Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Öykü Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 25-04-2011, 16:15
fazlı oğuz fazlı oğuz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 146
Standart ÖYKÜLERİM

BERBER MAKASI

İşte yine başlıyoruz. Sabahın bu erken saatine tıraş olmaya gelenleri hiç anlamıyorum. Güne saçını kestirerek başlar mı insan? Bu nasıl bir şey, sabahın köründe gel, tıraş ol. Bu kadar önemli mi saçların kısalması sanki… hem kısalınca ne olacak.. yeni birisi mi olacağınızı zannediyorsunuz… İlk müşterinin kıvırcık saçlı olması kadar canımı sıkan bir şey yoktur. Evet başlıyoruz, bu parmakların kulağında şıkırdayan benim sesim. Birazdan saçlarının arasına dalacağım ve bereketli bir günse akşam geç saatlere kadar aynı şeyleri yapacağım. Bir yığın saç kesip, sahibimi mutlu edeceğim. Ben çok sansız bir makasım, daha ilk müşteride kıvırcık saç ve geveze çene çıkar karşıma. Hem kıvırcık olup hem de çok bilmiş birisi hiç çekilmez doğrusu; iş yerinden, patrondan başlar adam; askerlik, ülke ekonomisi, dünyayı yönetmeye kadar vardırır işi. Sabah sabah berbere saç kestirmeye gelen bir adam bunları nasıl yapacak diye düşünmüşümdür hep. Her şeyi bilen, bu kadar meşgul olan bu adamın daha önemli bir işi olması gerekmez miydi saçını kestirmek yerine.. ilk müşteri sahibimi de keyiflendiren bir durum, sabah çayları birlikte içilir, muhabbet uzun tutulup iş ağırdan alınır.. oh değmeyin keyiflerine. Ülke iş bilmez yöneticilerin elinde perişan olurken sohbet nasıl olursa hemen futbola gelir, her maç tek tek değerlendirilir, goller bir kez daha atılır, hakemler yerden yere vurulur, arada bir iki küfür de savrulur ve tıraşımız tamamlanır.

Sanki bin yıldır burada saç kesiyorum. Artık şuna inanıyorum, bu ülkede bizi kimse düşünmüyor. Kafalarının üstünde hiç durmadan çalışırken onlar da aynı kafayla ve aynı hızla konuşabiliyorlar. İnsanın bu durumdayken bu kadar çok konuşabilmesi için hiç düşünmemesi gerekir, düşünen bir adam başında benim gibi bir ses varken ve hiç durmadan işlerken nasıl olur da bu kadar konuşabilir? Artık ben şunu iyice anlamış durumdayım beyler; bakın hemen politika yapmaya başladım, ülkemiz gittikçe bana benzemeye başladı, ben sırf bu yüzden ya mesleğimi bırakacağım, artık emekli olup köşeme çekileceğim, ya da bu ülkeyi terki diyar eyleyeceğim. Ülkeme olan sevgim burayı terk edemeyeceğim anlamına geliyor maalesef, ama emeklilik en güzeli.. bir gün birisi fark edecek nasıl olsa, onlar fark etmeden ben itiraf edeyim dedim.. artık beni yargılayıp cezalandırırlar mı.. bilemem bu saatten sonra da fazla bir önemi yok bunun, önemli olan bu ülkenin geleceği, ben de vicdanlı bir makas olarak her şeyden sorumlu olduğumu söylemek istiyorum.. beni yargılamak için anayasayı falan değiştirmeye kalkmayın sakın, hiçbir ülkenin yasaların da bir berber makası ile ilgili suç yazmaz, tabi o makas birilerine batmadıysa… ama ben suçluyum ve bundan da adım gibi eminin, dışarıdan bakıldığında çok basit bir iş aleti olarak durduğuma bakmayın, bu ülkede iş yapan, çalışan, okuyan, yönetici olan, asker, polis, öğretmen kim varsa hepsinin benim koltuğuma oturduğunu ve benim ellerimle işlendiğini unutmayın.. şimdi biraz anlamaya başlamışsınızdır sanıyorum.

Tekrar söylüyorum yasa değiştirmek için çırpınmayın, ben sizin buna bir kılıf uydurabileceğinizi biliyorum, çok zeki hukukçularınız vardır bu makası bir idam mahkumu haline getirebilecek, onlardan destek alın onlar kılıfına uydurup beni yargılayabilirler, hem ne de olsa suçunu itiraf etmiş birisiyim ben.. kim benim için, beni kurtarmak için çaba sarf edecek, benim yıllarca saçlarının içinde çırpındığım binlerce insana sorsanız evet hemen asın onu diyeceklerdir, benim bunları yapmamın düşünmemin sorumlusu o makastır derler, yoksa ben çok düşünceli, ülkesini seven iyi namuslu bir insanım diyecektir.. tam işte o gün berbere gittim, ihale günüydü, ben zaten berberden çıkıp o olaylara karıştım diyeceklerdir, ben sabah o berbere gitmeseydim bunları yapmazdım .. suçlu odur o makastır, onu asın da ülke kurtulsun..

Yasalara dokunmayın .. yeni yasa yaratmaya kalkmayın.. ben bu kadar da özel biri değilim. Bunu neden bu kadar sık söylüyorum, biliyorum başıma gelecekleri de ondan.. nereden biliyorsun demeyin, ben yıllarca sizin başınızdaydım… şimdi siz yasalarla uğraşırken bir birinize düşeceksiniz, her kafadan başka bir ses çıkacak ( o sesler benim için sürpriz olmayacak ya neyse) ondan sonra, yasa, yönetmelik, uygulama… kavga büyüyecek, iş hükümetin düşmesine kadar varacak, sonra halka soralım diyeceksiniz, halkın da kafasını karıştırmak için binlerce laf edeceksiniz, yıllar yıllar geçecek bir köşede unutulup gideceğim ve memlekette hiçbir şey değişmeyecek. Onun için siz beni hemen asın ve ülkemizi kurtarın.

İşte acı gerçeği açıklıyorum. Herkesin bu akıl tutulmasının, bu aynı anlamsız mantıklara birden bire bürünüvermesinin tek sebebi benim. Yıllardır herkesi dinledim, herkesin başında anlamsız sesler çıkararak onların da benim gibi düşünmelerini sağladım.. bunu bilinçli yapmadım ama saatlerce başınızda anlamsız seslerle sizi işe, okula, göreve uğurladım, yapabileceğim başka da bir şey yoktu, siz de istemeden de olsa artık benim gibi olmaya başladınız, benim gibi düşünmeden konuşmaya, ağzınıza geleni söylemeye başladınız, herkes yavaş yavaş bu hale geldi ve bu sorunların çoğalmasına, çözüm yollarının kaybolmasına, ülkenin yeni adımlar atmasının zorlaşmasına sebep oldu, ülke gittikçe farklı gibi görünseler de – ki bunu da ben yaptım, herkesin saçına sakalına farklı bir şey ekledim- aynı şeyi söyleyen, aynı şeyi yapan insanlar haline geldiniz.

Yıllardır sizi dinliyorum, sabah akşam, çocuk, genç yaşlı… kim varsa benim elimden geçti ve geçmeye de devam ediyor. O kadar çok dinledim ki sizi, bu kadar çok şey söyleyip hiç bir şey yapmamanızın, yıllar geçse de hiçbir şeyin değişmemesinin, hep aynı şeylerin konuşulup durulmasının başka bir sebebini bulamıyorum. Sorumlusu benden başkası olamaz, sakın başka yerde suçlu aramayın, tüm bunları ben yaptım.. ha yasalara sakın dokunmayın, ilk kez çabuk ve temiz bir iş yapın.. suçluyum beni asın.. yoksa herkesi yargılamanız gerekecek buna da ne zaman ne mahkeme, ne yargıç kimse yetişemez.. öyle ya yargıçları da yargılayacak biri gerekecek ve bu iş hiç bitmeyecek. Bakın işte her şeyin sorumlusunun ben olduğum bu konuşmamdan da belli, konuşmamın başından beri aynı şeyleri söyleyip duruyorum, bunu engelleyemiyorum, ben böyleyim siz en iyisi benden kurtulun ve bu geveze makası asın.

Asmaya karşı olanlar var, onları dinlemeyin sakın. Onlar bir sürü laf edip, eylem yapıp benim haklarımı savunacaklardır, haksız da sayılmazlar, ama ben bunları hak edecek biri değilim, benden kurtulmadığınız sürece kendi başlarınızı kurtaramayacaksınız.Eğer başlarınızı ve ülkenizi kurtarmak istiyorsanız benden kurtulun, yoksa bu bağırmalar, bu kavgalar, bu çözümsüzlük hiç bitmeyecek.. aynaya bakın ve bu kararı alın lütfen, benden kurtulun.

Fazlı Levent OĞUZ
http://fazlilevent.wordpress.com/
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 27-04-2011, 22:48
fazlı oğuz fazlı oğuz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 146
Standart TEL ARABA

TEL ARABA
(herkesin her şeyi.. kimsenin bir şeyi.. ilkel oyuncak yapımcısı..)

Ölüm haberini aldığımda çok da şaşırmadım. “Ali ölmüş.” Bekliyor muydum.. hayır, ama ondan uzun zamandır bir haber gelmemişti ve bu da iyiye işaret değildi. Ara ara aldığım selamlar her şeyin yolunda olduğunu gösterir, beni mutlu ederdi. Ölümünden bir önceki iki haber de artık işlerin yolunda gitmediğini gösteriyordu. Önce şeker hastası olduğunu öğrenmiştim. Onun gibi kendine bakma şansı olmayan birisi için bu çok zor bir durumdu; yaptığı işlerle kazandığı paralarla bu hastalıkla mücadele etmesi mümkün değildi. Ailesinin fakirliği ve ona gerçek anlamda yardım edecek kimsenin olmaması da bu inancımı güçlendiriyordu. İkinci haberse köyden kaçıp, başka bir şehre gittiği yöndeydi ki bu da onun için tam bir felaket demekti. Köy dışında ne yapabilirdi ki.. neyse bu kaçış çok kısa sürdü ve geri köye döndüğü haberi kısa sürede geldi.
İnsan çocukluk arkadaşlarının ölümüne inanamıyor. Yıllarca görüşmese de, çok uzaklarda olsalar da çocukluk arkadaşları insanın hep bir parçası olarak kalıyor ve hayat boyunca her yere bizlerle birlikte geliyorlar. Çocukluk arkadaşlarımız dışında herkesle bir tanışma öykümüz vardır, tüm arkadaşlıklarımız bir milatla başlar; yalnız çocukluk arkadaşlarımızla bir tanışma öykümüz yoktur, onlar biz kendimizi bildiğimizden beri bizimledirler. Gittiğimiz her yere onları da götürür ya da gittiğimiz yerde onlara ait bir şeyleri ararken, düşünürken, hatırlarken buluruz kendimizi.
“Ali ölmüş” dediklerinde kendimi oyuncaklarını kaybetmiş bir çocuk gibi yalnız hissettim. İlk aklıma gelen de birlikte yaptığımız oyuncaklar oldu zaten. Tellerden, kargılardan, çöpten bulunmuş naylon, bez parçalarından yapılmış arabalar.. onları güzelleştirmek için denen bir sürü yaratıcı deneyim.. işte, Ali tüm bunları en güzel yapabilen çocuklarındandı köyün. Bitişik avluda büyümemiz de bizim için bir şanstı; yaptığımız o güzelim arabalar diğer çocuklarınkinden güzel olmalıydı ki bunu da en iyi başarabilenin o olduğundan kimsenin şüphesi yoktu.
Tüm o yaptığımız oyuncaklar, oynadığımız oyunlar bizleri masalsı bir gerçekliğin içine itse de onun için çok daha zor olan bir gerçek daha vardı.. o da fakirlik. Hiç birimiz zengin değildik ama onun durumu hepimizden kötüydü diyebilirim. Bu da büyüdükçe onu daha da zor günlerin beklediğinin bir habercisiydi. Ben ilköğretimi tamamlayıp yatılı okula gitmek için köyden ayrıldığımda onun eğitim öğretim hayatı da çoktan bitmişti. Artık onu bekleyen çalışma ve ailesine bakmaydı. Kısa süren ömrü boyunca o da bunu yaptı zaten. Annesi ile birlikte hep çalıştı, köyde kimin işi varsa koştu, bir gün birinin tarlasında, bir gün bir başkasının, bir gün birinin hayvanlarının peşinde, bir gece bir başkasının…
Bu yüzden de hepimizden çabuk büyüdü Ali. Her tatilde köye geldiğimde, onunla yeni bir oyuncak yapmayı hayal etsem de onun artık bunları ne düşünecek, ne yapacak vakti olmadığını bilirdim. Ama her karşılaşmamızda kaybolmayan, içinde bir yerlerde saklı kalan o çocukluğuna ait gülümsemesiyle beni karşılamasını da hiç unutamam. “Bana kitap getirdin mi?” diye sorardı ilk, her seferinde okuduğum kitaplardan, dergilerden ona da ayırır verirdim, köyden ayrıldığımız da bile yıllarca ona kitap dergi göndermiştim. Aldığım her selamda onun yaptığı işlerden arta kalan zamanlarında, bir ağacın altında uzanmış kitap okuduğunu ve hayaller kurduğunu düşündüm hep.Çocukken kurduğumuz hayallerin devamıydı onlar.. daha zengin olmak, araba .. ama bu sefer gerçek arabalar yapmak.. tüm dünyaya o arabaları satmak.. renk renk arabaların yollarda ilerlediğini düşlemek…
Bizim o ilkel,derme çatma çöplükten topladığımız malzemelerle yaptığımız arabalar bir gün yollarda giden sarı, kırmızı, mavi.. renk arabalara dönüşür müydü gerçekten? Kendim için bunları başarabileceğimi söyleyemem, ama ona baktıkça, onun başardıklarını gördükçe sanki yapabilirdi diyebilirim. Köyde o kadar çok işi yapmayı başardı ki, bir anda herkesin eli ayağı oluverdi. Her işe koşan her sorunu çözen birine dönüşüverdi. Sanki o yokken köyde hiçbir iş yürümüyordu, kimse bir şey yapmıyordu.. bir bakarsınız köyün okulunu boyuyor, bir bakarsınız su boruları patlamış onları kazıp onarıyor, bir traktör bulmuş tarla sürüyor, dağdan koyunları kuzuları getiriyor…köyde herkes onunla yaşamaya başlamış, herkesin eli ayağı oluvermiş.
Köyden kaçıp gittiğinde eminim bir çok iş yarım kalmıştır. Herkesin Ali’ye söyleriz halleder dediği bir çok işi olmalı. Benim gibi köylülerde kısa süre sonra döneceğini hissettiklerini düşünüyorum; hatta bazı işlerini onun gelmesine bırakmış olmalılar. Onu gördüğümde ilk sorduğum neden gittiğiydi. Yine o aynı çocuksu gülümsemesiyle şöyle demişti :
“ Gezmek istedim biraz” Bu onun ilk ve son gezisiydi. Bu geziye ait hiçbir şey de anlatmamıştı. Bir sabah kalkmış ve köyden ayrılmıştı. “Ali gitmiş” dediler,o kadar.Nereye gittiğini bilen olmadı hiç. Belki de sadece gezmek istemişti, ya da hiçbir amaç gütmeden kaçmak, her şeyden uzaklaşmak istemişti. Bunları kimsenin bilmediği bir gerçekti, zaten kimse de onun için oturup uzun boylu düşünmezdi. O tüm bunların farkındaydı, herkesin ne dediğini ve ne düşündüğünü biliyordu, ama söyleyecek fazla bir şeyi de yoktu, belki olsaydı da söylemezdi. Kimseyle öyle tartışmalar, kavgalar etmezdi zaten.
Ben onun bu ruh halinin genlerinden geldiğini düşünmüşümdür; varlığı ve yokluğu belirsiz bir babası vardı, sürekli evde pencerenin önünde oturur, uzaklara bakardı. Günün çok az saatinde dışarıda geçirir ve her dakikasını da hayvanlara ayırırdı, kimsenin bakmadığı bir sokak köpeğini besler dururdu. Eğer eline bir at alacak kadar parası geçmişse işte o zaman bambaşka bir insan oluverirdi; sürekli pencerenin önünde hastaymış gibi bekleyen o adam gider, yerine her işe dört elle sarılan yepyeni birisi gelirdi; evde, bahçede, tarlada yapılması gereken her şey dört dörtlük yapılmaya başlar, evin giriş kapısındaki eskimiş tahtalara kadar her şey onarılır, sanki yepyeni bir hayat başlardı, sanırım at ile olan ilişkisini anlatmama gerek yok, atın üzerinde her şeyi yapabilecek bir şekilde ilerler, büyük zaferler kazanmış edasıyla hareket ederdi. Bu at tutkusu onu hayata bağlar ve hayattaki tek anlamlı şeye dönüşürdü, işler kötü gittiğinde at satılır, hayat yeniden eski haline dönerdi, o her şeyi yapan güç gider yerine kabuğuna çekilmiş bir ruh alırdı.
Sadece babası bu halde değildi, abisi de benzer bir ruh hali ile ailenin bu farklı yapısına renk katardı. Abisi ne zaman köye gelir, ne zaman gider, ne iş yapar kimse bilmezdi.. hakkında hep farklı konuşmalar yapılırdı… “yeni bir işe girmiş, şimdi kamyon kullanıyormuş, madende çalışıyormuş, kız kaçırmış evlenmiş, birilerini vurmuş içerdeymiş,adam mafyaymış diyorlar, yok içerden çoktan çıkmış kömür işine girmiş..” buna benzer bir çok konuşmayla anılan bir abi, arada köye de gelir, her seferinde farklı bir araç kullanırdı ve yıllar geçtikçe daha iri ve şişman birisi olarak gelirdi.. Ali ise zayıftı, annesi de öyle, ikisi de hiç boş durmaz çalışırlardı. Dışarıdan bakıldığında herkesin haklarında söyleyecek bir çok şey bulduğu bu hayatlarında, ikisi de tüm doğallığıyla çalışarak yaşamlarına devam ederlerdi.
“Ali öldü” dediklerinde, sadece çocukluğumdan bir parça değildi giden, binlerce hayal de uçup gitmişti. Tüm çaresizliğine rağmen kurduğu o hayaller, gerçekleşme umudu olmadan sadece yaşamak için, yaşama sarılmak için kurulan hayaller, kimsenin bilmediği sesiz ve içimizde kalan hayaller, sadece ona ait olan ve tüm dünyaya, dünyanın ona sunduğu hayata karşı direnen hayaller…

Fazlı Levent Oğuz

http://fazlilevent.wordpress.com/
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 01-05-2011, 21:58
fazlı oğuz fazlı oğuz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 146
Standart O VE BEN

O VE BEN
Onu ilk gördüğümde biraz korktum diyebilirim. Ama korkum çokta uzu sürmedi. Nasıl olduysa kısa süre içinde birbirimize alışıverdik. Yalnızdım, hem de yapayalnız. Konuşacak, bir şey paylaşacak hiç kimse yoktu .
Kış mevsiminin en soğuk günlerinden biriydi; aylar olmuştu bu köye geleli. Bir çok insanın adını bile duymadığı bu ilçenin en uzak dağ köylerinden birinde öğretmen olarak çalışmaya başlamıştım. Her yere, her şeye uzak gibi hissediyordum kendimi.Daha eylül ayı biter bitmez kar yağmaya başlamış ve kışın ortasına gelince her yer kar altında kalmış ve nerdeyse bir bulutun içinde yaşamaya başlamıştık. Okulda öğrenciler dışında kimseyle iletişimim olmuyor; köylüler zaten akşam saatlerinde erkenden yatıyor ve sabah erkenden kalkarak günlük olağan işleriyle uğraşıyorlardı. Zaman zaman yanıma gelip giden iki genç çocuk dışında kimseyle görüşme şansım da olmuyordu.
Akşam erken olduğundan okuldan eve gelir gelmez hava kararıyor ve uzun ve yalnız bir gece beni bekliyordu. Yalnızlıktan çok canım istemese de, hasta olmamak için yemek hazırlayıp yiyor, ama daha çok sigara içebilmek için besleniyordum. Sigarayı iyice artırmıştım, nerdeyse uyumadığım ve derste olmadığım tüm zamanlarda sigara içiyordum. Özellikle geceleri uyuyamadığımdan, sabahlara kadar kitap okuyor, müzik dinliyor, çay, kahve içiyor, sigara içiyordum.

Böyle bir kış günü, gece saati hatırlamadığım ve yine uzanmış kitabımı okuyor ve de müzik dinlemeye devam ediyordum. Bu saatlerde derin bir sessizlik içinde sadece çalan müziğin sesini dinlemeye alışmıştım. Dışarıdan bir yağmur, fırtına olmazsa ses gelmez; derin bir sessizliğe gömülü bir köy, dağların ortasında öylece beklerdi. Birden evin içinden gelen bir tıkırtı duydum. Etrafıma bakındım. Müziği kapattım. Bir şey göremedim ve tekrar kitabımı okumaya devam ettim. Ses bir süre sonra tekrar ettiğinde, dolabın arkasında hareket eden bir şeyler olduğunu fark ettim. Yavaşça yerimden kalktım ve dolabın yanına kadar gittim. İşte o anda ilk kez göz göze geldik. Beni ilk gördüğünde, kısa bir süre de olsa kaçmadı, öylece hareketsiz kaldı ve sanki beni tanımak ister gibi yüzüme baktı. Sonra kendisinden beklediğim bir hızla hareket ederek, yerdeki tahtaların arasındaki deliklerden birine giriverdi.
Öylece kala kalmıştım; evin tabanı tahtaydı ve her yerinde derin yarılar ve boşluklar vardı, onları kapatmam neredeyse mümkün değildi. Önce korktuğumu ve tedirgin olduğumu söylemek istiyorum. Yerime geçmeden etrafıma bakındım, başka bir yerden çıkıp etrafımda bir yerde olabileceğini düşündüm. Sonra aklıma hemen yiyecek dolabım geldi, oraya girebileceğini düşünüp her yerini tek tek kontrol ettim. Yattığım yer yüksekteydi ve oradan bana ulaşamayacağını düşünüyordum. Kitaplarım.. yerlerde bir sürü koli içlerinde kitaplarla doluydu. Kitaplarımı kemirmemesi için tedbirler düşünmeye başladım; yerleştirebildiğim kadarını dolaplara, raflara yerleştirdim ve kalanlar içinde kolileri iyice sarıp bantladım. Kendimce bir takım tedbirler aldığım için rahatlamıştım, sobaya baktım ve tekrar uzanıp okumama devam ettim.
O gece onu, bir daha görmedim; ama kitap okurken bir yandan da aklım onda, göz ucuyla etrafı izliyordum. Müziğin sesini iyice kısmış, bir tıkırtı duyabilir miyim diye kulak kesilmiştim. Birden kendimi fare avlayan bir kedi gibi düşünüp, gülümsedim. Bu beni rahatlattı ve öylece de uyuyup kalmama neden oldu.
Ertesi gün yine okuldan gelmiş, yemeğimi yemiş ve her zaman yaptığım gibi çayımı içip, kitap okumaya başlamıştım. Yalnız bu kez aklımın bir ucunda o vardı. Bu yüzden de hazırlıklıydım, elimin altında bir odun parçası ile bekliyordum. Onu görür görmez yerimden fırlayacak, odun ile avlayacak ve ondan kurtulacaktım. Kitap okurken bir yandan da onu düşünüyordum; bir gece önce kısa bir an da olsa göz göze baktığımızı düşünüyor, bu küçücük hayvanın da bir ifade gücü olmasına şaşıyordum. Ara ara gözümün önüne gelen bu hal, kitap okumamı da engelliyor, okuduğumdan hiçbir şey anlamadığımı fark edip birkaç sayfa geri dönmeme sebep oluyordu.
Kafamda bir taraftan okuduklarım, bir taraftan onu düşünürken birden biri tarafından gözlendiğim hissine kapıldım. Aylardır yalnız kalıyordum ve ilk kez böyle bir his uyanmıştı içimde. Kalabalık bir ortamda siz görmeseniz de birisi sizi gözlemektedir ve siz bunu hissedersiniz; işte öyle bir hisle başımı kitaptan kaldırdım. Etrafıma baktığımda sobanın yanında dün akşamki iki gözün beni izlediğini fark ettim. Orada öylece durmuş bana bakıyordu. Yine göz gözeydik ve bu sefer daha da şaşkın bir haldeydim. Yanıma aldığım odun parçasını çoktan unutmuştum ve ona bakmaya devam ediyordum. Bu böylece ne kadar sürdü bilmiyorum. Neden sürdü onu da anlayabilmiş değildim. Kendimden beklentim, onu gördüğüm anda ortadan kaldırmanın hızlı bir yolunu bulmak ve yalnız gecelerime ve de okuma serüvenlerime geri dönebilmekti. Sonra yine aynı şey oldu ve ben yerimde öylece şaşkın şaşkın bakarken yine aynı delikten girerek kayboluverdi.
Şimdi daha da tedirgin olmuş ve onu daha çok düşünmeye başlamıştım. Artık yalnız olmadığımı hissediyordum. Yalnızlığımın bir fare tarafından alınıp götürülmesi beni rahatsız ediyordu. Sanki benden bir şey ister, bir şey bekler gibiydi; en çokta bu hali beni rahatsız etmişti. Ben ne yapabilirdim ki onun için.. bir fare benden ne isteyebilir ki.. bu soruyu sordum ve herhalde merhamet istemiş olmalı, onu öldürmememi istemiş olduğuna karar verip onu yok etme planlarımı askıya aldım. Artık aynı sahne hemen her gün yaşanıyordu. Bana ve eşyalara zarar vermeyeceğini anlamıştım ve dolabın kenarında bir yere yiyecek bırakmaya karar vermiştim. Yine de odanın her köşesinde gezebilir, beklemediğim bir anda bir yerden çıkabilirdi. Bu durum beni daha çok rahatsız ederdi ve onun için onu kontrolüm altına almak istiyordum.
Artık onunla her gün karşılaşıyorduk. Odanın bir köşesine yiyecek bırakmaya başlamıştım. İlk zamanları sadece ekmek ve peynir kırıntıları bırakıyordum. Sonra ben çay içip bisküvi yerken oradan beni gözlediğini görüyor ve ertesi gün ona bisküvi de bırakıyordum. Artık yiyeceklerini de çeşitlendirmeye başladım. Bazı günler akşam gelmediği oluyordu. Onun gelmediği akşamlar gözüme uyku girmiyor, uyusam da gece kalkıp yiyeceğini yiyip yemediğini kontrol ediyordum. Yiyeceğini almış olması içimi rahatlatıyor ve daha rahat uyumamı sağlıyordu. Yiyeceğini almadığı gecelerdeyse onun artık gelmeyeceğini düşünüyor ve bundan rahatsız olmaya başlıyordum. O gün akşama kadar onun beni terk ettiğini düşünerek geçiriyordum; akşam olup da yine karşılaştığımızda seviniyordum, bir yere gitmemiş olması ona daha da bağlanmamı sağlıyordu ve ona ödül olarak daha değişik yiyecekler sunuyordum. Bu bir ödülden çok da ona sunduğum bir rüşvete dönüşmüştü sanki, onun gitmemesi için değişik peynirler, değişik bisküviler alıyordum. İlçeye gittiğimde alış veriş yaparken onun da değişik bir şeyler yemesi gerektiğini düşünerek farklı yiyecekler almaya başlamıştım. Uzun süre evde olmayacağım zamanlar aç kalmasın diye her zaman bıraktığım miktardan daha fazla ve çeşitli yiyecek bırakıyordum ona.

Birbirimizi iyice tanıdığımızı ve arkadaş olduğumuzu düşünmeye başlamıştım. Bazı akşamlar kitap okurken sesli okumaya başlıyordum. Tahtaların altından bir yerden sesimi duyduğunu ve beni dinlediğini düşünüyordum. İçimde garip bir mutluluk vardı; yalnızlığım kaybolmuş, hayatıma yenilik, canlılık gelmişti. Önceleri dersler hiç bitmesin, öğrenciler gitmesin diye dersleri uzatabildiğim kadar uzatır, çocuklar okulu temizlerken bile yanlarında kalıyordum. Ama artık okul hemen bitsin de eve geleyim diye düşünüyordum. O , benim için bir çok şeyin yerini almış, onun mutlu olması için kendimi sorumlu hissetmeye başlamıştım. Bir fare nasıl mutlu olabilir ki? Bu soru insana çok garip ve saçma gelse de benim için çok anlamlı bir soruydu. Artık onu tanımaya başlamıştım. Hangi yiyecekleri sevdiğini, hangilerini daha çok yediğini biliyordum. Her gün bıraktığım yiyeceklerden ne kadarını yemiş, ne kadar bırakmış kontrol ediyordum, daha çok yediği yiyecekleri not ediyor ve bir dahaki sefere benzerlerini almaya, vermeye özen gösteriyordum. Bu özenin onun da hoşuna gittiğini düşündükçe daha çok mutlu olmaya başlamıştım. Bu mutluluğun her şeyime yansıdığını hissediyordum; okulda derslere daha çok özen gösterir olmuştum. Öğrencilerin eksiklerini gidermek için yeni programlar hazırlıyor, yeni ders araç gereçleri yapıyor, eksikleri olan öğrencilerle daha çok ilgileniyor, daha heyecanlı, coşkulu dersler anlatıyordum. Okulda günün nasıl geçtiğini anlamıyordum, öğrenciler de bu durumun farkına varmış ve daha bir coşkuyla derslere katılmaya başlamışlardı. Benim bu coşkun halim onların üzerinde de çok olumlu etkiler yapmaya başlamıştı; öyle ki artık kitaplara bağlı kalmıyor, farklı konularda masallar, öyküler yazıyor ve bunu derslerde heyecanla okuyup, anlatıyordum.
Kış boyu büyük bir coşku ve heyecanla hem okulda, hem de evde çalışmış; mutlu ve tatlı bir yorgunlukla bahara ulaşmıştım.Baharın gecikmesi, nisan ayının ortalarına kadar yağan karlar, yolların uzun zaman kapalı kalması, suların donması, elektiriklerin kesilmesi ve bunların getirdiği yaşam zorluklarının hiç birisi zor gelmemiş ve hayatımın çok doğal sıradan bir hali gibi geçip gitmişti. Yazın yaklaşıyor olmasına artık o kadar da sevinmiyordum. Buradan ayrılacak olmamın verdiği bir hüzün şimdiden içimi kaplamıştı. Fareyle hemen her akşam buluşmalarımızı daha bir özler ve ona daha bir sevgi besler olmuştum. Ayrılığı şimdiden yaşıyordum sanki. Ben gidince ne yapacağını düşünmeye başlamıştım; acaba onu yanımda götürmenin bir yolunu bulabilir, yazı benimle geçirmesini sağlayabilir miydim ? ilk olarak düşündüğüm buydu ama, bunun çok zor olacağını onu bu ortamdan ayırmamın doğru olmayacağını düşünerek vazgeçtim. O, buraya aitti ve buradan ayrıldığında sanki tüm büyüsünü, güzelliğini yitirecekti . Onu bu dağlardan ayırmak demek,tüm güzelliğini yok etmek yaşamla olan tüm bağını koparmak demekti. Bunu düşündükçe uzun bir ayrılık yaşayacağım duygusu güçlenmiş ve hüznüm daha da artmaya başlamıştı. Onu gördüğüm anlar artık daha da kıymetlenmiş, bendeki etkisini artırmış, ona olan sevgimi güçlendirmişti. Yiyeceklerini şimdiden artırmış ve çeşitlendirmiştim. Ona daha uzun süre bakmayı, davranışlarını izlemeyi artırmış ve yaptığı her şeyi not ettiğim defterimin sayfalarını doldurmaya başlamıştım.Öyle ki, bazı geceler uykudan uyanıyor, onu görürüm umuduyla beklemeye başlıyordu. Birkaç kez de karşılaşmamız, uykusuz geçen gecelerimin sayısını artırmıştı.
Üç gün olmuştu görüşmeyeli. Çok zor geçen üç gündü bu benim için.. okula zor gidiyor, gecelerimi uykusuz geçiriyor, kitap okurken sürekli etrafıma bakınıyor, sesini duyarım diye müzik bile dinlemiyordum. Bıraktığım yiyecekler yerinde duruyordu, onları yemekten artık bıkmıştır diye yeni yiyecekler alıp bırakıyordum ama yine yiyeceklerin hiç birine dokunulmamış oluyordu. Bir türlü anlam veremiyordum.Nereye gitmiş olabilirdi ? Acaba ölmüş müydü? Belki çok yiyecek vermiştim; verdiğim bir yiyecek onu öldürmüş olabilir miydi? Belki de benden sıkılmıştı.. terk etmişti.. ya da ne bileyim hakkında hiç bilmediğim bir şey yüzünden artık gelmiyordu…
Günler geçtikçe onu daha çok merak ediyor, daha çok özlüyordum. Belki de benim onu bırakıp gideceğimi hissetmiş ve o beni terk etmişti. Bunu hissedebilirdi, ona karşı olan her duygumu hissettiğini biliyordum; o yüzden de bu kadar uzun süre dost olabilmiştik. Tatil artık yaklaşmıştı, artık onun gelmeyeceğini kabullenmiş, hiç olmazsa son bir kez görüp veda etmek istiyordum. Evi toplamaya başlamış, aldığım her eşyanın yanında ona ait bir iz arıyordum. Belki de ben yokken eve gelir diye, evin her köşesine çeşitli yiyecekler bırakıyordum. Bu çabam son akşama kadar sürdü. Köydeki son gecemi de onu düşünerek ve uykusuz geçirdim. Tek dileyim son bir kez daha görüşebilmekti ama, bu gerçekleşmedi. Sonunda sabah olmuş ve ayrılık vakti gelmişti. Ben yokken gelir, belki o da beni özlemiştir diye kullandığım bir havluyu evin bir köşesine bıraktım ve evden öyle ayrıldım. Köyün minibüsüne bindiğimde hala etrafıma bakıyor, belki onu görür bir veda edebilirim diye düşünüyordum.

Fazlı levent oğuz
http://fazlilevent.wordpress.com/
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 01-10-2011, 19:57
fazlı oğuz fazlı oğuz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 146
Standart KÜTÜPHADEKİ ADAM

KÜTÜPHADEKİ ADAM

Çığlığı duyar duymaz koştum. Sabahın bu saatinde kütüphane çalışanlarından fazla gelen olmamıştı daha.. temizlikçi kadın kitaplıkların tozunu alırken ayağına takılmış, görünce de çığlık atmıştı. Oraya vardığımda temizlikçi kadın, donmuş bir şekilde,gözlerini kocaman açmış, elleri ile sıkıca başını tutmuş, yere, yerde yatan ona bakıyordu.. nasıl da bu kadar soğuk kanlı olabildiğime inanamıyorum.. eline bir şey batsa çığlık atan, köpek görse korkup kaçan ben, o anda önce donmuş durumda duran kadına sert bir tokat attım, kendine gelmesini sağlayıp oradan uzaklaştırdım, döndüğümde yerde, betonun üstünde kıvrılmış yatan cesede baktım; sanki anne karnında bir bebeği andırıyordu, incecik, zayıf orta yaşlı bir adamdı, sakallarının arasından bembeyaz yüzü görülüyordu… Etraf kalabalıklaşmış, bağrışmalar artmış, tam olarak anlayamadığım bir gürültü uğultu duyulur olmuştu.. ben hala yerde yatan cesede bakıyordum.
Yıllardır bu kütüphanede çalışıyordum, yüzü hiç yabancı gelmiyordu ama onu tanımıyordum, polislere de aynı şeyi söyledim, devamlı gelen birisi olsa tanırdım dedim.. üzerinden kimlik çıkmamış, cüzdanından eski siyah beyaz bir bebek resmi çıkmış.. polisler her yeri aradılar ama başka hiçbir ip ucu bulamadılar.. en sonunda yatacak yeri olmayan, sokakta yaşayan birisi olabileceğine karar verdiler.. kütüphaneye yatmak için girmişti, ölüm nedeni ise açlık ve gıdasızlık olarak kayıtlara geçmişti. Polisler kütüphanede kılmış bir cam, kapıda bir zorlama izi ve bu bilgelerde cesede ait bir parmak izine rastlamamışlardı. Kimliği tespit edilememiş, yapılan araştırmalarla da hiçbir yakınına ulaşılamamıştı. Bu meçhul adamın dosyası böylece kapanmıştı.
**
Aradan geçen bu altı aylık zamanda aramızda bir sürü konuşma geçmiş, ilk zamanları kütüphane çalışanlarının gündemindeki yerini korumuş, bu meçhul kişi için yüzlerce öykü yazılmış, daha sonra yavaş yavaş unutulmaya başlanmıştı. Taa ki.. kitap sayımı yaparken, eski kullanılmayan kitapların arasında bir ajanda bulunuluncaya kadar. Sayım sırasında eski, düzenlenmesi yapılacak kitapların arasında bir ajanda geçmişti elime, tek başınaydım, çalışanlardan birine ait olacağını düşünüp masamın çekmecesine koymuştum, sanırım birkaç gün de orada unutmuşum.
Her cumartesi çıkmadan çekmecemi açar, unuttuğum bir şey var mı diye bakar, öyle çıkardım. O gün de öyle yaptım ve ajanda işte o zaman elime geçti, hemen hatırladım ama arttık çok geçti herkes çıkmış ve kütüphanede bekçi ile ikimiz kalmıştık. Birden sanki içimde bir şeyler hareket etti ve bir el beni o ajandanın sayfasını açmaya itti, önce ilk sayfasını açtım, çalışanlardan birisine aitse ve adını yazmışsa yerine bırakıp pazartesi hemen ona verecektim. Ama ilk sayfa boştu, diğer sayfayı açtığımda güzel bir el yazısı ve ıslanmış mürekkebi birbirine karışmış yazılarla karşılaştım, işte o an merakım arttı ve yazıları okuma konusunda kendimi tutamadım.
“Bu gün üç ay oldu. Neredesin? Sizi aramadık yer bırakmadım. Özledim. Artık nereye bakacağımı kime soracağımı bilmiyorum.. işten ayrıldım.. çalışmıyorum.. sizi bulamayacağımı anladığım günden beri evden hiç çıkmıyorum. Belki pişman olur dönersiniz.. Bu küçük penceremizin önünden ayrılmıyorum.. hani şu dışarıyı seyrettiğimiz, kar yağarken birlikte hayaller kurduğumuz pencereden.. sanki karşıdan gelecekmişsiniz.. el ele kızımla.. marketten döner gibi dönecekmişsiniz gibi geliyor. Bu umut olmasa yaşayamam.. şimdi sadece sizi..” cümlenin burasından sonrası okunmuyordu. Bir anda başımı kaldırdığımda, bekçinin iki metre yanımda beni izlediğini fark ettim, benim fark ettiğimi anlayınca “ Ayten Hanım işiniz çok mu.. çıkmıyor musunuz?” diye sordu.
“Tamam çıkıyorum, işim yok” cevabını verdim ve ajandayı çantama koyup kütüphaneden çıktım. Bu durumda ajandayı polise götürmem gerektiğini biliyordum, ona ait olduğu belliydi, o meçhul adama.. onu ilk bulduğumuz an geldi gözümün önüne; sanki anne karnında bir bebek gibi kıvrılmış yatan haline, bu halinde duygusal bir şey olduğu belliydi, ölümü yaşamının bir özetiydi sanki.. ne yaşamışsa, ne acılar çekmişse onun için ölmüştü sonunda. Uzun zaman onun kim olduğunu düşünmüştük, neden kütüphanede ölmüştü.. sokakta yaşayan insanlar genellikle köprülerin altlarında, yol kenarlarında, oto parklarda, oyun parklarında bekçiler tarafından ölü bulunurdu. Kütüphanede ölen birine ilk kez tanık olmuş, daha önce benzer bir ölümü gazetelerde bile okumamıştık. Hepimizi şaşırmasına, meraklandırmasına rağmen her şeyde olduğu gibi bunu da unutuveriştik.
Eve gidiyordum. Sanki ayaklarım beni eve sürüklüyordu. “İnsanların ölümleri yaşamlarına benzer” aklımda bu cümle vardı, nerden duymuştum, hangi kitapta okumuştum bilmiyorum.. ama bu cümleyi tekrar edip duruyordum. Yıllarca bir çok hikaye, roman okumuştum; şimdi tam da o romanlara ait bir kahraman gibi hissediyordum, gizemli bir cinayeti çözecek olan sıradan bir kütüphane memuru. Eşinden ayrılmış, çocukları yurt dışında, yalnız, arkadaşları dışında kimseyle görüşmeyen benim gibi orta yaşlı bir memurun ayağına gelmiş en büyük heyecandı bu. Eşimden ayrıldıktan sonra nerdeyse tamamen eve kapanmıştım, hayatımda hiçbir farklı heyecan kalmamıştı, okuduğum kitaplar ve bir de saçımın şekli ve boyası dışında neredeyse hiçbir değişiklik yaşamıyordum. Bu ajanda da sanki benim okumam gereken bir şey vardı.
Eve vardığımda üzerimi bile değiştirmeden masaya oturdum. Hemen ajandayı açtım, sayfalarını hızlı hızlı çevirmeye başladım. Bazı sayfalar boştu, bazılarında bir kelime, bazılarında bir cümle, bazı sayfalarda da bir ya da iki paragraftan oluşan farklı kalemlerle ama aynı el yazısıyla yazılmış yazılar vardı. İkinci sayfayı açtım, şunlar yazıyordu.
“ Gittiğinden beri kitap bile okumuyorum. Buna inanmayacaksın biliyorum. Ömrümde ilk defa bu kadar uzun süre kitap okumadım..başka da yapacak bir şeyim yok, sen yoksun.. kızım yok… Kızımın bende kalan kıyafetlerine sarılıp yatıyorum, kaç gündür uykusuzum bilmiyorum..
Siz gittiğinizden beri evde hiçbir şeye dokunamadım,her yere sinmiş kokunuz beni çıldırtacak.. daha ne kadar buna dayanabileceğimi bilmiyorum.”
İkinci sayfa böyle bitiyordu. Kitap tutkunuydu, şimdi ölüm için kütüphaneyi seçme sebebini anlayabiliyordum. İntihar etmemişti, son ana kadar eşini ve çocuğunu beklemiş demek. Ben de bu hale düşebilir miydim? Ben o adamı bu kadar sevmiyordum, evet bir zamanlar sevmiştim ama yıllar geçtikçe dayanılmaz biri olmuştu. Eşini bu kadar seven bir adamı, o kadın neden terk etmişti? Şimdi aklımdaki soru buydu. Biz öylesine kavgalar etmiştik ki, artık bir birimizi sevecek halimiz kalmamıştı, hatta nefret eder olmuştuk bile.
Üçüncü sayfaya geçmeden bir bardak su içtim, üzerimdekileri değiştirdim, yüzümü yıkadım, bir şeyler yiyecek durumda değildim, kendimi yorgun hissediyordum, dolaptan elma aldım, yıkadım, yemeye başladım.

“Artık bu evde duramam, gelmeyeceksiniz, sen inatçısındır, şimdiye dek dönmeğinize göre gelmezsiniz, artık burada yalnız yaşayamam, her an sizin kokunuzu duyup sizden ayrı duramam.. ne olursa olsun bunları hak edecek biri değilim ben.. evet hatalarım oldu, seni ihmal etti, çocuğumla da ilgilenmedim belki, ama terk edilecek biri değilim ben, sizi sevmekten hiç vazgeçmedim ve ömrüm boyunca seveceğim.”
Elimdeki elmanın yarısı yenmiş olarak masaya bırakmıştım. “Sorunlu bir evlilik daha” dedim, kendi kendime.. artık anlar gibiydim. Bir sürü sorunlu evliliğe tanık olmuştum, arkadaşlarımın bir çoğu boşanan kadınlardı zaten. Bu kadar güzel başlayan ilişkiler nasıl öyle sonlanıyordu? Bu sorunun cevabını verebilmiş değildim. Boşandıktan sonra bir süre gittiğim terapist beynimi bu konuda çok yormuştu, bir sürü gerekçe sıralamış, benim normal hayata devam etmem gerektiğini vurgulamış, modern toplumun bir sürü sorunundan bahsetmişti… Sanki karşımda konuşan bir kitap vardı, aynı durumdaki bir arkadaşım söylemişti bunu, onunla da orada tanışmıştık zaten; “Bilseydim modern toplumun sorunları ile ilgili sesli bir kitap alırdım, bu kadına o kadar para vermezdim demişti” Kadın modern toplumla bozmuştu, biz içimizde olanları merek ediyorduk, dur diyemediğimiz şeyleri, öyle ya o kadar severken bir birimizi nasıl küfür edip bağırır hale geliyorduk?
Buradan sonraki sayfalardaki yazılar daha özensiz, farklı renk kalemlerle daha kısa yazılmıştı. Sonraki üç sayfa söyleydi;
“Her şeyi bırakıp gidiyorum. Bu duruma düşeceğimi biliyordun.. sensiz yaşayamayacağımı biliyordun.. bile bile beni ölüme ittin.. hoşça kal .. ”
**
“ artık her şey bitti”
**
“kızım.. Gülsümmüm .. herşeyim
Beni unutma…”
Evden ayrılmıştı herhalde, nerede yaşıyordu.. sokakta mı.. ne zamandır kütüphaneye geliyordu acaba.. böyle birini fark etmemiş olmam çok garipti, her gün geliyor olsa mutlaka fark ederdim, hep aynı kıyafeti giymiş olmalıydı.. belleğimi zorladım ama, yüzündeki tanıdık ifade geliyordu gözlerimin önüne.. onu hiçbir yerde düşünemiyordum. Hafızama güvenirdim aslına, yıllarca kütüphaneye gelip gidenleri tanırdım, bir gördüğümü bir daha unutmazdım, kütüphanedeki kitapların yerlerini ezbere bilirdim.. ancak onu kafamda kütüphanenin hiçbir köşesinde otururken görmemiştim.
“Her şeyin başladığı yerdeyim artık. Seninle ilk tanıştığımız yerde. İlk bakışlarımızın birleştiği, ellerimizin titrediği yerde.. zamanın durduğu, dünyanın artık bizim için dönmeye başladığı yerde..”
İlk tanıştıkları yere gitmişti, hiç unutulmayan yerlerden birisiydi.. belki bir park, çay bahçesi, okul kantini…Bireysel tarihimizin unutulmaz mekanlarından biri . Mekanların öyle kitapları olsa keşke, bilmem ne çay bahçesinde aşık olanlar kitabı.. yıllar öncesinden aşık olan insanların orada yaşadığı duyguları anlatsalar o kitapta. O mekanlara yerleşmiş aşkları okuyabilsek.. ne güzel bin bir gece masalları gibi her aşkın da masalı yazılsa.. o zaman belki bu ayrılıklar bu kadar yaşanmazdı.
Defteri elimden bıraktığımda kafamda bunlar vardı. Bunları düşünürken dolabı açtım, dünden yarım kalan çorbayı aldım, ısıtmak için ocağa koydum, çorbanın başında ısınmasını bekledim, masaya gelip çorbayı içerken, ilk satırdan itibaren okuduklarımı düşündüm. Çorbamı içip, tabağı kaşığı kaldırınca okumaya devam ettim.
“Aşılamayacak sorun yoktur hayatta. Benim hala gücüm var buna. Sen bırakıp gitmeseydin her şeyi yoluna koyabilirdim. Daha çok para kazanmak için ek iş bile yapabilirdim.. çocuğumuz için senin için yapamayacağım şey yoktur benim.. yeniden eski günlere dönebilirdik.. bunu biliyorsun.. bu şehirden gidebilirdik, bizi bu hale getiren her şeyden kurtulabilirdik.. gitmeseydin.. gitmeseydin..”
**
“Eve gelmediğin belli.. gelmiş olsan beni burada bulabileceğini biliyorum, benim başka gidecek hiçbir yerim, hiçbir kimsem olmadığını bilirsin.. kitaplar.. onlar da olmasa nereye sığınırdım..”
Bu sayfaları okuduktan sonra kütüphaneye gelmiş olduğunu anlamıştım. Kütüphane de yaşamış olmalı, gizli bir yolla biz çıktıktan sonra oraya giriyor ve sabah kütüphane kalabalıklaşınca dışarıya çıkıyor olmalıydı. Parası bitinceye kadar böyle yaşamış, sonra da açlıktan, gıdasızlıktan can vermişti.. ajandayı da eski kitapların olduğu yere saklamıştı, kimliğinin açığa çıkmasını istemiyordu, eşinin ve çocuğunun öldüğünden haberdar almasını istememişti.
“yapamıyorum”
**
“kızım Gülsüm.. neredesin”
**
“tükendim”
**
“Yine kar yağıyor
Gözlerim pencerede
Gözlerim sende
Gözlerin..”
Boş bırakılmış sayfalardan sonra böyle bazen şiirsel, bazen tek kelimelik ifadelerden oluşan bölümler var.. sayfalara bazen çapraz bazen düz yazılmış.. yazıları daha da bozulmuş, sanki yavaş yavaş bilincini kaybetmiş, anlamını tamamlamayan sözcükler yerleştirilmiş.

“sokak boş.. sen .. kimse yok”
**
“Gülsüm”
**
“Kızım”
**
“Neredesin ”





Defteri pazartesiye kadar defalarca okudum. Kendi hayatımı, onun hayatını, arkadaşlarımın hayatını düşündüm durdum.. modern hayat diyen sesli kitap terapistimin söylediklerini hatırladım.. yine de anlayamadığımım, cevap veremediğim bir sürü soru kaldı aklımda.. galiba her şeyin cevabı yok insan hayatında, hayatımızın bir kısmı sadece sorulardan oluşuyor, bazen boşuna cevap arayarak bir birimizi yıpratıyor, sevgilerimizi öldürüyoruz. Cevapsız sorularla yaşamayı öğrendiğimizde ise çok geç kalmış oluyoruz.

Fazlı Levent Oğuz
http://fazlilevent.wordpress.com/
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 02-12-2011, 20:13
fazlı oğuz fazlı oğuz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 146
Standart MEKTUP

MEKTUP
O hayatta aldığım ilk ve son mektuptu; o güne kadar hiç kimseye ne mektup yazmıştım ne de mektup almıştım. Yuvada mektup arkadaşı bulma saçmalıklarına hiç girmemiştim, bu konuda canım çok yansa da hiç tanımadığım, görmediğim birine ne yazacaktım, ne anlatacaktım. Onu tanıyana kadar da gerçek anlamda kimseyi tanımıyordum.
Onu tanıyalı henüz bir yıl bile olmamıştı; aramızda çok hızla gelişen bir arkadaşlık başlamıştı. Her şey kendiliğinden olmuştu; bizi kim tanıştırdı, nasıl tanıştık onu bile unutmuş, her şeyi birlikte yapar hale gelmiştik. İlk tanışmamızda dernekte satranç oynadığımız hatırlıyorum, çok çekişmeli bir oyun sonrası gelişen derin bir sohbet ve sonrası defalarca tekrarlanan sahneler.
Okuldan sonra tüm zamanımızı dernekte geçirirdik; orada kalabalık bir arkadaş çevremiz vardı, birlikte bir sürü etkinlik yapar, çeşitli faaliyetlere katılırdık, okuduğumuz kitapları tartışma şansımız olurdu, bizden büyüklerle bir çok duygu ve düşünceyi paylaşırdık; fotoğrafçılık, sinema, şiir, halk dansları, tiyatro, satranç gibi bir sürü guruba katılır, çeşitli roller üstlenirdik. Ben daha çok fotoğrafçılıkla ilgilenirdim, o ise sineme gurubundaydı. Anlattığına göre babası Fransa’da yaşıyordu, o burada annesinin yanında kalıyordu, annesi ile babası ayrılmışlardı, yazları babasının yanına gidiyordu, babası orada yönetmen yardımcısı olarak çalışıyordu.
Onun da benim gibi okul ve derslerle arsı çok iyi değildi, çoğu zaman okula gitmez dernekte vakit geçirdik; çay ve sigara eşliğinde derin sohbetlere dalardık, her şeyi rahatlıkla konuşabilir, bir birimizi çok iyi dinler ve anlayabilirdik; öyle anlar olurdu ki zamanı, etrafımızdakileri unuturduk, konuşmalarımızın bir türlü sonu gelmezdi, o sorar ben anlatırdım, ben sorardım o anlatırdı, duyduğumuz haz karşılıklıydı ve tamamen doğal seyrinde gelişiyordu.
Oldukça neşeli birisiydi; hatta bana göre çok çok neşeliydi, ben bazen nedensiz hüzne kendimi kaptırıp dalıp giderdim, bir boşluğa düşerdim sanki, yalnız çaresiz hissederdim, o bunu hemen fark eder ve beni oradan çıkarmasını bilirdi, ben, yeniden hayata bağlardı; en çok da bu yönüyle severdim onu. Çok sık olmasa da ailesinden, daha çok da babasından bahsederdi; ona göre babası çok özel birisiydi, annesini terk etmekte haklıydı, asla birlikte olamayacak iki insandılar; babası hayatını sanata, felsefeye adamış birisiydi, annesi saçma sapan işler peşinde koşan, boşandıktan sonra bile onu rahat bırakmayan, kıskanç ve bencil birisiydi. O da babası gibi olmak için durmadan okuyor ve kendini geliştirmeye çabalıyordu.



Artık tüm zamanımız birlikte geçiyor, her türlü etkinliğe birlikte katılıyor, boş zamanlarımızı uzun yürüyüşlerle derin sohbetlere ayırıyorduk, okuduğumuz her kitap bize yeni bir tartışma konusu oluyor, o güne kadar öğrendiğimiz, gördüğümüz, düşlediğimiz her şeyi yeniden değerlendirmemizi sağlıyordu. Dostluğumuz ikimiz dışında hiçbir şeye yer bırakmıyordu; birlikte hayaller kurar hale gelmiştik, kendimizle, gelecekle, ülkemizle ilgili bir sürü hayal kuruyorduk. Bu hayallerin bir çoğunun da bizi eğlendirdiğini, güldürdüğünü söylemeliyim.
Onun çok az da olsa bahsettiği parçalanmış bir ailesi vardı, benim ise aile nedir bilmediğim bir hayatım; yapayalnızdım, bebekken ailesi tarafından terk edilmiş bir çocuktum, yurtlarda büyümüş, kimseye anlatmak istemediğim, ancak bir türlü unutamadığım bir sürü şey yaşamıştım; çevremdekilere anlatacağım öyle güzel anılarım yoktu, kaç gece sokakta uyumuştum hatırlamıyordum, nerdeyse dayak yemediğim gün yok gibiydi.. bu deneğe gelip, buradakilerle tanışıncaya kadar hiçbir amacım yoktu, ne yapacağımı bilemez haldeydim, hayattan ve herkesten nefret ediyordum; artık yaşamı daha iyi anlamaya başlamıştım, nefretim yavaş yavaş sönmüş, sevebileceğim, saygı besleyebileceğim insanlarla tanışır olmuştum, kendimi mutlu olmasa da daha rahat hissediyordum, daha güvenli günler yaşıyordum.Gelecekten çok fazla bir şey beklemekle birlikte hayal kurmayı öğrenmiştim, bir sürü yeni kitapla tanışmış, bir çok hayat öğrenmiştim, o güne kadar kendi hayatımı çok zor, aşılmaz sıkıntılarla örülü zannederken artık başka hayatlara tanık olmuş, bin türlü zorluklar içinde yaşamış, çalışmış, çabalamış ve insanlığa hizmet etmiş insanlar tanımıştım. Şimdi kendimi daha güçlü hissediyordum, mükemmel bir hayat değil mücadeleci bir hayat istiyordum. Artık her gece, her yemekte dua etmeyi bırakmıştım, sabah kalkınca hayatımın değişmeyeceğini biliyordum, yıllarca beklediğim o sihirli el gelip beni kurtarmayacaktı, bana yeni bir aile ve güzel bir hayat vermeyecekti, kendimi düştüğüm bu kuyudan çıkarabilecek bir güçte hissediyordum; daha güzel günlerin beni beklediğini düşünüyordum.

Onunla hayatım daha da anlamlanmıştı; birlikte hayal kurduğumun bir dost, daha fazla ne isteyebilirdim ki. Hayatta benim gibi bir köşeye atılmış olan bir insanın böyle duygular hissetmesi çok güzeldi, o benim için hiç olmayan ailemdi, hiç görmediğim varlığını bile bilmediğim ama düşlediğim kız kardeşimdi, birlikte yaramazlık yaptığım birisiydi, hiç olmayan hayallerimde oynadığım oyuncaklarımdı, bir gün gelme umuduyla beklediğim annemdi; o güne kadar neyi eksik hissettiğim, anlatabildiğim, anlatamadığım ve hatta adını bile koyamadığım ne varsa oydu. O anlattıkça ben bambaşka bir insan oluyordum. O yanımdaysa ne yağmur, ne kar, ne soğuk hiçbir şeyi hissetmiyordum; gözlerinde bana bakan gülümseme tüm dünyamı sarıyor, sarmalıyordu. Her gece onunla yaşayacağım yeni günü düşleyerek yatıyordum, onunla koştuklarımızı tekrar tekrar düşünüyordum; uykularım bile düzelmeye başlamıştı, artık daha erken yatağa giriyor ve daha erken kalkıyordum. O güne kadar hiçbir şeye bağlanmamış, hiçbir kimseyi önemsememiştim, hiçbir bağ kurmadan yaşadığım bir hayatım vardı, yarını hiç düşünmediğim, ne olursa olsun umursamadığım, kendimi hiçbir şeyden kollamadığım gözü kara bir hayatım.
**
Yurtta sabah kahvaltımı yapıyordum. Yanıma gelen birinin beyaz bir zarf uzatıp mektubun var dediğinde çevreme bakındım, yanımda oturan bir başkasına seslendiğini düşündüm. Çevremde kimse yoktu, mektup bana uzatılmıştı, zarfın üzerinde benim adım yazılıydı. Mektup ondan geliyordu.
Sevgili dostum;
Nereden başlasam bilmiyorum, artık bunları sana anlatmalıyım. Bu güne kadar sana hiç yalan söylemedim, hiçbir şeyi gizlemedim, ne söylediysem hepsi gerçek ve samimiydi.
Sevgili dostum, inan bazı şeyler insanın elinde değil, istemeden oluyor.. hayatta her şey planlandığımız istediğimiz gibi gitmiyor.Seninle tanışmak hayatımın en önemli anıydı, en güzel günlerini de seninle birlikte geçirdim.. ama artık buna devam edemem, sana karşı hiçbir şeyi gizleyerek yaşayamam, sen benim tek gerçek dostumsun ve hep öyle kalmanı istiyorum; sana olan hislerimi öğrendiğinde bu dostluğun biteceğini biliyorum,senin bana benim gibi bakmadığını biliyorum, senin beni benim seni sevdiğin gibi sevmediğini de, seni daha fazla kandırmak istemiyorum ve bu oyuna burada son veriyorum, bunları sana yüz yüze söyleyecek gücüm ve cesaretim yok, onun için bu mektubu yazıyorum.
Seni seviyorum dostum, bunu ilk ve son kez söylüyorum, bir daha görüşmeyeceğimiz için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum, ilk tanıştığımız günden beri seviyorum seni. Sakın sahtekar, yalancı olduğumu düşünme; ben senin dostluğunu çoktan kabul ettim ve sana öyle davrandım, bunca zaman bu oyuna öyle katlanabildim, ama daha fazla sürdüremem bunu, ne sana ne kendime karşı yapamam bunu…
İlk günden beri gözlerimi senden alamadım, bakışlarımda hep kendimi aradım, her gün sende kendimi bulmak için yanına koştum ama, bir türlü bu gerçek olmadı , hayatta hiçbir şey bizim istediğimiz gibi olmak zorunda değil, sen hep başka gözlerle baktın bana, benim sana baktığım gözlerle değil, inan her günüm bir hayal kırıklığıyla bitti, her şeyin bu kadar güzel bu kadar mükemmel olması beni delirtti. Artık ne kendimi ne de seni taşıyacak gücüm kaldı, artık gitme vaktim geldi, bu nasıl olsa bir gün olacaktı, bu ülkeyi terk edecektim, beni buraya senden başka bağlayan bir şey yok biliyorsun, artık seninle de her şeyin sonuna geldiğimizi hissediyorum, bir gün daha gözlerinin içine bakamayacağımı biliyorum, bir gün daha…
Anlatacak çok şeyim var, bu mektubu yüzlerce kez yazdı, yüzlerce kez yırttım,senden ayrı kalamayacağı bildiğim için göndermedim; şimdi senle yaşayamam, sen varken sensiz olamam.. beni anlayacağını biliyorum, bunu o kadar çok konuştuk ki.. sevgi.. aşk.. karşılık bulmayan çok şey var ikimizin de hayatında, bunu en iyi senin anlayacağını biliyorum.
İkimizin hayatı burada bitiyor dostum. Kurduğumuz o hayallerin ne kadarı gerçekleşir bilmiyorum, sana mutlu bir ömür diliyorum.
Hoşça kal.

**
Ondan bir daha haber almadım, aramaya cesaret edemedim, ona ne söyleyebilirdim ki.. bu durumu o seçmişti, gitmişti; yine de dost olarak kalabilirdik diye düşünüyorum, karşılıksız aşk ayrılığa dönüşmemeliydi, keşke o mektubu hiç yazmasaydı, onu hiç kaybetmeseydim; ama galiba aşk böyle bir şey, eline geçirdiği yüreği tamamen kendine esir ediyor, ondan başka bir şeye dönüşmesine izin vermiyor, bir duygu aşksa başka bir şey değildir, ya öyle yaşar ya da ölür.
Aşk yüzünden kaybettiğim derin bir dostluk kadar beni sarsan başka bir duygu olmadı; hayata terk edilerek başlamış biri olarak yalnız kalmaya alışkındım; istesem de yüreğimde öyle çok insana yer açamıyordum, bu yüzden o mektup yüreğimde derin bir yara açtı diyebilirim, terk edilmişliğin bir belgesi olarak hayatıma eklendi. Şimdi kime yakın olsam bırakıp gidecekmiş gibi geliyor, kimseye kendimi bağlayamıyorum, bana ilgi gösteren herkesten bir bahaneyle uzaklaşıyorum, kendimi uzaklaştırmak için türlü bahaneler uyduruyorum; çevremdekiler artık benim saçmalıklarıma, dengesizliklerime alıştılar, nerede bir sosyal ortam oluşsa kaçmaya çalışıyorum, bütün ilişkilerimi belli mekanlara sıkıştırıp öyle yaşıyorum; iş arkadaşlarımla dışarıda görüşmemeye çalışıyorum, dışarıda gittiğim yerlerde tanıştığım hiçbir kişi ile başka ortamlara girmiyorum, tesadüfen karşılaşsam bile bir bahane ile uzaklaşmayı seçiyorum, şuraya gidelim, bu arkadaşın doğum gününü kutlayalım cümlelerinden kaçıyorum, artık bana ulaşan cümleler değişmeye başladı, bundan rahatsız değilim; “Biz hafta sonu şuraya gidiyoruz, ama sen gelmezsin yine.” benzerinde söylemlere gülümseyerek karşılık vermem yetiyor, kimse nedenini sormuyor bile, bazen cümlelerin arkası “Senin önemli bir işin vardır, yine, herhalde…” şeklinde tamamlanıyor, en azından yalan söylemekten kurtuldum diye düşünüyorum.
Onu özlüyorum, hayattaki tek dostumu, bana ait her şeyi anlayabilen taşıyabilen,bana öylesine bakabilen insanı özlüyorum, onu azla suçlamadım, suçlayamam, aşk bir suç değildir; aşkın bu gücünden korkuyorum, o kadar güçlü bir duyguyla her şeyi yok eden gücünden, dostumu benden alan gücünden,beni yalnız bırakan gücünden ;öyle ki siz aşık olmasanız bile sizi yönetebilen gücünden.
Fazlı Levent Oğuz
http://fazlilevent.wordpress.com/
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 07-12-2011, 19:09
fazlı oğuz fazlı oğuz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 146
Standart KUYU ve TAŞ

KUYU ve TAŞ

Başkentinin ortasında derin bir kuyu olan bir ülke varmış. Kuyu derin ve karanlıkmış. Korkudan kimse yanına yaklaşamazmış. Kuyu hakkında öyle çok efsane anlatılırmış ki herkes ondan uzak durmaya çalışır, hatta ülkeyi yönetenler bile yanına yaklaşamazlarmış. Çocuklar kuyu masalı ile korkutulup uyutulur, yemek yerlermiş. Okullarda kuyu ile ilgili masallar öğretilir, yaramazlık yapanları kuyunun nasıl yuttuğu ve kuyunun içinden gelen korkunç sesler anlatılırmış. Zaman zaman gecenin karanlığında duyulan tanımsız sesler kuyu korkusunu derinleştirir, evlerinde insanları yatağın içine gizlermiş. Yıllar geçtikçe herkes kuyunun efsanesi büyümüş ve ülkenin en uzak noktalarına kadar ulaşmış v e herkesin korkulu rüyası haline gelmiş. Nedenini bilmedikleri bir korku herkesi sarmış.
Ama o ülkede de diğer ülkelerde olduğu gibi insanların tek dertleri kuyu değilmiş. Öyle olsa yaşamaya alıştıkları bu korku ile mutlu olabilirlermiş. Yıllar geçtikçe insanlar daha da fakirleşiyor, işsizlik artıyor, insanlar köylerini terk edip büyük şehirlerde yaşamak için göç ediyorlarmış. Her geçen gün sağlıkları bozuluyor, bulaşıcı hastalıklar artıyormuş. Çocuklar yetersiz beslenmeden ve sağlıksız yaşama koşullarından ölüyorlarmış. Kimse bu duruma bir çare bulmayı düşünmüyor, gazeteler, televizyonlar bu ölümlerden bahsetmiyormuş. Büyük şehirlerde suç oranı gittikçe artıyormuş, şehirlerin her yerinde çeteler ortaya çıkmış ve insanlar bu çetelerin elinde birer suçluya dönüşmeye başlamışlar.
Ülkede öyle korkunç olaylar oluyormuş ki, birçok insan bu olayları gazetelerin uydurmasıdır, gerçek değildir diye kulak tıkıyormuş. Zaten inansa da inanmasa da herkes kendi karnını doyurmanın peşine düştüğünden başını kaldırıp çevresin de olan biteni görecek halde değilmiş. Yapılan bir sürü suç, işlenen cinayetler kuyu tarafından yapılmış ya da onun etkisiyle olmuş gibi anlatılıyor, nadir de olsa bir suçlu bulunsa kısa süreli cezalarla kurtuluyormuş. Şehirlerin her yerini saran çeteler insanları istedikleri gibi yönetmeye başlamışlar. Herkes bir çeteye ya giriyor ya da onun talimatları ile çalışıyormuş. Devleti yönetenler oy alabilmek için bu çetelerle aralarını iyi tutmaya çalışıyor, eğer çetelerin çıkarına ters düşen bir uygulama ortaya çıkarsa o görevliyi hemen cezalandırıyorlarmış. Tüm bu olanlara ne polis, ne savcı, ne hâkim bir şey yapabiliyormuş.
Korkunun ve suçun iç içe geçtiği bu ülkede yaşananlar her geçen gün daha da normalleşmeye başlamış. Eskiden insanları hayrete düşüren olaylar şimdi şaşırtmaz olmuş. Hatta birçok insan olanların gerçek olabileceğine inanmıyormuş. Ama açlık, ölüm, korku, suç çoğaldıkça çoğalıyor, insanlar eskiden çok kolay karşılayabildiği ihtiyaçların ı karşılayamaz hale geliyor; nasıl bu duruma düştüğünü kimse bilmiyormuş. Kuyudan gelen sesler işitilmez olmuş. Kuyu bilinçaltında her sorunun karşılığı durumuna gelmiş, kimse bir başka suçlu aramıyormuş.


Günler, aylar, yıllar böylece geçip gidiyor, her yeni gelen yönetin ülkeyi düzelteceğini, insanların sorunlarını çözeceğini söylüyor, ama bir süre sonra sorunları düzelmek yerine daha da çoğaltarak yerini başka bir yönetime bırakıyormuş. Bu durum meraklı bir çocuğun kuyuya bakmak için eğildiği sırada içine düştüğü haberi gelinceye kadar devam etmiş. Başkentten başlayıp ülkenin her yerine yayılan bu haber insanların sağır olmuş kulaklarını yeniden kuyudan delen seslere yönlendirmiş. Korkunç sesler ülkenin dört bir yanında çınlamaya başlamış; duyan herkes başkente doğru yola çıkmış, kuyuya çok yaklaşamasa da insanlar uzaktan izliyor, gelen sesleri diniliyormuş. Düşen çocuğun daha kuyunun dibine ulaşamadığı ve düşerken duvarlara çarpa çarpa çıkardığı seslerin yankısı insanları rahatsız etmeye başlamış. Çocuğun çığlıkları dayanılmaz bir hal almış. Kimse bu acı dolu sesleri daha fazla dinlemek istemiyormuş. Günler geçmesine rağmen çığlıklar kesilmiyor ve her an daha da çoğalarak devam ediyormuş. Herkes kuyudan kurtulmak gerektiğini konuşuyormuş.
Kuyudan kurtulmanın imkânsız olduğunu düşünen devlet görevlileri insanları kuyudan uzaklaştırmaya çalışıyor ve seslerin kesileceğini herkesin evlerine dönmesi gerektiğini söylüyorlarmış. Hatta bu konuda öne çıkanları tutup hapse atıyor, halkı kandırmakla, vatana ihanetle suçluyorlarmış. Ancak kalabalık daha da artıyor, ülkenin her yerinden gelen insanlar kuyuyu yok etmek için çareler arıyorlarmış. Kalabalıklar kontrol edilemez bir hal almaya başlamış, açlığın ve sefaletin büyüttüğüm kin önüne geleni yutuyor, en sert tedbirleri bile yok ediyormuş. Kalabalıklar kuyuya yaklaştıkça cesaretleri artıyormuş. Artık kuyudan korkmak yerine onun yok etmenin çare olduğunu düşünmeye ve ülkenin her yerinden getirdikleri taşları kuyuya fırlatmaya başlamışlar. İlk taşlarla artan ses insanları ürkütse de kimse vazgeçmiyormuş. Kuyuyu yok etmek için binlerce insan, günlerce taş atmışlar; zamanla kuyudan gelen sesler azalmaya başlamış. İnsanlar bir taraftan kuyuyu yok etmeye çalışıyormuş, bir taraftan da sefaletlerini gidermenin yollarını düşünüyorlarmış.
Yıllar sürmüş bu çaba… Sonunda dipsiz sandıkları kuyu dolmuş. Çığlıklar duyulmaz olmuş. Çeteler kaybolmuş. İnsanlar daha mutlu yaşamak için birlikte, korkmadan çalışmanın yollarını bulmuş. Kuyu unutulmuş. Eskiden kuşların sesinin bile duyulmadığı ülkede, her yerden güzel sesler yükseliyormuş… Duyulan her acı ses hep birlikte hemen yok ediliyormuş. Okullarda kuyunun değil mutlu, çalışkan insanların ve güzel ötüşlü kuşların masalları anlatılıyormuş. Artık kimse çirkin sözler söylemiyormuş, yeni yönetin çıkardığı yasayla bunu yasaklamış. İnsanların eski alışkanlıklarının hemen yok olmayacağını bildiğinden çıkardığı kanuna ceza yerine yeni bir yöntem eklemiş, aklına bir kötülük gelen toprağa küçük bir kuyu açacak ve bu kötülüğü söyledikten sonra üzerini taşla örtecekmiş. Böylece insanların yaptığı tüm kötülükler bilinçlerinden yok olup gitmiş. Artık insanların ne kuyuya ne de taşa olan gereksinimi bitmiş.

Fazlı Levent Oğuz
http://fazlilevent.wordpress.com/
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tag Ekle
öykü, fazlı, levent

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 17:03


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum