Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Anı ve Günce Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 07-06-2009, 13:45
Eren Ali Gul Eren Ali Gul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: May 2009
Mesajlar: 2
Standart Geç olan sevemediğin küsüratlı yılların mıdır?

Geç olan sevemediğin küsüratlı yılların mıdır?
Feragat ettiğini düşündüğün, içinde kızgınlaşan sevgi inkarın mıdır?
Dermansız, vefasız arkadaşlarının alaycı yüzlerinde bir an anımsanıyor olacağın mıdır feragatın?
Tam karşılığı nedir, bu feragatın?
İçinden büyüyen ``inadına´´ çığlıkları mıdır?
...

Sorulara biat etmeden...

Birileri rahat etsindi diye değil miydi tam karşılığı? Evet... Tam karşlığı buydu. Birileri rahat etmesindi esasındı, mutlu azınlığın rahatlığını bozmak, mutsuz halkın tozlu yüzlerini parıltıyla mutlu edebilmekti. Velhasıl, yeşil geniş yapraklı otlarla kazıdığımız o duvar! o duvara işlenen devrik cümleler duruyor mudur? Geçen 5 senenin ardından, orada tanıklık edecek kirli boyasız ama devrik cümleler... Kalabilmiş tek şahitler bu feragata. Monşer'in yüzündeki ifadeyi tezahür ediyorum, seyreltip de kıvırdığımız sökük düşecek düğmeleriyle güneşte kızarmaya yüz tutmuş bir o kadar da üzerimize dar gelen o ceketleri... Hemen çıkarılmaya hazır Samsun 216'larımız, tütününden de geçilecek gibi değildi hani. Arada seyrine daldığımız dalgalı küçük kasırgaları koparan Yarımca sahili. Hereke'yi düşlüyorduk boşluklarda. Ne yapıyordu oradakiler? Biz ne yapabildiklerimizi sorgulayadururken boğuk sesiyle Monşer'in yoksun bakışlarını da süzerek yüreğimdeki sızlanmayı durduracak bir kahkahanın patlayıverişine hazırlanıyorduk. Sonraları aramıza katılmayı planlıyor olacaktır ``Turgut´´ kürttür ha!.. Kürtlüğünü yaşayamamış, faşist bir ailenin faşist bir abinin kardeşliğinin inkarı gibi dikeliyor karşımda. Monşer ayrılıyor, yerine başka bir 216 yakılıyor. 1 Mayıs hazırlıkları geliyormuş, ne yapmalıymış? Az evvel geçtik o faslı aslanım! Sen Hereke'den durumları dök bize, birkaç kürdü daha küçük ceketli yamalı pantolonlu kaçak sigarası her daim gömleğinde kıllı böğründe nemlenmiş olanları... Hazır cevap bizimki, var Eren var! Üçü beşi bizi bekliyor. Kalk gidelim artık diyor Turgut kürtlükle. Kalkıyoruz, Yarımca tren istasyonundan kaçak yedi buçuk dakikalık kaçak tren yolculuğumuzda kaçışıp duruyoruz ki demeye kalmadan arkada en sonda vagonun şarapçısıyla karşılaşıyoruz. O da devrimci olmalı. Aldırmıyor ne bizi ne şarabın dibini. Ucuz yollu ulaşıp aldığı sigarasını göstermeden yakıp uzanıyor. Sistemi de takmıyor bu adam. İki taraflı açık olan vagon kapılarının rüzgarın esmesiyle kokuları taşıdığı yastık, yorganın derinliğinden kurtuluşa erip nihayet yüzümüze vurmaya başlıyor. Turgut inme vakti geldi diyerek kesiyor. İniyoruz. Hereke durağında vagonlar tın-tın-tın ritmiyle vuruyor tepeden gelen rüzgarla denize doğru. Küçük bir karakolu aşıp Hereke Lisesi'ne varıyoruz. Ücraya inziva etmiş kararlı atomlar kıçlarını sığdırdıkları taşlarından kalkıyorlar. Eren abi! buyur, böyle gel. Ceketini de seriyor bizim delikanlı. Taşa ceketimi koydum abi, benimkine otur. Turgut gülüyor bıyık altından. Eeeee! Kolay değil kürdolar, size geldi ilacınız. Oturun arkadaşlar diye kesiyorum ukalalıkla. Ceketi giydirip taşına oturtuyorum omzuna ağır yük vererek. Hepsi tek bir ağızdan seni bekliyorduk! (Kürt şivesiyle; abey seni beklidik) Bunlar da sevgi yüzü görmemiş belli! Nereden göreceklerdi? Hereke sahilinde midye, balık satan kokuşmuş çoraplı ağzı küfür makinesi babalarından mı? Yukarı Hereke arabalarında paspaslara botlardan yapışan gübrelerden mi? Para da yok hani, çocuklar uzattılar neyseki. Mahçup bir baş kaldırışla, durumu iyiden özetliyor bizimki. Kalkacağız, daha işimiz var son sözümüzü söylemedik yolculuk sürüyor aslanlar üçüncü kestirmeden yola diziliyoruz.


3 hafta sonra okulun arkasında trafoda sarı kirli panonun ucunda otların yakınına doğru konumlandık. Mayıs'ın sonuna dek gelinmişti. Yollar ayrılacaktı, nasıl anlatacaktım kaçacağımı? Öyle bırakıp gideceğimi kabullenir miydi? Biliyordu ya Bursa'da yaşadığımı, eski odama döneceğimi de biliyordu adı gibi hem de! Adapazarı'na giderim der, kışa kalmazmış. Salep toplayacaklarmış ailecek. Cebindeki son parayı sorgular gibi meşru küfürlerini koğuşuna vuruyor gibi bakıyor yüzüme. Ne bakıyorsun ulan Monşer? Kesik uçlu kunduruların parçalanmış, saçın uzamış benden farkın mı vardı? Basık yüzün, köşelenmiş baş ve omuz duruşun da sinir ediyor beni. Yoksunluğundandır sesimin çıkmaması. Gecekonduna da davet etmedin Monşer. Monşer kızıyor gibi, bok mu var lan konduda? Kafası basmaz ardışık küfürleri sıralandıkça gülüyorum. Başa dönüyoruz, cevap ver der. Ama ben o cevabı zaten biliyorum gibi. Biliyorsan neden istiyorsun? diyemiyorum elbet...

Bahar sertleşiyor, kızgın ateş gibi polenlerimiz oluyor bahçemizde

Mayıs'ın bitimine gelindiğinde görüşme sıklığımız azalıyor, Monşer bol uyuyor. Gazete de almıyormuş bayilerinden öğrendim. - Seninki şu sıralar Halkın Gazetesi'ni almıyor. Öyle mi? Neden almıyordu? Parası da yoktur ya. Bulsun işin ne? Ben buluyorum, feragat ediyorum(!). Gününü hatırlayamadığım sıcağında bir güne kesiştirdiğimiz kısa buluşmamızda sahile doğru gezintiye veriyoruz buhran sohbetimizi. Aynı geniş kestane ağaçlı Bursa yollarını anımsatan o yolda dönüşe dek kalabalık bir güruh bekleşiyor. Derinden kaçmak geliyor ya... Adımlar sertleşiyor, Monşer daha sert arşınlıyor. Korkmuyor, başı dik önünü kesiyor. Kestirmiştir gözüne birini. Hangisiydi kestirdiği? Kahverengi alımlı ceketli uzun geniş genci mi? Muhtemelen... Monşer kaç Eren!, Kaç Eren!, giiiiiit... Şuradan dön. Seninle dertleri, diyor kolumdan geri itiyor beni. İtişmeli gülmeli sonu buhran bu yolda ilerliyoruz. Monşer de gitmiyor. - Oğlum Monşer b.ku yedin! beni haşat edecekler sana ne oluyor? Ne olursa olsun. Aynı yolda düşeceksek... Uzatmıyor, efendi üslubunu kazanıyor gibi. Cuuup! Güruhun içinde ablukaya çekildikten birkaç saniyeye kırk küsür tasmalı üstümüzde rengahenk dokular oluşturuyor. Vurdurmuyorum Monşer'e! Monşer'e sert vuruyorlar, gıkı çıkmadan yiyor afiyetle yumrukları. Annesinin pilav üstü kurusuna benzetiyor olmalı. Her senaryoda bir kurtarıcı vardır. Kahraman beliriyor balkondan, uleeen allahhh belanızı versin! Kıymayın, kıymaaaaaaayyın. Dostlar, komşular poooooooooliis! (Ceketinden çıkardığı silah diğerindeki satır.) Allah hangimize neyi düşürecekti? Silah bana, satır Monşer'e... Yok be! Monşer'e silah düşse tek dilimde yatırırlar, acısı da olmaz. Vursunlar bana satırı. Ne olacak? Kansızlıktan öldü puşt, derler. Kahraman ne yapıyor, polis gelmemeli ve buradan gitmeliyiz. Gitmeliyiz, gidiyoruz, gidelim... Monşeeeeeeer! kalk ayağa kaç! Siviller doluşacak az kala. Katil tasmalılar yetmiyormuş gibi, kahramanın o tebessümlü aldırış etmeyen cesaretinde bir de TEM otoyolu şeflerinin aşağı sarkmış bıyıklarını mı yalayacağız? Kaçtık, kaçtık ki Yarımca çarşısına varıyoruz. Oportünist bir esnaf aldırışsız bakıyor sefilliğimize, kendi hareketinde yoktur böyle kılıksızlıklar. Temiz onlar temiz! Monşer gibi alışık değildirler. Zaman geçtikçe olaylar büyüyor. Turuncu'lar okuldan faşisti delmişler. Yedik mi ayvayı şimdi. Giriş çıkışlar sorunlu, TEM otoyolcuları üst kapıdan hocaların girişlerini izliyor. Alt kapı yani öğrenci girişi ise vukuatlı tasmalıların kontrolünde. Devrimcilikte dermansızlık yoktur, pasifizime izin de... Duvarı delip giriyoruz artarda. Sınavları verip birerli ikişerli duvarı üsteliyoruz sokağa yönelerek. Sahlep işçiliğini düşünüyordur bizim hergele. Aklı fikri orada, bir de benim gidişimde. - Yolculayacağım seni Eren. Yok be Monşer, beni kimse yolculamadı bu ana... Haziran'ın ilk haftası, geride kalıyor otobüsten sallanan el ile herşeycik. Sanki ne oldu ne yaptık ne kaldı neredeydik? Netekim; sevmeye de vakit yoktu. Yasaktı da zihnen fikriyatımızın ince seyrek mücadelemizde. Yeri olmazdı-olmamalıydı.

Şimdi neler oluyor? Sabırsız, titrek ışığımda uyukluyorum. Ertesi gün ne yiyeceğimi düşündüğümü anımsıyorum. Ne giyeceğimi... Odamdan Uludağ'ın eteklerinden süzüyorum zirveye dek. Keşke! bitmeseydi şu hikaye, devam etseydi de görseydi bizim lümpenler deldiğimiz zindanı. Görmüşler midir? Biliyorum, feragat ettik biz bu mahkemeden. Hayattan, bilimden, eğitimden güçsüzlükten ama yoksunluktan başı dertli dönemimizi. Oyuncuları tanıtalım şimdi; Monşer bizim Fatih. Amasya-Taşova'lı. Elma gibi yanakları, pervasız düşünceleriyle kadim dostum. Dostum da oldu hayatta. Kapak olsun mutlu azınlığa... Turgut; çirkin, nizamsız duruşlu, kararlı gibi görünen kolay cayan iddiaları yeni beşeri fonksiyonellikte taşımaya meyilli bir militan... İlk vakitlerde silah çekmişti de vuramamıştı, derdi oldu sonraları. Vurmadı da yolumdan yürüdü. Öptü elimden, bükemediği bileğime saygısından. Bir Mayıs'ta yumruğu çapraza çekmiş, en yükseğine en derinden fiili bir militanlıkla yıldızlara uğurluyordu avucundakileri. Sonra ben! Ben ne idim, ne oldum ne çokudum ne biridim ne hızır'ın kelamı ne vezirin selamı olamayacak cılız çiroz... Sarı tenimde buğdaysılaşan çilleri, delik tabanlı yeni görünen botu giyinen adam yani. Diğerleri; birkaçı işte...

Mektubum geleceğe, kara güncelere sözümüz olsun!

Bir gün!
Düştüğümüz, çarpıştığımız, aç kaldığımızda da tokluğumuzu paylaştığımız simit fiyatında değersiz biçildiğimiz günlerimizin hesabını soracağız!
Kardeşim, ölümsüz nizam!..
Bu mektubumu unutmazsın değil mi? Gazeteyle göndereceğim notumu, bekle o günü!..


http://www.erenaligul.com.tr/geç-ola...arın-mı.html
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 00:41


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum