Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Anı ve Günce Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 06-12-2009, 13:57
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Her Yaprakta Bir Kuşun Ayak İzi Vardır

Bu Suçumu Babam Hâlâ Bilmiyor


Çok sevdiğim fen bilgisi kitabını ve atlasımı bez çantama özenle yerleştirdikten sonra, bir aylık gecikmenin ifadesini kafamda dize dize girmiştim sınıfa. Öğretmenim Mübahat Yılmaz, sosyal bilgiler dersinde yurdumuzun coğrafi bölgelerini harita üzerinde bir çubukla göstererek anlatıyordu. Çubuk dediysem öğretmenimin dedikodusu olmasın diyedir! Yoksa daha ilk teneffüste onun bir çubuk değil, hiç kırılmayacak sopa olduğunu da anlamıştım. Mübahat Yılmaz, dersleri çok coşkulu anlatırdı. Zaten güzelliği başımızın belasıyken bir de bu coşkulu ders anlatış tarzı neredeyse biz erkek öğrencilerin yarısını kendisine aşık etmeye yetmişti. Arkadaşlarım tamam da, peki bana ne oluyordu? Çünkü öğretmenimiz, benim halamın kızıydı ve köyde mecburen bizde kalıyordu. Benim, onu korumam erkekliğin namı gereğiydi! Gelin görün ki Mübahat Yılmaz gibi güzel ve zeki bir halanızın kızı olursa, ya kıskançlık krizinden ölmeyi, ya da bu günkü deyişle biraz layt olmayı seçmek gerekiyordu. Benim duygularım daha karışıktı. Aşık olan arkadaşlarıma kızsam, onlar da mutlaka bir yerden benim de aşık olduğumu duydukları için, "Oğlum, madem öyle, sen niye aşıksın?" deyip kendilerini haklı çıkarıyorlardı. Bu karmaşanın içinden kendim için akıllı bir çözüm ürettim. O da şuydu : Ben diğer arkadaşlarım gibi yapıp öğretmenime aşık olmayacaktım. Çalışkan bir öğrenci olup öğretmenimi kendime aşık edecektim. Aslında farkında olmadan öğrenciliğimin ileriki aşamalarında bana çok yararı olacak bir yolu seçmişim de haberim yokmuş.

Hedeflediğim amacın limiti çok yüksek olunca, harcayacağım zaman ve edineceğim kaynakların maliyeti de yüksek olacaktı kuşkusuz. Her şeyin disiplininin bozulduğu sonbaharda, akşam nahır dağıldığı zaman özellikle atlar söz birliği etmişçesine eve gelmezlerdi. İşte o zaman biz çocuklara iş düşer, iki amaçlı kullandığımız sağlam deriden kemerlerimize güvenerek gider, atları bulur, eninde sonunda yakalar, kemerleri boynuna bağlayarak hızla sürüp eve getirirdik. Bu iş artık bizim milli görevimiz olmuştu. Ama ben çok çalışkan olmayı kafaya taktığım için bu milli görevi yerine getirmiyordum. Bu konuda annemin babamın sözü bile geçerli olamıyordu. Son çare olarak öğretmenim Mübahat Yılmaz emir vermek zorunda kalıyordu. Bana emir verip sorumluluğu üzerine alan o olduğu için atı getirip getirmediğimi de yine öğretmenim kontrol ederdi. Bu da bana kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek bir hava atma imkanı sunmuştu. Kapının önünde beni bekleyen birinin oluşu ve bekleyenin benim için ne anlama geldiği düşünülürse, artık benim o kapıdan atla nasıl bir hışımla geçtiğimi tahmin edersiniz. Zamandan aşkım uğruna verdiğim bu tavize karşın kafamdaki asıl hedefe varma çabasından vazgeçmiş değildim.Çok ciddi bir sırdı bu benim için. Hiçbir arkadaşım duymamalıydı.

Öğretmenimin duygularını bilemiyorum ama kıran kırana geçen bu günlerde çok önemli bir şeyi anlamış oldum: Ders kitaplarımız herkesle aynı olduğundan derslerde çok dikkat çekici farklılık yaratıp öğretmenimin gözüne giremiyordum. Bir diğer şanssızlığım da sınıfımda Deniz Yılmaz, Metin Turan ve Saliha Önalan gibi bitirimlerin de olmasıydı! Kara kara düşünürken nöbetçi olduğum bir gün tebeşir getirmek için müdür odasına gittiğimde üzerinde ‘ ansiklopedi’ yazan kalın bir kitapla karşılaştım. Bir gün yolunu bulup evdeki bir sohbeti sırasında öğretmenime bu ‘ansiklopedi’nin ne işe yaradığını, bu kitaptan dördüncü sınıflar için de olup olmadığını sordum. Aldığım cevap umut doluydu. Fakat işin çok daha zor tarafı olan babamı ikna etme işini düşünmek bile istemiyordum.

Sonbaharda kavak ağaçları dünyadan yılmış bir ihtiyar gibi yaprak dökümünün ilk habercisi olurlar. Ardından söğütler, kayısılar, vişneler, kirazlar ve cevizler dökerler yapraklarını. Armut ağaçları sanki iğne yapraklıymışlar gibi uzun süre direnirler yaprak dökümüne. Ağaçların bu nöbetleşe yaprak dökmesi sonbaharda yeterince otlayamayan koyunların ve onlardan daha önce içeri kapatılan sığırların işine yarardı.Yalnız bu yaprak yeme işinde koyunlar çok seçici olurlardı. Akşama kadar dağda bayırda iyi kötü karınlarını doyurup, akşam bahçelere gelince illa ki yaprağın ağaçtan düştüğünü görecekler.Yoksa koklar, yemeden, ayaklarıyla ezer geçerlerdi. Babam, evimizin çok yakınındaki sıralı armut ağaçlarını her akşam koyunlar için sallamayı adet hâline getirmişti. Ayakkabılarını çıkarıp armut ağaçlarının köküne hafif tırmandıktan sonra en şiddetli şekilde salladığı ağaçlardan dökülen gazelleri koyunlar yedikçe, babam kenara çekilir, hayran hayran izlerdi. Ben de babamın bu en huzurlu anından cesaret alarak yaklaşır, önce ansiklopedi hakkında bilgi verir, sonra sözü kıvamına getirerek bir adet alınmasını isterdim. Babam, tamam, alırız, der ve koyunları izlemeye dalarak bu ‘alırız’ sözünü çoktan unutmuş olurdu.

Armutların altında koyunlar iştahlı iştahlı gazelleri yerken ve ben babamdan bu ansiklopediyi bilmem kaçıncı defa istemişken, sonuç hep elde var sıfır oluyordu. İşin bu şekilde yürümeyeceğini çocuk aklımla anlamıştım. Ama başka bir çözüm yolu da bulamıyordum. Derdimi son bir kez daha açtığım da iyi bir fırça yiyip, işin artık iyilikle yürümeyeceğini anlamıştım. Planım babamın canını acıtmanın üzerine kuruluydu. Onların annemle değirmene gittiği bir gün kendime göre ölçüp biçtiğim, öldürmeyecek kıvamdaki taşları bahçedeki çeyilden alarak tek tek armutların dallarının arasına gizleyerek, o gün sabırla akşamın gelmesini bekledim. Neyse ki değirmenden erken döndüler. Oysa o gün hiç geçmeyecek sanmıştım. Göz önünde çok fazla bulunmak da istemiyordum. Ama olay anına mutlaka ulaşmalıydım.

San ki o gün eve çok heyecan duyacağım bir şeyler getireceklermiş gibi bu sefer de koyunların yolunu beklemeye başladım.Nihayet gelmişlerdi. Babam her zaman ki huşu coş içinde ilk armut ağacına tırmandı.Var hızıyla bir silkeledi ki inanın filmlerde görseniz bile inanmayacağınız bir şekilde ilk taş şapkanın siperinden bindirdi. Şapka daha yere düşmeden ikinci taş tam başının ortasından, üçüncü taş ense kökünden isabet ettirdi. Dördüncü taşa kalmadan babam bağrışlarla kendini ağacın altından zor bela dışarı attı. Kafası bir yerden kırılmış kanıyor, iki yerden de şişmiş acı veriyordu. Ona ilk soğuk suyu ve sabunu yetiştiren ben oldum. İlk yardımı ben yaptım. Acılarını ben dindirdim. Biraz rahatlar rahatlamaz cesarete gelip ansiklopedi almasını bile söyledim. İnanır mısınız mucize de o anda gerçekleşti! Babam ansiklopedi almaya razı olmuştu.

Bugün, dönüp baktığımda babamın hâlâ bilmediği bir sır bu. İnanın bir yolunu bulup itiraf da edemedim. Korktuğum da şu: Beni affederse, buna yüreğimin dayanamayacağı…
Ah çocuklar, siz siz olun da, aşk uğruna da olsa babanıza itiraf edemeyeceğiniz suçları işlemeyin.

Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Evimiz.jpg
Görüntüleme: 650
Büyüklüğü:  94,5 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (14-07-2011 Saat 20:09 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 07-12-2009, 18:52
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Baba Evim

Baba Evim


Çıkmaz sokakta tek katlı,tek penceresiyle sokağa bakan,dokunulsa pervazları hemencik kırılacak o pencereyi bir söğüt, dallarıyla zorladıkça hah şimdi kırılacak kabuslarıyla güne uyanırım.Bazen rüzgar itmiştir camı içeri, yağmur yarı gecenin tatlı uykusundan yararlanarak eve sokulmuş oda oda dolaşarak ulaşamadığı denizi burada, düşümdeki bu baba evimde gerçekleştirmeye başlamıştır.Çocuklar tam boğulacakken basarım feryadı; karşımda kızımın resim dersinde yaptığı çerçevelenmiş resimlerini görmesem ve dışarıdan oto yıkayıcısının tazikli su sesi gelmese ne İzmir’de yaşadığımı, ne de kırk beş yaşında olduğumu hiçbir şey hatırlatamayacak bana.Bazen rüyaların marifetine şaşarım.Kağızman’ın köyündeki bir evi İzmir’in çıkmaz sokaklı bir semtine taşımasına pes doğrusu derim.İnsanoğlu bu işte,demeyelim.Çocukluktan orta yaşa kadar baba evinden uzaklaşma rüyaları görür de,orta yaştan sonra ise baba evinin kararlı bir yaşatıcısı olur rüyalarında.Zanneder ki bunu kendisinden başka bilen biri yoktur.Geç onları annem geç.Herkes bu düşleri görür de, ‘unuttum’ diyen çok olur meğer…

Aradan on yıl geçmiş.Sırtımı dayayıp kaşındığım taşı özlüyorum,diyen bir çoban olabilseydim keşke.Gidip yine o taşı bulup kaşırdım sırtımı.Önce ciddi ciddi koklayıp, onlar koklarken ‘Acaba tanıyabilecekler mi?’ sorusuyla içinize düşecek kuşku sorusuna daha cevap bulamadan sizi yalamaya başlayan o köpeklerin soyu sürüyor mu acep? Kaç tarla, bahçe oldu? Kaç ağaç kurudu? Ya adımın ilk harflerini kazıdığım elma ağacı kurumuşsa..Kiralın kapısına gençlikteki siyasi eğilimimin sembolünü kazımıştım.Kesin çürümüştür ve romatizma ağrılarının azdığı soğuk bir zemheri günü annem,babamı terletmek için yakmıştır sobada.Annem çeyiziyle getirdiği beyaz yatak örtüsünü hâlâ üstüne atıyor mudur yüklüğün?Hiç değişmez, hiç değişmezdi o.Yoksul evlerinde en ufak şeyin yokluğu bile anında sezilir.Bir ara göç etmeyi iyiden iyiye düşünürken babam sözü eşya konusuna getirmiş, “Araba tutsam bir köşesini doldurmaz.Bundan utandığım için göçemiyorum.” demişti.Babacığım,göç etmeyişimizin nedeni eğer buysa o yoksulluğumuza da teşekkür etmek istiyorum.

Otobüsten inip,minibüse binmeyi ve bir gelin gibi evin merdivenine kadar götürülmeyi hiç sevmiyorum.Köyün sınırlarında başlayan yola anılarımı arkadaş yaparak girmek istiyorum.Bizim aş otu dediğimiz, diğer adı reyhan veya fesleğen olan ve şu yolun yamaçlarında kokusu yukarıdan aşağıya yuvarlanırcasına gelen bu otlarla biraz konuşmak istiyorum.Kesinlikle sürpriz yapmak istemiyorum.Babamın suvardığı yol üstündeki tarlanın yanından geçerken “ Baba gavarı değiştireyim mi?” der gibi girmek istiyorum baba evine.Mesela köyün içine girdiğimde yolu şaşırmak istiyorum.Birilerinin beni tanımayıp “Kardeş kimi aradınız?” demesini gerektirecek bir şaşkınlığı yaratacak kadar değişmiş köy görmek neden benim de hakkım olmasın?

Gitmesi iyi de, peki ya dönerken elindeki biletin yakıp kavuran acılığını daha gitmeden düşünmeye başlamak ve daha gidişin sevincini yaşamadan dönüşün hüzün havasını tandırların ekmek kokulu haline katmak neyin nesidir?..Söyleyin allahaşkına bağlarında bahçelerinde,su başlarında,tırpan seslerinin, bileyi hışırtılarının arasında türkülerini, çığlıklarını duyduğum göçüp gitmiş insanların hüznünü neyle dengeleyebilirim?

Herkesin bir baba evi vardır.Biliyorum bu baba evleri her zaman bir ev olmaz.Bezende yüreğimizdeki bir yerdir baba evi.Taştan topraktan ve insandan bildiğimiz baba evlerine elbet ki ulaşılır,hasret giderilir.Ama yürekteki baba evine yüreğin sahibi de dahil hâlâ ulaşılamamıştır.Kağızman,güzel ilçem.Belki de son gelişimdir sana.Akşam aldığım iki ekmeği götürmek için yüreğimde bir baba evi inşa etmek istiyorum.Biliyorum yaşım yeniden ev yapmaya müsait değil ama senin şu İshak kuşların da susmayı bilmiyorlar ki…Kuşların ötüşümü o baba evi,kuşların ötüşümü



Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 09-12-2009, 20:38
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Bir Göz Ettim, Otuz Yıldır Çocuğum...

Bir Göz Ettim, Otuz Yıldır Çocuğum...



Bahattin’in okula geldiği gün içimize bir güven doğardı. "Okul çağındaki bir çocuğun okula gitmesinden daha doğal ne olabilir? " diye düşünebilirsiniz. Ama o çocuk ailesinin geçimine ucundan kulağından bir katkıda bulunuyorsa işin öyle olmadığını anlamak da zor olmayacaktır. Bizim oralarda çocukların aileye katkı sunacakları tek ‘iş kolu’ morbedi olmayan birinin yanında bir yıllık hodak olmaktı. Anlaşma sonbaharda yapılır, kesim kesilerek sözleşme bağlanırdı. Kesim sözcüğü iki taraf arasındaki bir anlaşma metniydi. Bir yıllık çocuk emeğinin karşılığı genelde para olarak kesilir, bazı aileler para yerine toklu da alırlardı. Ailenin eğitime bakışındaki sıcaklığın derecesine göre çocuğun hakkından biraz düşülür, bunun yerine kışın okul zamanı esnek davranılması istenirdi. Şansı olan çocuklar okula önem veren bir ailenin yanına düşmüşse bu aile bazen kendi çocuğu okuyor gibi davranır, yanındakinin ücretli bir hodak olduğunu unuturdu bile. İşte bu şanslı çocuklardan biriydi Bahattin. Çünkü Onun hodak olduğu aile okulumuzun bir öğretmeniydi.

Öğretmenimiz rahmetli Yüksel Turan sakin, kimsenin etlisine butlusuna karışmayan, köy işlerinden de asla anlamayan bir şehir çocuğu gibi yetiştirilmişti. Onun günlük gazeteleri her gün köy minibüsüyle gelir, aylık dergileri de takip etmeyi sürdürürdü. Entellektüel bir insandı Yüksel Amca. Bazen onun gazetelerini minibüsten alıp evine götürürken eğer o ayki dergilere denk gelmişse elindeki gazete tomarının çokluğundan ne kadar bilgili bir insan olduğunu düşünür bu haline hep özenirdim.Tabi, biz o zamanlar günlük gazete, aylık dergi olayının pek fazla farkında olmadığımız için gazetelerle dergilerin bu denk geliş günlerinde sanki kendi okuyormuş gibi hava atardı Bahattin bize. Hangi tarlaya hangi buğdayın ekileceğinden, biçin zamanı kaybolan çayır sınırlarına kadar köylük her işi ayarlayan ise Yüksel Turan’ın büyük ağabeyi rahmetli Halil Turan Amca’ydı. Hatta biz o çocuk halimizle Halil Amca’nın, Yüksel öğretmenimizin babası olduğunu sanırdık.

Bahattin’in Yüksel öğretmengile hodak olması aynı sınıfı paylaşan bütün erkek çocukların hayali gibiydi. Bahattin çok özverili, paylaşımcı, tatlı dilli, dert dinleyen, dinlediği derde çözüm arayan, hoş sohbet ve onunla olununca zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmeyecek kadar zenginlik taşıyan sosyal bir çocuktu. Bütün bu yönlerinin yanında okula gelince çantasına bolca bal konulan şanslı biriydi de. O dönem Camuşlu’da peteği olan çok az aile vardı. Bu ailelerden biride elbet ki Yüksel Amcalardı. Tahmin edeceğiniz gibi arıları besleyen, kovanlara her türlü fenni desteği veren tabi ki yine Halil Amca’ydı. Hani "Üzümünü ye, bağını sorma." derler ya işte biz de öyle yapıyor, balı kimin ürettiğine değil, kimin getirip bizimle paylaştığına yani Bahattin’e ve bir de onun çantasını düzenleyen Yüksel öğretmenimizin değerli eşi Saliha Teyze’ye teşekkür ediyorduk.

Bahattin, yemede pek gözü olan bir çocuk değildi. Bizimle yaşıt olmasına rağmen uzun boyu, hayata erken atılışı onu aynı sınıfı paylaşmamıza rağmen bir abi konumuna yükseltmişti. Hodaklık görevinin bitiminde kesim sözleşmesine adeta bir gelenek gibi giren ‘bir kat elbise’ sahibi olma mutluluğuna erişince çok sevinir, bu elbisenin verildiği gün okula gelince ’müfettiş geliyor’ sanısına kapılırdık. Kızlar uzaktan izlemeyi tercih ederken bizler koşup onu yolda karşılar, kat elbisenin içindeki bu yakışıklı arkadaşımıza adeta gıpta eder "Keşke babam beni de Yüksel öğretmene hodak verse." diye adeta iç geçirirdik. Bu arada Bahattin ceplerini yoklar arkası çiçekli yuvarlak bir cep aynasıyla mor bir cep tarağı da çıkararak içimizi iyice gıcıklandırırdı. Allahtan ki boyu uzun ve yaşı bizden büyük gösterdiği için o, hep daha üst sınıflardaki kızlara aşık olur, başımıza bir de kıskançlık belasını açmazdı.

O günlerde babam da Gümüştepe köyünden bir hodak tutmuştu. Ben ikinci sınıftayken bizim hodak Cesim beşinci sınıftaydı. Babam, Cesim’in okul durumuna pek kulak asmamış, Gümüştepe’de önemsenmeyen eğitimin Camuşlu’da da önemsenmeyeceği gibi bir yanılgıya düşerek alıp gelmişti Cesim’i. Cesim çok gökçek bir çocuktu. Uzun boylu, karakaş, karagözlü, rahmetli nenemin: "Cavreş Cavreş" diye sevdiği, titiz ve çok gözü açık biriydi. Kar yağdığı günler işler biraz daha yoğunlaşınca babam Cesim’i okula göndermemek durumunda kalıyordu. Cesim öğlenciydi. Sabahleyin malı, davarı görüyor, öğleden sonra da okula gidiyordu. Bir gün yine kar yağmış, işler çok yoğundu. Babam Cesim’i okula gönderemedi. O gün akşam birkaç öğretmen bize geldiler. Babama Cesim’in çok çalışkan olduğunu,okuldan geri kalmaması gerektiğini söylediler. Cesim’in hodak olduğunu bilmiyorlardı. Zaten benim de öğrenci oluşum yüzünden morbetsiz kalan babam bir de hodağının çalışkan çıkmasına, artık şansın bu kadarına da yeter, dedirtecek kadar isyan ediyordu. Gerçekten de Cesim süperdi. Bütün dersler için bir defter tutarken çalışkanlığı fark edilince babam her ders için bir defter aldı. Akşamları beraber çalışıyor, daha önce yalnız benim için yanan on dört numaralı gaz lambası şimdi ikimiz için yanıyordu. Öğretmenler, Cesim’in hodak olduğunu duyunca babamla kafa buluyorlardı. Babam da sıkıştığı günlerde ‘Allahım ben sana ne kötülük etmiştim.’ deme derecesine geliyor ama bu öfkesi geçince okul yönünden benimle Cesim’i hiç ayırmıyordu. İşte bu günlerde ‘Bu kadarı da olmaz.’ detirtecek bir çocukluk yapıp babama beni Yüksel öğretmengile hodak vermesini istedim. Çünkü Cesim’in bizden ayrılmasını istemiyordum. Eğer köyüne giderse babası onu okutmayabilirdi. Sonra ikimiz de çalışkan olduğumuz için babama yük oluyorduk. Eğer ben Yüksel öğretmengile hodak olursam babam da benim paramla daha tembel bir hodak tutardı.

Bu fikrimi bir ilkbahar günü Gürlen Bağları'nın kıyısında mal otlatırken Bahattin’e açtım. Çok güldü. Sanki kendisi çocuk değilmiş gibi benim çocukluktan kurtulmam gerektiğine hükmetti. Sünnet olmuştum ya. Çocukluktan çıkmama yetmez miydi bu?
-Hayır,bu yetmez ,dedi Bahattin.
-Sen kızlara göz etmeyi öğrendin mi? diyerek beni neden çocuk saydığının sebebini de koymuş oldu hemen.
-Hayır,dedim.
-Gördün mü bak. Daha çok eksikliğin var.
-Peki sen biliyor musun kızlara göz etmeyi?
-Oğlum sen deli misin?Ben kızlara göz etmeyi bilmeseydim böyle büyük adam gibi olur muydum? Beni hodak tutarlar mıydı hiç?
-Şimdi ben hodak olamam mı?
-Olamazsın tabi.Daha kızlara göz etmeyi bile öğrenememişsin.
-Ee, arkadaş değimliyiz bana göz etmeyi öğretsene.

Bahattin o gün akşama kadar bana göz etmeyi öğretmeye çalıştı. Sol gözümü hafifçe kırpmam gerekiyordu.Bunu yaparken de sağ gözümü asla oynatmamalıydım. Bir eliyle sağ gözümü kapattı. Sol gözümü dakikalarca kırpıp durdum. Yetkin hale geldiğime inanmış olacak ki yüksek bir taşa oturdu. Eşeğe binmemi emretti. "Farz et ki ben gönlünün düştüğü kızım. Şimdi eşekle buradan geçerken bana göz edeceksin." diye emretmeyi sürdürdü.
Eşeğe bindim. Bütün samimiyetimle içimden bir ‘bismillah’ çektim. Tam Bahattin’in önünden geçerken hemen sol gözümü kırptım.
Oturduğu kayadan atlayarak yanıma geldi. Kırptığım gözü öperek çok beğendiğini söyledi.
Yalnız kızlara göz etmenin öyle kendisine göz etmeye benzemediğini, bu konuda mutlaka bir uygulama yapmam gerektiğini de tembihlemeden geri durmadı.

O akşam otlattığımız sığırlarla köyün içine girerken ‘yarın buluşmak’ dileğiyle farklı mahallelere doğru sürdük hayvanlarımızı. Eşeğe binmiştim ama bütün bedenim, aklım, fikrim gözlerimdeydi. Karşıma çıkacak ilk kıza göz edecektim. Eğer gönlümün düştüğü kız olsaydı kalbim değirmen taşı gibi küt küt atardı mutlaka. Ama bu gün onu bekleyecek durumda değildim. Sadece kendimi test etmenin heyecanı, ertesi günü Bahattin’e başarılmış bir hayırlı iş haberini ulaştırmanın derin sorumluluğu vardı üzerimde.

Birinci evin kapısında gözümü hazırladım, kimse çıkmadı. Başarısız olacağım hissine kapıldım bir an. Gerçekten çok zordu. Öyle kırlarda mal otlatırken kendini kız yerine koymuş arkadaşına göz etmeye benzemiyordu bu iş. İkinci kapıda köpeklerin hışımına uğradım. Eşek ürktü ve hızla geçtik. Üçüncü kapıda yaşına başına aldırmadan, akşamın hafif karanlığından olsa gerek çok da tanıyamadığım bir kızı görür görmez, kaş göz hizasına gelir gelmez hemen attım gözü. Utandığımdan yüzümü hemen beriye çevirir çevirmez bir kahkaha patladı kulaklarımda.
-Yerim ben senin kara gözlerini ola! Göz etmeyi mi öğreniyorsun?..

Bu ses otuz yıldır kulaklarımdan çıkmıyor.
Bilmiyorum bizim oralarda çocuklar arasında hala bu tür ilginç ‘gelenekler’ var mı?
Eğer varsa benden size dost nasihati; gönlünüzün olmadığı yerde, gözünüz olmasın.
Yoksa benim gibi annenizin arkadaşı bir geline göz eder ve otuz yıl hep çocuk kalırsınız.

Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 11-12-2009, 21:42
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Kızlar Da Tırpan Çekermiş

Kızlar Da Tırpan Çekermiş


Camuşlu Köyünde rahmetli Şakir Deniz amca rençperlik işlerine bakan oğlu askere alınınca kara kara düşünmeye başlamıştı. Yazın tarlaları,çayırları nasıl biçecek, ırgat tutmaya kalkışırsa buna nasıl para yetiştirecekti? Şakir amcanın ilkbaharla başlayan bu sıkıntısına, tırpan zamanına kadar gittiği köy dükkanlarında, dost meclislerinde hiçbir çözüm üretilememişti.

Ne zaman ki "Yazın ne yapacağım? Bu ihtiyar halimle nasıl tırpan çekeceğim?" Diye kendi kendine söylenirse, yanında yöresinde bulunanlar "Üzülme Şakir dayı.Hele bir o zaman gelsin Allah kerimdir." demekten başka bir çare üretemiyorlardı. Sayılı gün çabuk bitti. Tırpan zamanı geldi. Tırpanla uğraşanlar bilir, tırpanın ilk gün hamlığı çok zordur. Bundan dolayı işe en yakın çayırlardan başlanır.Hafif hafif çalışılır ki vücut açılsın. Sonradan yorgunluk ve eklem ağrıları olmasın. Köye yakın bir çayırda Şakir amcayla komuşuyduk. Tesadüf bu ya bizim gittiğimiz gün o da gelmişti, çayırına. Tırpanı yavaş yavaş dövüyor, sonra kalkıp utangaç bir hâlle biçiyordu. Ben o sıralar on yedi,on sekiz yaşlarındaydım. Şakir amcanın benimle yaşıt, ilkokulu birlikte bitirdiğimiz iki ikiz kızının olduğunu biliyordum. Ben, çayırda babamla aslanlar gibi tırpan çekerken, Şakir amca evindeki iki kos koca insanı neden görmüyordu? Onlar kadındı. Evet, köyümüzde kadınların ve kızların tırpan çekmesi ayıptı. Bunu da biliyorduk. Ama dara düşmüş yaşlı bir babanın aslan gibi iki kızı evde otururken, babalarının tek başına, o ihtiyar hâliyle çayırlarda sürünmesi daha ayıp değil miydi?

Çayırda dinlenmeye çekildiğimizde, yaşlı hali temmuz ayının diriliğine ve tırpan mevsiminin coşkusuna hiç yakışmayan, otların içinde debelendikçe başına bir hal gelecekmiş hissi uyandıran bu yaşlı insanın durumuna içten içe üzülüyordum. kendimce bulduğum çözüm yolunu babama açtım. Biraz da utanarak açtım. Kim bilir babamın aklına "Bak hele bizim oğlana, kızlara aşık mıdır nedir?" gibi bir düşünce gelebilirdi. Neyseki babamın sözlerimi ciddiyetle dinlemesi içimdeki korkuyu dağıtmıştı.Babacığım, dedim.Kadınlar onca işte çalışıyor ayıp sayılmıyor da, tırpan çekmek neden ayıp olsun ki? Şakir amca bu gün dardadır. Ama evde de iki aslan gibi kızı var.Asıl ayıp olan bu durum değil mi? yetmiş beş yaşında ki bir baba, boyunu aşan çılgın yaban otlarının içinde feleğini şaşırmışken sırf cinsiyeti farklı diye aslan gibi iki evladın evte oturması değil mi asıl ayıp? Namuslu sayılacak şey, Şakir amcanın aç kalmamak için, rızkı için çoluk çocuğuyla da olsa çalışmasıdır. Ayıp olan, herkes tarla çayırını biçip taşırken, onun tarla ve çayırlarının hâlâ biçilmemiş olmasıdır.
Babam beni dinlerken hep hak verir tarzda başını sallıyordu. Biz, çayırı biçmeyi sürdürürken tek başına çalışan Şakir amca yoruldu, yıldı. Biçmeyi bıraktı. Tırpanı sırtına vurdu ve evine doğru gitmeye başladı. Ben, göz ucumla babamı izliyorum. Adam eve gitmeden acaba babam bir iki laf eder mi diye. Tam, ben umudumu kesmişken, babamın: "Şekir dayı, nere gidiyorsun? Hele azıcık yanımıza uğra." diyen sesi adeta bir maşarfa soğuk su gibi döküldü kafamdan.

Şakir dayı yanımıza geldi. Babam, benim kendisine söylediklerimi Şakir dayıyı daha etkileyecek bir dile çevirerek anlattı.Adamın gözleri ışıldadı. Ben bir köşeden nasıl tepki vereceğini merakla izliyordum. Şakir amcanın babamla karşılaştığı o ana kadar, evindeki iki kızının ona yardım etmesi fikrini ihtimal olarak hiç aklına getirmemiş olması çok acayibime gitmişti. Biz o sıralar lise öğrencisiydik. Kadın haklarını tartışırken, kimi arkadaşlarımız kadının bu günkü durumuyla ilgili şu espriyi yaparlardı: "İnsan ateşi bulunca, ateş, kadının çok hoşuna gitmiş. Oturmuş ateşin başına, o gün bugündür bir daha da kalkamamış." "İnsanın emek ürettiği yerde ayıp sözcüğünün geçerliliği kalır mı?" diye tetiklediğim fikrin haklılığını sağlam kazığa bağlamaya çalışıyordum.
Şakir amca babamı bir güzel dinledikten sonra neşeyle evinin yolunu tuttu. İkinci gün çayıra gittiğimizde, Şakir amcanın çayırında üç kişinin öylece durduğunu gördük. Kızlar tırpan çekmesini bilmiyorlardı. Şakir amca da: "Kızlar, bu akılı bana Osman (babam) verdi. Biraz bekleyin gelsin, size tırpan nasıl çekilir, öğretsin de göreyim. Bu işlerin akıl vermeyle olmadığını kendi gözleriyle görsün? Ben bu yaşımdan sonra size tırpan öğretmenliği yapamam." diyormuş.

Çayıra vardığımızda babam durumu anladı ve hemen onların yanına gitti. Meraktan çatlıyorum ama kızlar orada diye hem ben utanıyorum gitmeye, hem de gidersem kızlar iyice utanır diye düşündüğümden, çaktırmadan bakmaya çalışıyorum. Babam, tırpan çekmeyi nasıl öğretecek acaba? Meraklı gözlerle arada bir bakıp işime devam ederken, babam işe önce kızların tırpanlarını bir güzel döverek başladı. Sonra tırpanları onların boyuna göre ayarladı. Şakir amcanın tırpanını alıp öne düştü. Kızların yavaş yavaş kendisini takip etmesini istedi. Kızlar utana sıkıla tırpanları aldılar. Babamın öğrettiği şekilde tırpanın ağzına masat sürdüler. Önce tırpanların ucunu toprağa sapladılar. Sonra çok pis biçmeye başladılar.Tabi, Şakir amca kızların her başarısızlığında: "Olmaz, Osman olmaz! Tırpan kız karı işi değil." diyordu. Babam da işi şakaya vurup: "Burada bir karı varsa o da sensin. İhtiyarlamışsın, bir şeye gücün yetmiyor, bari sesini kes, kızların moralini bozma." diyordu. Kızlar ıkına sıkıla işi becermeye başladılar. Biraz çirkin oluyordu ama tekrar geriye dönerek bu kusurlarını gideriyorlardı.

O yaz, Şakir amcanın kızları aslanlar gibi çalıştı, bütün işleri hemde herkesten önce bitirdiler. Şakir amca babamı her gördüğü yerde dua edip duruyordu. Babam da gülerek bana bakıyor, belki de bu duaların benim hakkım olduğunu ima etmeye çalışıyordu...
Bu olaydan sonra evinde genç kızı olanlar, kızlarının gerektiğinde şimdiye kadar "erkek işi" olarak bilinen işleri de yapabileceklerini öğrendiler. Kızlarını kocaya veren babalar, hem başlık parası alıp, hem de oğullarını evlendirirken gösterdikleri özeni, kızlarına göstermemekten biraz daha utanır oldular. Kızların, evde ara işler yapan ve koca bekleyen bir misafir değil, can ciğer birer evlat olduğunu da anlamaya başladılar. Onlar, saçı uzun aklı kısa değil, başı kapalı, zihni açıktılar artık. Derler ki su buharının da belleği varmış. Yer yüzündeki canlı ve cansız varlıkların üzerinden geçerek gökyüzüne ulaşan su buharı, bulutları yeryüzündeki canlı ve cansız varlıkların şekline sokarmış. Bizler bazen bulutları türlü türlü şeylere benzetmez miyiz?
Neye benzetirsek benzetelim bulutun güzelliği yağmurdandır.İster kadın, ister erkek olsun, insanın güzelliği onun yarattığı emektedir. İnsanın kendisi de bir emektir. Doğanın düşünen bir armağanıdır insan.

Bugün, kadını bir ayna sanıp, kendi çirkinliğini, inançlarını, namus anlayışını, dürüslüğünün kabulünü hep o ayna da görmek isteyenler; lütfen kendilerini aynasız görebilecekleri başka bir ahlak aynası icat edecek kadar cesur olsunlar. İnsan, hiç kimselerin görmeyeceği bir alanda bile dürüst kalabiliyorsa sorun bitmiştir. Hiçbir dinin hâlâ çözemediği ahlak sorununu, iki yüzlülükten kurtulduğu gün yine insan çözecektir. İnsan, günah işledikten sonra dindar olacağına; günah işlemeden önce ahlaklı olabilmelidir. Ahlak ise sadece kadın sözcüğüne hapsedilmemelidir.
Ahlakta olan payını erkekte üstüne alınmalıdır artık.


Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 16-12-2009, 17:12
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Bazen De Umuda Çağırır Zil Sesleri

Bazen De Umuda Çağırır Zil Sesleri


Eylül ayıyla birlikte sıkışarak gelen bir telaş vardır. Herkes sanki bir yerlere sözü varmış gibi kendini çok sıkışık hisseder bu ayda.Tarla ve çayırlar yeniden doğanın yalnızlığına terkedilmiş, yaylalar daha uzun aralı kavuşmalar dileğiyle bir sonraki buluşmanın merhametine bırakılmıştır. Her şeyin bir sonu var sözünün, insana tabiat tarafından haykırıldığı hüzünlü bir çığlık gibidir eylül ayı. Dağlar sararmaya başlamış, bostanlar önemini yitirmiş, biçilen tarla ve çayırların terkedilmiş yalnızlığı vefa arar gibi gözlerinize batmaya başlamıştır. Dallarda elma ve armutların görkemli şovları hâlâ sürse de, ne yazık ki eylül ayı kış denizinin kıyısına çekildiğimiz son tatlı su güzergahıdır. Galiba biraz da yazdan hareketli gelmenin hızını alamama durumudur eylül ayındaki telaşımız. Kos koca bir ekim ayı dururken "Eylülünden başlar dağlar beyazlar / Buzlu göllerinde uçuşur kazlar" demenin ne anlamı var? Evet, sağır sultan da bilir ki memleketimize kar erken yağar. Ama, ekim ayında yağacak kadar da yüzü kara değildir bizim oranın karının!

Rençperlikte meydan okuduğum seksenli yıllarda benim telaşım ise çok daha farklı nedenlere dayanıyordu.Traktörün sadece 'patos ' denilen parçasının işe yaradığı döneme kadar dövenle ezilen buğdaylar, harman döneminde köylünün en fazla zamanını alan işlerden biriydi. Hele bir de yağmurlar araya girmişse, okullar açılmadan işleri bitirmeniz imkansız gibiydi.Tarladan getirilen başakların harmanda beklemesi çok ciddi bir dertti. Bir kere her an yağmur yiye bilirdi bu saplar. Yağmur gördükten sonra bunları tekrar kurutmakta ayrı bir çaba ve zahmeti gerektiriyordu. Hele bir de harmanları dar olan insanları düşünün…O başakları dağıtıp, kurutmaya çalışmak dünyanın en meşgaleli işine dönüşürdü. İsyanlar, küfürler gır giderdi. Yağmur da inadına yağardı böyle anlarda. Okula gideceksiniz. İşleri bitirmek istiyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki siz gidince babanızın sırtına kalacak bu işler.Yine biliyorsunuz ki onu, on yaş daha ihtiyarlatacaktır üzerindeki bu yük. Buna gönlünüz nasıl razı gelir? Eğer işler bitmemişse sınıfta, ders anında da tadınız yoktur. Aklınız hep saplarla yığılı duran o harmanda kalır. Böyle anlarda işin en zor olanı da sınıftan yaz tatiliyle ilgili bir kompozisyon yazılmasının istenmesidir. Bilirsiniz Yılmaz Erdoğan’ın Vizontele adlı filmi böyle bir kompozisyon ödeviyle başlar. Her günü bir sinema filmi olacak köylü çocuğuna,"Tatili anılarını kompozisyon şeklinde yaz." diye öedev veren öğretmeni, fazla değil, sadece bir gün köyde çalıştırmak varmış…Uçurumların başında takla atarak öküzlerin hayatını ölümle burun buruna getiren kağnı arabasının öyküsünü mü anlatacaksın? Dimdik yokuşlardan her an hızlanıp uçurumlara fırlayacak traktörlerin kabus dolu seferlerini mi? Hangi biri sığar ki o kompozisyon kağıdına? Zaten bu tür yazılılarda şehirlerde yaşayan arkadaşlarımız daha başarılıydılar.Çünkü yazılıda tanınan süre onlara yetiyordu.Oysa bir ders süresi olan kırk dakika, yaz tatilini düşününce bir köylü çocuğunun biraz mantıklı yazması için bekleme süresi olabilirdi ancak!

İşlere köyde kaldığı yerden devam edenler için yorulmanın dışında bir şey olmazdı. Ama o yoğun tempolu rençperlik uğraşısından sonra, tırpanı, urganı, dirgeni,y abayı ve çubuğu bırakıp kalem tutmak biz köylü kökenli öğrenciler için ayrı bir dertti. O hızlı tempoyu aniden durdurup, sınıfta bir sıraya oturarak ders dinlemek çok zorlu bir uğraş gerektiriyordu.Sıraya oturur oturmaz tatlı bir rehavet basıyor, vücut dinlenme moduna girerek uykuya zorluyordu. On altı, on yedi yaşındaki bir lise öğrencisinin sınıfta uyurken öğretmen tarafından uyarılması, kızların duyacakları hoş bir durum değildi. Belki kız arkadaşlarımız öyle düşünmemiş olabilirlerdi ama bizim için durum böyleydi. Delikanlı adam sınıfta uyur mu? Maalesef köylü çocukları ancak kasım ayından sonra bellerini doğrultarak delikanlı olmaya çalışıyorlardı. Ondan öncesi vücudumuzdaki yara ve berelerin iyleşme, yorgunlukların giderilme dönemiydi. Ellerimiz nazik bir merhabaya her zaman utangaç, yüzümüz aylarca kırda, bayırda, yadda, yabanda bulunmanın etkisiyle soyularak tebessümlü bir bakışa kapalıydı. Ancak haziran ayı geldiğinde bir kız arkadaşımızın yüzüne doya doya bakacağımız cesareti yakalayabiliyorduk ki, o zaman da pebbuk kuşu öterek bizi uyarır "Aman ha, gaflete dalmayın herk (nadas) zamanı geldi." derdi!

İnsan, yaşadıklarını ne kadar sever bilinmez? Bugüne baktığımda iki cümleyi ancak doldurabilecek ve tüketmenin dışında macera bilmeyen hayatlar benim için asla sevilesi olamaz. Onca engelin ve eziyetin içinden sıyrılıp gelen hayat mücadelem en azından geriye dönüp bakma cesareti tanıyorsa bana, o kadar da kötü değilmiş demek ki…Ellerinin zarifliğinden, yüzünün egzotik bohemliğinden, saçlarının jöleli kıvrıklığından sınıfta kalırdı hep ömrümüz. Ama annelerimizin bir mendili cebimize koyarken gözümüze düşen bakışlarından, babamızın zor bela düzelttiğimiz saçlarımızı okşayarak tekrar dağıtışından bir onur kıvılcımı iletmeyi de bilirdik yüreğimize. O kıvılcım değilmi ki küçücük yaşımızı hissetmeden hayatın büyük sınavlarını aşmamızda bizi yüreklendiren.

Okulların açıldığı sonbahar aylarında derim ki : Çocuklar, zil sesleri herkesi okullara çağırmaya bilir. Bazılarını da umuda çağırır zil sesleri.
Lütfen, umuda çağrılan çocuklardan olmakla da gururlanmayı bilelim.


Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 21-12-2009, 15:51
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Çantamda Un Helvası Bugün 23 Nisan

Çantamda Un Helvası Bugün 23 Nisan

İzmir’e geldiğimde bulutların gökyüzünde yoğun olduğu günlerde Yamanlar Dağı’na bakar, o günün yağmurlu olup olmadığına karar verirdim. Köyden kalma bir alışkanlıktı bu. Bulutlar hangi mevkiye toplandığında yağmur yağar, gök hangi mevkide şimşek gürültüleriyle yarıldığında dolu yağar diye tahminde bulunabilmek için elbette sadece köyde yaşamak yeterli bir etken değildir. Rençper olmak,toprakla, otla, ekinle uğraşmaktır gökyüzünün dilini çözmede insanı bilge kılan.Hava tahmincileri ne derlerse desinler toprakla uğraşan insanın gökyüzüyle arasında her zaman gizli bir anlaşma vardır.Bulutların dibindeki pembe kızartılar, Ay’ın dolunay evresinde çilli bir kayısı yanağı gibi çevresinde enli haleler bırakması bir şehirlinin çokta umurunda olacak şeyler değildir.Oysa bu görünüşlerden anlam çıkarmak rençperlikle uğraşan insanlar için ekmek meselesidir çoğu kez. İzmir’e yağan yağmurun Yamanlar Dağı’na toplaşan bulutlardan değil, Narlıdere’nin yamacındaki Çatalkaya’ya denizden başını utangaç utangaç uzatan bulutlardan olduğunu çok sonraları İzmirli arkadaşlardan öğrenmiş oldum. Ama bu arada epey aldandım, epey tutuldum ve yağmur yedim İzmir’de.

Camuşlu Köyü’nün meydanında bir 23 Nisan günü şiirimi okurken gökyüzü adam akıllı bulutluydu. Arada bir tek tük atan yağmur damlaları dedektif gibi ardımızda varlığını hissettirmemeye çalışıyordu.Tek şerit askılı bez çantam, içindeki taze tandır ekmeğine bohçalanmış sıcak yumurta ve un helvasıyla siyah önlüğümü sırtıma yapıştırarak, sırtımı yakıp kavuruyordu. O an içimde, okuduğum şiirin coşkusundan çok, bir an önce kutlamayı bitirip kırlara koşabilmenin sabırsızlığı vardı.Töreni izleyen büyüklerimizin bir gözü köye yağmur getiren Kozlu Köyü’nün yukarısındaki Mantar denilen mevkideydi.Varlığını sabırla hissettirerek bizi adım adım takip eden yağmur damçıları sırtımdaki çantaya değdikçe içim cızz ediyo,tandır ekmeklerinin ıslanacağı korkusu aklıma düştükçe ne helvanın tadı, ne de yumurtanın lezzeti kalıyordu.

Kar yağmayan bir şehirde yaşayan insanlar için 23 Nisan sadece tarihi bir anlam olarak kalmaz. İlkbaharın da güzel bir ayıdır nisan. Bir zamanlar Dünya Şiir Günü 24 Nisan’da kutlanırdı. Çiçekler çatlayıncaya dek açar, güller avurtlarını şişirircesine görkemliliklerini sergilerlerdi. Nisan ayı Ege’de, Akdeniz’de, Marmara’da baharın bel kemiğidir. 23 Nisan tekrar kar yağıp kış mevsimine dönmemenin garantisi bile değildir Kars’ta. Büyükbaş hayvanların daha otlağa çıkarılamadığı, tarlaların ekileceği kadar ısınmadığı, koyunların ise otlağa çıkarılmasına rağmen akşam evlere aç gelip dipte köşede ne kalmışsa yedikleri bir kıtlık ayıdır bizim orda nisan. Otun, alafın tükendiği veya kıt kanaat kaldığı, kimi hayvanların ahırdan çıkmaya takatinin kalmadığı, gırconun bile at ve eşeklerin kahvaltısı olmaktan çıkıp inekler için lüks yemeğe dönüştüğü bir aydır nisan. Pinavun denilen nüfusa göre hazırlanmış kışlık un tedariki dahi kritik bir noktaya dayanmış olur. Peynir derilerinin ücra diplerine uzatılan eller, çürümüş çökeleğin acı kokusuyla döner.Tavuklar yemin etmiş gibi yumurtlamaz, doğuran koyunların büyük bir kısmı kuzularını doyuramazdı. Kadınlar, akşamdan hazırlayacakları hamur için tekneye un almaya gidince boşalmış telislerin boynu büküklüğünü gördükçe ağustostaki ilk harmana kadar unu nasıl idare edeceklerinin sancısıyla kıvranırlardı. Dahası var, berisi yoktu tarih 23 Nisan’ı gösterince bizim oranın.

Çocuk da olsam, köy meydanında şiirimi okurken sırtımdakinin ekmek, helva ve yumurta değil; ekmek, helva ve yumurtadan kurulmuş bir dünya olduğunu biliyordum. Annemin ve nenemin o an sırtımı yakan o üçlüyü bir araya getirmek için çaldıkları kapıların uğultusu kulaklarıma yapışmış gibiydi.Yüzümüzü kızartmayan tek şey bu yoklukta herkesin eşit olmasıydı. Bu dünyanın en zor işi, sende olmayanı başkasından istemek değimlidir hâlâ? Kışı yağmurla geçen diyarların çocuklarını her gün helva yiyiyor sandığımı düşünmeyin sakın. Ölüler sanırmış ya dirilerin her gün helva yediğini.

Bir 23 Nisan'ı daha geride bırakırkın, beton okul önlerinde anne ve babalarının cep telefonları ve kameralarıyla bol bol flaş patlatıp yüzleri bir türlü gülmeyen “beton çocuklarını” görüntülemeye çalışmalarını izleyince; ekmeksiz, helvasız ve yumurtasız olsa bile kırlara koşmanın ne demek olduğunu daha iyi anlar oldum. Günlerce çalıştırılarak provalarla sıkıntıya, eziyete, cefaya uğratılan çocukların beş dakikalık gösterilerle mutlu oldukları sanılarak o anları, çekilen fotoğrafların aldatıcı sahtelikleriyle ölümsüzleştirilmeye çalışılıyor. ‘Sanal çağa girdik.’ denilerek anlatılmak istenilen de sanırım bu. Ruhu pörsütülmüş mutsuz apartman çocuklarının mutlu fotoğrafları!

Dikkat edin bu kareye. Şehir parklarını ve sokak aralarını çocuklara ve onların yaş özelliklerine göre değil, bir gün seçim olursa nutuk atacakları genişliklere göre düzenleyen ‘ileriyi gören belediyeler’ sorumlu tutmazlar kendilerini bu mutsuz kareden. Kendilerinden yüksek pozisyondaki herkesi vır vır eleştirmeyi bilen ama nedense kendi yapacağı işi de en az eleştirdiği kadar savsaklayan apartman sakinleri ise hiç ama hiç sorumlu değildir bu mutsuz kareden. Siz hiç toplanıp apartmanlarındaki çocukların yaş gruplarını tespit edip buna göre oynama imkanı yaratan apartman sakinleri duydunuz mu?Devlet mi? Çocukları alkışlamaya bile aciz… Baş belası çocuklar! Onların atacakları nutuklara düşen zamana engel oluyorlar!

Meyve kurdu gibi çocukları içten yiyip bitiren, dışa dönük rutin gösteri böbürlenmesine kuluklurımı tıkıyorum.Sıkıca, sıkıce bastırıyorum. Siyah önlüğümü sırtıma yapıştıran bez çantamdaki un helvasının kokusuyla, çocukların, birilerini eğlendirdiği nesne oluşun acımasızlığından, vicdan talebini sürekliliğe genişleten bir umuda doğru koşuyorum.

Çocuklar, Bugün 23 Nisan.

Vurun un helvalarınızı sırtınıza. Büyüklerinizin alay ettiği, Çingelerin çalı topladığı o sırtlara koşalım. Üzerimize foşlayan flaşları ve sahte alkışları işlevsiz bırakalım.
Ne dersiniz çocuklar?..


Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (08-03-2012 Saat 22:52 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 22-12-2009, 23:21
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Ortasını Geçtik Ömrün Hey Gidi Hey

Ortasını Geçtik Ömrün Hey Gidi Hey


Sanki uzaktan duyduğu bir türkünün izini kulaklarıyla değil de gözleriyle sürüyordu. Morarmış yaşlı dudaklarının arasından güçsüz nefesinin üfürdüğü sigara dumanları seksen beş yıllık bir ömrün başlangıcına zavallı kalıyordu. Masamdaki kitapların ve okuma telaşımın arasına usulcacık sokulan gelişleri “Rahatsız olma evlat, oku sen.” der gibiydi. O geldiği için ayıp olacağını düşünerek okumaya ara verdiğim zaman, iyice tedirginleşiyor, varlığıyla bana zarar verdiğini düşünerek bazen de gelmiyordu yanıma. Böyle durumlarda tüm ahalisi yaylaya göçmüş, yalnızlığa nöbet tuttuğu odasına gidiyordum hemen.Tavuklar su içsin diye hafifçe açık bıraktığı çeşme de onun bana yaptığını taklit ediyor gibi varlığıyla kimseyi rahatsız etmemeye çalışıyordu. Usulca kapıyı açıp içeri girdiğimde televizyon izlerken uykuya geçmiş olduğunu görüyordum. Karnına çekili ayaklarının arasına ellerini sıkıştırmış, ayak uçlarında terlikleri. Böyle durumlarda hiçbir yere ilişmeden geçip otururdum karşısına. Solmuş yanaklarından geçen koyu damarlar, boğazında ters yönlere çekiliyormuş gibi gerilmiş duran pörsümüş derisi sanki ölüme korkusuz hazır bulunmanın çağrısı gibi duruyorlardı. Ölüm neydi? Neden yaşlı insanlar kendilerini ölüm kulübünün doğal bir üyesi gibi görürlerdi?

O an aklıma Cahit Sıtkı’nın Otuz Beş Yaş şiiri düşer, içten içe söylenir dururdum. Hani çoktan geçtiğim o yaş. Şimdi karşımdaki divanda çocukça uyuyan ve seksen beş yıllık ömrü beni genç kılan, ölüm beklentili bir ihtiyar için neyi ifade eder ömrün yarılığı? Dante, İlahi Komedya’yı yazarken otuz beş yaşındadır. Hayatında ne yapacağını, nereye doğru gideceğini bilememektedir. Kararsızlığın zulmüdür yani çektiği. Hıristiyanlığa bağlı bir şairdir Dante ve kutsal kitapta ortalama insan ömrü yetmiş yıl olarak ifade edilir. Ömrünün ortasında olduğunu düşünme sebebi de budur.
Cahit Sıtkı’ya: “Yaş otuz beş! yolun yarısı eder./Dante gibi ortasındayız ömrün.” dizelerini söyleten ve ömrün ortasında oluş söyleminin yakın anlamı üzerinden, Dante’nin kutsal kitaptaki uzak anlamına tevriye güzelliği açan söyleminin kaynağı buradadır. “Delikanlı çağımızdaki cevher,/ Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,” der ve sürdürür şiirini.
Çok mu umutsuz bulunur Cahit Sıtkı? İnsan, mezar taşına yazdığı bir kıtalık şiiri çay içer gibi, doğallıkla söylüyor ve tembihte bulunuyorsa bence haklıdır derim Cahit Sıtkı. Evet yaş seksen beştir. Eski bir köy düğününde karşınızda halay tutmuş sevgilinize bakar gibi bakarsınız tümüne ömrünüzün…

Nesim’in yoktur vallah kardaşı
Çekildi köyünden eşi yoldaşı
Birgün de tikerler mezaran taşı
Hay gidi dünya, hay gidi dünya…

İyi ki ilgisini çekecek halk şiiri tarzındaki bir kitabı koymuşum masaya. Bu dörtlüğü yazdırdıktan sonra gözlerimdeki yaşla yüzüne bakıp mahcup olmamam için kitabın sayfalarına dalıyor hemen. Bir horoz ötüyor o an. Gökyüzüne mahşer bir yeşil salmış ceviz ağaçlarının arasından kumrular uçuşuyor. Birden hayatın ne kadar genç olduğunu duyumsuyorum. Gözlerimden bir ana, bir de teyze geçiyor. Hele şu Camuşlu’nun mezarlıkları…Yeşil diz boyu. Sanki hiç ölmemiş gibi birazdan kalkacak erkekler. Ellerinde eski rus tırpanları. Bir türkü tutturup dövecekler öylece. Sonra kadınlar ve annem ve teyzem kurumasın diye ceplerindeki yemlikler inip dereye su çileyecekler yamalı peştamallarına. Sonra tırmıklar alınacak. Hayallerine genç kızlığın utangaçlığını katarak baygın ot kokusunu biriktirecekler ellerinde. Sonra tekrar salâ sesi. Hiç kimse dönmez eski evine. Dere akar akar hiçbir şey olmamışçasına..

Halis yanında oturdu
Kur’an’ı okuyup bitirdi
Komşular aldı götürdü
Hay gidi dünya, hay gidi dünya..

Hep böyle olmaz mı? Komşular alır götürür.. Son umut imamın telkinini beklersiniz. Size inattır sanki yaptığı. Sus pus olur. Ne kalacam, ne gelecem, derler. Bir şeyler söylesem, telaşlandırsam: Anne süt taşacak, abim gurbetten döndü, dayım ölmemiş diyorlar, desem ve yine beklesem.. Hayır dönmediler. Hiç bir söz tekrar eve getiremedi onları. Ne olur bir kuş evet sadece bir kuş dönse tepemde o an. Mesela şu yamaçta kuzu otlatan çocuklar bir okul şarkısı tuttursalar. Kalkıp vişne tadına yatırabilsem yüreğimi.. Hay gidi dünya,hay gidi dünya..

İki küçük valizden sızan ayrılık hüznünü, kitapları topladığım masaya taşıdığım zaman geç kalmış bir sığırcık, yavrusunu yeni uçuruyordu. İkimizin aklından geçen aynı şeydi: "Gelecek yıl yine buraya gelir mi bu sığırcık?"
Ve akıl denen bu acımasız mahlukattan o an öyle bir nefret ediyorum ki : "Gelen yıl ben olacak mıyım?" Sorusunu aynı anda ikimizin de gözlerine taktığı için...

Vahdettin, oğul.., dedi. Duraksadı biraz. Alışılmışı bozup elini öpmedim bu kez. İki genç arkadaş gibi yanaklarımızdan öptük birbirimizi. Keşke konuşsaydı. Susması daha çok acı verdi. Ellerini iyice sür bana,dedi.Gelemezsen tabutuma dokunmuş olursun.

Bekleyen minibüse yürüdüm. Çil armutlar tek tük düşüyordu dallardan. Sonbahar da nasıl erken geldi bu yıl. Ölüm, seni yazıyorum. Rahat olabilirsin. Zulanda bir can var nasılsa.
Hay gidi dünya, hay gidi dünya!..

Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Nesim Amcam 15 yaşından beri aralıksız sigara içiyor.Şu an 81 yaşında.Turp gibi....jpg
Görüntüleme: 697
Büyüklüğü:  88,7 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (05-03-2010 Saat 21:21 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 29-12-2009, 23:31
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Hüzün Nasıl Tarif Edilir?

Hüzün Nasıl Tarif Edilir?



Sanata, oradan edebiyata ve oradan da şiire gelirsem, hüznün tarif edilemediğini, hüznün tarifinin içimizde bulunan ‘o an’ dan başladığını söyleyebilirim. Yazılanın sanatsal değer taşımasının hâlâ en önemli ölçüsünün okurla buluşabilirlik olduğunu düşünüyorum. Çünkü ‘Bir başkasıdır bize insan olduğumuzu hatırlatan.’ Bir başkasıyla karşılaşma umudu değilmi ki insanın kendisine çeki düzen vermesine sebep olan. Sıradan yaşamda aynaların karşısına dikilen insan, o aynanın içinde kendinden çok gideceği, içinde rol alacağı çevreyi görmez mi? Koskoca bir giyim sanayi, sadece dış dünyanın etkilerinden korunmak için giyinseydik bu denli gelişirimiydi? Ya makyaj, ya kozmetik?.. Peki tüm bunlara rağmen ‘Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol.’ Vecizesini neden bunca severiz? Acaba bu ‘olduğun gibi’ sözünün altında insanın hayalleri, özlemleri ve beklentilerinden oluşmuş ruhsal bir durum da yok mudur? Benim olduğum gibi görünmem için bazı mucizelere ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Eğer düşlediğim, hayalini kurduğum gibi olamıyorsam, içinde bulunduğum kuru görüntü beni rahatsız ediyorsa o zaman benim, Mevlana’nın bu nasihatine uymam mümkün gözükmüyor…

Bir Afrika atasözü “İnsanın kuyruğu da yoktur, yelesi de. O zaman insanı ancak ağzındaki sözden tutabiliriz.” diyor. Hele bu insan, söz sanatlarıyla, edebiyatla uğraşıyorsa
-benzetmekle üzgünüm ama sözün çıktığı kapı orasıdır- ortaya koyduğu ürün diğer insanların tutacağı tek yulardır. Söz, söyleyenden uzaklaşıp dinleyenin benliğinde eridikçe ; sözü söyleyenin yükü azalır. İşte sözden oluşan bu yularda sanatçıyla eşek arasındaki ince çizgide başlamış olur. Söz yükünü doldurandır sanatçı. Bu yükü taşıyan, yük olmaktan çıkarıp güzelliğine serpiştirecek olan ise okurdur. İşte burada epey durmamız gerekiyor. Çünkü ‘sanatçının her yazdığında mutlaka bir sanatsal anlam var. Bu anlamı okuyucu açığa çıkarmalıdır.’ gibi bir düşünceyi savunuyor olmaktan korkarım. Hüzün Nasıl tarif Edilir, derken asıl meramım da hüznün sanatçı kaleminden çıkan tarifidir. O tarif okurun içindeki kuytuda gizlenmiş hüznü gün yüzüne çıkarmak görevini de kapsamaktadır.

Eğer sanatçı, sözü yüke dönüştürmeyecekse hüznü tarif ederken okurda kıyaslama yapabilme imkanı sağlayacak imgeler kurmalıdır. Hiçbir söz tek başına ve ilk anlamıyla hüznü tarif etmeye muktedir değildir. Halkın ‘ölüm’ dediği sözcükten koparak, uzaklaşarak ama gerekiyorsa mutlaka ölüm sözcüğünün çağrışımını yaratarak meramını anlatmalıdır sanatçı.Eğer Kağızmanlı Hıfzı ‘Ergen kıza ölüm yakışır mı’ deseydi, belki de şair Hıfzı olamazdı. Ama O “ Ergen kıza beyaz bezler uyar mı ?” diyerek ‘ölüm’ sözcüğünü bir dizeyle adeta senaryolaştırmıştır. Bu senaryoyu kıyaslama yaparak kendi hayatına süren okur, içindeki hüznü Hıfzı’nın sanatçı dokunuşuyla tarif etme becerisine dönüştürmüştür.Yine ‘Hayat nedir?’ sorusuna en güzel cevaplardan biri olabilecek Kağızmanlı saz şairi Aşık Laçın’ın şu dizelerine bakalım :

Laçın ne söylesin sana,
Dünyayı gezdirdi bana.
Sanki yolda bir insana,
Selam verdim gidiyorum.

Bir insan ömrü bundan daha kolay, daha kestirme ve daha sanatsal nasıl anlatılabilirdi? Örneğin : “İnsan ömrü çok kısadır. Dünya güzel ve yaşanılası olduğu için biz böyle hissederiz ve göz açıp kapayıncaya kadar da ömrümüz tamamlanmış olur.” deseydik bir insan ömrünü aşık Laçın kadar güzel anlatmış olabilir miydik? Şair Veysel Çolak'ın aklımda kalan şu dizesi: "sen kırıcı olunca ben camın korkusuyum" derken oluşmamış bir eylemin hüznünün peşin bir tarifi gibi değil midir?

Değerli okurlarım, buraya kadar yazdıklarımda sanki sizlere haksızlık ediyor gibiyim. Çünkü ben yazının başlığında “Hüzün Nasıl Tarif Edilir?” diye sordum ve hâlâ bir cevap vermiş de değilim. Sanki hüznü sadece sanatçılar tarif edebilir gibi bir düşünceye varıp oturdum. Şimdi buna hayır deyip, bir hüzün tarifi yaparak; okurların da hüznü pekala tarif edebileceğini kanıtlayacağım.Yok eğer boğazımıza düğümlenmiş hüzünleri sözün ipine dizmek için mutlaka sanatçı sözüne ihtiyacımız var diyorsanız, artık ötesine karışamam.
Bir Kağızman sonbaharı düşünün. Veya bağları, bahçeleri kayısı, dut, kiraz, kavak, söğüt, iğde, ceviz ve kuşburnu ağaçlarıyla tutuşmuş bir yer, bir mekan da olabilir düşündüğünüz. Kışlık elmalar ambara taşınmış. Bütün odalar elma kokuyor.Çocuklar yaz boyu elma yemekten bıkmış usanmış. Bu çocukların içinde bir çocuk var ki birazdan genç annesinin tabutunu taşıyan kamyon kapıya dayanacak. İşte bu çocuğun yanında ki ağabeyler, ablalar ve diğer çocuklar annesinin ölümünü fark etmesin diye ha bire elma taşıyorlar annesini kaybeden çocuğun yanına.Çünkü verebilecekleri başka bir şey yok…

Hâlâ şiir okuduğuna inandığım insanların bir edebiyat eserine bakarken gözetmesi gereken bazı kıstasları konu edinerek sizlerle dertleşmek istedim. Edebiyata ve hayata ‘turnalar’ diyerek girizgah açma coşkusunu içinde barındırdığına inandığım Anadolu insanının, beni bir nasihatçi olarak görmeyeceğine inancım böyle bir yazı yazmamın tek cesaret kaynağı oldu.



Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  hüzün....jpg
Görüntüleme: 1040
Büyüklüğü:  82,0 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (05-03-2010 Saat 21:24 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 03-01-2010, 16:41
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Bayram Bize Arifeydi

Bayram Bize Arifeydi


Arife gününün erken saatlerinde annemle sağlam telis pazarlığı yaptığım anlarda arkadaşlarımın “çabuk gel” ıslıkları hâlâ bir telaşa çağırır durur beni.Parmak uçlarımızı morlaştıran bir kış vardır ve gökyüzüne uçup giden her ağız dolusu nefes bizi biraz daha üşüten gayretin içine çekmektedir.Lastik ayakkabılarımızın taşıdığı ayaklar zaman zaman ıslanıp da sobaların yanağına dayandıkça, kimi yerden incelen ve kimi yerden delinen yün çoraplarca korunmaktadır.Eldivensiz ellerimiz, kapısı keskin köpeklerce korunan evlerin önüne yaklaşınca korunmak için taşıdığımız değnekleri sıktığımız yerden çatlamışlardır.Değnekli de olsak köpekleri yanımıza yaklaştırmamak için karları elimizde yuvarlayarak, hohlayıp yumuşatarak baş vurduğumuz çare, parmaklarımızın ucundan avuçlarımızın içine doğru mor bir kına gibi çoğalıp gidiyordu.Acaba dünya çok mu gençti de mutluluğunu bize bulaştırıyordu; yoksa biz çocuktuk da dünyanın mutsuzluğunu anlayamıyorduk.Nereden bakılırsa bakılsın sonuçta biz çocukların bayramı arife günüydü.Topladığımız unları satıp edindiğimiz harçlıklar, zifiri karanlık bir gecede kurtlara hava olsun diye patlattığımız tapaların bir an yanıp sönen ışığı ve tabancanın ağzından yayılan barut kokusu olunca ardımızdaki bütün kederler unutulur, yaralarımız iyileşirdi.

Kurban bayramının ilkbahara doğru gelmesi bakkallardaki un fiyatlarının yüksek olması demekti.Ama bu kez de pinavunun bahar kesatlığının hışmına uğrar, her kapıyı çalamazdık.Çocuk da olsak kimlerin bize un vereceğini, kimlerin veremeyeceğini bilirdik elbet.Kapısına bir kap un için gelmiş çocuklara, ellerini ovuşturarak “yok” dedirtmenin bizim için çok acı olmasa da, o bir kap unun yokluğunu küçücük çocuklara söylemenin ne kadar acı bir şey olacağını bu yaştan bakınca daha iyi anlıyorum.Kapısına vardığımız bazı evlerin grubumuzun içindeki yakın akraba çocuklarına torpil geçmesi söz konusu olamazdı.Arife günleri un toplarken torpilli olmanın başka duygusal anahtarları vardı.Anasını veya babasını kaybetmiş bir çocuk torpil hizmetine uğrar, tabaklar telislere inip çıkarken onlara gözle kaş arasında bir iki tabak fazla atılırdı.Ben de bu torpillilerden biri sayılırdım.Sırtımdaki telise fazladan boşaltılan o bir tabak unlar mahcubiyetimi artırır, arkadaşlarımın gözüne bakarak anlayış arardım.Elbet ki onlar da biliyorlardı bu durumu. Araya söz atıp şakalaşmalarla işi bağlayıp yola devam ıslığını çalarlardı böyle anlarda.

Benim içimde dönen duyguları nerden anlayacaklardı ki? Önüm bayram, sırtım un telisi. Bu da harçlık demek. Sevdiğin şeyleri alıp mutlu olmak demek.Ama sırtımdaki telise fazladan koyulan o torpil tabaklarının doluncası sadece un olmaz, çocuk başıma üstesinden gelmem gerekli bir sahipsizlik acısına da dönüşürdü çoğu zaman.Bunun adı anasızlıktı, biliyordum. Ama yanıma yaklaşan her kadının bir ağıt havasında mızlanması benim o anki hâlime miydi, yoksa annemin genç gidişine mi? O yaşta , bu davranışı çözecek dermanım yoktu. Arifenin sevinci, bayramın karasına dönüşür ve elektriklerin daha gelmediği zifiri köy karanlığının sessizliğine yalancı tabancamla çığlık çığlığa bir ateş edemezdim.

Sobanın kıyısında iyice kuruttuğum tapaları önce bir beze, sonra naylona sararak geceyi beklerdim.O ana kadar kurtların götürdüğü ne kadar köpeğimiz varsa, hepsini tek tek gözümün önünde hizalanan hatıralardan geçirirdim. Gözlerimin önüne en fazla dikilen, en son çalınan köpeğimdi. Onun bahçede, dereye yakın bir yerde kurtlarla cenk ettiği noktaya korka korka gider, geriye dönüş için bir tapa eylememden dolayı bütün tapaları doyasıya bir boşaltamazdım kurtların hayalinin üstüne.Arife günü toplanan unlarla elbetteki sadece yalancı tabancalarımıza tapa almazdık.Kaz Gölü’nün berber aynaları gibi masvavi buzlarının üstünde çevirmek için fırfınik de alırdık.Aklı biraz ermiş arkadaşlarımızdan kimileri sırtı güllü, yuvarlak cep aynaları ile küçük mor taraklar da alırlardı. Bu arada boğazına hakim olamayıp naylon poşet içinde tatlı tatlı gülümseyen pahalı paket incirlerden alanlarda olurdu. O güzelim paket incirler, üzümler, leblebiler birer düş gibiydi. Ama tatları geçiciydi, bir anlıktı.Bir de tek başına yemenin ayıbı vardı.Kardeşlerine pay etsen, kime ne düşecek? Yalnız başına yesen vicdan azabı…En iyisi tapa ve fırfınikti.

Ömrümün bu senesine ait yazında geriye dönüp, yaşadıklarımı sevmeye çalıştım.Böyle bir de şiir yazdım.Ama bir şeyi çözemiyorum hâlâ.Sevmeye çalıştığım o geçmişte yoksulluk muydu güzel olan, yoksa yoksulluğun dayattığı çocuksu paylaşım mı? O gün elimi dahi uzatamadığım, bana düş gibi duran şeylerin, bugün ne kadar ucuz ve önemsiz gelişi mi? Yoksa bu ikisinin arasındaki kıyaslama mı? Bu kıyaslamanın yüreğimi burkan yok oğlu yok geçmişliği mi? Yolum hüzne varacak.Biliyorum, bugün bayram.Gözlerime erkekçe bir dayanıklılık sürüp, ayrılayım en iyisi huzurlarınızdan.

Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #10  
Alt 05-01-2010, 02:24
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Matarama Bir Muğla Türküsü Koyun

Matarama Bir Muğla Türküsü Koyun


Çok değil günümüzden on iki yıl önce Muğla’nın Fethiye ilçesi ile,Antalya’nın Kaş ilçeleri arasında kalan bir bölgede hayat normal bir şekilde devam ederken,Toros Dağları’nın Fethiye sınırlarında başlangıç noktasını oluşturan Ak Dağlar’dan çıkan Eşen Çayı’nın gözesinde bir köylü keçilerini kaybeder.

Eşen Çayı’nın, Ak Dağlar’dan doğan bu başlangıç noktası derin bir vadinin içindedir.Su, soğuk ve yüksek debilidir.Dağların içine doğru uzanan bir vadi gözükmektedir ama vadinin gözüktüğü kadarı dağdan çıkan suyun yatağı gibi durmaktadır.Yani vadiden ileriye doğru yürümek,Eşen Çayı’nın içine girip,ortasından yürümekle eş anlamlıdır.Bin dokuz yüz seksen sekiz yılına kadar aklını peynir ekmekle yememiş hiç kimse, çayın gözüne gözüne yürüyüp ötesini merak etmemiş.İnsan durup dururken neden tatlı canını tehlikeye atsın ki?
Deli deli akan ve üstelik dağda yuttuğu kar köpüklerini ağzında balon gibi şişirerek yürüyen bu deli suyun ortasında dikine dikine yürümek en az bu suyun akışı kadar deliliktir.

Vadinin çok dik ve sert yamaçlarını aşıp,akarsuyun ötesine giden keçileri getirmek için tehlikeyi göze alıp akarsuyun başlangıcına kadar yürümeye karar veren çoban,bu yürüyüşün yaklaşık bin metresini bitirir bitirmez büyük bir sürprizle karşılaşmış.Akarsu sola bükülüp dağın içine sokuluyor,ucu bucağı olmayan derin ve dar bir vadi- ki buna kanyon deniliyor –sonsuzluğa uzanıp,gidiyor.
Çoban keçileri bulup getiriyor ama o ana kadar varlığını devlet de dahil hiç kimsenin bilmediği bu kanyonun varlığını yetkililere haber veriyor.Tecrübeli ekiplerle yapılan yürüyüş sonucu kanyonun sonu bulunuyor.Kanyon on sekiz kilometredir.Muğla’nın Fethiye ilçesi ile Antalya’nın Kaş ilçesini bir birine bağlayan gizli bir tünel gibidir.Bir çok hastalığa iyi gelen kanyonlar dünyada da nadir sayıda bulunmaktadır.Çok geçmeden yöre turistlerin dikkatini çeker ve bu gün adı Saklıkent olan dünyanın harikalarından biri daha keşfedilmiş olur.

Saklıkent’i gezince,yerlisi,yabancısı binlerce insanı oraya çeken gücün sadece kanyon ve kanyonun içinden soğukça akan dere olmadığını anladım.Tarihi çok yeni olan bir şehir kurulmuş oraya.Hareket halindeki insanın ihtiyaç duyacağı en ince ayrıntılar atlanmadan oluşturulmuş bir mekan.Alış veriş merkezleri,dere boyunca kurulmuş lokantalar,dinlenme yerleri doğal güzelliği tamamlayan vazgeçilmez faktörler.
Üstüne bir de Likya uygarlığının gizemini koyarsanız güzelliğine doyamayacağınız tablo tamamlanmış olur.

Likya,ışık ülkesi anlamına geliyor.Muğla’nın Dalaman ilçesindeki, Dalaman Çayı’ndan başlayarak Antalya’ya kadar uzanan bu uygarlık, Milattan Önce beş yüz yılında kurulmuş.Dünyanın sayılı güzellikteki doğasına ve verimli topraklarına sahip olan bölgesi,denizden gelen talan akınlarına karşı hep uyanık olmak ve güçbirliği yapmak zorunda kalmış.

Lilkya Uygarlığı,başkent Ksantos olmak üzere Tlos,Myra ve Patara uygarlıklarından oluşmuştur.İç işlerinde bağımsız,dış işlerinde birlik gözeten konfederatif yönetim şekilleriyle tarihi döneminin ilk ve tek örgütlenme yapısına sahiptirler. Toprağının verimliliği,Ege ve Marmara bölgelerinin en sulak yeri oluşu,doğal güzelliğinin muhteşemliği bu uygarlığa her zaman ağzı sulanan birilerinin olduğunu akla getiriyor.

Nihayetinde Persler,Anadolu’nun doğusundan gelerek Likya Uygarlığı’nı talan etmişlerdir.Uygarlığın başkenti Ksantos’u gezerken çok dokunaklı bir bilgiyle karşılaştım.
Persler Ksantos’u işgale gelince,Ksantoslular bakıyorlar ki Pers ordusu çok kalabalık,kendileri bir avuç.Hemen kentin agorasında toplantı yapıyorlar.Teslim olmayı hiç kimse kabul etmeyince,savaşamayacak durumda olan kadın ve çocukların öldürülmesine karar veriliyor.
Kadın ve çocuklar öldürüldükten sonra kentin erkekleri ve genç kadınları son bir intihar saldırısı yapınca,Persler tarafından tamamen yok ediliyorlar.Gerçekten de onurlu bir hikaye.Bugün dünya üzerinde Ksantos halkının binlerce yıl önce gösterdiği onurlu davranışın çeyreğini bile göstermeyenler var.Irak ordusunun Körfez savaşında nasıl satın alındığını hepimiz hatırlarız.

Fethiye,doğasının güzelliğinden olacak “ keşke hep burada yaşasam “ dediğim bir kent oldu.Dağlarla ormanın,ormanla denizin bu kadar iç içe geçtiği,kuraklığına ve sularının sıcaklığına alıştığımız Ege’de, akarsularının hala dolu dolu ve kar soğuğunu andıran köpüklerle aktığı saklı bir cennet Fethiye.Likya’nın başkenti Ksantos’un antik tiyatrosunda grup arkadaşlarıma şiir okurken, Eşen Çayı boyunca bembeyaz seralar uzanıp gidiyordu.Önce tuz çıkarılıyor sandım.Aklıma Kağızman düştü.Sonra sera olduğunu öğrendim.Ben aslında Kağızman’ı arıyordum.Dağları ormanlardan sökülemeyen yeşil Kağızman’ı.Fethiye’de yaşayan teyzemin oğlu Engin Yılmaz ,biz orada olduğumuz sürece sık sık ziyaretimize geldi.Benim aradığım, dağları ormanlık Kağızman’ın,Antalya’nın Korkuteli ilçesi olduğunu söyledi.Korkuteli’ne bu yıl gidemedim.Ama mutlaka göreceğim.Gerçekten Engin’in dediği gibiyse,kızım liseyi bitirdiğinde oradayım.Kağızman ne olacak diye sormayın,sevdiğim her yerde Kağızman’ın güzelliğinden aldığım göz hakkı var ya galiba bu da yetebilir.

Bilirsiniz İzmir’de benim için gurbet,Fethiye’de.Ama bu kez Fethiye’den ayrılırken,memleketimden ayrılır gibi bir his vardı içimde.Otobüs hareket edince dönüp dönüp ardıma baktım.El sallayan kimsem yoktu.Ama toprağında ölmeyi cesaretlendiren mükemmel bir güzellik vardı.Bazen geride bırakılınca, kollarını denizin sonsuzluğuna açmış bir kentin hoş görüsü de annesi ve babası kadar hüzünlendiriyor insanı.

Ardımda bıraktığım yeri memleketim gibi sevince,hüzünlerime şu dizelerle cevap verdim:

Dönüşüm gurbet,
Ne olur matarama bir Muğla türküsü koyun…


Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  phpThumb_generated_thumbnailjpg.jpg
Görüntüleme: 271
Büyüklüğü:  16,3 KB (Kilobyte)  
Angeh
Dosya tipi: bmp S.kent Kanyonu.bmp (13,3 KB (Kilobyte), 289x kez indirilmiştir)
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (07-01-2010 Saat 21:25 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 11:49


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum