Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Anı ve Günce Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #21  
Alt 16-09-2010, 00:05
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Hanemize Düşen Zaman

Hanemize Düşen Zaman


Sabahın,insanı yabancılaştıran huyunu günün tümüne bir rahatlık olarak ekleyebilenlere ne mutlu. Telaşın dirice dolaştığı sokaklar uykudan uyanmamış umutlarla yenidir. Güneşin içtenliği gökyüzünü inandırmaya yürüdükçe, güne çocukça başlayan insan yavaş yavaş gündelik tanıdıklığın mantığına oturduğunu fark etmez bile. O zaman bulunulan yer neresi olursa olsun anne yüzünün hatırlanmaya başlandığı o ilk diyar içinizden misafir utangaçlığını kaldırarak geçer karşınıza. Kartalların, kargaların ve kerkenezlerin derin ufuklara uçtuğunu çocukluğunun rengine koyan gözler, martıların, pelikanların ve kumruların süzüldüğü engin ufuklara eşit bir özlemde durmanın gayretiyle kendini didikler durur. Dalgaların zıddına bir Emrah şiiri okumanın denize anlattığı ne olabilir? “Tutam yar elinden tutam / Çıkam dağlara dağlara.” Emrah’ın dağlara niçin çıkmak istediğini hanenizdeki efkarın zekiliğinden çıkarabilirsiniz. Ama önünüzdeki deniz böyle bir çağrıyı yalar geçer. Çoban aldatan kuşu gibi yanınıza sokulup elinize dokunacak kadar yaklaşan ve sonra nanik yapıp mavideki koyuluklara uzaklaşan dalgaların biraz önce dağdan inen rüzgarın oyunu olmadığını kim söyleyebilir?


Baş kaldırmak, böbürlenmek, özgürleşmek, görmek istemediğiniz insanlardan uzak durmak için dağları seçmek, dağların da pek anlayabildiği şey değil. Dağları seçmek için ortaya konulan nedenler, denizler ve okyanuslar için geçerli olamıyorlar. Dağları seçmek sertliği, denizi seçmek ise daha bir yumuşaklığı çağrıştırıyor. Peki neden? Denizler ve okyanuslar, dağlardan daha mı şefkatlidirler? Dağlara haksızlık yapıldığını düşünmez misiniz? Hoşgörünün, enginliğin, sevginin simgesi gibi duran deniz, varolduğu aynı dünyada öç almanın, kinin ve nefretin paylaşıldığı yer imajıyla dağların düşüklük hesabını kimden sormalı? Doğaya ait bu değerler, insana ait algılarla haksızlığa uğramazlar mı hep? Ercişli Emrah aynı şiirde: “ Olam bir yaralı bülbül / İnem bağlara bağlara.” derken mekana göre duygu farklılığını ortaya koymuyor mu? Bağlara iniş, yaralı bülbülcedir. Emrah’ı değil, bağlar, bahçeler derken kendi algı tarzımızı sorgulamalıyız. Dağlara çıkarken diri ve elde yar. Bağlara inerken yaralı ve teslimkar. Denizlere açılırken engin, dingin ve özgür. İnsanların ayrılık noktalarının asıl burada başladığını gülünç düşmeyi göze alarak yazmak istiyorum. Zamanın üstümüzden akan eşitliği nasıl ona dokunuşumuzun nitelikli çabasıyla bozuluyorsa, doğaya açtığımız pencerenin gördüğü ufuk da varoluşsal konumumuzu farklı kılıyordur kuşkusuz.

Zamana bırakılan çözümsüzlükler, zamanın hâlâ insan aklından güçlü olduğunu duyurmaz mı? Peki zaman nasıl bir şey? İşte orada dur! Kafanda yanıtını bulmamış soruları ulu orta harcarsan, içinde bulunduğun durumu züppelik bile kaldıramaz. Kendime söylüyorum bunu, kimse alınmasın. Varlık Ve Zaman’ı yazarak Martın Heıdegger zamanla ilgili algılarımızı daha da zora sokmuş olmuyor mu? Varlık Ve Hiçlik veya diğer adıyla Varlık Ve Olmak adlı büyük yapıtıyla Jean-Paul Sartre zamanı anlaya bilmemize küçük bir kapı aralamaya çalışmamış mı? Öyle de olsa aralanan kapının arasında duran yine zaman değil mi? Başa dönüp zamanın bizi çözmesine mi, demek istedim şimdi?

İnsanın durduğu yerde her şeyi anlamak mümkün olmasa bile, anlamaya yeltenen bir isteği yakalamak mümkün olabilir. Ama insanın durduğu yerde geçmişte ve gelecekte ani gezilere bilet almaya her an hazır hayal gücünün çözmemiz için irdeleme hanemize ittiği zamandır kendimize hakem kıldığımız. Kendi içinde çoğalamayan insan, kendini ve doğayı anlayamama kusuruna haklı nedenler buluyor bugün. Oysa aklına gelmeyen şeyleri düşünme kalenderliğine erdiği gün camı değil, pencereyi değiştirme gücünü de gösterecektir. Şimdilik koca bir dünyayı değiştirmeye yönelerek kendinden uzaklaşmanın mesafesini çoğaltsa da, evine bakmayı sadece miyopluk sanmayıp,tedavisi için kendini maharetli kılabilse, zaman da hakem olmaktan çıkacaktır aslında. Ufkunun derinliğine alabildiği zaman parçasıyla dünyadaki akıllılığının başlangıcına yeni bir ‘mim’ koyabilir insan. Sabahın insanı yabancılaştıran huyu, inanın huysuzluğum değil benim.

Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (17-09-2010 Saat 15:47 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #22  
Alt 19-09-2010, 00:10
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart İki Ana, Bir Hüzün

İki Ana, Bir Hüzün


Elinde çubuğu, önündeki hayvanları otlatmaya götüren çocuğun, boynundan aşırdığı, bir kısmı dikişlerinden hafifçe sökülmüş bez çantanın içinde ucu dışarıya azıcık sarkmış bir kitabın köşesi gözükmektedir. Betimlediğim bu resim bir kitap kapağına aittir. 23 Nisan Bayramı’ndan sonra ertesi yıl kar yağana kadar bir daha uğramayacağım okulda öğretmenimin bana güvenerek almama müsaade ettiği kitabın kapağıdır bu. Üç tane gagala ekmeğinin arasına, derinin dibindeki sararmış çökeleği o zamanlar kıt bulunan naylon poşete düğümleyerek çantamı düzenleyen annem, kendi eseri olan bu çantanın sağlamlığını her sabah onun bez kemerinden tutup aşağı doğru silkerek kontrol ederdi. Annemin bu kontrolünden sonra bahar uykularının süzgün gözleriyle yanına yaklaşır, çantayı elinden almadan gece yanımda yatırdığım ve içeriğinden çok kapağına hasta olduğum bu tatil kitabını ekmeklerin ve çökeleğin arasına tedbirlice yerleştirir, takardım boynuma. Kitabı, çantaya yerleştirirken takındığım ciddiliği sezen annem kaygılanır: “ Aman dikkatli ol.Kendini okumaya kaptırıp, hayvanları kurda verirsin sonra.” diyerek, ekmeğin yanında taşıdığım bu yabancı maddeden pek hoşnut olmadığını duyumsatıverirdi hemen.

Derler ki Köy Enstitülerinden birini ziyaret eden zamanın cumhur başkanı İsmet İnönü, öğrencilerden bir tanesinin çantasını kontrol etmiş. Çocuğun çantasından kurumuş yarım somun ekmeğiyle dünya klasiklerinden olan bir kitap çıkmış. İnönü çok heyecanlanmış ve dönüp çevresindekilere: “İşte, hayalimdeki buydu!” demiş. Gerçekten de müthiş bir hayal. Dünya Klasikleri’nin Türkçe’ye çevrilmesi Köy Enstitüleri kadar önemli bir proje. İnönü’nün tesadüfen el attığı bir çantada Cumhuriyet’in iki ışıltılı projesi yan yana. Ne güzel…Benim çantama ise sabahları annem, gün boyu kırlarda da ekmek çalmak isteyen ineklerden ve kargalardan başka bakan olmadı. Ama vefalı arkadaşlarım vardı. Mola verip oyuna dalmaya başlamadan önce, onlar arkadaş denkleştirme, kale düzenleme derken, ben bu arada kitabıma yumulurdum. Okuduğum her birkaç sayfada dönüp kapağa bakar, eli çubuklu çocuğun sırtındaki çantadan azıcık dışarı çıkmış kitabın çantadan düşüp düşmediğine meraklanır gibi içimden hafif korku duyardım. Sonra oyun başlar, can havliyle çantamın yanına fırlattığım kitabı bazen unuttuğum yerden arkadaşlarım alır gelirlerdi. Zekice şakalar yapan bazı arkadaşlarım kitabın kapağını göstererek “ Oğlum dikkat et bu kitap düşmesin, yoksa öğretmen seni gebertir.” derlerdi. Kitabımın kapak resmi onları da etkilemiş olacak ki, okumak için sıraya girmeseler bile kitapta neler olup bittiğini merakla sorar ve sükunetle dinlerlerdi. Ben de her gün onlara yetecek kadar laf biriktirmek için kendimi zorlar, biraz daha fazla okumaya çalışırdım.

Bir zamanlar rüyalarımı çantamdan düştü düşecek kitapların kabusu bölerdi. Zamanla bu kabusun, okulların açılışıyla teslim edeceğim bir yaz tatili kitabını kaybetmenin öğretmen korkusu olmadığını anladım. Bitirilemeden kaybedilmiş bir kitabın korkusuydu bu. Sonunu merak eden onlarca arkadaşıma, anlatamadığım bir sonun korkusuydu. Bu kabusları yenmenin çocukça da olsa bir çözüm yolu olmalıydı. Denemeliydim bunu. Kimi denemelerden sonra fark ettiğim şuydu ki başucumda birkaç kitap birikince o gece gördüğüm düşte bez çantamdan kitap düşmüyordu. Kayadan kayaya zıpladıkça, derin yarılmış yanları sazlıklı arkları geçmek için bir kıyıdan diğerine fırladıkça kitabım yine sapsağlam duruyordu yerinde. Okuldan ödünç aldığım öykü kitaplarını biriktirme şansım yoktu. Ama ders kitaplarını veya ortaokul ve lise bitirmiş ağabeyi ve ablaların kitaplarını onların yaşı bana denk gelen kardeşlerinden isteyip biriktirme şansım vardı. Bu şansı kullandım. Vitrini, masası, sandalyesi ve üzerine kitap konulacak hiçbir yükseltisi olmayan, sadece yün minder ve ot yastıkla bezetilen misafir odasında annemin çeyiz sandığının üzerinde birikmeye başlamıştı bile kitaplarım. Bu sandık nadiren açılırdı ve açılmadan önce de kitap indirme görevlisi elbet ki ben idim.

İki annenin kaderinin birleştiği bu sandık, bir evladın kitaplarıyla mühürleniyordu. Zamanla içinde siyah beyaz fotoğrafların da birikmeye başladığı bu sandıktan belki de hüzünler dışarı taşmasın diye kitapları hiç kaldırmadı annem. Şimdi bir odayı aşarak evlilik için ciddi bir sorun oluşturan kitaplığımın önünde yazıyorum. Dışarı koyacağım her kitap yine rüyalarımın çantasından düşüyor. Arkadaşlarım yarım bırakılmış sayfalarda yazılanları anlatmamı beklerken, kapağındaki ağırlığı hafifleyen sandığı elleriyle bastırmaktan günlerdir uyuyamıyor annem. Birileri için kocaman bir odayı işgal etmiş gibi dursalar da, bez çantaya annemin elleriyle, benim alışkanlığıma arkadaşlarımın kulaklarıyla giren güzel kitaplarım! Siz artık arkadaşsınız. Tuza birlikte bandırıp yediğimiz ekmek hakkı için, terk etmeyeceğim sizi.


Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  annem Ademe ve Anşa teyzeme ağlıyor..jpg
Görüntüleme: 211
Büyüklüğü:  53,5 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  dünyanın en zor işi koyun sağmak....jpg
Görüntüleme: 217
Büyüklüğü:  89,7 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (31-10-2010 Saat 21:04 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #23  
Alt 31-10-2010, 20:39
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Perde/siz

Perde/siz


Dağın başındaki bir köyde, oturduğu bekar lojmanın pencerelerine perde takan öğretmen evlilere mi özenmiştir? Pencerelerine perde takmayan köylülerden farklı olduğunu mu anlatmaya çalışmıştır, yoksa dışarıdan bakmayla anlaşılamayacak kadar kendine özgü bir nedeni mi vardı? Köylüler perdenin varlığını pek önemsemezler. Şehirde ise işe yarasın veya yaramasın perde artık evlerin dekor açısından tamamlayıcısı durumunda. Dağın başındaki bir köyde kitaplığını kuracak kadar ‘acayipleşen’ bir öğretmenin, penceresine perde takacak cüreti göstermesi çok da anormal değildi, sanırım. Perde asmaya karar verdiğim ana kadar kafamda kültürel bir üstünlük gibi yer etmiş olan perdeli pencerenin uygar görünüşü, perde astığım gün kafamdaki bu imajını tersi istikamette değiştiriverdi. Gece yarılarına varmış okuma uğraşısına ara verip, çeşmeden su almak için dışarı çıktığım bir an tek tük yanan sokak lambalarının dışında, karartma emri varmışçasına ve bu emre bir tek ben uymuyormuşum gibi yalnız hissettim kendimi. Nereden bakılırsa bakılsın, tek bir ışık yanıyor ve tek bir pencere gözüküyordu.

Bir dağ başı. Karanlık bir köy. Yarı gece. Işıklı bir pencere. Kitap okuyan bir adam. Bu adamın güvenliğinden sorumlu insanların yüzde seksen beşi kitabı suç aleti, kitap okuyanı suçlu görmeye meyilli. Hele bu bir öğretmense ve yıl bin dokuz yüz doksansa…Misafir kaldığım şehir evlerinin dışında hayatıma ilk kez böyle girdi perde. Penceremi karartıp, yıldızların ışığından faydalanmaya çalışan bir köy evi de ben olacaktım. Okuduklarımın her ne kadar farklı olmaya zorladığı anlar olduysa da, perdeyi astığım gün herkesten biri olmanın güveni içinde teşekkür ettim perdeyi icat edene. Meğer ne kadar zormuş herkes gibi biri olmamak… Penceremi perdeli görüp, beni evli sanan, ayakkabılarını çıkarma nezaketini göstererek odama giren milli eğitim müdürünü terbiye ettiği için bile minnettarım perde fikrini icat edene!.. Ama adam kitaplığımı görünce, mahzun yanaklarını ovuşturarak ‘şüpheleniyorum’ pozunu takınmaya başladı. ‘Hocam, bir çay içebilir miyiz?’ sorusunun; ‘Sen dışarı çık, ben şu kitaplara bir bakayım.’ Anlamına geldiğini bilmez miydi kendisi? Bilirdi elbet. Mutfağa geçip, suyun kaynamasını bilerek, isteyerek bekledim. Bu davranışın ev aramasından ne farkı vardı?

Hayır, bir fark vardı. Amirliğinin eziciliğiyle davranıp, acemi bir köy öğretmeninin kitaplığını onun gözlerinin içine baka baka eleşen küleşen edebilirdi. ‘Bir çay içebilir miyiz?’ sorusu, soruyu soranın önyargılarına karşı da önemli bir saldırı gibiydi. Önemli bir değişimin, evrimin başlangıcı gibiydi, istenen bir bardak çayın ardına takılan zaman. Ben çayı bekleye dururken, o mutfağa geldi. ‘Edebiyatla ilgileniyorsun galiba?’ Cevabımı beklemeden ‘Ben de şey sanmıştım…’ Neydi ‘o şey’ cevabını bulabildiniz mi? Türkiye toplumu o cevabı yaşıyor zaten. Muasır medeniyet seviyesinin üstüne karanlığın tuzu biberi dökülüyor ya. Ben de ‘şey’ sanıyorum, ama sizi…

Korkularımın nedenlerini sorguladığım bir gece çektim, hışımla aşağı indirdim perdeleri. Saat gecenin üçüydü. Lojmanın bütün ışıklarını yaktım. Pencerenin tam dibine masamı kurdum. Onca zorluğa katlanıp, onca yolu teperek beni bulan yiğit kitap pazarlamacılarını düşündüm. Soyu çoktan tükendi onların, biliyorum.Hiç hesapta yokken, aniden askere gitmeye mecbur kalışım. Ansiklopedilerin, set set satın alınmış kitapların senetlerini ödemeye daha yeni başlamışken…

Çocuklarla vedalaştım. Günlerden Cuma. Mart tedirginliği. Çetin kış günleri. Umurumda bile değil! Bahar içimde benim. Gözenekleri sıkılanmış, hüzün geçirmez bir eleğe doldurduğum sonbahar benimkisi. İlkbahar değil. Elektrikler yine yok. On dört numara lambamı yakıyorum. Elimde Gorki’nin Aşk Rüyası. Lojmana yaklaşamayan bir minibüsün, farlarını anlamlı anlamlı yakıp söndürmesi. Sonra gürültüyle içeri dolan bir arkadaş ordusu. Kitap senetlerimi paylaşmaya gelmişler. Ama nasılda hak etmiş perdeler yırtılıp atılmayı…

Şimdi iki satır bir şey yazabiliyorsam ve yazdıklarımı okuyup haz duyan bir kişi dahi var ise, bu bir kişilik cesaretin katkısını da unutmuyorum elbet. ‘Komutanım valizleri kitap dolu!’ diye korkuyla çığlık atan askere, ‘ Oğlum, biz silah arıyoruz, kitap değil.’ diyen komutanın da emeği var elbette bu yazdıklarımda. Kim ne derse desin yiğitliğin harmanlandığı yer kalemi emrinde kılan insan düşüdür. Elbet ki kitaplar da perdeleri indirmek için okunmalı…


Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Çırak Köyü İ Ö O.jpg
Görüntüleme: 209
Büyüklüğü:  44,7 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  çıark köyü.jpg
Görüntüleme: 192
Büyüklüğü:  63,8 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  hacali özalp.jpg
Görüntüleme: 183
Büyüklüğü:  75,2 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  hacali mezra.jpg
Görüntüleme: 199
Büyüklüğü:  59,1 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Şimdi karşıyaka.jpg
Görüntüleme: 213
Büyüklüğü:  81,1 KB (Kilobyte)  

__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #24  
Alt 06-11-2010, 22:11
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Bütün Canlılar İçin Hukuksal Eşitlik

Bütün Canlılar İçin Hukuksal Eşitlik



Yılda bir defa da olsa hayvanlar için yazmak isterim. Dikkat edilsin hayvan hakları için demiyorum. Çünkü ben insan haklarından ayrı bir hayvan hakları olacağına inananlardan değilim. Kendimce haklı sebeplerim var. Siz hiç insanları candan seven, büyükle büyük, küçükle küçük kabilinden birinin hayvanları incittiğini gördünüz mü, işittiniz mi? Ben görüp, işitmedim. Biliyorum ki burada asıl belirleyici olan sevebilme gücünü göstermek ve sevmektir. Doğuştan varmış gibi gözüken sevgi yetisi insanın çıkar güdüsünden ayrışmadıkça aldatıcıdır. Sevebilmenin kendi adıyla sanıyla insanda belirgin olabilmesi için, insanın yetiştiği aile ve toplum yapısının farkında olmak, sevgisiz duran insanları suçlamadan, itip kakmadan anlamanın önemli bir anahtarıdır. Yaptığı her işte azar işiterek büyümüş bir çocuktan sabrın ilmek ilmek örerek biriktirdiği sevgiyi başkalarına bulaştırırken kusursuz olacağını bekleyebilir misiniz? İnsan, toplumla uyum sağlamasına yardımcı olan her huyu mutlaka bir bedel, bir emek karşılığı edinmiştir. İnsanı toplumsal kılan en önemli birleştiricilerden biri olan sevgi için bu emek daha da çok verilmelidir. Eğer bu bilinseydi bir yıl flört, üç ay evlilik gibi gülünç bir duruma düşmezdi günümüz genç kuşağı… İnsanın insana emek vermediği hiçbir an, insanı tanımaya muktedir değildir.


Hayvanları evcilleştirmiş olmak hâlâ insanoğlunun önemli zaferlerinden biri olarak anılmıyor mu? Tarımda ve ulaşımda hayvan kullanırken, hayvanlara yönelik bir insafın çerçevesini, daha anlaşılır bir deyişle anayasasını oluşturmamızı da beraberinde neden getirmemiş? Özellikle şehirde büyüyen çocukların hayvanları tanımadaki önemli iki mekanı üzerine de düşünmenizi istiyorum. Bu mekanlardan biri reel(gerçek), diğeri sanal. Gerçek olan hayvanat bahçeleri. Hayvanat bahçelerinde içler acısı manzaralar bazen oraya gidip, bu eziyete ortak olduğumuzun acısıyla yüz geri etmez mi bizi? Kocaman gövdesiyle beton zeminin üzerinde acı acı haykırıp duran filleri mi söylesem, küçücük kafeslerinde deli deli volta atan kurtların içimize ittikleri tutsaklığı mı görmezlikten gelsem, yoksa küçücük fanuslara sıkıştırılmış yılanların bir an önce ölmeyi diler gibi yalvarır duran gözlerine mi baksam?

İşin bir de sanal yanı var demiştim. Hayvanları belgesellerden tanımaya çalışan çocukların kafasına, “Doğadaki tüm canlıların yırtıcılar için dizayn edilmiş.” düşüncesi sokulmaya çalışılır. Çita, yavru ceylanı kovalamış, yakalayıp boğmuştur. Avının başında lehlerken ve daha dişlerinden ceylanın derisinden kopardığı parçalar düşmemişken ana ceylan, yavrusunun çevresinde kendi canını hiçe sayarak dört dönmektedir. Yavrusunu koklamak için yaklaştığı bir anda çita ona da saldırmış ve öldürmüştür. Ana ceylanı öldürdükten sonra, yavru ceylanın yüzüne bile bakmadan, ana ceylanı sırtına vurup gitmiştir. Bu belgeseli yorumlayan kişinin, yavrusu için canını hiçe sayarak çırpınan ceylanın gösterdiği ana sevgisini, şefkati ve merhameti asla dillendirmeden; çitanın, uzun süre yeteceği için, ana ceylanı öldürmesini haklı gösterir bir yoruma girmesi, bırakın hayvan sevgisizliğini tamamen ideolojik bir durum. Hayvanları bu ve buna benzer belgesellerden öğrenen çocuklardan hayvan sever değil, olsa olsa hayvan düşmanı çıkar. İzmir’de kediyi öldüren üniversiteli gençlerin bu belgesellerle büyümediklerini söyleyebilir miyiz? Hayvan haklarını diline pelesenk yapıp o gençleri rencide etmeye kadar vardıranların, işin bu yanına baktıklarını, konuşup irdelediklerini duydunuz mu?

Herk ettiğimiz bir tarlada öküzleri insafsızca döven babamın, çiftin toprağı alt üst ettiği anı takip ederek kurtçukları yiyen kuşlara bir çubuk savurduğum da beni dövmeye kalkışması gibi çelişkili bir durumu çağrıştırıyor hayvan sevgisiyle ilgili laflar. Daha da garibi hayvan, eşek, öküz, koyun, inek, köpek adlarını herhangi bir insanın adının başına sıfat olarak koyduğunuz da bunun bir kavga nedeni sayılması. Hele ki yılan demek… Timsah gözyaşı, tilki kurnazlığı. Hangi hayvanı seviyor ki insan? Kendisini ruhsal sıkıntıya iten apartman yaşamına köpeği dahil etmesi, insanın çıkarına olan bir şey değil mi? Çıkar ilişkisinin ve bu ilişkinin kokusunun duyulduğu her yerde olmayacak tek şey sevgidir. İnsanı kapsayacak kadar genişleyip, nitelik kazanamayan bir sevgi neresinden bakarsanız bakın hayvanlar için zulümdür.

Dünyanın nimetlerinden yararlanma hukukunun bütün canlılar için eşitliği, hakkı ve adaleti getirdiği gün ömrüm yeterse hayvan haklarını yeniden konuşuruz.


Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  7621_799_04022009_5.jpg
Görüntüleme: 192
Büyüklüğü:  30,6 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  7621_3141_04022009_9.jpg
Görüntüleme: 222
Büyüklüğü:  19,7 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  7621_3141_04022009_13.jpg
Görüntüleme: 187
Büyüklüğü:  38,9 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  7621_3141_04022009_15.jpg
Görüntüleme: 169
Büyüklüğü:  36,4 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  7621_6997_03022009_8.jpg
Görüntüleme: 197
Büyüklüğü:  20,9 KB (Kilobyte)  

__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #25  
Alt 23-01-2011, 17:02
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Gökyüzünün Beni Gördüğü Gün

Gökyüzünün Beni Gördüğü Gün


Sessizliğin bir köpek sesiyle günün hareketliliğine uydurulduğu, tam ortasında durulan kışın umuda doğru yarılamadığı bir yerden yazıyorum. Yazdan kalma bütün alışkanlıklarını unutmuş, ufuklarını eflatun bir kuşatmada kaybetmiş, dağlarının görkemini karın beyaz hışmına kaptırmış, vadilerinin boşluğuna güneşi doldurmuş, insanı yine insana bırakmış bir mecburiyetten yazıyorum. Ayak izlerini işini sıkı tutan bir fırtınanın hemen gizlediği, ağaçların canlı olduklarına dair hiçbir belirtiyi sezdirmediği, gökyüzü komşumuz serçelerin ve kargaların “Acaba yaşıyorlar mı?” diye kapımızı yokladığı, ince bir alınganlığın yine içimize gönül koyduğu kimsesizlikten yazıyorum.

Cılız bir sala sesiyle bakışların evinde ihtiyarı olan kapılara çevrildiği, mezar taşlarının insan ömründen daha uzun durduğu ve erken çöken akşamın herkesi karanlığa eşitlediği bir efkardan yazıyorum. Günün ve mevsimin neresinde durursam durayım tenezzülsüz akar haliyle, küçük kayaların etrafında dolaşmaya gücenmeden, bitmiş gibi duran ümidini büyük çağıltılara taşıyan akar suların ardında sürüklediği kesilmeyen, ısrarlı ve akacağı adrese inanan bir doğruluktan yazıyorum. Kısacası dostlarım herkesin yüreğinde ayrı bir bent başı tutmuş, kimimizin ince sızılara bölerek savuşturabildiğimiz, kimimizin aniden koyuverip ruhumuzdan yırtılarak yara edindiğimiz ortak hüzünlerimizden yazıyorum.

Baktığım aynaların beni kirletmesine direndikçe, sümüğünü kazağının koluna silmeyi alışkanlık edinmiş bir çocuğun alışkanlığından da yazmak istiyorum. Evet, biz domatesi kesmesini beceremedik. Isırdığımız yerin bir insan onuru olmadığını bilmenin gururundan da yazmak istiyorum. Yolculuğumuzu yarıda kesmiş otobüslerin kaptanlarına yağ çekmeyen bir terk edilmişliğin öksüzlüğünden de yazmak istiyorum. Ezberlenmiş bir Aslı’nın Kerem’i olmaktan değil, herkesin çirkin dediğine büyük hayalimde kendi Aslı’mın veya Kerem’imin insani güzelliğini koyduğum emekten de yazmak istiyorum. Ardında çıkar gizleyen cömertliklerin çirkinleştirdiği yamaların boynu büküklüğünü, bedenimin hâlâ iyileştiremediği küçücük utangaçlığından da yazmak istiyorum.

Ey asil ve büyük kentim!
Caddelerinin genişliğini ve ferahlığını yarınının kaderi olması tutkusuyla şimdilik gizliyorum. Ucu karanlık bir kabadayılığın, rüzgarlarımızın nazlı yanından sokularak barışıklığımızla el sıkışmış kuzey acılarımızın, bizim olmasını kıskanan bencilliğinden de yazmak istiyorum. Adından karı düşürmeye çalışan bir avuç kömür tutkusu, beyazların sadece bir mevsim ezberi olamadığını anlamalı. Tarihin dönemeçlerinde kıvrıldıkça acıtan rüzgarlarımızdan önce günün başlangıç renginin kar olduğu aklıktan yazmak da istiyorum.

Şimdi susmanın iyi bir şey olduğunu susmayarak parlatmaya çalışan arsızlıkla, hep konuşarak ve her konuştukça haklı olduğuna inanarak büyümeye çalışan arsızlık, ortak noktalarının merhametsizliğini bulaştırmak için kol geziyorlar. Söylediği sözün ardında ayağının hiçbir emeği olmayan ve emekten yana mağdur bir acıylaymış gibi konuşan dilin dibinden yazmak istemiyorum. Ekmeğe duyduğu özenin, çıkarına dokunmayacak kadarını kitaba duymayan insanın, bu özende samimi olmadığını bilerek yazmak istiyorum. Kitapsız bir ekmek isteminin, ekmeğe gidilen yolda takatsiz kalacağını ve kitap tutkusunun otuz bin yıl önce mağaraya çizilmiş bir çizgiden kalınlaşarak büyüdüğüne hak verenlerin empatisinden de yazmak istiyorum.

Hepiniz gibi ben de gökyüzüne baktım zaman zaman. Ama gökyüzünün bana baktığını sezdiğim gün, gökyüzünü anlamaya başladığım ilk gün olmuştu. Şimdi bu yazıyı gökyüzünün beni gördüğü o güne adamak istiyorum. Hiç kimse bilmezse o güzel kentimin milet bahçesindeki meşe söğütleri bilir. Zaten ben de oradan yazdım : Aşkı varlığınıza itekleyen o söğüt polenlerinin ve bir de kentimin aklığından…


Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  38441_1266377954236_1673408822_504774_1195384_n.jpg
Görüntüleme: 184
Büyüklüğü:  80,1 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #26  
Alt 26-02-2011, 23:29
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Güzellik İçin Düş

Güzellik İçin Düş

Ölmeden önce yapılması gerekenler listesini tamamlamış insanların bu dünyadan alacakları başka ne olabilir ki? Bu dünyadan alacağı olmadan ölümü beklemenin ise bekleyişlerin en acılısı olduğunu söylemek çok mu aykırı düşer? Dünyada hiçbir beklentisi gerçekleşmeyen insanları terazisi hüzün olan bir listeye dahil ediyorum. Onlar ölümü çok da alışılmamış bir şey gibi karşılamazlar. Bitmiş bir listeleri yoktur çünkü. Yaşları kaç olursa olsun hayatın meşguliyeti listelemiştir onları. Ölüm beklenilen değil, rastlanılandır. Her şeyi gönlünce yaşayanların dünyanın güzelliğinde kalan gözleri, dünyayı acılarını kışkırtan mekan olarak görenlerin gözlerinden neden daha zavallıdır? Ölüm her şeyi eşitlemiyor demek ki. Hayatı yaşayamayanların korkusunu, onu yaşayanların gözüne kendiliğinden itiveriyor işte… Bu bir adaletse eğer ölümün adaletinin insandan yana olacağına hiçbir zaman inanmadım, inanmıyorum.

Gurbette olmanın insafsız yanıdır, sevdiklerinizin ulaşan ölüm haberleri. Sevdikleriniz sözcüğü köyde büyümüş bir insan için sevmediklerinizi de kapsar. Hatta çocukluğu köyde geçmiş insanlar gurbete çıkınca sevmediklerini daha çok özlerler. Köyde onca yıl uzaktan uzağa baktığınız, konuşmadığınız, ilgilenmediğiniz birisini gurbete çıkar çıkmaz hemen özlemeniz sizce de normal ve insani bir durum değil mi? Gönül ferman dinlemez, sözü sadece aşk için mi geçerli? Gönlün dinlemediği o fermanda aynı acıların yoğurduğu insanlara duyulan bir özlem neden olmasın ki? Hani, önceden ayan olmak, denilen bir inanış vardır ya halk arasında. Önceden veya sonradan olmasını pek önemsemiyorum ama şu gurbette edindiğim bir deneyim olsa gerek, ne zaman ki rüyalarımda bir çocuk ayakkabısının tekini sele kaptırır ve sonra canını kurtardığına şükretmeyip selin sürüklediği ayakkabının peşine düşer, çocuksu bir saflıkla uygun gördüğü her kıyıda eğilip ayakkabısını almaya kalkışırsa ve ben de nutku tutulmuş gibi onu uyarmak için her bağırmak istediğimde sesim bir türlü çıkmazsa, susar kalırsam, evhamlanırım ki benimle aynı toprakları çiğnemiş insanlardan biri daha göçmüştür bu dünyadan.

Sonra günlerce nice acılara tanık bu insanlardan birini kaybetmeyi, zülüm için kurulacak bir mahkemede tanıklardan birini kaybetmeye eşit görürüm. Tabiatın önemli bir müttefikini yitirdiğini düşünürüm. Ömrünü feda ettiği gayenin, başka bir ömrün saniyesine bile denk gelmediğini düşünerek hüznümün bedbahtlığını kınarım. Çarıklarıyla, lastik ayakkabılarıyla, yumuşacık dokunmaya hiçbir zaman müsait olmayan nasırlı elleriyle sanki hep toprak kalmış bu insanların tekrar toprağa dönmelerinin, toprak için çok heyecanlı bir durum olmadığını anlarım. Belki de yoksulların ölüme şakşağasız yumuşak geçişleri birazda bundandır. Ölüme bile yaramıyoruz desene… Acaba çok mu yakın duruyoruz ona? Çok yakın, hep iç içe olduğumuz bir komşumuza misafirliğe gitmek ne kadar heyecanlandırıyorsa, galiba bir yoksulun ölümünden de işte bu kadar etkileniyordur ölüm… Sakın burada bir eşitsizlik olduğunu sanmayın. Dünyanın kudretli güçlerinin suçüstü yakalanması için, başvurduğu son çara değimlidir yoksullar için ölüm?

Yoksulların yanından yazdığımı düşündükçe, buradan, bu dünyadan kurduğumuz hayallerin; oradan, öteki dünyadan kuracağımız hayallerden daha güçsüz olduğuna kanaat getirsem mi, diye de hayıflanmaya başlıyorum. Bir düşünsenize, öldükten sonra mutlaka yapmamız gerekli on şeyi sıralayacağımız bir mercii olsaydı. Belki de tanrının adaletini denemek için elimizde somut bir delil de olurdu böylece. Ama o zaman, inanın işimiz tamamen öte dünyaya kalırdı. Zaten tanrının herkesi eşit yaratmadığına inanan veya işine böyle gelen güçler, bizi bu dünyada çalıştırıp, ikramiyemizi öte dünyaya ertelemek için bugünkünden daha fazla bir çaba içine girmezler miydi? Toprağın da bir insafının olduğuna inanıyorum. Böğrüne aldığı bunca kendine yakın yoksulun dünyanın değişimi için ses veremeseler bile dünyanın güzelliği için düş veremeyeceklerini kim söyleyebilir?

Vahdettin Yılmaz





Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  images.jpg
Görüntüleme: 188
Büyüklüğü:  9,8 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Osman Yılmaz-İsmail Özcan.jpg
Görüntüleme: 221
Büyüklüğü:  94,9 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #27  
Alt 06-03-2011, 00:05
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Düşsüz Bir Kent

“Çıkılmaz buradan artık diyor bir ses, hiç değilse
Kapıları iyice örtün
Soğuk, yalnızlığa özenip girmesin içeri
Gibi sinsi, gibi alaycı, gibi bungun”
Ahmet Erhan’ın, Otobiyografi, adlı şiirinden

Düşsüz Bir Kent

Biliyorum, güzel şehrim yalnızlığı unutturacak kadar soğuk. Orada içeri sızmak için fırsat kollayan sadece soğuk değil, yalnızlık.Uçuşan kar tanelerinin nazlı senfonisi, yalnızlık denilen bir şefin buyruğuyla dalgalanır, bilirim. Kefareti bir mevsime ödetilecek kadar ucuz olmayan bir yalnızlıktır onunkisi. Caddelerinin genişliği nüfusunun çokluğundan değil, insan başına düşen yalnızlığın kalabalıklığından esinlenmiş. Terk edilirken ülke atlasının Edirne’ye bağlanamayan mendilinin, en ince yerinden ve acımadan kesilip atılmasıdır. Dalgalar şovenizm adına çarparken birden bire “çakıl taşından bile vazgeçilmeyen azizi vatan parçası”na dönüşüverir aniden. Oysa her taş insan elinin değdiği yerden azizleşir. Şimdi azizlik ucu bozuk bir ezber. Anlamadığı her şeye saldıran, niçin anlayamadığını, niçin anlayamaz kılındığını sorgulamanın bedel istediğini bilerek, cırtlak bir flütün kurnazlığıyla nefesin sahibine öten arsız bir saksağan.

Acılar bazen ışıksız bir kafese kilitler kendini.Yüzleşecek bütün soruların kilidinden hızla uzaklaştırarak bütün anahtarları. Varsa eğer, bir kent kalesinden mi çürür? Kuşları anlamayan sokaklar ağaçsızlığını sorgularken; sokağı anlamayan insan, anlayamama nedeninden niçin korkar? Anlamı çözmek için ufacık bir çaba harcamazken, anlamın kendisine neden düşman kesilir insan? Anlamadığı şeyde de birikmiş bir insan emeğinin olduğunu teslim edecek kadar cesaretli olunamaz mı? Hayat, iki gözün ilk görüşte anlayamayacağı kadar basit değilse, bizi zorlayan anlamlarda sadece insan, kötü anlatıcılıkla suçlanabilir mi? Dünyanın karmaşıklığına da pay biçmez miyiz? Elin yazmayı öğrenmesi, gözün görmeyi öğrenmesinden aşağı bir çaba mı? Yazmayı öğrenen el alfabeyi aşıp, görmesi gereken göz alfabede takılı kalabilir mi? Gördüğü şey ilk akla gelen olmayınca niçin görmezlikten gelir insan? Daha da ileri giderek görme alanını zorlamayan kolaycılıkların ezberine takılır…

Düşsüz bir kent, çaldığı rollerin ezberine sığındıkça yoksulluğuyla oyalanır. Her düşsüz kalışında bir yıldız daha sönmüş olur gecesinden. Karanlık, yalnızlığın onurunu işgale kalkışır. Sessizce çekilir bütün kuşlar ve sadece kömürün ısıttığı mat bir soğukluk karın beyaz güzelliğine düşman olup çıkar. Adını beyaza yazmak için binlerce elin nasır tuttuğu bir emek, karşılığında en ufak bir çabayı gerektirmeyen, taşın muzla oyulmasına benzer bir gayretle yıkılabilir mi? Ne taş o kadar yufka, ne de muz o kadar kendini bilmez?..

Biliyorum güzel şehrim, iki yakasını bir kalenin yüksekliğine ilikleyemiyor şimdi. Oysa sularının vadilere dağılışında, eşitliği başlangıç kılmış bir ayaklanmanın haklılığı hala gülümsüyor. Hiçbir şey senin kokuna sinmiş bu gülücük kadar haklı hissettiremiyor kendini. Onurun bütün yokuşları insanca paylaşımın cılız tırnaklarıyla kazılarak çıkıldıysa, şimdi oradan aşağıya yuvarlanmaya çalışılan, kargaların kılavuzluğundan başka nedir ki?
Güzel şehrim, biz seninle yüzyıllardır üstümüze uçtu uçacak gibi duran bir kalenin ortak korkusunun kardeşliğinden gelmiyor muyuz? Korkuyu kardeş kıldığımız kadar gülümsemeyi de kılarız. Vadilerinin başlangıcında o haklılık duruyor. Neden inanmayalım ki?

Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  imagesCADSH40T.jpg
Görüntüleme: 173
Büyüklüğü:  4,2 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  imagesCAIJ5AEP.jpg
Görüntüleme: 199
Büyüklüğü:  7,6 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (06-03-2011 Saat 15:51 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #28  
Alt 05-05-2011, 23:05
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Daha Ne

Daha Ne

Lütfen biraz sessizlik! Birazdan bir kavak yaprağına yeşil sürecek. Yapraklarındaki rengi yeniden hatırlamak için buna ihtiyacı var. Kasım,aralık,ocak,şubat,mart ve de nisan. Etti mi altı ay? Söyleyin şimdi, hangi ağaç yaprağındaki rengi unutmamış olabilir? Rüzgarın şiddetini kardan destek almamış bir tipiyle duyumsattığı günleri hatırlayın hele. Baharın geldiğini bize mi anlatmaya çalışıyor, yoksa kafalarına zonk, zonk vurarak ağaçlara mı? Eminim, doğanın umurunda bile değiliz biz. Sizce, dereler azıcık sularıyla büyük gürültüler koparma gereğini insanlara tatlı bir seda olsun diye mi yerine getiriyorlar? Toprağın uyanmadığı bu mart ayında, her yıl yeşeren otlardan birinin kökünü tanıyamadınız mı hâlâ? Peki ya mezarlıklar, onlar için nedir bahar? İyisi mi, gelin hep beraber kuşların gökyüzüne aşıladığı iyimserliğe bakalım.

Mesela okumaya geçtiğimiz günü hatırlamaya çalışalım. O ilk kitabımızı. Hani bir çocuk, duvara asılı bir saatin altında, başı yumuşacık yastığa gömülü uyuyordu. Duvardaki saat yediyi gösteriyor. Hemen altında fiş formatlı bir yazı : Uyan Ali uyan! Vay be! Çocuklar ne kadar erken uyandırılıyormuş o zamanlar. Kitabın başka bir karesinde Ali, mavi çizgili pijamasıyla uyanmış ve yatağın üstünde esneyerek geriniyor. Gürbüz, sağlam bir çocuk belli. Dört kareden oluşan bu sayfanın üçüncü karesinde Ali, elini yüzünü yıkamaya gidiyor. Saat: 7:30. Dördüncü karede Ali, kahvaltı masasında. Zaman çok geçmemiş. Demek ki pratik bir çocuk Ali. Elini yüzünü bir solukta yıkayıvermiş. Kahvaltı masasında kocaman bir bardak süt. Küçük tabaklarda bal ve peynir gözüküyor. Bal kavanozunun üstüne de ayriyeten “Bal” yazıyor. Benim çocukluk kahvaltımda hiç zeytin olmadı. Bal çok nadir olurdu. Genelde kış aylarında okumaya geçildiği için süt de bulunmazdı. Ama peynire diyecek yok. Gerçi 23 Nisan bayramında o da biterdi. Ama olsun. Yine de peynirin çocukluğumla olan beraberliğine nankörlük etmek istemiyorum.

1971 yılı. 23 Nisan’dan bir gün önce. Kızılveren’de, Zeki Atilla’ya ait Himmet mevkiindeki büyük tarlada son günümüz. Hodaklık ediyorum. Tarla bitsin diye fırtına gibi sürüyorum çoroşları. Hagos başlarında “ Dön gel babam!” der demez öküzler adeta eksenleri üzerinden bir milim şaşmadan dönüyorlar. O kadar içten, o kadar zavallıca söylüyorum ki, hayvanlar acıyor bana. Akşama doğru bitiyor Himmet tarla. Ama benim Camuşluya akşamüzeri dönmem imkansız. Çayğara coşmuş. Sanki kozlunun evlerini sökmüş, getirmiş. Kütür kütür… Sesi taa Kızılveren’in altına kadar geliyor. Yerimde duramıyorum. Dokunsalar ağlayacağım. O güzelim, o beni okumaya geçiren alfabe yanımda. İki de bir saat yedide uyanan çocuğa bakıyorum. Mukaddes halam teselli veriyor. “Sen güzel güzel uyu. Sabah erkenden uyandırırım. Çayğara donmuş olur. Zeki dayın seni Çayğara’ya kadar savuşturur. Ondan sonra da sen kendin çıkar gidersin.” diyor.

Ömrümün en güzel sabahına o 23 Nisan günü Kızılveren’de uyanıyorum. Halam, sanki kitaptaki çocuğun kahvaltısını görmüş de, aynısını bana hazırlamış gibi… Esneye esneye bir iki parça atıştırıyorum. Sütü bitirince her şey yerini bulmuş gibi telaşımı anlıyorlar. Güneş doğmak üzere. Gece, ortalığı velveleye veren köpekler en güzel uykularını uyuyorlar. Köyün dışına çıkar çıkmaz, karşıda Camuşlu gözüküyor. Salıt Dağı tertemiz, yıkanmış gibi. Net, sevimli. Uzaktan sadece kahverengine bürünmüş Camuşlu bahçelerinin ağaçları üşür gibiler. Daha Çayğara’ya varmadan kulağımda trampet sesleri yankılanıyor. Zeki Atilla yüksek bir tepeye çıkıyor. Bana komutlar vererek yönlendiriyor. “Orası nasıl babış? Su daha don mu? Hah işte oradan git. Efferim sana. Hadi az kaldı. Aan işte geçtin. Hadi güle güle. Baban selam söyle.”

Artık Camuşlu yakın. Bildiğim yollar. Aramızda uzun ve dik bir yokuş var. Kulağımda trampet sesleri. Birden nenemin öğüdü geliyor aklıma. “ Böyle sesler duyunca , sakın onlara doğru gitme. Bizden eyleri seni alır götürür.” Sağıma, soluma bakıyorum kimse yok. Tek çarem yine nenemin öğüdüne dönmek. “ Baktın ki peşini bırakmıyorlar, hemen sen de türkü söyle. Söyle ki hem onları bastırasın, hem de senin korkmadığını anlasınlar.” Durur muyum? Taze karlar yağar karın üstüne, bir diyorum, gerisi kendiliğinden geliyor. Bir de, Sümmaniyem yarep gönlüm hoş eyleyle, biten bir Sümmani türküsüne başlıyorum ki, bu beni köyün altına kadar götürüyor. Sonra Camuşlu’nun köpeklerinin sesleri. Artık bizden eyleri mi kalır?

O gün köyün meydanında şiirimi okurken acaba öğretmenim fark edebildi mi benim bir başka köyden geldiğimi? Çayğara’nın buz tutmuş selini, işte, şimdi burada, bu meydanda okuduğum şiiri gelip okumak için korkmadan nasıl geçtiğimi duyup, hissedebildi mi? Yedi yaşındaki bir çocuğun tek başına yürüyebileceği bir yol, geçebileceği bir çay değildi benim yaptığım. Ama öğretmenimin şiir okumamı önemsediğini biliyordum. O zaman, kesin hissetmiştir yaşadıklarımı?

İnsan çocukluğunu yanında taşımayı bilmeli bence. Madem ki dünyaya yeniden gelme şansımız yok. Bir zamanlar kapkara saçlarla baktığımız o aynalar şimdi saçlarımızın aklığından bakıp bizi yalancılıkla suçluyor madem… Bizi okumaya geçiren o alfabedeki resimleri neden hatırlamayalım ki? Dudaklarımızın kıyısında kahvaltıdan kalma sütün ve yumurtanın izine bakıp, bizimle alay eden o arkadaşımıza nerede olursa olsun neden laf yetiştirmeye kalkmayalım ki? Dostlar bırakın yaşı. Ömrünüzün neresine gönül koymuşsanız, yaşınız hâlâ oradadır bence…

Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #29  
Alt 20-06-2011, 14:38
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart GİDENLER, GEDİKTEN Mİ DÖNERLER?

GİDENLER, GEDİKTEN Mİ DÖNERLER?

Umudun da kendini sınadığı bir sınır var elbette. Varlığınızı kefenine diktiğiniz bir yakınınız, mezarında yıllarca da bekleseniz geri dönmeyecektir. Çokça beslediğiniz, size minnettar olan umudunuz, bu işin olmayacağını, gidenin geri gelemeyeceğini sizi üzmeden nasıl söyleyebilir? İşte tam da orada hayat kendini duyumsatır. Gidenin ardından hüzünlenmenin bir canlılık vefası olduğunu sezdirir. Öleni, ölüp/gitti, kılmayan hatırlama gücünün ancak bir canlıda olabileceğini sessizce fısıldar doğa. Yılın hangi mevsiminde olursa olsun mezardan dönen kalabalık daha dağılmadan yıllarca çocuk özlemiyle bekleyen birine müjde gelir. Kargalar büyük bir gürültüyle yavrularını uçmaya gönderiyor olabilir. Elinize geçirdiğiniz sağlam bir çöple toprağı dalgın dalgın eşelediğiniz bir anda kupkuru köklerin dibinden sağlam filiz öbeklerinin göverdiğini görebilirsiniz. Çok uzakta kar sularından aldığı cesaretle delikanlılığının doruğundan indiğini sezdiren bir derenin, geçmişin öyküsünü anlatan sesini neden duymayasınız? Ömrümüzün bir yerinde bizi yıkayan derenin canımıza değen bir ana eli gibi algılanması yaşadığımıza dair en sağlam delil değil de nedir? Parmağınıza dolaşan ayakkabı bağcığının sizi yirmi yıl önceye atması çok mu olmayacak şey?

Yanından geçilmiş bir taş, uzun yolculuklarınızda boyunca türkü söylediğiniz bir yol, her gördükçe dizinizin acısını övünerek hatırlatan bir avlu. Sadece insanını değil, taşını toprağını da özlediğinizde aklınızdan geçenlerin ilk listesini oluşturmazlar mı? Bırakıp gidenlerin anılara sinmiş yaşanmışlıkları bazen bir ağacın gölgesinden çıkar gibi karşımıza dikiliverir. Farkında olmadan sandalyemizi alır, biraz önce güneşin iyice sızdığı kendi gölgeliğimizden kalkıp onun durduğu gölgeliğe geçmez miyiz? Bize gölge eden ağacın gövdesinde kotkot kuşunun açtığı derin oyukta yavruları kıyameti koparan sığırcığı ürkütmemeye dikkat ettiğiniz o an, biri ölü biri diri değil; ya iki ölü, ya da iki dirisinizdir artık… İnsanın tabiata dokunduğu an, tabiat var oldukça o an kadar yeniden hayata dönüp yaşayacağı andır da. Anısına sadık kalınan her kimse sadece kaşıyla gözüyle düşmez aklımıza. Yaşanılanlardan edinilmiş anlamlı bir gülüşte buluşmak değimli ki sevdiklerimizi en az bizim kadar sahici kılan?

Şimdi bütün sevdiklerimi bir ağacın bar veren tomurcuğuna gizliyorum. Benim umudum sonbahara sinmiş elma kokusu olsun. Kuşların göçe durduğu sonbahar ayanı…Bir gediğe çekilip, gelmesi muhtemel kötü haberleri yalana çıkarmak istiyorum. İşte yeni bir arbıgoz daha toplanma kıvamına geldi. Seneye açacak çiçeklerin tomurcuğunu görür gibiyim.Tam oraya gidenlerimizi bırakmış olsaydık, her bahar onları da bekler miydik? İnsan bu…Ayaklarıyla çiğnediği, tutup kökünden koparabildiği bir ot kadar olamıyor, ne yapalım. Her yıl kökünden cüceren o ottan güçsüzüz işte.

Gözlerim bir mektubu taşır gibi derinliklerine dolan anıların zarfına dokunuyor bazen. Kirpiklerimi her kıpırdatışta herkten, tırpandan, yabadan, kağnıdan nasır yemiş bir elin kargacık burgacık yazıları diziliyor önüme. İnsan ömrünü sorguluyorum. Bu dünyayı ne kadar anlayabildiklerindeki ölçü korkunç hüznüm oluyor. Hastalıklar, vurgunlar, kırgınlar. İnsan yaşamının ucuzluğu. Ölümü, ondan hiçbir şey götürmüyormuş gibi bir tevekkülle karşılamalar. Bu dünyada var mıydılar? Eğer bu dünyaya hiç gelmediyseler biz onları neden “ölüden” sayalım? Galiba biz de onları anlamıyoruz. İşte bu noktada eminim ki onlar da bizi diriden saymıyorlardır… Bilgisayarın, cep telefonunun, akıp giden hızlı trenlerin kullanıcısı olamadılar, evet. Ama hayata dokundular. İnsanın dışında özlediğimiz her tabiat suretinde onların dokunuşuna bir ayna gibi bakıyorsak, galiba benim bu yazıyla duyduğum hüzün yitirdiklerimizin bize duydukları hüznün tercümesinden başka bir şey değil. Ama yine de sonbaharda genç bir annenin tabutunu taşıyan kamyona gedikten bakınca bu dünyada yaşıyormuşum gibi acıyor canım.

Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #30  
Alt 04-09-2011, 14:48
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Son Süleymancık

Son Süleymancık



Son süleymancıktı.Şimdi o da gelmiyor. Karafatmalar yıllar önce bir ilaçlamayla tamamen yok edildi. Sinek yok, arı hiç yok.Sivri sineklere karşı ise belediye bir sürek avı başlatmış. Dört mevsim durmadan zehir sıkıyor. Oysa uykunun teslim aldığı saatlerde tatlı bir kaşıntıyla gece yarısı okumalarına uyandırır onlar beni. Sivrime dokunma, diyerek belediyeye posta koymak istiyorum bazen. Şehrin en mutlu üçlüsü beton, demir ve gürültü. Aynı zamanda en güçlü üçlüsü de bunlar. Sadece onların geleceği var ve hayat besliyor onları her geçen gün. Kalabalıkta yalnızlık vurgusu kent insanı için yapılmıştır. Komşum olan akasyalar da yeni bir apartman için yok edildikleri gün gökyüzünde dahi uçuşuna fit olacağım kuşlar da gitti. Kahveler oldukça dolu. Adları sadece bir alışkanlık. Kimsenin kahve içip, sohbet ettiği yok.Okey oynayanların şakır şukur taş seslerini bezeyen korkunç küfürler ve insanların birbirini hiçlediği değer vermezlik. Kahve derken anlaşılması gereken de bu.

Beton ve demir kendine benzettiği insanla, agresifliğin ve kuruntunun başkenti apartmanlardan nazlıca salınıyorlar artık. Kendisine ihtiyaç duyana sırtını dönen, ihtiyaç duyduğuna yaltaklanan insan tipini başarıyla var etmiş. Güçlünün karşısında bu kadar eğilen insana onca tarih okumalarımda denk gelmedim asla. İyi şeylere sadece başını sallayarak onay veren daha tehlikeli bir tipoloji de var günümüzde. Çünkü bunlar hiçbir karşılığı olmayan bu baş onayının değer taşımadığını asla anlayamıyorlar ve işin daha da kötüsü kendilerini hep iyi ve ötekilerini de kötü görme körlüğüne saplanmış durumdalar. Tencerenin dibinde arta kalan yemekleri boşa gitmesin diye eşlerine zorla yediren ev hanımları yok artık. Toplumda gözlediğim en iyi gelişme bu! Belki Afrikalı bir kuş yer diye teklifsiz çöpe atılıyor yemek artıklarını şimdilerde… Gördüklerinden küçülen toplum, göremedikleriyle büyüyor. Ben böyle değilim, tesellisi ise en korkak ve tehlikeli yanımız. Kendimizden başlatamadığımız ahlaki yargılar başkalarına haksızlıktan başka neye yarar?

Üniversite kadrosuna girdi, rahata erdi, neden yazsın ki, gibi sözlerin oluşturduğu baskıyla yazıldığı söylenir Salt Usun Eleştirisi’nin. Yazmasına yazar da ama çağdaşı hiçbir filozoftan en ufak olumlu veya olumsuz bir tepki alamaz Kant. Sonra anlar ki kitap anlaşılmamıştır. Anlaşılsın diye bu kez de bir kitapçık yazar. Ama ne Salt Usun Eleştirisi, ne de onun anlaşılması için kapılar aralamaya çalıştığı kitapçığı yine anlaşılmaz ve o kitap hâlâ anlaşılmayı bekler. Pratik Usun Eleştirisi ise sevilen bir kitap. Kant neredeyse ömrünü eleştiriyle bozmuş bir filozof desek yeridir. Yargı Gücünün Eleştirisi ise Türkiye’de estetik tartışmalarında gıdım gıdım değinilmiş, ve içeriğinden vazife kitaplar çıkarılmış bir eser. Ama kitap tümüyle Türkçe’ye de çevrilmiş durumda. Kant okumadan eleştiriye yeltenmek okura haksızlık gibi.

Evet. Son süleymancıkta odama uğramaz oldu. Bu yazının ortasına nasıl Kant’ı sokuşturdumsa, nasıl kendimi “Ne alaka?” serzenişlerinize muhatap kıldımsa; lütfen söyleyin bana parktaki son kuşun da küsüp gitmesinde sizin de payınız yok mu? Çıkarınızın yürüttüğü bir gemide kaptan, aklınız olmayabilir her zaman. Sorumluluk etik bir değer taşıyacaksa eğer, sadece evine ekmek götürmeyi değil, bugün ve yarın herkesin ekmek götürebilmesini de içermelidir. Bencilliğin taşımadığı farkındalık ahlaki olabilmenin nedeni sayılmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun anlaşılmamış bir kitap, insanın bu dünyadan yarım algıyla gidişinin göstergesi değil midir? Okuyup anlaşılmamış ve üstü sırlanmış bir kitabın varlığından haberli olan kimse, bu kitabın okunup anlaşılabilmesinden sorumlu olan da odur. Toplumdan değer görmek beklentisine girilerek yaşanılan hayal kırıklıkları, toplumdan kaynaklı bir vefasızlık olamaz. Pratiğe donanımsız bir aydını anlatır sadece.


Balkonumu hala yıkıyorum. Bir köşede güncellediğim su. Hadi diyorum, bütün canlılar küstü de düne kadar balkon korkuluğundan başını uzatıp tembelliğimi gözetleyen kumruya ne oluyor böyle? Acaba diyorum, zehirlenen o süleymancık için mi bunca canlının tavrı. Neden olmasın? Bir kitaplığın kapısından konulamayacaksa bu tavır, başka nereden anlamlı olabilir?


Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  SÜLEYMANCIK.jpg
Görüntüleme: 253
Büyüklüğü:  4,5 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (04-09-2011 Saat 14:58 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 11:39


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum