Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > İMZALAR > Deneme

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #11  
Alt 19-09-2014, 12:52
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart

HÜSEYİN SU'NUN HECE DERGİSİ'NDEN AYRILMASI YARARLI OLDU...

Hiç üzülmedim desem yeridir... Bana göre bir derginin editörü nasılsa kendisi de öyle oluyor. Hece belki daha iyi ve çağdaş bir kimlik kazanabilir böylelikle. Hüseyin Su ayrılmasını kendisi de "önemsiz" bulmuş olacak ki edebiyat tarihi falan için ayrıntılı bir nedenler açıklaması yapmaya gerek görmemiş. Oysa şu nedenlerle ayrıldım denebilirdi. Ne var bunda... Müslümanları merakta bıraktı... Renksiz, tevazu sahibi, örnek aldığı Mehmet Akif'ten, Necip Fazıl'a, Sezai Karakoç'tan, Nuri Pakdil'e bir şeyler yapmak isteyen ama bunu "renkleri soluk" ve "sessiz-gösterişsiz" belki de "ezik ve köylü" kökenli yapısı olduğundan yapmayan bir edebiyatçıydı Hüseyin Su(İbrahim Çelik). Taşralı edebiyatçıların İstanbul görseler de bir sınırı oluyor kanımca.Son zamanların İsmet Özeli gibi de olamadı İbrahim Çelik... Çağa uygun değildi en önce. Görüntüsü de sesi de yeterli olamadığından pes etti açıkçası... İslamcı edebiyat açısından İyi niyetliydi ama başarısı yoktu. Öykü yazarlığı ayrı konu. O bile tartışılmalı kanımca. Eski bir kütüphaneci olarak hep tuğla gibi kitap-dergilerle sanki yitip gidecekmiş gibi bilinen şeyleri derledi, yineledi, arşivledi durdu... Ne için ve kime? Orta öğretim öğrencilerine mi? Harcanan paranın karşılığı alınabildi mi acaba? Sanki asıl ve mukaddes görevi "derleme "yapmaktı Hüseyin Su'nun. Hatır için kitaplar çıkartmaktı müslüman akademisyenlere, ünsüz kimi "yazar"lara... Söz konusu "derleme"er tartışılmadı yeterinde edebiyat mahfillerinde çoğul olarak. Fikir, sunum ve yöntem düzeyinde yeni olan, farklı olan hemen hiçbir şey gerçekleştiremedi Hüseyin Su. Söyleyin aklınıza gelen bir şey var mı yeni ve özgün? Farklı düşünen söylesin. Müslüman dayanışması ile duygusal, gözü yaşlı, vefakar yazılar yazıp durmaya gerek yok Hüseyin Su'nun arkasından şimdi. Nesnel eleştiri yapılmalı ve varsa eteklerdeki taşlar dökülmeli. Bundan edebiyat kazanır sağcısıyla, solcusuyla... Hoşgörüyle solculara da açtı Hece'nin sayfalarını... Bu iyiydi ama ne işe yaradı? Sağcı edebiyatçılar nedense derununda hep solcu olmak ister! Bir de kendisinin sağcı olduğunu tutucu çevrelere kanıtlamak için Hece'yi kullanan, pardon Hece'de yazı yazan genç akademisyenlere sayfaları açıldı derginin. Aslında kimseye yaranamadı Hece bu çizgisiyle belki... Hüseyin Su "devrimciyiz" dedi ama bir şeyi deviremedi çünkü çağdaş, siyasi, etkin ve radikal İslamcı bir görüşü, bir yorumu bile yoktu. Eklektikti görüşleri... Şimdilerde hiçbir İslamcının da görüşlerinin olmadığı gibi. Artık ölüm ve katliamlarla gündeme getiriliyor İslam. Zaten son zamanlarda İslam adına ne yapılıyorsa İslam ile alakası yok. Yapanlar aslında bir uygarlık ve kültür hareketi de olan İslamı batı öyle istediği için "terörist", "katil sürüsü", "çapulcu" etiketleriyle karalamaya devam ediyorlar. Çünkü, İslamın çağdaş, topluma sevimli gelebilecek bir ideolojisi, kültür üretimi olamıyor. Doğru dürüst şairi yok, yazarı yok! Bir sürü oportünist İslamcı görüş var ve çoğu da emperyalizm tarafından kullanılıyor. Hüseyin Su'un "edebiyatçılığı" da bu ortamda serpilemedi, cılız kaldı ve geçip gitti... İzi bile kalmayacak korkarım. Belki öykülerinin bir şansı olabilir.

Abdullah Şevki
17 Eylül 2014/Ankara.


Alıntı ile Cevapla
  #12  
Alt 25-09-2014, 15:14
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart

“DEMEK YAZAR OLMAK İSTİYORSUN” KİTABI ÜZERİNE


Aylak Adam Yayınları, bu ay(Eylül-2014), İtalyan yazar Giuseppe Culicchia’nın, çevirisini Nazlı Birgen’in yaptığı “Demek Yazar Olmak İstiyorsun” adlı kitabını yayımladı. Yazar olmak isteyenlerin sayısı arttıkça bu tip kitapların sayısı da artıyor… Neden yazar olunmak istendiği sorusunu her zaman doğru biçimde yanıtlamak olanaklı değil kanımca. Ama “ünlenmek için” diye basitçe yanıtlanabilir bu soru ve bu yanıt da yanlış olmaz çoğu yazarlık heveslisi bakış açısından. Culiccia esprili ve alaysı bir biçemle yazmış yazarlık serüvenine değin deneyimlerini ve bildiklerini. Okuru hiç sıkmadan anlatıyor. İtalya’da “okurdan çok yazarın olduğunu” söylüyor. Yeri gelmişken, toplumumuzda her türden çok fazla kitap okuru olmamakla birlikte şiir okurundan çok şiir yazarı olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla örneğin.

Culiccia’nın kitabında anlattıkları gelişmiş kapitalist kültür ve yayıncılık sanayii olan bir topluma, yani İtalya’ya özgü olmakla birlikte tüm toplumların yazar adaylarına, yazarlarına yararlı olacak bilgileri, genellemeleri de içeriyor. Zaten bu tür kitaplarda evrensel olarak geçerli, daha doğrusu hemen her yazı ve yazarlık kitabında üç aşağı beş yukarı aynı bilgiler farklı anlatımlarla yer alıyor. O nedenle kaliteli olanlardan birini bile okusanız yeterli olabilir.

Bir de nedense bu türden yazarlara öğüt veren kitapların izleyicisi, aslında yazar olmak da isteyen okurda yanılsamalar meydana gelebiliyor: Her yazarlık öğütleri içeren kitapta farklı ve mucizevi bir öneriye rastlanılacakmış sanılıyor. Böyle bir şey olmuyor elbet… Her neyse, Culicchia’nın kitaptaki öneri ve açıklamalarına geçelim. Ama sakın aşağıdaki özet alıntıları okuyup kitabı almaktan vazgeçmeyin lütfen.
Culicchia; “edebiyat dünyasında geçerli olan tek kuralın; hiçbir kuralın geçerli olmayışı” olduğunu savlıyor.

Ona göre bir yazarın başına gelebilecek en tehlikeli şey, kendi kendine “ne kadar iyi yazıyorum be!” demeye başlamasıdır.

Ayrıca, bir yazar asla ve asla kendisine yöneltilen en acımasız eleştirilere bile yanıt vermemelidir. (Bizde olanla ne kadar farklı değil mi?) Sizi ne kadar yaralamış olursa olsun “yahu ben bu adama/kadına ne yaptım?” diyerek eleştirilere yanıt verirseniz bu sizin için gereksiz enerji kaybı anlamına gelecek, değişen bir şey de olmayacaktır. Hakarete varmış olsa bile, gerekçeleri iyi belirtilmiş eleştiri yazılarının hepsi yazar tarafından meşru kabul edilmelidir. Eleştirileri yanıtlamak için boş yere uğraşmak yerine enerjinizi yeni yazılarınız için kullanabilirsiniz.

Yayımlanan tüm kitaplar ilgi çekmez. Sizin kitabınızın da yeni yayımlanan bir kitap olarak ilgi çekmemesi olasıdır. Bir kitabın ilgi çekmesi, kitabın kendine, adına, kapağına, yayın kuruluşuna, medyaya göre değişir. Gazete kitap ekleri de kitabınıza ilgi gösterip içeriğini dikkate almayabilirler. Tüm bunlara yerli yersiz tepki göstermeniz de pek bir şeyi değiştirmez.

Kitabınızın kapak tasarımını beğenmeyip yayınevine şikayette bulunursanız, yayıneviniz size “kitabınızın kapağından grafikerlerin sorumlu olduğunu” söyleyerek konuyu kapatacak ve böylelikle şikayetiniz bir sonuca ulaşamamış olacaktır..

Normal bir kitabın satışı açısından “raf ömrü” üç aydır. “Long Seller”(uzun satar) kitaplar(klasikler) bundan ayrıdır. Kitabevleri “metrekare başına kâr” etme ölçütüne göre çalışırlar. Toplumda okuma düzeyi düşerken yeni çıkan kitaplar için daha fazla reklam ve “gürültü patırtı” yapılması, yazarın kitabının tanıtımı için her şeyi göze alması gerektiği açıktır. Ayrıca, kitapların artık süpermarketlerde ve internette de pazarlandığı gerçeği karşısında kitapçıların ömrünün giderek kısalmakta olduğu da bilinmelidir.

Yazar kitabının taslak metinlerini baskıya girmeden muhakkak okumalı, yayıncının söyledikleri ile hemen ikna olmadan ve üşenmeden muhakkak gerekli düzeltmeleri yapmalıdır. Çünkü, dizgi yanlışlarının yazara vereceği acı çok fazladır.

İlk kitabınızın yayımlanması sürecinde mutlu, heyecanlı ve safsınızdır. Yayınevinin önünüze koyduğu sözleşme metnini iyice okuyun ve anlamadığınız yerleri sorun. Çünkü o metnin altına atacağınız imza asla silinmeyecektir. Herhangi bir yayınevinin sizden para talep ettiği bir sözleşmeyi ise asla imzalamayın.

Yayınevleri, yazara ödenecek telif hakkı yüzdesini, kitabın “etiket fiyatı” üzerinden değil, kitabın kitabevine “satış fiyatı” üzerinden hesaplayarak yazara telif hakkı ödemesi yaparlar. Ayrıca, yayınevleri kitap evlerine kitapları 6/7, 12/13 kuralına göre her altı kitapta bir kitabı veya her on iki kitapta on üçüncüsünü bedava olarak verirler. Yazarın bu oranlardan bir bilgisi yoktur genellikle.

Kitap yayın sözleşmeleri standart olarak yirmi yıl sonra sonlanacak biçimde düzenlenir(Bu ülkelere göre farklı olabilir.).Kitap filme ve diziye çekilirse yayıncı % 50 alır.

Para karşılığı kitap basan yayınevleri ulusal çapta adı duyulmuş herhangi bir dağıtıcı ile anlaşmalı olmadıklarından kitabınız basılsa bile büyük bir olasılıkla, sizin gözünüzü boyamak için, çevredeki bir iki küçük kitapçıya verilmenin dışında dağıtılamayacak, büyük kitap evlerinin raflarında satışa sunulamayacaktır. Kitabınız hasbel kader büyük kitapevlerine girse bile okurun görebileceği raflara konulmayacaktır. Çünkü kitabevleri hangi kitabın ya da yazarın satıp satmayacağını bilirler. Ünlü olmayan yazarların reklamı olmayan kitapları basıldıktan bir yıl sonra kağıt öğütücüsünü boylayacaktır genellikle. Bundan ancak dağıtılamamış kitap kolilerini kendiniz satın alarak kurtulabilirsiniz ama bunu yaparsanız kitabınızı yayımlayan sizden ikinci kez kâr elde edecektir. Malûm düşenin dostu olmaz!

Yeni kitabınızı tanıtma ve imza günlerine ilginç kişiler gelecektir. Bu kişiler kitapçıda çalışanların yakın akrabaları, eş dostu da olabilirler, suni kalabalık ve yazarda ilgi yanılsaması yaratmak amacıyla. Siz konuştuktan sonra sorusu olanlara mikrofon uzatılır. Mutlaka hafif provokatif sorular sormak üzere gelenler olacaktır. Bunlar sözlerine “kitabınızı okumadıklarını” itiraf ederek başlarlar. Bu kişiler on ya da on beş dakika konuşurken siz sürekli oradan nasıl kaçacağınızın planlarını yaparsınız. Sizi anlıyormuş gibi görünenlere karşı da çok dikkatli olmalısınız. Soru içermeyen soru monoloğu sona erdiğinde ikinci söz isteyen “kitabınızı okudum ama beğenmedim” diye söze başlayan izleyiciler bunlardır. Herhangi bir sorusu olmadığı halde sırf kendi bilgi birikimini sergilemek için uluorta konuşanlar da imza gününe gelecektir. Bunlar arasında akıl hastaları da bulunacaktır. Kitap tanıtım günlerinde aynı kitap için farklı farklı yerlerdeki toplantılarda sorulan haklı ve mantıklı soruların çoğu da birbirinin aynıdır. Bu nedenle soruların aynılığı karşısında kanıksamış görünmek yerine bu soruları ilk kez duymuş ve heyecanlanmış biçimde davranmanız sempati yaratmak bakımından yararınıza olacaktır.

Yazdıklarınız üzerinden etiketleneceksiniz. “Genç yazar” etiketi baş belasıdır. Genç yazarlıktan yaşlı yazarlığa geçtiğinizde ise artık “Büyük usta” olduğunuzdan sizi dinleyenlerin sözünü kesecek sert bir ifade ile kimseyi konuşturmadan görüşlerinizi söyleyeceksiniz. Culicchia bu son aşamayı yazarlıkta “Hergele herif” aşaması olarak nitelendiriyor.

Yayımlanmadığınız sürece masumiyet içinde yazmanızı sürdürebilirsiniz. Yayımlandığınız anda bu masumiyetinizi kaybetmeniz kaçınılmazdır. Ve son olarak, tavsiyelere kulak asmayın. Yayımlanma anına kadar yazdıklarınızı kimseye göstermeyin, asla tartışma konusu yapmayın.




Abdullah Şevki
Eylül-2014, Ankara.
Alıntı ile Cevapla
  #13  
Alt 01-10-2014, 10:17
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart




CEMAL SÜREYA PARKI’NIN GİRİŞİNDE DÜŞÜNDÜKLERİM…


Doğru söyle
Beni mi seviyorsun Atatürk’ü mü?


Cemal Süreya
Sevda Sözleri/s.296.

Ankara’da Dikmen Caddesi üzerinde Meclis duvarına yakın bir yerde orta büyüklükte bir alanı kaplayan “Cemal Süreya Parkı” var. Kızılay’a yürürken sık sık bu parkın önünden geçerim. Geçerken de girişin bulunduğu yerde duraklayıp, kapının her iki yanında ileriye doğru daralan ışıklandırılmış beton sütunlar üzerindeki Cemal Süreya şiirlerini okuyup kimi dizelerin üzerinde düşünürüm. Artık rutin bir şey oldu bu benim için. Bir şiiri kitapta okumakla böyle sütunlar üzerinden okumak gerçekten çok farklı. Ayrıca, nitelikli bir şiiri sürekli okursanız onun duyguları etkileyen lirik yapısı her okuyuşta biraz daha geri planda kalırken, düşünceleri devindiren içeriği ön plana çıkıyor. Böylelikle şiir kendini her yönüyle, derinlemesine ele veriyor. İyi şiirlerde oluyor böyle bir şey özellikle: Günün diğer zamanlarında da düşünmeyi sürdürüyorsunuz okuduğunuz şiiri. Film etkisi gibi bir olgu. Belki daha da uzun süren… Bu arada şairi de çözümlemeye yöneliyorsunuz. Kişi yazdığı değildir derler ama bunu her zaman dikkate alamıyorsunuz. Yazarla yazdığını sanki bir “itirafmışçasına” çakıştırmak, anlamak, metinle yazarı arasında ruh çözümsel, simgesel bağlantılar kurmak toplumumuza özgü bir yaklaşım biçimiymiş gibi geliyor bana.

Cemal Süreya’nın sözünü ettiğim parkın girişindeki şiirlerinin bazılarında “arabesk” bir eda olduğunu düşünüyorum: Arabeske zemin hazırlayan “Ne kadar usta olduğum bilinir içlenmek sanatında/canımla besliyorum şu hüznün kuşlarını” dizeleri bağlamında; “Biliyorum sana giden yollar kapalı/sen de zaten hiç sevmedin beni”, “uzaktan seviyorum seni/ serserice değil adam gibi seviyorum seni”, “Kaç kez sana uzaktan baktım 545 vapurunda” ayrı ayrı ve şiirden kopuk yazıldıklarında iş değişiyor, tipik arabesk dizeler bunlar... Ayrıca, kadınlara da adam gibi yeterince değer vermediğini düşünüyorum Cemal Süreya’nın. Çünkü anlamsızca yüceltmiş onları kimi şiirlerinde. Hem sonra şiirlerindeki kadınlar erotizme de uygun değil bana göre. Onları olmadıkları gibi erotize eden şair… Cemal Süreya’nın arabesk duygularla aşık olmuş gibi kendini koşullandırdığı, asıl, şiir yazmak amacıyla aşklarından yararlandığı kanısındayım. Erkek arkadaşları her zaman önde gelmişti onun için. Daha çok onlarla vakit geçirmişti. Nâzım Hikmet’teki, Aragon’daki, kadını bir insan olarak yücelten gerçek aşk ve samimiyeti, içtenlik Cemal Süreya’da yok. Bir eksiklik seziliyor derinlemesine düşünürseniz… Bir kadın, kadın olarak sevilir, aşık olunur ve ön planda tutulur; lirik, ironili şiir yazmak için konu mankeni olarak kullanılmamalı kadın. Adam gibi sevmek yani… Böyle bir eksiklik sezgisi var Süreya’da okurken duyumsanan. Bana mı öyle geliyor bilemiyorum.

Cemal Süreya’nın, hep söylenen “düğmesini diken her kadınla evlendiği” genellemesine uygun biçimde, platonik aşklarını bir dönem kimi şiirlerinde arabesk ifade ve duygularla yansıttığı kanısındayım. Zaten “Gelecek sefer dünyaya kadın olarak gelirsem eşcinsel olurum” dizeleriyle sona eren, ironik ve ilginç bir şiiri de olan bir şairdi Cemal Süreya... Onun iyi bir şiire vesile olduktan sonra yitip giden platonik ve kısa süreli aşklarının kadınlarını kandırmadığı, güven vermediği ama lirik sevda şiirleri ortaya çıkarmaya yaradığı anlaşılıyor. Neden kadınları hep terk etmiş Cemal Süreya’yı günün birinde? Düşünmek gerekir. “Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka/keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” Dikkatimi çeken başka bir şey daha var: Neden “sizin hiç babanız öldü mü?” şiirinde “babanın ölümü” ile “hamam” imgesini bir arada kullanılmış olabilir? Şiirde “hamam” teması, İkinci Yeni’den bir Ece Ayhan şiirinde bir de Cemal Süreya’da var… “Hür Hamamlar Denizi” şiiri de örneğin…

Cemal Süreya bir başka şiirinde kendisi de belirtiyor sevdiği kadının aslında başka birini sevdiğini… Döneminin arabesk müziğine, Yeşilçam sinemasına koşut edebiyat duyarlığına uygun olduğu söylenebilir onun bu “arabesk” yaklaşımının. “Arabesk şiire düşman” diye bir yazıyı neden kaleme almadığı da ilginçtir. Çünkü arabesk de en az folklor kadar şiirimize zarar vermiştir. Düşmandır yani... Fransız gerçeküstücülerine(G. Apollinaire vb.) öykündüğü şiirlerinde yerel arabesk duygusallıklarını göremiyoruz onun. Aşk şiirlerindeki sözünü ettiğim “arabesk” duygusallık şiirlerinin gelecek zamanlarda okunmasını engelleyecekmiş gibi görünüyor. Çünkü “aşklar da [yeni zamanlara] göre bakım istiyor” bir şiirinde belirttiği gibi. Eskidi arabesk aşk anlayışı. Zamanımıza uygun değil artık. “Bakım” bile kurtaramaz onları, toplumumuzun köklü tutuculuğu bile. “Öğrenemedin gitti” dediğinden Süreya’nın…

Cemal Süreya Parkı’nın ortamına dönelim yine: Geçmişte Cemal Süreya’nın bu parktaki heykeli kötü bir konumda ve bakımsız durumdaydı. Bunun için Çankaya Belediyesi’ne bir yazı yazmıştım. Belki başka yazanlar da olmuştur... Neyse ki CHP’li Bülent Tanık’ın Çankaya Belediye Başkanı olduğu dönemde söz konusu Park yeniden düzenlendi. Cemal Süreya’nın heykeli ve kaidesi yenilenerek parkın giriş kapısının tam karşısına, doğru bir yere konuldu. Heykelin ön kısmında aşağıda “özgürlük geldiğinde/ o gün ölmek yasak” dizelerine bir plaket görünümünde, çerçeve içine alınarak yer verilmiş...

Park’ta yapılan restorasyonu beğendiğimi söyleyemem ama yine de ilgililere, emeği geçenlere edebiyat ve sanat adına teşekkür ederim. Parkın caddeye sınır olan kesimlerindeki havuzlar, spor yapma ve oturma yerleri, çocukların oyun yerlerinin iç içe ve sıkıcı bir konumda oldukları düşüncesindeyim. Ağaçlarına karşın, genel görünümüyle pek de kucaklayıcı olmadığını düşünüyorum bu parkın. Londra’daki parklar aklıma geliyor da… Rusya’dakiler… Bir adın yaşatılması amacı ile toplumsal yarar iyi dengelenmeli. Toplumsal yarar bariz biçimde öne çıkmamalı… Yani, demem o ki, bir şairin adının verildiği park, daha güzel, daha estetik ve ferah yapılabilirdi. Kentin ortasında nasıl böyle olabilirse?

Parkın girişinin hemen solundaki sütunda en başta yer verilmiş olan Cemal Süreya’nın biyografisinin anlatıldığı metninde bir harf eksik ve okurken ona takılıyorsunuz. Yakışmıyor. Tümce düşüklüğü olmuş. Düzeltilmeli bu metin! Kimsenin aklına gelmiyor bir yıldır. Yeri gelmişken Ankara/Dikmen’deki Ahmet Arif Parkı’nın da güzel bir görünüme, peyzaj düzenlemesine sahip olduğu söylenemez. Her neyse, sözünü ettiğim bu parkları kimlerin düzenlediğini bilemiyoruz ama şairlerin adına park yapılması, adlarının yaşatılması gerçekten hoş ve gönül okşayıcı, şaşırtıcı ve sanat yanlısı bir politika açıkçası. Aydınlarının değerini öldükten sonra anlayan ya da anlamış görünen, yaşarken onlara her türlü azabı çektiren, mahkemelerde, hapislerde süründüren, edebiyatın ve sanatın uzun süre bir numaralı güvenlik ve asayiş konusu yapıldığı düşünce düşmanı bir toplumda...

Eylül-2014, Ankara.
Abdullah Şevki
Alıntı ile Cevapla
  #14  
Alt 15-10-2014, 20:38
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart



GÜNÜMÜZDE NASIL BİR ŞİİR YAZILMALI?

Toplumun ekonomi politik gelişimi bağlamında kültürel üst yapısına uygun olarak yazılması gereken şiir nedir? Başka bir anlatımla toplumun- tarihsel maddeci temelde- gelişimine uygun şiir nasıl olmalıdır? Günümüzde toplumumuzdaki sağcı kesim genellikle çoğu dinsel içerikli klişelerle, imgelerle süslenmiş “âyet” benzeri “ümmetçi” dogmatic şiirler üretirken, solcu, lâik kesim de geçmişe özenmekten, geçmişte üretilen özellikle toplumcu gerçekçi, Garip ve İkinci Yeni şiirlerinin amalgam duyarlılığını, edasını ve imgelerini yinelemekten kurtulamamaktadır. Bu arada, internet ortamında, IŞİD barbarlığını kınayan şiirler yer aldığı gibi, onu öven ümmetçi şiirler de vardır. Özellikle sağcı ve dinci edebiyat dergilerinin IŞİD barbarlığını destekleyen şiirlere yer vermeleri kamu oyu önünde ortaya çıkartılmalı ve kınanmalıdır. Kısacası, dinci-sağci kesimde IŞİD yanlısı ve bu örgütün lehte propagandasını yapan bir IŞİD edebiyatının ortaya çıkması ve yaygınlaşmasına meydan vermemek gerekir. Sağcı şiirde, yakın geçmişte, solun toplumcu gerçekçi militan şiirlerinin yinelenmesine benzer bir devinim olarak siyasal ve militant bir şiire yönelme gözlenmektedir. Fayrap dergisi sayılarının içeriği buna örnek verilebilir. IŞİD terör olgusu sağcı-ümmetçi siyasal “şiire” maddi zemin hazırlar durumdadir.

Ülkemizdeki, yukarıda kalın çizgileriyle belirttiğim amalgam şiir birikimi, genç şairleri, bu arada editörleri yanlış yönlendiriyor ve böylelikle şiir adına bir türlü aşılamayan bir kısır döngü ortaya çıkıyor. Ayrıca, yeni ve farklı, buluş niteliğinde olmayan kısır döngüsel bir şiirin okunmayacağı, okuru kaçırttığı, piyasada satılamayacağı ve bir ticari değerinin bulunmadığı da artık anlaşılmalıdır. Marksçı düşünce bağlamında şiirimizi mitolojik haydut Prokrüstes’in yatağına yatırmak istemiyorum elbet. Aşk, bunalım şiirleri yazmayı sürdürebiliriz. Ancak, toplumu şiirden kaçırtmamak, mevcut kaçışı daha fazla kötü şiirler üreterek hızlandırmamak gerekir. Öncelikle edebiyat dergileri kendilerine gönderilen şiirleri seçmede titiz davranarak buna engel olabilirler. Ülkemizde şiirin gözden düşmesinin en önemli nedeni edebiyat dergilerinin şiir seçimi ile internette yayımlanan kötü şiirlerdir.

Şiirde yeniliğin toplumun ekonomi politik gelişim aşamasıyla çakıştığını düşünüyorum. Totaliter, örtük ya da açık faşizme, dogmatik dinciliğe dayanan kadim devlet aygıtı insan özgürlüğüne ve yaratıcılığına büyük bir engeldir. Toplumsal kötülüklerin asıl kaynağı baskıcı devlet aygıtı nedeniyle insanın özgür olamamasıdır. Toplumumuzda öteden beri insanımızı sınırlayan tüm totaliter, bağnaz dinci ve faşist “değerler” kötüdür ve ivedilikle ortadan kaldırılmalıdır. Şairler bu savaşımın tam ortasındadır ve sorumludur. Şiir, gerçek demokrasi, çoğullaşma ve sivil toplumun yanında olmalı; bu bağlamda gerçekten demokratik, sivil bir şiir yazılmalıdır.

Şiirin günümüzdeki politik işlevi, bu topraklarda, renklilik ve çoğulluğun yeniden ve çağdaş biçimde kökleşmesini kendi boyutları içinde desteklemektir. Bu bağlamda, yazınsal estetiğe uygun siyasal tavrı olabilmelidir şiirin. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, metafizik, mistik, gizemli kodlar üreten bireysel, gerici bir şiir ve şairin karşısındayız uzunca bir süredir. Bir de, İkinci Yeni’nin tavanarasını karıştırıp bulduklarını şiirine taşıyan şairlerle... Bu alanda değişen bir şey olmadı henüz. Sığ ve kısır döngüsel bir şiir yazılıyor. Öte yandan demokratik çoğulluk, renklilik olarak etnik şiirin, özellikle Kürt şiirinin iletisine kulak verenler de çok az. Şiir, küresel dünyada milliyetçi / ulusçu bir kanavada kalmayı kendine uygun göremez. Başkaldırandır, ilericidir, evrenseldir şiir çünkü... Etnik şiirlerin çeviriler yardımıyla da olsa toplumumuzda anlaşılması, okunması yeni ve özgün şiirlerin üretimine ortam hazırlayacaktır. Salt Türkçe diline kapanmış, tek boyutlu şiirler okumayı, yazmayı, yayımlamayı kıyasıya eleştirmeliyiz.

Şiir, demokratik çoğulluğu yeniden üretebilmeli; ona katkı yapabilmelidir. Bu biçimde sağlıklı gelişebilir, geliştirebilir ancak... Ermeni, Yahudi, Laz, Çerkes, Süryani şairler de, çağdaş, demokrat, çoğulcu, sivil bir Türkiye’de eskiden olduğu gibi neden şiirler üretemesinler, onların şiirlerini de neden okumayalım? Şiir, bu toplumda, özgürlüklerimizi ve özgürce gelişmemizi sınırlayan, totaliter, demokratik hoşgörüden yoksun, bağnaz ve gerici dinci değerlerin hakimiyet kurmasına karşı kendi çerçevesinde mücadele etmeli; sivil ve gerçek kurumsal demokrasinin değerlerinin kurulmasına katkı sağlamalıdır. Çünkü şiirin elinde dil gibi çok güçlü bir araç vardır. Ölümün, dinci bağnazlıkların, kadına yönelik şiddetin giderek iyice ivme kazanmakta olduğu, siyasi açıdan cesaretlendirildiği bir toplumsal ortamda yazılacak şiirin nasıl olması gerektiği sorusunun yanıtı bana göre ana hatlarıyla bu kapsamda ortaya konabilir. Bu doğrultuda şiirimize değin başka özgün düşüncelerin geliştirilmesi de ilginç poetik-kuramsal katkılar sağlayabilecektir.


Ekim-2014, Ankara.
Abdullah Şevki




Alıntı ile Cevapla
  #15  
Alt 24-10-2014, 15:26
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart



Küçük İskender ırkçılığa tepki göstermeyi düşünüyor mu?


Yazımın başlığında belirttiğim asıl konuya geçmeden önce ırkçılık konusu olay ve dava hakkında özet bilgi vermek istiyorum: 15 Nisan 2012 tarihinde Spor Toto Süper Final Şampiyonluk grubu maçı oynandığı esnada Belözoğlu ile Zokora arasında sözlü tartışma yaşanmıştır. Maç bitiminde Zokora, tartışma sırasında Emre’nin kendisine “ırkçı” söylem anlamına gelen sözler sarf ettiğini iddia etmiştir. İddianamede Emre Belözoğlu’nun ‘ırkçı söylemde bulunduğu gerekçesiyle’ Sporda şiddet ve düzensizliğin önlenmesine dair kanunu” nun 14/2. maddesi kapsamında 6 aydan 2 yıla kadar hapsi istenilmiştir. Söz konusu yasa maddesi hükmü: “Spor alanlarında veya çevresinde toplum kesimlerini din, dil, ırk, etnik köken, cinsiyet veya mezhep farkı gözeterek hakaret oluşturan söz ve davranışlarda bulunan kişi, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”demektedir. Geçenlerde açıklanan, Fenerbahçeli futbolcu Emre Belözoğlu’nun 2 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldığı bu davanın Anadolu 17. Sulh Ceza Mahkemesi’nce hazırlanan 7 sayfalık gerekçeli kararında, bilirkişi raporlarına, iddianameye, sanık Emre Belözoğlu ve müşteki Didier Zokora’nın ifadelerine de yer verilmiştir. Zokora’nın her aşamada Belözoğlu tarafından kendisine “n...o” denildiğini ifade ettiği gerekçeli kararda, “Bilirkişi raporlarının birinde sanığın “f...g.n...o.” dediği belirtilmiş, 2. raporda ise ‘N’ ile başlayıp ‘O’ ile biten söyleniş süresi dikkate alındığında iki heceli ve maç sırasında sanık ile müşteki arasında gelişen olayın boyutu da dikkate alındığında söylenebilecek başka hakaret içeren İngilizce bir sözcük sözlüklerde bulunmamaktadır” denilmiştir. Fenerbahçeli Emre Belözoğlu’nun olaydan sonra bir televizyon programına telefonla katılıp, “O da bana kötü sözler söyledi. Benim de ağzımdan çok kötü sözler çıkmış olabilir. Söylemiş olduğu kelimeyi de sarf etmiş olabilirim. Bunu da kabul ediyorum. Aptalca bir kelimeydi....” şeklinde konuştuğu ifade edilen kararda, “Sanığın maçın hemen bitiminde olayın sıcağı sıcağına televizyondaki yayına katılarak söylediği sözler kaçamaklı ikrar mahiyetindedir. İddia ettiği gibi söylememiş olsa maç akabinde canlı yayında ‘Ben n...o demedim’ diyerek açıkça belirtmesi gerekirdi. İddia, müştekinin istikrarlı beyanları bilirkişi rapor içerikleri ve sanığın kaçamaklı ikrarı ile sanığın müştekiye ‘f...g. n...o.’ dediği kabul olunmuştur” cümlelerine yer verilmiştir.

UEFA ve dünyadaki diğer futbol federasyonlarının ‘ırkçılık’ ile ilgili uygulamalarından da örnekler veren mahkeme hakimi gerekçeli kararında, “Zenci bir oyuncunun taç atışı sırasında saha kenarına geldiğinde oyuncuya muz atılması, maymun taklidi yapılması ırkçılık olarak kabul edilerek ağır cezalar verilmiştir. Örneğin UEFA Tahkim Kurulu 2004 yılında Lazio-Partizan maçında Lazio taraftarının Partizan’ın siyahi oyuncusu Boya aleyhine top bu oyuncuya geldiğinde sürekli olarak ‘Hu Hu Hu Hu’ şeklinde tezahurat yapmalarını ırkçılık olarak kabul etmiş ve Lazio takımına bir maç seyircisiz oynama cezası vermiştir. 2009 yılında da Belçika’nın Anderlecht takımı oyuncusu Jelle Van Damme’nin Standard Liege’nin zenci oyuncusu Oguchi Onyewu’ya ‘pis maymun’ demesi ırkçılık kabul edilip bir sezon ihraç kararı verilmiştir” demiştir. İngilizce konuşulan ülkelerde günlük dilde “n...o.” kelimesinin aşağılama anlamında ‘zenci’ kelimesi karşılığında kullanıldığı ifade edilen gerekçeli kararda, “İngiliz takımı Liverpool’un oyuncusu Luis Suarez’e yine İngiliz takımı M.United oyuncusu Patrice Evra’ya zenci anlamına gelen ‘negrito’ kelimesini söylediği ve bu şekilde ırkçılık yaptığı için İngiliz Futbol Federasyonunca ceza verilmiştir. Bu uygulamadan da ‘n...o.’ lafının aşağılayıcı anlamda zenci anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır” sonucuna varılmıştır. “Belözoğlu’nun Zokora’ya teninin rengini hedef alarak teninin renginden dolayı aşağılamak ve rencide etmek amacı ile bu lafı söylediği kabul olunmuştur” ifadelerinin yer aldığı gerekçeli kararda, Emre Belözoğlu’nun, “Spor alanında din, dil, ırk, etnik köken, cinsiyet veya mezhep farkı gözetilerek hakaret suçunu” işlediği gerekçesiyle 2 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldığı belirtilmiştir. Belözoğlu’nun 2 ay 15 günlük hapis cezası daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmadığı ve yeniden suç işlemeyeceğine mahkemece kanaat getirildiği gerekçesiyle ertelenmiştir.

Şair Küçük İskender 2000 yılında o dönemde Galatasaray’da futbol oynayan Emre Belözoğlu için aşağıdaki “akrostiş” şiiri yazmıştır:

EMRE
Eski bir saat durmuş aşkın en olmadık yerinde
Mütemadiyen uzatmaları oynayan bir karanlık belki de
Rüya değil! heves hiç değil! yalnızca hayattan ölüme bir pas!
Emsali olmayan bir kaza gibi geçecek ellerinden ellerime veda!
Burada lafı uzatmak, dokuz kusurlu hareketten bir tanesi;
Ecel gibi, bir resme dokunmak gibi, kana kimlik sormak gibi!
Lüzumsuz bir röveşatayla ayı ağlara göndermek sanki
Ölümüne, diyorum, bazı adamlar kimi zaman jilet yutarlar
Zehre bulanır korkunun orta sahası
O sancıdır kalbin taca çıkması; Yaşanılanlar:
Gole giderken düşürülen futbolcunun sedyeyle oyundan alınması
Lalelere kırmızı kart, dağlara sarı
Usul usul yaklaşan bir sevdada, yüzde yüzlük bir penaltı hatırası!

Küçük İskender’in bu şiiri gazetelerde yayımlandığı gibi, şairin Parantez Yayınları tarafından yayımlanan “Balık Burcu Hikayeleri” adlı kitabında da yer almıştır. Bu kitabın “Ünlü Aşk Şiirleri” bölümünde şairin hayranlık duyduğu başka ünlülere yazılmış şiirleri de bulunmaktadır. Bu arada, Küçük İskender’in futbolcu İlhan Mansız’a da şiir yazdığı bilinmektedir.

Emre Belözoğlu yukarıya alıntıladığım Küçük İskender’in şiiriyle edebiyat tarihimize geçmiş bir futbılcu durumundadır. Ancak, ırkçılığı mahkeme kararı ile sabit olan ve insanlık suçu işlediğini düşündüğüm Belüzoğlu için yazdığı şiirini Küçük İskender’in reddetmeyi düşünüp düşünmediği çok önemlidir. Çünkü bu konuda kabul edilebilir bir mazeret yoktur. Küçük İskender kamu oyuna bir açıklama yaparak bu şiirini reddetmeli, imzasını geri almalıdir! Daha doğrusu hiç yazmamış/yazılmamış durumuna indirgeyerek Emre Belözoğlu’nun popülerleşmiş ırkçılığını yadsımalıdır. Şairden beklenen anti-racist tavır budur. Küçük İskender, şiirini, aşk vs. diyerek hangi gerekçe ile olursa olsun yadsımadığı takdirde ırkçı bir futbolcuya şiir yazmış ve onun(dolayısiyle ırkçılığın) kamu oyu önünde ya da kültür ve edebiyat çevrelerinde özellikle gelecek kuşaklar nezdinde sempatikleşmesine neden olacaktır. Kaldı ki ırkçılıktan, ayrımcılıktan en fazla zarar görenler de toplumumuzun marjinal kesimleridir. Küçük İskender de marjinal bir şairdir. Her geçen gün ortaya çıkan olaylar, marjinal ya da “öteki” konumundaki insanların toplumumuzdaki durumunun kanıtıdır. Örneğin:Nijeryalı Festus Okey’in ölümü… Küçük İskender, Belözoğlu’nun ırkçılığı sonucunda iradesi dışında geldiğini düşünmek istediğim bugünkü konumunu ivedilikle düzeltmelidir, “EMRE” adlı şiirini geçersizleştirerek ırkçılık karşıtları arasında yer aldığını, ırkçılığa karşı olduğunu duyurmalıdır. Bir şair ne olursa olsun, cinsel yönelimi ve duyguları doğrultusunda hareket etse de, ırkçı bir kişiye şiir yazıp altına imza atamaz. Zamanımızın ruhu buna uygun değildir. II. Dünya Savaşı döneminde değiliz… Ezra Pound gibi faşizme hizmet etmiş şairler vardır ama Küçük İskender’in uzun erimde ırkçı-faşist cephedeymiş izlenimi vermesine yol açacak bir konumda kalması çok düşündürücü olacaktır. Bir şair her şey olabilir ama ırkçı birine şiir yazamaz. Bu en azından ırkçılığı sessizce onaylıyor anlamına gelir. Irkçılık hümanizm bağlamında kesinlikle yadsınmalıdır!

Abdullah Şevki
22 Ekim 2014, Ankara.



Alıntı ile Cevapla
  #16  
Alt 01-11-2014, 00:11
ekin - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
ekin ekin isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 39
Standart

VEYSEL ÇOLAK VE İNTİHAL...

Veysel Çolak'ın Hayal Yayınları şiir dizisinden "İki Karanlık Arasında" adlı yeni bir şiir kitabı yayınlandı... Bu kitabın adı, benim "Yanlış Sevilen Ülke" adlı Kasım 2009 yılında yayımlanan şiir kitabımın 99. sayfasında yer alan "Apoetik Anlayışsızlık Düşünceleri" adlı şiirimin dördüncü dizesinden alıntılanmıştır. Dize şöyledir: "iki karanlık arasındaki aldanışlar" Bilmem ki bu yapılana etik açıdan ne denilebilir? Aynı şekilde yine Veysel Çolak, bu kez, önce Patika Dergisi'nde sonra Kasım- 2012 yılında "Gizlenememiş Olan..." adlı şiir kitabımda da yayımladığım "Sonra Soluk Ay, İnce Islık Sesiyle" adlı şiirimin "hayat bazılarına yakışmaz, bazıları da hayata" dizesini "Gerçek Edebiyat"adlı internet sitesinde yayımladığı bir yazısının başlığında kullanmış ve hiçbir dipnot vermemiştir. Bu konuyu, yazı yayınlandığında Gerçek Edebiyat sitesinin yöneticisine de bildirdim. Veysel Çolak Yeni Bütün hareketiyle bir çıkış yapıp kendini tanıttıktan sonra şiir alanında yeni ve özgün hemen hiçbir şey yapamadı. Ortaya koyamadı. Günümüze kadar yayımladığı şiirlerinde de düzyazılarında da yinelemelerden başka hiçbir şeye rastlanamaz. Çolak'ın tıkanıklık düşündüren temel sorunu şiirlerinde özellikle yeni ve özgün metaforlar üretememesidir.

Edebiyat ve şiir alanında etik açıdan yapılan her üretimde, yazar, üründe alıntı varsa bunu kendi buluşuymuş gibi sessiz sedasız kullanmayıp, kullanılacaksa da izin alıp, yazara ulaşamazsa dipnot vererek belirtmesi gerekir. Geçmiş yıllarda şair Nihat Ziyalan da, Avustralya'dan, İlhan Berk'in kendisinin bir şiirinden intihalde bulunduğunu savlamıştı. Ama bu savı İlhan Berk öldükten beş sene sonra bir internet sitesinde şiir kamu oyuna açıkladı. Yani zamanlamada hata vardı. Çünkü İlhan Berk yaşamadığı için kendini savunamazdı. Bu nedenle karşı çıkmıştım Nihat Ziyalan'a o zaman... Hatırlanacaktır. Çok ilginçtir o dönemde o internet sitesinde pek çoğu edebiyat dergilerinde de yazı yazan katılımcılar-birisi de Veysel Çolak'tı-anlaşılmaz biçimde Nihat Ziyalan'ı desteklemişler ve bana da İlhan Berk'i desteklediğim için küfürlü yazılar yazmışlardı. Aydınlık Gazetesi'nde de bu konuda dürüst yazılar yayımlandı. Şimdi söz konusu intihal olgusu benim başıma gelmiş durumda ve ben de geçmiş deneyimime dayanarak Veysel Çolak'ın intihalde bulunduğunu, metaforlarımı bana bilgi vermeden, dip notu yazmadan, tırnak içine almadan, yıldız koymadan kullandığını açıklıyorum.

Abdullah Şevki
31 Ekim 2014
Alıntı ile Cevapla
  #17  
Alt 17-04-2016, 01:50
Tayyibeatay Tayyibeatay isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2008
Nerden: Bolu
Mesajlar: 1.287
Standart

insan,şiir ve kitaplar bağlamında yaptığınız eleştirel yazılarınızı okumaktan keyif duydum...kaleminize sağlık diyerek,saygılar sunarım..
__________________
merhaba!..oylesine biri....
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 15:41


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum