim? Besleseydim oyacaklardı gözlerimi. Gözlerim yerinde kaldı. Ama hiçbir şeyi görmek istemiyorum.
Beş yerine yedi kez, her kezinde birkaç saat uzunluğunda okunmasını buyurdum ezanın, otuzüç yerine yetmişiki rekât olsun, dedim teravih namazı. Anlar arasında boşluk bırakmadım. Her şeyin dolusu…
Oynayın, dedim ve oyun alanları, salonları yaptırdım her evin bahçesine. Birkaç milyon da yuvarlak… Yuvarlakların içi boş kalmamalıydı; nemli, kösnücül ve yumuşacık. Girip çıksınlar, girip çıksınlar… Boşaltsınlar içlerini her yerde, boş çuvalın nesi olur ki korkulacak? Boş çuval, boş çuvaldır!
Soğanları, patatesleri, pırasaları doğradım, karabiber ektim üstüne, acı biber sürdüm. Derin boğuldu çığlıklar.
Ne olur ne olmaz diye de bütün taşları bağlatıp köpeklerin hepsini sokaklara saldım.
Onlar ve ben… Kulağımız dinç, gözümüz pek… Sürüp gidiyor yaşam. “Aaaah dünya varmış!” Aptal çokmuş, ölüm yokmuş.
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 17-07-2009, 22:00
tiryakinim tiryakinim isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Mesajlar: 1.137
Standart

Havuz Başı

Beyazıt havuzunun kenarındaki kanepelerden birine oturmuş sizi bekliyorum. Yaşını almış bir adamın yirmi yaşındaki çocuk kederlerini sevinçlerini yaşamış ne demektir diye düşünüyorum: Belki bir geç olma hadisesi. Belki de bir çeşit hazları kederleri çocuklukları uzatma temayülü. Ama bu uzayan yaz kışın gelmeyeceğine alâmet değil. Kış müthiş olacak kar yolları kapayacak bembeyaz ovada ölülük uzayıp gidecek... Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim âleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara insan sesleri arasında her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum yoksa heyecandan üzüntüden mi bilmem.
Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12´yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok.Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?... Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler âşık değil mi bu şehirde? Kimseler bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?
Önce yanımdaki kanepeye oturdular. Biri kadın öteki erkekti. Erkek bana gülümsedi. Halim yok gülmeye; yoksa tatlı tatlı gülümsemesine karşılık verilmeyecek adam değildi. Bu selam yerine geçen gülümsemeye neden cevap vermedim? Sizi bekliyordum. Hâlâ sizi bekliyordum. Belki de bugun bu saatte buradan çıkmayacaktınız... Yoksa hasta mıydınız? Bir ara bir başkasında saçlarınızı yürüyüşünüzü seyreder gibi olmuş siz olmadığınızı görünce yeniden merak etmiş üzülmüş; sonra belki de benim burada oturduğumu tahmin etmiştir de öteki kapıdan çıkmıştır şüphesine düşmüştüm. Bu şüpheden çabucak caydım. O kadar ehemmiyet verilmeye değer miydim?
Ya hasta iseniz!... Sanki hasta idiniz. Koşup yatağınızın başucuna gelmiştim. Gözlerinizi açtınız. Alnınız terli idi. İki açık sarı tel terli alnınızın üstüne yapışmıştı. "Ateşim düşmüyor" demiştiniz. Şehre küsmüştüm. Karaborsalardan ilaçlar getirmiştim. İyileşmiştiniz. Rıhtım boyunca yürümüştük. Taze kırmızı idiniz. Alnınız terli idi. Gülüyordunuz. Alay ediyordunuz. Koşuyordunuz yakalayamıyordum. Allah esirgesin! Hasta olmayın!
Dört beş saniye içinde bunları düşündüğümden adamın selamına karşılık vermemiştim. Dört beş saniye bir gecikmeden sonra ben de güldüm. Bunun üzerine adam yerinden kalktı yanıma geldi:
- Bu caminin ismi ne?
Bir türlü bulamadım caminin ismini dersem inanır mısınız? Hâlâ sizinle beraberdim. Hayır hasat filân değildiniz çok şükür! Beni görmemek için arka yollardan gidişinizi görür gibi oldum. İçimi mütevekkil bir sıkıntı sardı. Kızamıyorum size... Dünyaya kızıyorum. En iyi arkadaşıma kızıyorum.
-Yok a...- Bu mayıstan başka her şeye benzeyen soğuk bin dokuz yüz kırk altı mayısına kızıyorum. Size kızamıyorum. Arka sokaklardan beni görmemek için kaçtı ise beni düşünerek gitmiştir diyorum. Hatırladım caminin ismini:
-Beyazıt camii canım!
Kadın da yerinden kalktı. Adamın mühim bir sual sorduğunu cevabının bütün karışık meseleleri halledeceğini bağıran pek mütecessis bir yüzle yanımıza geldi. Yanına oturdu adamın. Bu sefer o sordu:
- Ali Sofya hangisi?
-Şu tarafta... Bir işaretle sol tarafı gösterdim. Anlayamadılar ne taraftadır Ali Sofya... Elimin gösterdiği istikameti bir türlü kestiremediler. Gösterdiğim yerde kocaman binalar birbirini kesen biçen yollar dükkânlar vardı. Oradan Ayasofya´yı nasıl bulacaklar? Ama ne yapsınlar çaresiz kabullendiler. Zahir oralardadır diye akıllarından geçmiş gibi yüzüme baktılar. Son bir defa daha:
“-Her halde ıraktır.” dediler.
“-Yok pek ırak değil.” dedim.
Adam ellisini asmıştı. Toprak rengi yüzünde alışılmamış çizgiler vardı.
“-Bunu getirdim köyden” dedi.
Çarşaflı kadını gösterdi: Sütlaç gibi buruşuk ufacık gözleri ile yanaklarının elmacık kemiklere rastlayan yerleri pırıl pırıl dişleri bembeyaz yüzüne bakınca bir süt kokusu duyar gibi oldum. Bu yüz pembe mi pembe; içinde ne güzel bir kan akıyordu kimbilir...
-Hiç İstanbul görmedi bu. Bakıyor hoşlanıyor da gülügülüveriyor. Hoşlanıyor pek. Biz Lüleburgaz´lıyız. Ben geldim birkaç defa İstanbul´a. Bu gelmemişti. Camileri gezdiriyordum.
- Taksim´e de bir gidin.
- Gideceğiz. Beyoğlu´nu da görürüz ha? O da Taksim´e ulaşmadan değil mi?
- Evet.
- Tramvayla mı gidelim?
- Tramvayla gidin ya!
- Ama biz Tünel´den geçmek istiyoruz.
- Tünel işlemiyor kapalı.
Yaa Tünel kapalı demek... Tünel´in kapalı olmasına beraberce üzülüyoruz. Kadın elinde gazete kâğıdına sarılmış bir şeyi bana gösteriyor:
-Bakır ucuzlamış ucuza aldık.
- Kaça aldınız?
- Kilosuna... ne verdikti?.. 450 kuruştan verdiler. Te bak şuna 310 kuruş verdik. Pahalı değil değil mi?
-325 kuruş verdik. 700 gram geldi.
-Sen beş lira verdin. Ne geri verdi sana bakırcı?
Hesap ettiler. Önce anlaşamadılar. Sonra anlaştılar. 310 kuruşa almışlardı tencereyi. Ben senin gelmen ihtimali olan yola gözlerimi dikmiştim. Onlar hesaplarını yapmış havuzu seyrediyorlar. Ben geçmenizden ümidi kesmişim. Sizi nerede bulabileceğimi: "Bana bakın! Beni dinleyin nolur? Bırakın da bir gün samimî olayım. Söyleyeceklerimi söyletmiyorsunuz. Dinleyeceklerimi dinletmiyorsunuz. Bırakın anlatayım..."
-Bu dibinden mi kaynar?
-Yok canım? Babacığım bu pınar mı? Boruyla içine terkos gelir.
Adam yanındakine dönüyor:
-Borularla doldururlarmış. Dibine boru döşemişler senin anlayacağın.
Bana:
-Pekii hani bu suları fışkırtırmış?..
-Bayramlarda sıcak havalarda... Hava soğuk da ondan fışkırtmıyorlar.
Adam kadına:
-Hava soğuk soğuk da ondan fışkırtmıyorlar anladın mı? Sıcak havalarda fışkırtırlar da insanları serinletir...
Bana da dönüyor:
- Peki... -diyor-. Hani üstüne top korlar da sular lastik topu havaya fırlatır oynatır durur; öyle de yaparlar mı?
Elli yaşında adam ellisine yakın kadın.. fıskiyeler toplar... Onlar benden de çocuk. Seni görememenin sıkıntısı dağılıyor seviniyorum. Kadın eğilip beni dinliyor. Taksim´den öteki camilerden meydanlardan Boğaziçi´nden Kızkulesi´nden söz açıyoruz. Sonunda lakırdılarımız bitiyor. Konuşmuyoruz bir zaman. Ben size bir mısra bulup söylemek istiyorum. Yağmurlu havalardan dağ yollarından katırlardan çıngıraklardan bahseder mısralar yok mu yeryüzünde?
Bu sırada adam kadınına Kızkulesi´ni Haydarpaşa´yı Selimiye Kışlası´nı anlatıyor... Bir ara üçümüz de susuyoruz. Mühim şeyler düşünüyor gibiyiz. Hele ben neler düşünmüyorum: Kapıdan çıkıyorsunuz. Koşa koşa yanıma geliyorsunuz. Kolunuza bile giriyorum. Tam bu sırada adam:
-Kışın donar mı bu su?
Ne diyeyim ben şimdi? Üzüntüm yine dağılıyor:
-Donar -diyorum donar da çocuklar üstünde kayarlar.
Kadına dönüyor adam:
-Donarmış; çocuklar üstünde kayarlarmış -diyor. Ne dersin sevgilim Beyazıt Havuzu kışın donar mı? Murtaza çavuşla karısı Hacer anaya ben donar dedim.

Sait Fail Abasıyanık
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 18-07-2009, 22:18
Habibe Habibe isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 290
Standart

BİR YOL

Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:
-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika... Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey... Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.

Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.

Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul'dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.

Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil... Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit'e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.

İzmit'ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş... Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu... O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.

Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.

O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki...

Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana "Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli... Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız...
Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti... Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.

Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.

Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire'in çift odasına, ne de Quincey'nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime "Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?" diye sora sora yürüyordum. Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. "Burası bizim (rafımız olsa gerek..." diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.
Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?

Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.

Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.

Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.

Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.

Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: "Ömrünü, ömrünü ne yaptın?" Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.

Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi "laytmotif" gibi dolaştığı bu rüyalar... Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem...

İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.

Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.

Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.




Ahmet hamdi Tanpınar
__________________
...

ve buruk bir gülümseme atarım şiire,
derinden bir sürgün soluğum tükenir.


Habibe E. Ağaçdelen
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 19-07-2009, 21:05
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart

DUR BAKALIM NE OLACAK

Boğaziçi'nin Karadeniz Boğazına yakın Anadolu yakasında, deniz kıyısı üstünde bir çayevi... O çay evinin hemen bütün müşterileri, hep o semtin insanları olduklarından ve oraya sık sık geldiklerinden birbirlerini tanırlar. Çoğu da emeklidir. Emekli olunca konuşmaları doğal olarak geçim sıkıntısı, pahalılık, sürekli zamlar vb konular üstüne oluyor.
O sabah da yine her zamanki gibi önce ev dertlerinden başlayıp ülkenin sorunlarından konuşmaya geçtiler. Hükümet enflasyonu yüzde otuzda tutacağına söz vermişti, oysa yüzde sekseni buldu. Yüzde seksen, ha? Peki ne olacak? Almanya ya, Fransa'ya, İsveç'e işçi gönderdik, yine yetmedi; ta Arabistan'lara, Avustralya’lara işçi gönderdik, yine yetmedi. Şimdi de Sovyetler Birliğine işçi gönderilecekmiş. Gitmeye istekli işçiler öyle yığılmışlar ki, sıra kapmak için birbirlerini ezmişler. Allah Allah!... Yahu, komünist Rusya ya bile işçi gönderecekler ha? Paranın komünisti, faşisti, dini imanı olur mu arkadaş, para paradır, gelsin de nereden gelirse gelsin. Ben komünistin parasını alıp cami yaptırdıktan, kuran kursu açtıktan sonra bir günahı yok ki... Üstelik sevabı bile var.
Peki bunun sonu nereye varacak birader? Allah sonumuzu hayır eylesin!
Efendim, memleketin bütün gelirleri, aldığımız dış borçların yıllık faizini ödemeye bile yetmiyormuş. Deme yahu... Amerika’dan aldığımız borçlarla, salt eski borçların faizini bile zor ödüyormuşuz. Allah Allah... Bu gidişin sonu nereye varır dostum?
Ayemef diye uluslararası bir kuruluş var ya hani... Evet, işte o uluslar arası para fonu mu ne... Uluslararası demek, ne demek?
Amerika demek... İşte bizim kendi memleketimizde nereye ne yapacağımıza, neyi nasıl yapacağımıza, neyin nasıl yapılacağına, fabrikamıza, yolumuza, her şeyimize, her şeyimize o karar verirmiş... Yok yahu... Bak bunu bilmiyordum... Peki, böyle giderse ne olur...
Her gün, her akşam hep bu konular konuşulur... Her konuşmada aynı sözlerle şaşarlar! Yok yahu!... Allah Allah!...
Çayevindeki emekliler birbirlerine hep yanıtsız kalacak aynı soruyu sorarlar:
-Peki, ne olacak böyle? Bekleyelim görelim. Bakalım, ne olacak?
-Bunun sonu nereye varır böyle? Hep merak ediyoruz. Dur bakalım, ne olacak?
O sabah yine hiç bıkıp usanmadan aynı konular konuşuldu ve çayevindeki herkes birbirine 'Dur bakalım, ne olacak?' dedi.
Gün görmüş, dönem geçirmiş, eski Tophane Askeri Sanayi Mektebi'nden yetmişe, yetmişini çok aşkın bir eski işçi emeklisi,
-Dur bakalım, ne olacak deyip duruyorsunuz da, bana bir akrabamızın başına gelenleri anımsattınız.. dedi.
Başlar ona yöneldi. Akrabasının başına geleni merakla sordular. Bu ilgiyi bekleyen işçi emeklisi de olayı şöyle anlattı.
Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini, petrol zengini Araplara satıyordu ya... İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi Prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bir şey. Adı Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi’nin seyrine doyum olmaz tepelerden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı, işte öyle bir şey yaptıracak. Derken bu Ebul Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun... Elbet Arap ölçülerinde güzel de olacak.
Ebul-Fatık için satın alacağı tepeyi arayıp bulan komisyoncular, bu kez de ona kız aramaya başlamışlar. Ebul-Fatık’ın aradığı kızda aradığı koşullar var: Genç olacak, kız oğlan kız eline erkek eli değmemiş olacak ve gayette saf olacak. Bu zamanda İstanbul’da böyle kız bulmak kolay mı? Ebul-Fatık da zaman da para da çok, ille de aradığını bulacak. Aracılar, ısmarlanan kızı araya dursunlar, Ebul-Fatık da bir yandan çat pat Türkçe öğreniyor ki, evleneceği kızla 'yat, kalk, uzan, dön' falan filan gibi kendisine gerekli olan bir kaç söz konuşabilsin.
Ebul-Fatık’a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor. Süt beyaz tenli, lahmacun bedenli, kalçaları enli bir lokum olacak. Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş. İşte biz Ebul-Fatık'ı bu ilişkiyle tanıdık. Çünkü, Ebul-Fatık’ın ayılıp bayılarak beğendiği kız, bizim hanımın uzak bir akrabasının kızı... Kız tam da Ebul-Fatık’ın istediği gibi, on yedi yaşında, kuran kursunda yetişmiş, akça pakça, yandan çarklı kalçalar... Saflığına gelince, aptaldan bir parmak yukarıda saf... Ebul Fatık’ı da bir görseniz, korkudan dudağınız uçuklar. Kızın babasından yaşlı. İnsan kılığındaki bu çirkinlik anıtını gören biri öyle şaşmış ki, iki elini gökyüzüne kaldırıp 'Hey kurban olduğum Allah, sen nelere kadir değilsin..' diye şaşkınlığını belirtmiş. Üstelik memleketinde üç mü, beş mi - kesin sayısı saptanamadı- karısı olduğundan bu kızı hükümet nikahıyla değil, imam nikahıyla alacak. Her neyse efendim, bu Ebul-Fatık, kızla evlendi.
Saf kız, çok yoksul bir ailenin çocuğu olduğundan, evlenip de o lükse, o görkeme kavuşunca çok mutlu oldu. Kocasının adı Ebul Fatık el-Mışkı çok uzun olduğundan, kızın ailesi ana kısaca Fıtık amca diyor. Hem de Fatık Bey deyince, Arabın adı azbuçuk Türkçeleşmiş oluyor. Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı...
Biz de hanımla iki kez evlerine gittik. Boğazın tepesindeki o köşk yapılana dek, Nişantaşı’nda lüks daire satın almış, daireyi de kızın üstüne yapmış. Biz Fıtık Amca’yı orada tanıdık.
Gel zaman git zaman... Bundan sonra olanları bana hanım anlattı. O da, Fıtık amcanın genç karısından duymuş. Çünkü kadın olup biteni her önüne gelene anlatıyormuş.
Fıtık Amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşafla geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısının kadın akrabalarıyla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, Fıtık Amcanın evde olmadığı zamanlar kızın canı sıkılıyor. Kıskanç Amca, bir yandan da karısını eve hapseden koca izlenimi vermek istemiyor çevresine. Karısına güvenen bir koca görünümünde... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için, çok uzaklara gitmemek koşuluyla, sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın buna çok seviniyor, ama sokakta ne yapsın tek başına? Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. Karar vermek kolay değil. Gitme dese, karısına baskı yapmış olacak. Git demeye de içi elvermiyor. Birlikte gitmeleri hiç uygun değil. Sonun da şöyle diyor:
-Avet... Müsade var... Velakin avvalden ben görecek, bilahara sen...
Fıtık Amca, o dolaylardaki sinamalarda oynanan bütün flimleri seyredip 'Hazreti Ömer’in Adaleti' adlı yerli filimi görebileceğini söylüyor. Necmiye... Genç kadının adı. Gidiyor sinemaya... Fıtık Amcanın içi pırpır... Ertesi akşam eve dönüyor. Oh, şükür Necmiye evde.
-Necmiyaa?
-Efendim.
-Ne yaptın ben yokken?
Necmiye yanayakıla anlatmaya girişiyor!
-Ah,sorma...
Nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.
-Ne oldu Necmiya?
--Öyle bir şey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.
-Ne geldi başına?
Necmiya saf saf anlatıyor!
-Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.
-Şok güzel.
-Çıktım sokağa
-Avet?
-Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?
-Bir harif?
-Evet... Ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. Ben gidiyorum o da gidiyor. Dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.
Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da şaşmış görünür!
-Allah allah.. Ban da şok merak ettim. Du bakalim n'olecak?
-Ben gidiyorum, o gidiyor... Böööyle yanımda. Dibimden ayrılmıyor. Dur bakalım n'olacak diyorum içimden...
-Fasuphanellah... Du bakali n'olecak?
-Bileti alıyorum, o senin dediğin sinemaya girdim,adam da girmez mi?
Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:
-Ve minelgaraip.. Du bakali n'olecak? Sonra?
-Sonra ben oturdum. O da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?
-Hayret! Du bakali n'olecak?
-Işıklar söndü, filim başladı.
-Eeee anlat Necmiyaa?
-O herif elini bacağıma atmaz mı?
-Ne diyorsun, velacaip...
-Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! Şaştım kaldım...
-Ne yapacak?
--Bilmem ben de onu merak ediyorum ya... Dur bakalım, n'olacak diye bekliyorum.
-Vallahi ban da merak ettim yahu... Du bakali n'olecak, diye bekliyorum.
-Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan
merak etmez misin?
Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da karısına uyup soruyor!
-Nacmiya, du bakali n'olecak?
-Sonra 'Hazreti Ömer in Adaleti' bitti. Lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?
-Sonra, harif da?
-Evet.
-Velacaip ve minelgarip... Du balali n'olecak?
-Çıktım sinemadan, o da çıktı. Ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.
-Aman Necmiya, vallahi şok merak ettim. Du bakali n'olecak?
-Ben de merak ediyorum. Ben köşeyi saptım.
-Harif da saptı mı?
-Saptı.
-Anlat şabuk Nacmiya, şok meraklı.
-Bizim apartmanın kapısından girdim, herif de girdi. Dur bakalım, n'olecak diye merak
içindeyim.
Fıtık Amca ter içinde...
-Sonra?
-Bizim kata çıktım, herif de çıktı.
-Vay harif vay!...
-Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?
-Harif da yallah içeri?
-Evet
-Du bakali n'olecak... Aman anlat şabuk Nacmiya...
-Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?
-Ne diyorsun Nacmiyaa... Du bakalı n'olecak?
-Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?
Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:
-Ayvaaaaah! Du bakali n'olecak?
-Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.
--Aman Nacmiyaa, vallahi meraktan şatlayacak ban... Söyle şabuk, ne oldu Nacmiya?
-Hiiç canım... Bir şey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.
Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.
-Yok yahu... Peki, ne oldu Nacmiyaa? Ne yaptı?
-Aynen senin her gece yaptığını...
Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bir şeyin geldiğinden bile haberi yok ki... Döğse olmaz. Kovsa olmaz.
Erkekliğe toz kondurmamak , yiğitliğe krem sürdürmemek için Fıtık Amca şöyle der:
-Amaaaaan Nacmiya, ban da muhim bişey zannediyordum. Du bakali n'olecak diye boşuna merak etmişim. Velakin hiç möhim değil.
Olayı anlatan yaşlı işçi emekçisi,
-İşte böyle arkadaşlar, diye sözü bağladı, bütün bu olup biteni kadın saf saf her önüne gelene anlatıyormuş. Bizim hanım da kendisinden duymuş.
Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi,
-Yahu, hiç anlayamadım, dedi, sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? Kel mana?
İşçi emeklisi,
-Her gün burada laflayıp laflayıp da sonunda 'Dur bakalım, n'olacak?' diye merak edip soruyorsunuz ya, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım.
Çayevindekilerden bir kahkaha koptu.
İşçi emeklisi ekledi:
-Velakin hiç mühim değil.

Aziz Nesin
__________________
olmaz hayal bizimkisi
olurundan bin güzel...
e.g.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 22-07-2009, 21:15
suece suece isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 3.482
Standart

NEDEN SONRA

Güya iki buçuk matinesi için sözleşmişlerdi. Halbuki saat üçü çeyrek geçiyordu.
İhsan sigarasını yere atıp ezdi,
"Hiç bu kadar beklettiği olmazdı," diye söylendi.
Sokağın üstüne ince ince yağmur yağıyordu. Berberin köşesine yine o her zaman ki kestaneci oturmuş...
Genç adam sinemanın basamaklarını indi. Karşı sokağa dalıp caddeye çıktı.
Beyazıt Meydanı yağmurun altından pırıl pırıl parlıyordu. Caddeden tramvaylar gelip geçiyor, camları buğulanmış otobüsler müşterilerini bırakıp acle acele yollarına gidiyorlardı.
İhsan ıslak kaldırımın üstünde bir aşağı beş yukarı dolaşmaya başladı. Her seferinde, "Bir Topkapı arabası daha beklerim. Bundan da çıkmazsa çeker giderim." diye karar veriyor fakat Melahat gelen tramvaydan çıkmayınca yine de ayrılıp bir yere gidemiyordu.
Gözleri Aksaray yolunda bir çeyrek daha bekledi. Üç buçuk olunca ümidi büsbütün kesti.
Belli bir şey ki gelmeyecekti. Kız onu düpedüz ekmişti işte...Bunda anlaşılmayacak bir şey yoktu. Zaten geçen defa muhallebicide kapısını yapmamış mıydı? Mantosunun düğmesi ile sinirli sinirli oynayarak, "İhsan" demişti, "annem duymuş gezdiğimizi. Eniştemin kardeşi gördüydü ya bizi Alemdar'da...Artık beni sokağa bırakmıyorlar. Teyzeme diye kaçamak geldim bugün..."

İhsan o gün bu sözlere ehemmiyet vermemişti. Kadın milleti değil mi, numara yapmasalar işleri rast gitmez, diye düşünmüştü. Şimdi görüyordu ki o sözlerin altında başka manalar saklı imiş. Demek buymuş sonunda yapacağı...
Zaten arkadaşlar çıtlatmışladı da o inanmak istememişti. Ona Bahçekapısı'nda manifaturacılık eden varlıklı bir talipten bahsetmiş, bir de Melahat'ın mahallesinde oturan uzun boylu bir tıp talebesini göstermişlerdi. O bunu çoktan anlamalıydı. Anlamalı da kendiliğinden çekilmeliydi. Olmamıştı işte. Yapamamıştı. Nah kafa!...
O anda gözünün önüne Melahat'in hayali geldi. Kızı kendinden emin, uzun boylu tıbbiyelinin koluna asılmış, Beyoğlu sinemalarının resimlerine bakarken görür gibi oldu. Kim bilir belki de o züppe ile ... Halbuki o burada, cebinde loca bileti, rezil gibi bekliyordu. Birden şakaklarının zonkladığını hissetti.
Yağmur şimdi daha da şiddetlenmişti. Islak bulutlar adeta damlara sürtünmek ister gibi, alçaktan uçuşuyorlardı.
İhsan, "Bırakırlar mı sana..." diye düşündü. "Alemin güpgüzel kızını hiç bırakırlar mı sana? Elinde bir lise diploman bile yok...Yarın askere gittin mi neferi merkumsun sağlam... O zaman insanı birinciye de bindirmezler. Bir de kalkmış elin beyzadeleri ile aşık atarsın."
Briyantinli saçlarından ensesine süzülen yağmuru unutmuştu bile. İki kere arka arkaya hapşırınca aklı başına geldi: "Basıp gitsem ya artık, ne duruyorum?" diye kendine kızdı. Durak yerinde beş altı kiş tramvay bekliyorlardı. Onların arasına karıştı...
Fakat tam o sırada Melahat'ın karşı kaldırımdan, koşa koşa geldiğini gördü. Kız onu fark etmemişti. Kırmızı eşarbını başına şemsiye gibi tutarak caddeyi geçti, sinemanın sokağına saptı.
Onu görür görmez İhsan'ın kalbi küt küt atmaya başlamıştı. Fakat inadına ağırdan aldı. Heyecanını bastırmak için bir sigara yaktı. Sonra telaşsız, emin adımlarla sinemaya doğru yürüdü.
Melahat holde şaşkın şaşkın döneniyordu. İhsan'ı görünce uçar gibi geldi:
"Beklettim değil mi? Seni çok beklettim değil mi?" diye sordu. "Bilsen ne geldi başıma "
İhsan

"Yoooo... Beklemedim," dedi. Ve sigarasının dumanını kayıtsızca havaya üfledi.
Kız elini kalbine götürmüştü:
"Ay tıkanacağım," dedi. "Öyle koştum ki... Tam hazırlandım çıkıyordum, halamın eltisi gelmez mi? Evde kimse olmadığından oturmak icap etti. Aklım hep sende... Kadın gitmez de gitmez. Ne ise güç halde yola koydum. Eniştemlerin önünden geçmemek için de çamurlara battım bütün."
İhsan bunları kös kös dinledi. Kendini affettirmek için karşısında çırpınan bu burnu kızarmış kızı şimdi lakayt, sakin ve biraz da küçümser bakışlarla süzüyordu.
Melahat onun bu halinden işkillendi:
"Ne var... Niye bana öyle bakıyorsun?" dedi.
Genç adam,
"hiç..." diye cevap verdi.
Kız aradaki tatsızlığı dağıtmak ister gibi,
"Ne bekliyoruz? Girelim bari. Yarısından seyrederiz," diyerek sinemaya doğru ilerledi. İhsan isteksiz isteksiz arkasından yürüdü.
İçeri girdiklerinde birinci film çoktan başlamış, hatta sonuna bile yaklaşmıştı. Programcı kadının aşağı doğru tuttuğu el lambası bir an için Melahat'ın uzun bacaklarını aydınlattı. Kızın ipek çorapları, püskürtme çamur içinde kalmıştı.
Kadın locanın kapısını üzerlerine kapayınca paltolarını çıkarıp yanyana fakat hayli aralıklarla oturdular. Melahat sert bir baş hareketiyle saçlarını arkaya atıp ensesine dökülen buklelerini kabarttı. Bu arada kollarını kaldırmış olduğundan locanın içinde taze bir ter kokusu dalgalandı.
İhsan put gibi oturmuş filmi seyrediyordu. Kız,

"Nen var kuzum bugün? Hasta mısın sen?" diye sordu.
İhsan başını çevirmeden,
"Hayır" diye cevap verdi.
"Bir şeye mi sıkıldın? Geciktiğime mi kızdın?"
"Yok canım ne münasebet!"
"Söyle rica ederim. Vallahi darılırım."
Önlerindeki sıralardan bir adam başını kaldırıp onların locasına doğru baktı. Melahat sesini alçalttı:
"Ölümü öp söylemezsen, ne oldu? Biri sana beni mi çekiştirdi?"
İhsan cevap vermedi.
Perdede şimdi yüzü çilli bir çocuk babasına sarılmış, ağlayarak bir şeyler anlatıyordu. Melahat:
"Beni bugün surat etmek için mi çağırdın? Ben çıkar giderim," dedi ve çıkıp gidebileceğini göstermek ister gibi asılı mantosuna baktı.
İhsan, gözü hep perdede olduğu halde,
"Bırak da filmi seyredelim!" diye söylendi.
"Ya öyle mi! Pekala..." dedi Melahat. Ve hiddetten soluyarak ayak ayak üstüne atıp sustu.
İhsan onun yüzünü görmüyordu, ama şimdi burun kanatlarının titrediğini ve sinirli sinirli dudaklarını kemirdiğini gayet iyi biliyordu.

İlk filmin sonuna kadar dargın gibi oturdular.
Işıklar yanınca Melahat her zaman yaptığı gibi gerisine büzülüp sırtını salona döndü. İhsan sigara içmeye dışarı çıkmıştı.Aralık kapıdan Melahat'ın kendisine baktığını görünce önünden geçen programcı kadının göğsünü iştahlı iştahlı süzdü. Locaya da inadına öbür film başladıktan beş dakika sonra girdi.
Kız uzun zaman hiç konuşmadı. Fakat bir ara İhsan'ın kendine bakar gibi olduğunu hissedince,
"Anlıyorum," dedi, "Ben sana artık yük olmaya başladım. Beni nasıl atlatacağını düşünüyorsun. Üzme kendini. Bir daha buluşmayız olur biter."

İhsan başını çevirdi. Bir şey söyleyecekti, vazgeçti.
Perdede ki Bing Crosby şimdi içli bir şarkıya başlamıştı. Melahat,
"Biliyordum zaten," dedi. "Biliyordum artık benden usandığını...Zaten senin için gelgeçin biridir demişlerdi. Bende kabahat ki sana inandım, sana bağlandım."
Birden küçük mendilini burnuna tutup ağlamaya başladı. Ön sıralardan birkaç baş arkaya çevrilmişti. İhsan,
"Deli olma, herkes bize bakıyor," dedi.
Melahat,
"Bakarlarsa baksınlar, hiçbir şey umrumda değil," diye ıslak bir sesle cevap verdi.
İhsan locanın karanlığında gülümsedi. Yanı başında kendi için ağlayan bu küçük kız şimdi ona perdedeki filmi de, salondaki seyircileri de, dışarıdaki dünyayı da bir anda unutturuvermişti. Kızı saçlarında kavrayıp "Sus artık, hadi sus!" diye kendine çekti.
Melahat'ın yaşlarla ıslanan dudaklarında bugün tuzlu bir erik çeşnisi vardı.

HALDUN TANER


__________________
olmaz hayal bizimkisi
olurundan bin güzel...
e.g.
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 01-08-2009, 23:19
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.034
Standart Geyikler, Annem ve Almanya

Geyikler, Annem ve Almanya / Nursel DURUEL

O gece İstanbul’da üçüncü gecemizdi. Üçüncü v e son gecemiz. Ertesi sabah annem, Almanya’ya babamın yanma gidecekti, anneannemle ben Çay’a dönecektik. — Afyon’un Çay ilçesinde oturuyoruz biz, anneannemin dedemden kalma dul maaşıyla geçiniyoruz, kardeşimi de orada, teyzemgilde bıraktık.— İstanbul’da anneannemin uzak bir akrabasına konuk olduk. Ev sahibimiz de yalnız yaşayan yaşlı bir dul hanım. Kocası Dışişlerinde görevliymiş. Gençliklerinde çok ülke gezmişler, çok insan tanımışlar, hiç çocukları olmamış, çocukları çok severmiş. O gece gençlik serüvenlerini anlattı, fıkralar söyledi; fotoğraflar gösterdi; çok eğlendirdi bizi. Yatma saati geldiğinde anneme iyi geceler dilerken, “Kıskanıyorum seni” dedi. Almanya’ya gideceksin. Almanya... ah Almanya... ne günlerdi Tanrım... en çok eğlendiğim ülkelerden birisi orasıdır.”
Yattığımız oda tıklım tıklım eşya doluydu: Koltuklar, sehpalar, sehpalarda türlü türlü süs eşyaları, duvarlarda resimler, fotoğraflar... bir köşede de bizim naylon torbalarımız ve filelerimiz. Anneannem beni daha ilk geldiğimiz gün sımsıkı tembihlemişti: “Aman dikkatli ol, Mihriban Hanımın eşyaları antikadır, zarar verirsen ödeyemeyiz.” Hiçbir yere çarpmamaya çalışarak soyundum, yatağa girip anacığıma sokuldum. Annem, bir süre sonra beni uyudu sanıp yavaşça yataktan çıktı ve anneannemin yattığı koltuğa gitti. Fısır fısır konuşmaya başladılar. Arada bir babamın adı geçiyordu. Konuştukça sinirlenmeye başladılar, sinirlendikçe fısıltıyı unuttular. Artık her söyleneni duyabiliyordum. Anneannem, anneme “boşan” diyordu. “O adamdan hayır gelmeyeceğini biliyorsun, bir de gidip elin memleketlerinde sefil olacaksın. Boşan; hiç değilse koca yumruğu eksilsin tependen. Çocuklarına babalık etmeyi şimdiye dek bilmeyen adam, bundan sonra mı adam olacak?..” Annem direniyordu. “Bunca yıldan sonra mı?” diyordu, “çocuklar...” diyordu. “Nasıl olur? Ne yaparım?’’ diyordu...
Daha neler konuşmadılar... Babamın Almanya’ya gittikten sonra iyice bozulduğunu, bize hiç para göndermediğim... neler neler... Başkaları da gidiyormuş Almanya’ya, ama onlar canlarını dişlerine takip çalışıyor, çocuklarının geleceğini kurtarmaya uğraşıyorlarmış. Benim babamsa vurdum duymazmış, akılsızmış. Annem de eskisi gibi sayıp sevmiyormuş onu. Eski iyi günlerinin hatırı için, çocuklarının hatırı için sabrediyormuş şimdilik. Almanya’da babamı bir kez daha zorlayacakmış düzenli yaşamaya, bu son deneme olacakmış. Olmazsa o zaman ayrılırmış. Hem Almanya’da bir iş bulabilirse bize gerektiğince sahip çıkarmış.
Anneannem, “Bu benim son öğüdümdü. Yarın uçakta olacaksın. Madem bu ölçüde kararlısın, hiç değilse erken yat, bilmediğin memleketlere uykusuz varma, gözün açık olsun,” dedi ve iyi geceler dileyip yorganı başına çekti.
Annem usulca sokuldu yanıma. Elini uzattı, yüzümü okşayacaktı, vazgeçti. Sırtüstü yatıp gözlerini tavana dikti. Hala uyuyormuş gibi kıpırtısız duruyordum. Aralık pencereden ayışığı giriyordu içeri. Hiç ses yoktu. öyle bir sessizlik ki, neredeyse camı geçen ayışığının sesini duyacağım. Almanya’daki kentlerin, kentlerdeki fabrikaların sesini duyacağım, annemin yarın bineceği uçağın sesini duyacağım...
Boğazıma dek tıkandım. Boynumdaki damar hiç böyle atmamıştı. Ağlamak istemiyorum. Ağlarsam burnum akacak, burnumu çekersem annem ağladığımı bilecek. Uyuyamayacak, uyuyamazsa yarın güçsüz kalacak. Anneannem haklı, çok zayıfladı annem. Ağlamamalıyım. Her şey bir yana, ağladığımı görürse annem utançtan öleceğim. Hayır. Görmemeli.. bilmemeli... Bütün çabam boşa gitti. Tutamıyordum kendimi. Sel gibi geliyordu gözlerimden yaşlar. Yastığım sırılsıklam oldu. İyice gömüldüm yorganın altına. Burnumu çekmemeye uğraştığım için nefes alamaz oldum. Azıcık araladım yorganı, annemin gözleri hala tavanda. Bu gözyaşları düşmanım benim. Onlarla savaşırken annemi seyredemiyorum. Oysa tek isteğim anneme doyasıya bakmak. Pis gözyaşları, kötü gözyaşları, yok olası gözyaşları, yarın istediğiniz kadar akın. Ama şimdi, bu gece rahat bırakın beni, perde gibi inmeyin gözlerime. Anneme bakmak istiyorum ben.
Annem, iyice zayıflamış annem dünya güzeliydi. Ayışığı boynunu, çenesini, yanağını aydınlatıyordu, gözleri gölgede hep öyle tavana dikili. Sabahın alacası ayın rengini soldurana dek seyrettim annemin yüzünü. Kimi an, “işte şimdi yanımda yatıyor,” diye düşünüyor, sevinçten bağırasım geliyordu. Hemen ardından, “yarın yok!” diyordum.
Bir bilseniz neler etti o gece ayışığı, annemin yüzünü durmadan değiştirdi. Bir bakıyorum, sisler buharlar içinde gibi belli belirsiz. Bir bakıyorum bizim Çay’da yol yapılırken toprak altından çıkardıkları kadın heykelinin yüzü gibi kıpırtısız, dümdüz. Bir anneannemin yüzü gibi kırış kırış, bir gelinlik fotoğrafındaki gibi gülümsüyor...
Ben böyle hem ağlar, hem bakar, hem annemin nelere benzediğini ayırdetmeye uğraşırken bir “offfff” çekip benden yana donuverdi annem.
“—Yeter artık... yeter... yeter... yeter diyorum sana”.
Yalnız benim duyabileceğim kısık bir sesle, böyle azarladı beni. Sonra sarılıp tekrar tekrar öptü gözlerimi, yanaklarımı. Yine azarladı, yine öptü.
“—Ya ben ne yapayım,” dedi. “Anadan ayrılmak zorsa, evlatlardan ayrılmak daha zor.”
O böyle söyleyince ağlamaktan duyduğum utanç yitip gitti. Sarıldık birbirimize, ikimiz de gülmeye başladık.
Bilmem size hiç böyle oldu mu? Olmuştur, mutlaka olmuştur. Hani gülün pembesi var ya, kokulu gülün pembesi, işte öyle baştan ayağa pembelik içinde kaldık. Sabahın alacasında iki pembe gül... Havada savrulan kucaklar dolusu gül yaprağı... Her bir yaprak camdan sızan ışık oklarına takılmış fır fır dönüyor. Gökten gül yaprağı yağıyor, annemin kokusu, gül kokusu... annem, babam, ben, kardeşim elele tutuşmuş dönüyoruz, giysilerimiz gül yaprağından. Yanaklarımıza gözlerimize gül yaprakları konuyor. Dönüyoruz, dönüyoruz... hepimiz gül yaprağıyız. Sabah ışığı bir yanımızdan öte yanımıza geçiyor, hepimiz saydam pembeyiz. UYUMUŞUM.
Rüyamda şimdikinden daha küçüktüm. Kış bitmiş, bahar gelmiş, karlar çoktan erimiş, sular çoğalmış. Mayıs ayının sonlarındaymışız. Uzaktan, kıvrım kıvrım parlak bir kemer gibi gözüken, yakınlaştıkça çağıltısı insanın içini hoplatan bir derenin kenarına varmışız. Kilimlerimizi yıkayacakmışız. Gökyüzü masmavi, kuşların cıvıltısı derenin sesine karışıyor, toprak ılık, mis kokuyor.
Kilimlerimizin üstünde geyik resimleri var, kuş resimleri var, çiçekler, yuvarlaklar, çizgiler, çaprazlar var. Her biri başka renk. Mor, sarı, yeşil, pembe... “hadi” diyor annem “tut şu küçük kilimin ucundan, suya basalım, bir güzel ıslansın, tozları aksın.” Kilimin iki ucundan ben tutuyorum, iki uçundan annem, götürüp derenin ortasına, suyun en çok olduğu, en hızlı aktığı yere seriyoruz. Babam, dört tane büyük, yuvarlacık taş bulup geliyor, kilimin dört ucuna yerleştiriyor. Dere küçük kilimin üstünden akıyor. Sonra geride kalan iki kilimi getirip küçük kilimin alt yanına yayıyoruz. Babam onların da dörder köşesine taş yerleştiriyor. Dere kilimlerimizin üstünden akıyor. Sular aktıkça geyikler hep aynı yöne doğru koşuşuyorlar. Suların altında, kilimin çizgileri boyunca dizi dizi koşuyorlar. Koşuyorlar, koşuyorlar, hep aynı yerde kalıyorlar. Üstlerine eğilip suyu gölgelediğim zaman bedenleri dalgalanmaya başlıyor, boynuzları dalgalanmaya başlıyor. Onların altındaki çizgi boyunca dizilen çiçekler, yuvarlaklar, çaprazlar hep birlikte halka halka dalgalanıyor, incecik kum tanecikleri savrula yuvarlana üstlerinden geçiyor...
Dayanılmaz böyle bir güzelliğe, kimse dayanamaz. Ben de... Tutamıyorum kendimi, derenin en derin olduğu yerde kilimlerin üstüne atlıyorum. Suyu, çiçekleri, geyikleri, kum taneciklerini, her şeyi kucaklamak istiyorum. Kalkıp kalkıp atılıyorum sulara. Annem kahkahalarla gülüyor, babam, kıyıdaki teyzem kahkahalarla gülüyorlar... SEVİNÇ... yalnız sevinç var yeryüzünde. Başka hiçbir duygu yok. Sırtüstü, yüzükoyun, yan, nasıl olursa, yeniden yeniden vuruyorum kendimi sulara... Diplere tutunmaya çalışarak ayaklarımla dereyi dövüyorum. Durmamacasına, deli gibi... Geyikler altımdan kaçışıyorlar, sonra geri dönüp yeniden katılıyorlar oyuna. Ben ayaklarımı vurdukça sular havaya sıçrıyor, sular oynuyor, sular coşuyor, sular kahkaha atıyor... Suların kahkahası ovaya yayılıyor. Binlerce küçük çıngırak aynı anda çalınmış gibi yankılanıyor kahkahalar.
Babam paçalarını sıvamış koşarak geliyor bana doğru. Kucaklayıp havaya atıyor. Sonra bir daha atıyor, bir daha, bir daha... Göğün maviliğiyle kucaklaşıp kucaklaşıp babamın kollarına düşüyorum”. Sevinç var... yalnız sevinç... Gökyüzünde, ovada... yalnız sevinç! Babam da, ben de soluk soluğa kalıyoruz. Kıyıdaki beyaz çakıl taşlarının üstüne yatırıyor beni, kendisi de yanıma uzanıyor. “Biraz dinlen,” diyor; “akşama dek buradayız, bak size neler hazırladım.” İşaret ettiği yöne bakıyorum, iki koca taşın üstünde bir kara tencere, altında çalı çırpı yanıyor. “Mısır haşlıyorum” diyor. Gözlerimi kapatıyorum. Güneş gözkapaklarımı öpüyor, burnumu, saçlarımı, ıslanmış kollarımı, ayaklarımı öpüyor. Renk renk sayısız yıldızcık pır pır ediyor kirpiklerimin ucunda. Kalkıp oturuyorum. Bir de bakıyorum, derenin öbür yanında tam karşımda bir leylek, incecik uzun bacakları, ışıl ışıl yanan kara tüyleri, ak tüyleriyle göz alıyor. Uzun kırmızı gagasını tak... tak... tak... vuruyor. Onun takırtılı gülüşü de yayılıyor ovaya. İlk kez görüyorum bir leylek, yine de biliyorum onun leylek olduğunu. “Şuraya bak, şuraya bak,” diye sesleniyor annem. Bakıyorum , uzakta bir ağaç. “İşte yuvası orda,’’ diyor.
Yeniden koşuyorum sulara, anneme... Annem eteklerini toplamış, beline sıkıştırmış. Saçlarından, elbisesinden sular sızıyor. Benim annem, bu iki yana açtığı bacaklarının arasından çağıldayan derenin aktığı annem dünyanın en güzel kadını, en güçlü kadını. Islak saçlarıyla, bembeyaz bacaklarıyla, beni kucaklamak için açtığı gürbüz kollarıyla, hep böyle duracak suların ortasında. Dimdik. Sonsuza dek... Ayaklarının altında hışırdayan çakıl taşları, suların akışına dayanamayıp kıvıldanan kum tanecikleri, bembeyaz minare böcekleri sonsuza dek gülümseyecek bize. Tarlaların ötesindeki çayırlık sonsuza dek yeşil serinliğini gönderecek bize.
Ben bir su damlası gibiyim annemin yanında. Dereden kopup havaya sıçrayan haşarı bir su damlasıyım. Güçlü, neşeli, yok edilemez bir su damlasıyım. Durmadan akan derenin ve durmadan değişen annemin bir parçasıyım. Onlardan kopan ama onlardan bağımsız bir damla...
Annem babama el ediyor. Babam koşup gidiyor yanına. Ağırlaşan kilimleri sürüyerek kıyıya çekiyorlar, katlayıp büyücek yayvan bir taşın üstüne yerleştiriyorlar. Sonra teyzende annem tokaçlarla dövüyorlar kilimi. Sırayla bir annem vuruyor, bir teyzem, Pat... pat... pat... Tokaç sesleri de yayılıyor ovaya, leyleğin tak takları gibi. Onlar vurdukça kilimin üstündeki çiçekler yeniden açıyormuşçasına renkleniyorlar. Geyikler, sevgili geyiklerim parlayan tüylerini gösteriyorlar bana. “Ne güzel eğlendik,” diyorlar.
Bütün bu olanlar başımı döndürüyor. Mutluluktan yorgun düşüyorum. Bedenim gevşemeye başlıyor. Derenin akışı yavaşlıyor yavaşlıyor, durgun bir süt gölü oluyor. Annem teyzeme fısıldıyor: “Uyudu”.
Kapının ziliyle uyandım. Anneannem akşam yattığı koltukta oturmuş beni seyrediyordu.
“—Günaydın kızım,” dedi.
“—Günaydın,” dedim, “annem gitti mi?”
“—Evet gitti. Bir saat önce yolcu ettik. Seni uyandırmak istemedi. Gece çok geç uyumuştun.”
Burnum sızlayıverdi. Yine başlarsam ağlamaya. Hayır.. hayır... ağlamayacağım artık. Ben bir su damlasıyım. İnatçı bir su damlasıyım. Büyümek için savaşacağım. Mutlu düşleri gerçekleştirmek için savaşacağım.
Yatağı topladım, çarşafı özenle katladım, yastığın kılıfını çıkarttım. Anneannem şaşkınlıkla izliyordu beni.
‘‘ — Ne olacak o kılıf,’’ dedi.
“— Yıkayacağım. Yoksa Mihriban Hanım Teyze beni çişli bir kız sanır. Hem de yatak yerine yastığı ıslatan biri.”

(*)Nursel Duruel, Geyikler, Annem ve Almanya, Adam Yayınları, İstanbul 1982, ss: 7-14
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 12:50


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum