Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Anı ve Günce Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 02-01-2010, 18:31
Saadet Ün Saadet Ün isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Türkiye
Mesajlar: 170
Standart Işığımı Arıyorum...

IŞIĞIMI ARIYORUM - 1

(Suruç “Okuma Kampanyası” Şiir Şöleni’nin Ardından…)
20 Aralık 2009


Otobüs hareket ettiğinde önümüzdeki yol upuzun gelmişti bana. Sanki yol hiç bitmeyecekmiş gibiydi; ama her geçen saatin beni Şanlıurfa’ya yaklaştırdığını hissettikçe de içim içime sığmıyordu…

“Şanlıurfa İl Sınırı” levhasını görünce son bir hafta içerisinde yaşadığım heyecan doruk noktasına ulaşmıştı. Bu, levhayı ilk görüşüm değildi elbet; ama ilk olacaktı yıllar yılı sonrası bu şehrin sokaklarını adımlamak; ekmeğini yiyip suyunu içmek; doyasıya havasını solumak…

Ve ilk olacaktı üstadım Şair Bahaettin Karakoç ile iki gün boyunca birlikte olup, uzun soluklu sohbet ortamlarında bulunmak...

Yol boyunca heyecanımı bastırmak mümkün olmuyordu; çünkü heyecanımın bir değil birçok nedeni vardı...

Doruk noktasına ulaşan ve bastırılması mümkün olmayan bu heyecan: Şanlıurfa’ya gidiyor olmanın, üstadım Bahaettin Karakoç’u görecek olmanın ve de yıllar öncesi görev yaptığım Siirt Saraçoğlu Çocuk Yuvasını ziyaretleri sırasında koruma ve bakım altında bulunan çocuklarımıza gösterdiği yakın ilgi, sevgi, şefkat ve de desteği ile tanıdığım Sayın Valim Nuri Okutan’ı bu kez de Şanlıurfa Valisi olarak görecek olmanın; üstelik de Şanlıurfa’da başlatmış olduğu "Işığımı Arıyorum, Okuyorum' kampanyası çerçevesinde Suruç Kaymakamlığınca organize edilen “Okuma Kampanyası” şiir şöleninde yer alacak olmanın ruhumda yarattığı mutluluğun tarifsiz heyecanıydı…

Şanlıurfa’ya geldiğimizde otobüs otogara girmeyip, otogara yakın bir yerde durdu. Otobüsten indiğimde beni ilk önce üst geçidin üzerindeki yazı karşıladı. Başımı kaldırıp “Dünyanın en eski şehrine hoş geldiniz” yazısını okuyunca içim titredi bir an. Bu nasıl bir tesadüftü ki, bu şehir yolumu bekleyen bir ana gibi toprağına ayak basar basmaz “hoş geldin” diyerek beni bağrına basmıştı. Ve yüreğim; böylesi bir tesadüf karşısında sağanağa tutulmuş bir serçe gibi tir tir titremişti...

“Hoş bulduk şehrim hoş bulduk!” diye haykırasım geldi bir an; sonra aklıma nenemin, dedemin mezarlarının bu şehirde olduğu geldi (yerini bilmediğim, kaybolan mezarları). Ve sanki onlarda bana hoş geldin diyorlardı…

Tarifsiz duygular arasında gidip gelirken organizasyonda görevli arkadaşların beni otogarda beklediklerini, onlara haber vermem gerektiğini hatırlayıverdim. Hatırlar hatırlamaz da hemen telefona sarılıp beni karşılamaya gelen arkadaşlardan birini arayıp “geldim; ama otobüs otogara girmedi, bir yol kenarında indim” dedim. Nerede indiğim sorulunca da “Bir üst geçidin hemen yanı başındayım, üst geçidin üstünde ise dünyanın en eski şehrine hoş geldiniz diye yazıyor” dediğimde ise nerde olduğumu hemen bildiler ve beni almak üzere tarif ettiğim yere yaklaşık bir beş dakika sonra geldiler. Ve karşılamaya gelen arkadaşlar yoldan gelen misafirin aç olduğunu düşünerekten (ki, açtım) beni Suruç’a götürmeden önce yemeğe götürdüler. Yemeğe gittiğimiz yerin adı Cevahir Konukeviydi. Cevahir Asuman Yazmacı’nın işletmeciliğini üstlendiği ve adını verdiği Cevahir Konukevi görülmesi gereken muhteşem bir yerdi. Daha önce "Şanlıurfa Valiliği Konukevi" olan daha sonra ise Cevahir Asuman Yazmacı (Şanlıurfa’nın tek bayan işletmecisi) tarafından açılan Cevahir Konukevi: 1890’lı yıllarda haremlik ve selamlık bölümlü olarak "Geleneksel Urfa Evleri" planında inşa edilen iki katlı, selamlık bölümünün zemin katında kapısı sokakta olan "Develik" ahırı ile haremlik bölümünün hayat (avlu), tandırlık (mutfak), zerzembe (kiler), eyvan, revak ve kuş takası (kuş evi) gibi geleneksel Urfa evlerinin mimari ölçülerinden oluşan "Konak" tipinde gerçekten görülmesi gereken muhteşem bir yapı. Bu muhteşem yapının çatısı altında bulunmak hele de “Sıra Gecesi” programına denk gelip, Çiğköfte, Bostana (salata) ve Şıllık Tatlısı yiyip ardından da Urfa Türküleri eşliğinde Mırra (acı kahve) yudumlamak benim için ayrı bir mutluluktu. Hele de çiğköfte…

Çiğköfte’nin doğuşuna bakacak olursan karşımıza Hz. İbrahim’in devrine uzanan efsanevi bir geçmiş çıkıyor. Efsaneye göre zalim hükümdar Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe atmak için şehirdeki bütün yakacakları toplar ve ateş yakmayı yasaklar. Avcının biri vurduğu ceylanı evine getirir. Eti pişirmek için yakacak olmadığı için de avcının karısı ceylan etinden bir parça koparıp taşın üzerinde döverek ezer. Sonra da dövülmüş bu eti bulgur ve İsot (Kırmızı pul biber) ile karıştırıp yoğurur. Hazırladığı çiğköfteyi kocası çok beğenir. İşte o gün bu gündür çiğköfte Urfalıların vazgeçilmezidir ve sofrada olmazsa olmazların arasında yer alır. Tıpkı ekmek gibi su gibi…

Cevahir Konukevinden ayrılıp yola çıktığımızda hem yağış hem de yoğun sis vardı. Arkadaşlar “Buralarda sis az görülür” derken ben kazasız belasız Suruç’a ulaşalım diye içimden ha bire dualar ediyordum; çünkü sis görüş mesafesini çok fazla daraltıyordu.
Biraz geç kalmış olsak da nihayet kazasız belasız Suruç’a varmıştık. Şölene davetli şairlerin konaklaması için Suruç Öğretmenevi’nde yer ayrılmıştı. Öğretmenevine girip de etrafa şöyle bir bakınca bir an şaşırdım; çünkü ilçede böylesi modern bir Öğretmenevi’yle karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Burası her ihtiyaca cevap verebilecek modern bir dinlenme ve konaklama tesisiydi.

Urfalı hemşerilerimin misafirperverliğine hayran kalmıştım. Ki, bu misafirperverlik sayesinde memleketimin tarihi mekânında bulunmuş, Urfa Sıra Gecesi’ni bu kez televizyondan değil, bizzat canlı canlı izlemiştim. Yatağıma uzandığımda geçirdiğim güzel gecenin her karesi gözlerimin önünden birer birer geçerken; böylesi bir mutluluk ve huzuru uzun zamandır yaşamadığımı fark ettim. Ve gülümsüyordum başımı yastığa koyup, gözlerimi kapattığımda…

Sabah uyandığımda ilk işim yataktan kalkıp doğruca pencerenin önüne gitmek oldu ve pencereyi açıp Suruç’u seyretmek... Gece yağan yağmurdan sonra havada mis gibi toprak kokusu vardı. Bu mis gibi toprak kokan havayı yüreğime hapsetmek istercesine derin bir nefes aldığımda ise tarih 19 Aralık 2009’u gösteriyordu...

Akşam olup da Öğretmenevi’nin dinlenme salonuna inince Şair A.Kadir Turan ile karşılaştım. Ve tabi ona hemen üstadım Bahaettin Karakoç’u sordum. “Geldi, yukarda, birazdan iner” dediğindeyse çocuklar gibi sevinmiştim.

Üstadımı görür görmez yerimden fırladım. Eğilip elini öptükten sonra başımı kaldırıp yüzüne baktığımda ise içimden “Maşallah üstadımın nurlu yüzüne ak sakal ne kadar da çok yakışmış” diye geçirdim. Ak saçlı usta şairimiz şimdi de “Ak Saçlı Ak Sakallı Şair” olmuştu…





Saadet Ün-02.01.2010
http://www.sanliurfa.com/author_arti...rticle_id=2176
__________________
şimdi saat
anıların gözlerimde yürüme saatidir
ve yalnızlığın yüreğimde üşüme saati...

Konu Saadet Ün tarafından (10-01-2010 Saat 12:02 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 04-01-2010, 20:58
Saadet Ün Saadet Ün isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Türkiye
Mesajlar: 170
Standart Işığımı Arıyorum 2

IŞIĞIMI ARIYORUM 2



(Suruç “Okuma Kampanyası” Şiir Şöleni’nin Ardından – 20 Aralık 2009)


Üstadımın böylesi şiir etkinliklerine yalnız başına gitmediğini biliyordum. Yanında ya şairlerin 'Hatice Ana'sı diye bilinen eşi olurdu ya da yakın görüp çok sevdiği birileri olurdu; ama bu defa yalnız gelmişti. Nedenini sorduğumda ise hem Hatice Ana’nın rahatsız olduğunu hem de birlikte gelmeyi düşündüğü Şair Yasin Mortaş’ın da bir hastasının olması sebebiyle gelemediğini söyledi. Üzülmüştüm. Hasta olanlar için geçmiş olsun dileklerimi iletirken “Bahaettin Üstadım yalnız gelmiş, onun hep yanında olmalıyım” diye düşündüm. Çünkü o, gerek kişiliği gerekse 80 yıllık ömrünün 68 yılını şiire adamış koca bir şairdi ve koca bir değer...

Suruç Kaymakamlığınca düzenlenen “Okuma Kampanyası” şiir şöleni vesilesiyle ilk kez görüp tanıma şansına erdiğim ve hep bürokrat duruşuyla hatırlayacağım AK Parti eski Şanlıurfa Milletvekili Şair Mehmet Atilla Maraş oldu. O’da benim gibi Urfalıydı. Yakın zamanda kalp ameliyatı geçirmiş olmasına rağmen Suruç’ta düzenlenen şiir şölenine büyük bir sevinç ve istekle gelmişti. Bir şair olarak o’da biliyordu ki, şiir aşkı insana ne dağlar ne tepeler aştırır; hasta olsa bile…

Sabah gözlerimi açar açmaz bir telaşla fırladım yatağımdan; çünkü akşama şiir şöleni vardı ve üstadım mutlaka erkenden kahvaltıya inmiş olmalıydı. Yanılmamıştım, Öğretmenevi’nin lokantasına girince üstadımı kahvaltısı ederken bulmuştum. Yanılmamıştım; çünkü üstadım diyabet hastasıydı ve yıllardır insülin kullanıyordu…

Onunla kahvaltı etmek ve kahvaltı ederken bile şiirle ilgili sohbetini dinlemek benim için bir kazanımdı. Yarım saat sonra kahvaltı masamıza diğer arkadaşlar gelince onlardan saat 11:00 da Kaymakam Bey’in geleceğini, Mürşitpınar Sınır Kapısı’na, oradan da Ziyaret Köyü’ndeki Şeyh Müslüm Türbesine (Eba Müslüm-i Horasan-i Türbesi) ve Şanlıurfa’ya gideceğimizi öğrenmiş oldum. Dönüşte ise Öğretmenevinde biraz dinlenip sonra da şiir şöleninin yapılacağı Yunus Düğün Salonu’na gidilecekti…

Suruç Kaymakamlığınca tahsis edilen iki araçla yola koyulduk. Suriye ile sınırı teşkil eden demiryolu üzerindeki Mürşitpınar Köyü; Suruç’a 10 km uzaklıktaydı. Mürşitpınar Köyü’nde bulunan Suriye Sınır Kapısı’na vardığımızda araçlarımızdan indik. Çok değil, yalnızca birkaç metre uzağımız başka bir ülkenin topraklarıydı ve ben ilk kez sınır görmenin heyecanı içerisinde sınır ötesindeki evlere, insanlara bakıyorken; üstadım Bahaettin Karakoç tel örgülere bakıyordu... İşte aramızdaki fark buydu; bizler maddeye bakarken o manaya dalıyordu...

İkinci durağımız Ziyaret Köyü’ndeki Şeyh Müslüm Türbesi (Eba Müslüm-i Horasan-i Türbesi) oldu. Ayakkabılarımızı çıkartıp türbeye girmeden önce aksesuar olarak boynuma doladığım şal ile başımı örttüm. Türbeye girip; huşu içerisinde Fatiha-i Şerife okuduktan, dualarımızı ettikten sonra Şanlıurfa’ya gitmek üzere türbeden ayrıldık.

Dünyanın en eski şehri olarak bilinen ve tarih boyunca “Edessa`, `Orhai`, `El-Ruha` “Urfa” olarak adlandırılan; TBMM tarafından ise 12 Haziran 1984’de Millî Mücadele’de gösterdiği kahramanlıklarından dolayı “Şanlı” unvanı verilen; ayrıca da Hz. İbrahim’in doğduğu, Hz. Musa, Hz. Şuayb, Hz. Yakup, Hz. Eyyüp ve Hz. Elyesa Peygamber’in yaşadığı: Hz. İsa tarafından ise kutsandığı söylenen ve “Peygamberler Şehri” olarak da anılan bu şehre bir kez daha ayak basmanın; Balıklı Göl’de olmanın mutluluğu içerisindeydim.

Balıklı Göl‘ün (Aynzeliha Ve Halil-Ür Rahman Gölleri) hikâyesini de anlatmadan geçemeyeceğim.

Hz. İbrahim, zalim hükümdar Nemrut ve halkının taptığı putlarla mücadele edip, tek tanrı inancını savunup yaydığı için Nemrut tarafından bugünkü kalenin bulunduğu tepeden ateşe atılır. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı sırada Allah (c.c) tarafından ateşe “Ey ateş, İbrahim’e karşı serin ve selamet ol” emri verilir. Bu emir ile ateş suya, odunlar balığa dönüşür. İşte Hz. İbrahim’in düştüğü bu yer Halil-Ür Rahman gölüdür. Ve Hz. İbrahim’e inandığı için; Hz. İbrahim’in ateşe atıldığını gören Nemrut’un kızı da onun peşinden kendini ateşe atar. Nemrut’un kızı Zeliha’nın düştüğü yerde ise Aynzeliha Gölü oluşur. Asırlar boyunca bu iki gölde bulunan balıklar kutsal sayıldığı için halk tarafından korunmakta ve yenilmemektedir.

Balıklı Göl’den ayrıldıktan sonra çevresinde bulunan bir tepeye doğru yürüyüp, İsot ve hediyelik eşya satılan dükkânların önünden geçtikten sonra da melengiç kahvesi içilen bir mekâna geldik. Hava ılıktı ve bu tepeden karşımızda duran kaleyi, çevreyi seyretmek çok güzeldi. Böylesi bir manzara karşısında içerde değil dışarıda oturmak, mis gibi havayı teneffüs ederken melengiç kahvesini yudumlamak ayrı bir zevk veriyordu insana.

Melengiç kahvelerimizi içip dinlendikten sonra bu güzel mekândan ayrılarak Cevahir Konukevi’ne gittik. Ve yemeklerimizi yiyip Suruç’a gitmek üzere Şanlıurfa’dan ayrıldığımızda akşam gerçekleşecek olan şiir şölenine yalnızca iki saat kalmıştı.

Yol boyunca güzel geçen geziyi ama en çok da gezi boyunca bizimle birlikte olan Suruç Kaymakamı Sayın Mehmet Sinan Yıldız’ı düşünüyordum. Çünkü ilk kez makamına bakmaksızın misafir olarak ağırladığı şairine bu denli sevgi dolu gözlerle bakan ve saygısını eksik etmeyen bir kaymakam görüyordum. Üstadım Bahaettin Karakoç’un zaman zaman koluna giren, onun ağzından çıkan her sözü dikkatle dinleyen, saygısını esirgemeyen ve onu mutlu etmek için adeta çırpınan ve de asla bürokrat tavrını takınmayan böylesi bir kaymakamı izledikçe hayran olmamak mümkün değildi.

Kaymakam Bey’de gördüğüm güzel ahlak, insani zarafet ve büyüğüne karşı gösterdiği saygı nedense aklıma bilindik bir hikâyeyi de getirdi. Şöyle ki; Babası oğluna sık sık “Oğlum Sen Adam Olamazsın” dermiş. Oğlu da bir gün Sultan olmuş ve askerlerine emir vererek “Gidin makamıma babamı çağırın, eğer gelmezse zorla getirin” demiş. Askerler sultanın emrini yerine getirerek babayı zorla getirip sultan evladının karşısına dikmişler. Sultan olan evlat babasına seslenmiş; “Bak baba! Sen bana adam olamazsın derdin ama ben sultan oldum” Baba ise evladına; “Oğlum ben sana sultan olamazsın demedim, adam olamazsın dedim. Eğer adam olsaydın babanı zorla ayağına getirmez, babanın gönlünü hoş etmek ve hayır dualarını almak için kendin babana gelirdin” demiş.

Kaymakam Bey’de gördüğüm bir başka meziyet ise onun meslek aşkıyla dolu dolu olduğuydu. Bundan dolayı da inanıyorum ki; Kaymakam Bey, Suruç için bir şans ve büyük bir kazançtır.



Saadet Ün-04.01.2010/ANI
http://www.sanliurfa.com/author_arti...rticle_id=2181
__________________
şimdi saat
anıların gözlerimde yürüme saatidir
ve yalnızlığın yüreğimde üşüme saati...

Konu Saadet Ün tarafından (10-01-2010 Saat 12:04 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 06-01-2010, 20:57
Saadet Ün Saadet Ün isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Türkiye
Mesajlar: 170
Standart Işığımı Arıyorum - 3

IŞIĞIMI ARIYORUM - 3




(Suruç “Okuma Kampanyası” Şiir Şöleni’nin Ardından…)
20 Aralık 2009


Şiir dinletisinin yapılacağı Yunus Düğün Salonu’nun kapısından içeri girer girmez dizlerimin titrediğini hissettim. Kolay değildi elbet üstadımın karşısında şiir okuyacak olmam…


Şiir okumak için sahnede ilk yer alan ve birçok yönüyle de tanınan (Sinema, tiyatro, ses sanatçısı) Şair A.Kadir Turan oldu. Gerek tok sesi gerekse güzel şiirleriyle büyük beğeni toplayan A.Kadir Turan ayrıca da Suruçlu bir sanatçı olması nedeniyle hemşerilerini gururlandırmış, gönüllerini fethetmişti.


Sıra bana geldiğinde bir an “Şiir okumadan önce okumanın önemi üzerine konuşmalıyım” diye düşündüm ama sonra vazgeçtim. Vazgeçtim; çünkü heyecanlı olduğumdan dolayı hem başaramam korkusu içerisindeydim hem de şiir dinletisi için ayrılan saati konuşmamla kısıtlayarak; benden sonra kürsüde yer alacak olanlara ayrılan zamanı çalmak ve dinleti saatini uzatmak istemiyordum. Oysa daha ortaokul ikinci sınıfındayken okuldan ayrılarak evlenen biri olarak “Okumak” üzerine anlatacak ne çok şeyim vardı. Ki, boşuna değildi “Işığımı Arıyorum, Okuyorum” sloganının etkisiyle yüreğimin titremesi ve o ışığı yıllar yılı nasıl aradığımı düşündükçe de içimin acıması…


Gelin olup da baba evinden ayrılırken ağlamayanımız yoktur sanırım. Ama ben ağlamadım; çünkü evliliğin ne olduğunu bilmiyordum. Gelinlik giyip de kendimi gelin olarak gördüğümde ise çocuklar gibi seviniyordum ki, zaten çocuktum… Ve evliliğimin üzerinden iki yıl geçmesinin ardından ilk çocuğumu kucağıma aldığımda da çocuktum. Bebeğim ağladığında niye ağladığını bile anlayamıyor, nasıl susturacağımı bilemiyor ve elim ayağım birbirine karışıyordu. Hatta bir gün; bebeğim ağlıyor diye ve susturamayınca bebekle birlikte ben de başlamıştım ağlamaya. Sözün özü; bir taraftan çocuk büyütürken diğer taraftan da çocuğumla birlikte büyüyordum.


İlk çocuğumu nasıl büyüttüğümü nasıl büyüdüğümü daha anlayamadan, çocuğumun okula gitme zamanı gelmişti. Biliyordum ki, çocuğumun okula gidebilmesi için okul kayıt işlemleriyle ben ilgilenmezsem, ilgilenecek kimse olmayacaktı ve elinden tutup okula götürecek kimse de...


Sınıfa adım atar atmaz sınıfın kokusunu ta içime çektiğimi hatırlıyorum ve sınıfa has o kokuyu ne çok özlemiş olduğumu. Çocuğumu sırasına oturtup sınıftan ayrıldıktan sonra gün boyu okulu ve o kokuyu düşünüyordum. “Ben okumalıydım! Ben okumalıydım!” derken de acıyan yüreğimin “Ah!” ile inlemesini dinliyordum…


Eğer, bakkaldan aldığımız yüz gramlık zeytinin sarılı olduğu gazete parçasından yapılmış o kâğıt külahlar olmasaydı ve ben her seferinde zeytinleri tabağa boşaltıp da avuç kadar gazete parçalarını (daha sonra okumak üzere) saklamasaydım belki de okumayı unutacaktım; çünkü evimize gazete girmezdi, kitap girmediği gibi… Ve eğer kendimle baş başa kaldığım zamanlarda elime geçen defter sayfalarına şiir, günlük vb. gibi şeyler yazıp karalamasaydım (yazdıktan sonra da yazdıklarımı yırtıp atıyordum ki, yırtmak, yok etmek zorundaydım) yazı yazmasını da unutmuş olacaktım.


Çocuklarımın (4 kız çocuğu) okula adım atmalarını hep ben sağlamıştım; “Kız çocukları okula gönderilmez!” diyenlerin karşısına küçücük yüreğimle dikilerekten…


Şükürler olsun ki, çocuklarım okula gidiyordu ve akşam olup da derslerinin başına oturduklarında onları mutlulukla seyrediyor, karınca kararınca derslerine yardımcı olabildiğimde ise dünyalar benim oluyordu…


Yüreğimde hep ukde olan okuma isteğime dışarıdan okul bitirmekle de olsa 1992 yılında kavuşmuştum. Orta Okul, Lise derken Açık Öğretim Fakültesi Soysal Bilimler Bölümü’nden önlisans diplomamı almıştım. Bununla da yetinmeyip illa ki okul sıralarında oturup, tebeşir tozları arasında sınıfın o has kokusunu solumak istediğimden olsa gerek dışarıdan bitirdiğim lise diploması ile bu defa da Kız Meslek Lisesi Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Bölümü’ne kayıt yaptırarak (hızlandırılmış program) bir buçuk yıl okul sıralarında oturmuş, tebeşir tozları arasında sınıfın o has kokusunu soluyarak bu okuldan da diplomamı almıştım.


Peki, bu okulları bitirmek yeterli miydi?
Hayır! Değildi…


Yeterli olmadığını da daha Kız Meslek Lisesi’ndeyken; çocuk gelişimi dersinde bir taraftan önümdeki kitaptan konuyu takip ederken diğer taraftan da öğretmenimi dinlerken anlamıştım. Ve bir anne olarak ne çok vicdan azabı çekmiştim gözyaşlarım sıranın üstüne dökülürken. Çünkü ben çocuklarıma doğdukları ilk yirmidört saat içerisinde vermem gereken ağız sütünü vermemiştim! Çünkü ben büyük sözü dinlemiş (Kayınvalide vs.), onların “İlk gelen sütünü bebeğe verme, ilk süt iltihaplıdır, pis süttür” dedikleri sütü bebeğime vermediğim yetmezmiş gibi bir de sağıp dökmek zorunda kalmıştım. Oysa halk arasında ağız sütü (Tıbbi terminolojide Kolostrum denilen anne sütü) olarak isimlendirilen bu ilk süt yeni doğan bebek için ne kadar çok önemliydi ve ben ne yazık ki, hiçbir çocuğuma bu sütü vermemiş, verememiştim!


İşte o gün bu gündür; ne zaman bir kitabın sayfaları arasında uzaklara dalsam “Daha ne çok eksiğim var!” diyorum ve ışığımı arıyorum…


Evet, boşuna değildi Şanlıurfa Valisi Sayın Nuri Okutan’ın başlattığı kitap kampanyasında kullanılan “Işığımı Arıyorum, Okuyorum” sloganının yüreğimi bu denli titretmesi ve okumaya dair içimde birikenlerin yazıya dökülmesi…



Saadet Ün-06.01.2010/ANI
http://www.sanliurfa.com/author_arti...rticle_id=2187
__________________
şimdi saat
anıların gözlerimde yürüme saatidir
ve yalnızlığın yüreğimde üşüme saati...

Konu Saadet Ün tarafından (10-01-2010 Saat 12:06 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 10-01-2010, 14:52
Saadet Ün Saadet Ün isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Türkiye
Mesajlar: 170
Standart Işığımı Arıyorum - 4

IŞIĞIMI ARIYORUM - 4


(Suruç “Okuma Kampanyası” Şiir Şöleni’nin Ardından…)
20 Aralık 2009



Programı sunan arkadaşın adımı anons etmesinin ardından ayağa kalkıp kürsüye doğru yürürken yine dizlerim titremiş; kürsüye kadar yetişemeyecekmişim, oracıkta yere yığılacakmışım gibi hissetmiştim kendimi. Oysa ilk de değildi şiir okumak için kürsüde yer alacak olmam ki, birçok şiir etkinliğinde sahnede yer almış, kürsüde şiir okumuştum; ama…
Aması var işte!

Şölenden sonraki günler şiir okuduğum sırada çekilen kamera görüntülerini ne zaman izlesem hem kendi halime gülüyor hem de böylesi bir heyecan ile kürsüye çıkan birinin konuşması anca bu kadar olurdu diyorum. Ve dili ancak yazıda çözülebilen biri olarak da “iyi ki okumanın önemi üzerinde konuşmamışım; eğer konuşmuş olsaydım ne iki lafı bir araya getirebilecek ne de içimdeki ukdenin sesini duyurabilecektim” diyorum. Sözde; “Öncelikle herkese hoş geldiniz diyorum” demişim... Yani, ta ki kamera görüntüsünü izleyene dek o an böylesi bir cümleyle söze başladığımı sanıyordum. Meğerse “Öncelikle herkese hoş geldim” demişim. Tabi, hoş gelmek ve yüreğimin hoş olmasının eseriydi bu sözler. Gaf olsa bile…

Üstadım Bahaettin Karakoç (Nüfus cüzdanında adının “Bahattin” olarak kayda geçmesi gerekirken, nüfus memurunun yanlış yazması sonucu adı “Bahaettin” olarak kayda geçmiştir) kürsüde yerini alırken söze ilçenin sorunlarıyla başladı. Suruç ilçesi ve köylerinin ilk sorununun su, ikinci sorununun ise sınır kapısının açılması olduğunu dile getirdikten sonra da; “Bu halk tümüyle bu memleketin insanıdır ve bu halk birbirini sever. Birbirinin gırtlağına yapışsa da, birbirine namlu da çevirse er geç susmalıdır! Er geç susmalıdır…”diyerek sözlerine son verdi. Bu anlamlı ve mesaj niteliğindeki konuşmanın ardından şiir okumaya başlayan üstadımı seyrettikçe içimden “Harikasın üstadım, harikasın!” diye geçirdim; çünkü 80 yaşındaki bu şairin yüzüne ve sesine yansıyan memleket aşkı; şiir aşkıydı. Bu aşkı seyredip, hissettikçe de ona karşı hayranlığım kat be kat artıyordu.

Yunus Düğün Salonu’nda gerçekleşen şölende kapanış konuşması yapmak üzere en son kürsüye davet edilen Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan oldu. Vali Bey, “Bu güzel etkinlikten, duygulu şiirlerden sonra söz alma cesaretinde bulundum” dedikten sonra; “Bahattin abi beni tanımadı. Ama ben kendisini 25 yıl önce tanımış ve elini öpmüştüm. O sıralar kendisi Maraş’ta dergi çıkarıyordu ve bana küçük vazifeler vermiş, o vazifeleri yerine getirme fırsatım olmuştu. Kendisini halen takip etmekteyim ve kendisini burada görmekten mutlu oldum” diyerek sözlerine devam etti. (Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Vali Bey’in edebiyata yabancı olmadığını, şiire ilgisi olduğunu ve hatta üstat’tan küçük vazifeler alarak da edebiyata emeği geçmiş olduğunu öğrenmiş bulunuyorduk)

Daha sonra üstadımın ve yöre halkının merakla beklediği iki husus (su ve sınır kapısı) hakkında konuşmasını sürdüren Vali Bey, “Şanlıurfa bereketli bir ova; nihayet en geç iki yıl içerisinde suya kavuşmuş olacak. Bu yıl inşallah tünel açılışı yapılacak (Vali Bey’in bu konuşmasının ardından GAP kapsamında inşa edilen “Yukarı Harran Ovası Sulaması Ana Kanalı” açılışı 27 Aralık 2009 tarihinde gerçekleşmiştir) ve Suruç Ovası’na da iki yıl içerisinde aşağı yukarı % 90 oranında su verilmiş olacaktır” dedi. Sınır ötesi akraba ziyaretlerinin serbest olması için açılması istenilen Mürşitpınar Sınır Kapısı içinse; “Akçakale Sınır Kapısı’ndan sonra Mürşitpınar Sınır Kapısı için de çalışmalar başlayacaktır” derken, Suriye toprakları içerisinde kalan Süleyman Şah Hazretlerinin türbesinden de söz ederek “Süleyman Şah Hazretleri orda ve onunla da sık sık buluşmak, bu değerlere sahip çıkmak zorundayız. Bunu hem Şanlıurfa Valisi olarak hem de bir Türk vatandaşı olarak söylüyorum” sözleriyle de merak edilen iki husus hakkındaki soruları cevaplamış oldu. “Işığımı Arıyorum, Okuyorum” kampanyası ve okumanın önemi üzerine yaptığı konuşmasını ise Yunus Emre’nin bir dörtlüğüyle bitirdi;

“İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır”


Daha sonra sözü şairlere getiren Vali Bey,“En büyük Türk Şairi Fuzûli’nin hem yaşadığı hem bilindiği yerdir Şanlıurfa. Belki birçok şehrimizde anılmıyor, yaşamıyor ama şehrimizde hâlâ yaşıyor Fuzûli. Ve hikmet şiirlerinin Üstadı Nâbi’nin doğduğu yerdir Şanlıurfa. Dolayısıyla yeni Nâbi’lerin, şairlerin Şanlıurfa’dan yetişeceğini ümit ediyorum” dedikten sonra sözlerine; “Burada Şeyh-ül Şuara Bahattin Abinin bulunmasından büyük mutluluk duyuyor, iftihar ediyorum…” cümleleriyle devam eder etmez gerek şölenden memnun kalmanın mutluluğu gerekse Vali Bey’in Dolunay Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin okuyucusu olması ve bu dergiye dair küçük vazifeler alması ayrıca da kendisine gösterdiği sevgi ve saygının mutluluğu ile “Ben de iftihar ediyorum; çünkü ilk defa buralarda bir dolunaycı çıktı karşıma” diyen Şeyh-ül Şuara’nın sesi bir anda salonu kaplamış ve herkes dönüp bu heyecanlı sesin sahibinin kim olduğuna bakmıştı. Üstadın sözünü kesmemek için konuşmasına ara veren ve üstada gülümseyerek, sevgiyle bakan Vali Bey, daha sonra ”Burada hemşerilerimiz olan şairlerimizin bulunmasından, onları ağırlamaktan da mutluluk duyuyoruz. Yeni etkinliklerde buluşmak dileğiyle, kampanyaya destek veren herkese teşekkür ediyorum” diyerek sözlerine son verdi.

Şölen sonunda Suruç Kaymakamlığı’nca hazırlanan “Kitap Okuma Kampanyası Çerçevesinde Düzenlenen Şiir Dinletisi Anısına” yazılı ve Kaymakam Mehmet Sinan Yıldız imzalı plâketlerimizi Vali Nuri Okutan’ın elinden almakla da bu anlamlı ve anılarımızda hep yaşayacak olan şiir şöleni sona ermiş bulunuyordu.

Ve sona eren ama anılarımızda hep yaşayacak olan bu şölende Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan, Suruç Kaymakamı Mehmet Sinan Yıldız, Suruç Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet Akçakoca, Suruç İlçe Emniyet Müdürü Yılmaz Yener, daire müdürleri ve sivil toplum örgütü temsilcilerinin yanı sıra Suruç halkının da böylesi anlamlı bir gecede bizleri yalnız bırakmayarak yanımızda olduklarını görmek, içtenliklerini hissetmek bizleri fazlasıyla mutlu edip, onurlandırmıştı.

“Işığımı Arıyorum” yazı dizisinin 4. bölümüne son vermeden önce bizleri mutlu edip, onurlandıran herkese teşekkür ediyor ve sözlerimi hikmet-irfan şiirlerinin şairi Nâbi’nin dizeleriyle bitiriyorum.

Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı Yârabbi şâd olsun.
Benim çün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun.





Saadet Ün-10.01.2010/ANI
http://www.sanliurfa.com/author_arti...rticle_id=2194
__________________
şimdi saat
anıların gözlerimde yürüme saatidir
ve yalnızlığın yüreğimde üşüme saati...

Konu Saadet Ün tarafından (19-01-2010 Saat 18:52 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 19-01-2010, 02:15
Saadet Ün Saadet Ün isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Dec 2006
Nerden: Türkiye
Mesajlar: 170
Standart Işığımı Arıyorum - 5


IŞIĞIMI ARIYORUM - 5



(Suruç “Okuma Kampanyası” Şiir Şöleni’nin Ardından…)
20 Aralık 2009



Şölen bitmiş ancak Suruç Öğretmenevi’nde şiir sohbeti bitmemişti. Şölenin yapıldığı salonda bizleri yalnız bırakmayanlar öğretmenevinde de yanımızda oldular. Üstadım gibi bizlerde böylesi ilgi ve misafirperverlik karşısında çok ama çok mutluyduk...

Herkes gittikten sonra öğretmenevi dinlenme salonunda bir ben, bir üstadım bir de Öğretmenevi Müdürü Cenk Cellat Bey kalmıştı. Üstadımın hoşnut olup takdir ettiği isimler arasında Cenk Bey’de vardı ve hatta Cenk Bey’e imzalı kitabını verirken bir de şairce dua etmiş, “Allah sana da bu yolu nasip etsin” diyerek onun da şair olmasını dilemişti.

İlk günden beri üstadımla uzun soluklu sohbet etme anını kolluyordum. Ve nihayet beklediğim o an gelmişti. Ben gibi şiir yolunda emekleyen bir şairin üstattan öğrenecek o kadar çok şeyi vardı ki…

Bir müddet şiirlerim üzerine sohbet ettik. Eleştiri alacağımı ve yine azarlanacağımı düşünürken (ki, Kahramanmaraş’ta kendisini ziyarete gittiğimde; ilk ve tek olan “Kadınlığım” şiir kitabımı eline alır almaz kapak resmini eleştirmiş, epeyi de azarlamıştı…) şükürler olsun ki, korktuğum olmadı. Eskiye nazaran şiirlerimin dahi iyi olduğunu, yazmaya devam etmemi söylediğinde ise çok sevinmiştim; çünkü üstadımın beğenisi benim için onur ve mutluluktu.

Üstadım Bahaettin Karakoç, daha oniki yaşındayken şiir yazmaya başladığını; çoğu zaman rüyasında şiir yazdığını, uyanır uyanmaz da yazdığı şiiri kâğıda aktardığını anlatınca “İşte gerçek şair ve gerçek şiir aşkı budur” dedim. Kendisinden bir de kurt ile yaşadığı anısını dinleyince ona, “Aksakallı Şair” diye boşuna demediklerini de anlamış oldum.

Üstadım, kimi zaman gülümseyerek kimi zaman da gözleri uzaklara dalarak kurt ile yaşadığı anısını şöyle anlatıyordu; “Sağlık memurluğu yaptığım sırada köyün birinden bir hastalık ihbarı geldi. Gelen bu ihbara, ilk yardımda bulunmak üzere tek başıma gitmek zorunda kalmıştım. Mevsim kış, hava soğuk ve kar diz boyunu aşmış; üstelik de beni köye götürecek ne bir araba ne de binek hayvanı vardı. Sağlık çantamı hazırlayıp ikindi vakti çıktım yola. Karda bata çıka yol alırken vakit epeyi geçmiş, güneş batmak üzereydi. Yorulmuş, üşümüş, başım önümde yol alırken aniden gözüme hareket eden bir karaltı çarptı. Başımı kaldırıp baktığımda gözüme çarpan bu karaltının bir kurt olduğunu gördüm. Kurdu görür görmez de kala kaldım olduğum yerde. Kurtta olduğu yerde durmuş ve kırmızı gözleriyle ateş saçar gibi bana bakıyordu. Kurtla benim aramdaysa yalnızca beş metre gibi bir mesafe vardı. Biliyordum ki, bu dağ başında bağırıp yardım istesem de sesimi duyacak kimse olmayacaktı. Bir an, kurt saldırıya geçerse ne yapmam gerektiğini düşündüm. Kendimi savunmak için de aklıma yalnızca cebimdeki küçük hançer ile elimdeki sağlık çantası geldi. Tamam dedim, kurt saldırırsa kendimi hançer ve bu çantayla koruyacağım. Tam elimi cebime götürürken bu sefer de akılma ecel geldi. Öyle ya, eğer ecelim gelmişse ne cebimdeki hançerin, ne elimdeki çantanın ne de korkunun bana bir faydası olmayacaktı. Cebimdeki hançeri çıkarmaktan vazgeçtim ve eğer ecelim gelmişse bu hayvan yalnızca bir sebeptir diye düşünüp, gülümseyerek gözlerimi kurdun gözlerine diktim. İşte o an, o ateş saçan kırmızı gözlerin bir anda değiştiğini fark ettim. Kurdun ateş saçan gözleri gitmiş yerine ceylan gibi bakan gözler gelmişti. Onun ceylan gibi bakan gözlerini görünce içim rahatlamış, bir iki dakika sonra da yoluma devam etmeye başlamıştım. Kurt da benim yürüdüğüm yöne doğru yürümeye başladı ancak benimle onun arasında olan o beş metrelik mesafeyi beş santim bile aşmadan yürüyordu. Yürürken ara sıra ona baktığımda onun da dönüp bana baktığını görmek hem de o ceylan gözleriyle baktığını görmek bu kurda karşı içimde bir sevginin doğmasına sebep olmuştu. Ta köyün girişine kadar bana yarenlik eden bu kurtla artık konuşuyorduk ama bu konuşma dil ile değil yüreklerimizleydi. Köye yaklaştıkça köyün köpeklerinin havlamaları da artıyordu. Bu köpeklerin bana yarenlik eden kurda zarar vereceğini bildiğim için yürümeyi bırakıp kurda doğru dönerek “Veda saatimiz geldi, hadi git artık” dedim. Git dememle birlikte kurdun gözyaşlarının akması da bir oldu. Bir hayvan hem de vahşi bir hayvan ağlıyordu. Onun gözyaşlarını gören gözlerim durur mu hiç… Bir yandan ağlıyor bir yandan da gitmesi için sözlerimi tekrarlıyordum. Döndü ve tepelere doğru yürümeye başladı. Hem yürüyor hem de arada bir dönüp bana bakıyordu. Onu, ta gözden kayboluncaya kadar gözyaşları içinde izledim. O gözden kaybolduktan sonra da köye yöneldim. Köye varmış ancak bu olayın etkisinden kurtulamamıştım. Köyde kimseye bu olayı anlatmadım; çünkü ruhumun bu ulvi atmosferle baş başa kalmasını istiyordum…”

Gece geç vakite kadar sohbetimiz sürmüş, üstadım konuşmuş biz dinlemiştik. Yaşına rağmen zekâsı ve dinçliği ile kendisine hayran bırakmıştı bizi. Çoğu anlattıkları da iman, doğruluk, sevgi ve insanlığın erdemi üzerineydi...

Sabah kahvaltısından sonra “Yolcu yolunda gerek” misali şölene gelen şairler birer birer ayrılıyorlardı Suruç’tan. En son ben ayrılacaktım; çünkü benim gideceğim otobüsün hareket saati 15.30’du.

Üstadımı yolcularken içim burulmuştu bir an. Tam öğretmenevinin kapısından çıkarken bana dönüp; “Uzun soluklu şiirler yazmaya devam et; ayrıca da canını sıkarlarsa veya canın sıkılırsa defterine yazdıklarımı aç oku” dedi. “Peki üstadım” dedikten sonra eğilip elini öptüm ve bindiği araç gözden kayboluncaya kadar da ardından bakıp; içimden dualar ederek uğurladım üstadımı.

Sözünü ettiği defter; şiir şöleni ya da şiir etkinliklerine giderken beraberimde götürdüğüm ve tanışmaktan mutluluk duyduğum kişilerin duygularını hatıra olarak yazmalarını istediğim defterdi. Şölen sona erdikten sonra bu defteri duygularını yazmaları için Şanlıurfa Valisi Sayın Nuri Okutan ile Suruç Kaymakamı Sayın Mehmet Sinan Yıldız’a ve Suruç Öğretmenevi Müdürü Cenk Cellat Bey ile Suruç Tema Vakfı Başkanı Mehmet Yavuz Bey’e de uzatmış, onlar da gönüllerinden geçenleri yazarak beni mutlu edip onurlandırmışlardı; tıpkı üstadım gibi…

Herkes gitmişti…

Öğretmenevi merdivenlerini dalgın dalgın çıkarken yaşadıklarımın rüya olup olmadığını düşünüyordum. Memleketime yıllar sonra ayak basmak, üstadımla uzun soluklu sohbetlerde bulunmak ve memleketimin güzel insanlarıyla tanışıp kaynaşmak beni çok hem de pek çok mutlu etmişti. Odama gelip bir yandan eşyalarımı topluyor bir yandan da Allah’a şükrediyordum bana böylesi mutluluğu yaşamayı nasip ettiği için... Eşyalarımı toplayıp valize yerleştirdikten sonra aşağıya inip, üç gece iki gün boyunca bizlerin rahat etmesi için koşuşturan öğretmenevi çalışanlarına teşekkür edip vedalaştım ilkin. Sonra da Öğretmenevi Müdürü Cenk Bey’le de vedalaşıp, Suruç Tema Başkanı Mehmet Yavuz Beyi ziyaret etmek üzere ayrıldım öğretmenevinden.

Mehmet Beyle sohbetimiz Suruç ve susuzluğu üzerine başlamıştı. Mehmet Bey, “Suruç halkının büyük çoğunluğu nafakalarını sağlamak üzere çocuklarını 2 ay erkenden okuldan alarak ülkenin değişik illerine mevsimlik işçi olarak gitmek zorunda kalıyorlar” dediğinde içim sızlamıştı; çünkü cehaletin nelere sebep olabileceğini biliyordum. Bundan dolayı da geleceğimiz olan çocuklarımızın okuması ve aydınlanması gerekiyordu; aydınlık yarınlar için…

Daha sonra,“Şükürler olsun ki, Sayın Valimiz yakında Yukarı Harran Ovası Sulaması Kanalı’nın açılacağı müjdesini verdi. (Bu sohbetten bir hafta sonra, 27 Aralık 2009 tarihinde söz konusu sulama kanalının açılışı gerçekleşmiştir) Bu müjde Suruçlular için çok çok önemlidir; çünkü Suruç suya kavuşursa herkes kendi toprağını işleyecek; göçler yaşanmayacak en önemlisi de kimse çocuğunu 2 ay erkenden okuldan alıp, eğitim-öğretimden mahrum bırakmayacaktır” diyen Mehmet Bey, Suruç İlçesi Tema Başkanı olarak da “Türkiye Çöl Olmasın” konusunda Suruç halkını aydınlatmaya çalıştığını, bu konuda yalnızca Suruç halkı değil tüm ülkenin duyarlı olması gerektiğini ifade etti.

Evet, “Türkiye Çöl Olmasın” diye tüm ülke insanının duyarlı olması gerekiyor. Çünkü bizim ülkemiz; havasıyla suyuyla, taşıyla toprağıyla, alıyla beyazıyla ve dört mevsimi yaşatan iklimiyle cennet bir ülke. Ve bu cennet ülke bizlerden sevgi bekliyor, duyarlılık bekliyor, emek bekliyor ve de hep birlikte el ele vermemizi, onu korumamızı bekliyor; çöl olmasın diye…

Artık Suruç’tan ayrılmam gerekiyordu; otobüsün hareket saatine yarım saat gibi az bir zaman kalmıştı. Mehmet Bey ve diğer arkadaşlarla vedalaşıp ayrılacağım sıra da Mehmet Bey, defterime yazdığı ricasını hatırlatmadan edemedi. Defterime aynen şu cümleyi yazmıştı; “Suruç için bir şiir yazmanızı rica ederim”
Gülümsedim ve “İnşallah, inşallah yazarım” dedikten sonra da vedalaşıp; doğduğum değil doyduğum memlekete gitmek üzere ayrıldım yanlarından…

Otobüsün camına başımı dayayıp, ta Urfa çıkışına kadar Urfa’yı seyretmiş; seyrettikçe de annemi ne çok özlediğimi hissetmiştim; en çok da kokusunu…


Teşekkür ediyorum “Işığımı Arıyorum, Okuyorum” Kampanyası…
Teşekkür ediyorum Suruç “Okuma Kampanyası” Şiir Şöleni…


Teşekkür ediyorum Üstat Bahaettin Karakoç…


Teşekkür ediyorum Urfa…





Saadet Ün-19.01.2010/ANI
http://www.sanliurfa.com/author_arti...rticle_id=2217
__________________
şimdi saat
anıların gözlerimde yürüme saatidir
ve yalnızlığın yüreğimde üşüme saati...

Konu Saadet Ün tarafından (21-01-2010 Saat 01:32 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 09:14


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum