Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Öykü Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 23-06-2011, 00:26
haticepekoz haticepekoz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 42
haticepekoz - AİM üzeri Mesaj gönder
Standart Selam...

SÜTÇÜ SEVDA 2010. Eylül

Meltem rüzgârları ilkbaharı müjdelediği serin sabahlarda, rüzgâra karşı çevirirdim yüzümü. Uyandım, aynaya baktım bir hayli yol katetmişim meğer.
Bir ömrüm daha olsa, önümde açılan tüm yollardan koşar adım yürürdüm.
Yollar ve yıllar önce iki dağ arası bir mahallede, büyükannemin evinde yaşardım ben. Sabahın alaca karanlığından akşama kadar pencere kenarına oturarak, Sütçü Sevda’yı beklerdim.
Yıllardır aklımı yollara düşüren Sevda kadın kim bilmem? Bu öyle bir sır yumağıdır ki, yüzyıllarca çözülmeyen bir kördüğüm.
O yıllarda, aklımın arka sokaklarında dolaşırdım günlerce.
Baharlar ayrı bir tatlılıkla geçer, kışlar büyülü masallara bürünürdü. Sonra güneş yeşil tepeleri aşıp, akşamları kızıla boyadığında yeniden düşerim yola.
Daha o yıllarda uçarı aklım… Öyle kavak yelleri eserken başımda, koşan yılları tutamam.
İçimdeki çocuk sabahın alaca karanlığında, benden önce uyanarak ve ıslık çala çala pencere aralığından sokağa fırlayarak kaçardı evden. Zayıf ve çırpı bacaklarıyla seke seke tozlu yollardan geçip Sütçü Sevda’nın peşine düşerdi.
O dağ evinin penceresi önünden, önce boyacı Bahri ve ötekiler geçerdi ağır ağır. Sonra ayyaş Nuri duvarlara işeyip, sağa sola çarpa çarpa yürürdü. Ardından Molla Hamit elindeki tespihini şıkırdatarak yürürken, ardından Papaz Troyat elindeki haçı göğsüne bastırarak geçer.
Hava kakarınca omuzları öne düşük, üstü başı kömür karası Kara Memet gelir geçerdi aklımın sokaklarından. Elinden tuttuğu çelimsiz oğlu Hüseyin’le önümüzden geçip giderken, onların ardından yürürdüm günlerce.
Her sabahın alaca serinliğinde o muhteşem geçit törenleri, kurulu saat gibi yeniden başlardı.
Önde çıngıraklı at arabacılar geçer, ardından bir gurup teksilci kadın aralarında açık seçik masallar anlatarak ve kıkır kıkır gülüşerek geçerdi. Sonraları, sabah pazarcılarının çığırtan sesleri duyulur. O sesler güneşe doğru yükselerek, gün boyu uzayıp gider.
O gün bu gündür her çarşamba günü, pencere kenarındaki yerime oturarak hiç görmediğim annemi bekler gibi, sütçü Sevda’nın yolunu beklerim.
Mahallede, iki dağ arası evlerde bir birine benzeyen günler geçip giderdi. Her gündönümünde günlerin içinden fırlayıp gelen ağlamaklı insan seslerinin yürek burkan ezikliğini duyarım içimde. Bazen de yaşamla ölüm arasında o ince çizgide durarak, gidenin ardına düşer gelenle dönerdim geri.
İşte o günlerden yalnızca hüzünlü bir gülüş kaldı içimde. Bir de sütçü kadının Papatya kızının ebruli gözleri.
Onlar her Çarşamba günü iki dağ arsındaki pencere önümden geçip gideli, yıllar yollar geçmişti. Ne ben ciddi bir şey sordum, ne onlar doğruyu söylediler.
Pencere köşelerinde otururken, akşamları iki dağ arası açan lavanta çiçeğinin kokusu tandır ekmeği kokusuna karışırdı.
Bir gün onca renkler ve kokular arasında, yalnız kaldığımda ben kimim? diye sordum kendime. Bu ev, şu iki dağ arası sessizlikte içimdeki dinmeyen çağlayan çığlık kimin? Aynada bana yabancı bakan gözler benim mi? Bu solgun yüz, duvardaki yalnız gölgeler, bu eller kim?
Yıllar yılı iki yol ve iki dağ arası gidip gelirken, her Çarşamba görürdüm onu. Sanki “Süttt!” diyen kadının sesi, beni çağırır gibiydi?
Sütçü Sevda her Çarşamba, elleri sabır taşını çatlatan sakinlikle yürür ve süt bidonlarını merdivenli, yokuşlu sokaklarda taşırken, içinden inlediğini duyumsardım. Yürüdükçe, gül yaprağı dudakları kıpır kıpırdı ederdi. Belli ki, şükür duaları dilinden düşmezdi hiç?
Onu pek tanımazdım. Ama nedendir bilinmez, o beni çok sever gibi gözlerimin içine gülümseyerek bakardı. Bazen de başımı okşayarak merakla sorardı.
“Sen kimin oğlusun yavrum? Annen kim, bilir misin? Ama üzülme. Annen yoksa suç senin değil! derdi. Konuşurken, menekşe gözleri dolar, ama dünyanın tüm güzelliğiyle bakarak gülümserdi.
Ona içimden; “annesizim ben. Dua edersem, annem olur musun sen?” der gibi bakar ve aynı tatlılıkla gülümserdim.
Israrla sorduğunda seslice ona: “Annem, baban yokmuş benim? Bunun suçu kiminse kimin! Bilemem ama ikisi de ölmüş! Öyle söylüyor büyükannem” derdim. Bense beni büyükannem doğurmuş zannederdim. Sonra yanıtını hiçbir zaman alamayacağım, annemi sorardım yeniden.
Ona: “Annemi, tanıyor musun sen? Nasıldı? Senin kadar güzel mi? Sana mı benziyordu yoksa?” derdim. O ise, gözlerimin içine bir anne sevecenliğiyle bakarak beyaz beyaz gülümser ve eğilip ıslak ıslak anlımdan öperdi.
İşte o an Sütçü Sevda’yla ben, tepeden tırnağa kadar ana oğul kesilirdik. Tepeden tırnağa sevgi…
Yıllar yılı kirli saçlarımı okşayan o beyaz elleri ömrüm boyu unutamadım. Milyonlarca elin arasında olsa, onun elini tanıyabilirim. Denizlerin köpüğü kadar beyaz, dağ menekşesi gibi pembe, tırnaksız ince ve narin... Toprağın bile sertleştiremediği kadar yumuşak. Tepeden tırnağa sevgi, süt kokardı.
Bazen onun yanında küçük bir kız çocuğu gelirdi. Adı Papatya’ydı. Yoksulluğun üzerinden bir silindir geçtiği belli. Küçük bedeni susuz çiçekler gibi kuru, solgun benizliydi. Süt bidonların ucundan güçlükle tutmaya çalışırken, kocaman kayalar altında kalan dağ menekşesi gibi ezilirdi küçücük bedeni.
Sütçü Sevda’yla kızı Papatya, onca yoksulluk arasında parmakları taşlı yüzüksüz olsa da güzeldi. Ana- kızın başını örten ve dalga dalga omuzlarına savrulan, altın renkli saçlarıyla taçsız kraliçeler gibiydi.
Anne kızından beyaz, kızı annesinden beyazdı. Onların ne taşlı yüzüklere nede altın bilekliklere ihtiyaçları yoktu hiç. Süt beyazı elleri, ışıltılı yüzleriyle sevgiyi doğuran iki güzellik gibiydi? Menekşe gözleri ebruli çiçeklerdendi. Yâda bir şafak vakti iki aşk arası dünyaya gelirken, dize dize lirik şiir yazılmıştı onlar için.
Sütçü Sevdanın peşinden yürüyüp biberli tandır ekmek arası külde pişmiş patatesleri onu elinden yerken, bir anne sıcaklığıyla bakar anlımdan terli terli öperdi. İşte o an, anne diye boynuna sarılmak gelirdi içimden. Onu sevdiğimi anladığında tepeden tırnağa kadar ürpererek titrerdik ikimiz de!
Ona içimden: “hadi itiraf et sen benim annem olmalısın! Yoksa yanındayken birini görünce soğuk terler dökmez, ele güne karşı soğuk görünmeye çalışmazdın. Nedir o içinde sakladığın derin sır söyle?” demek gelirdi.
Sütçü sevda, ne düşündüğümü hissetmiş gibi içinden derin bir ah çekerdi. Bense iki dağ arası sırlara örülü yollardan geçerken, onun ardından yürür birden bire kocaman bir adam oluverirdim.
Ona soran gözlerle bakarak; “Yoksa babama âşık olan o kadın sen misin? Söyle, herkeslerden gizlediğin aşk çoğun kim? Gizlice doğurup, saklamak zorunda kaldığın o çocuk kimin? Senin benin annem olma ihtimali var mı?” Hadi itiraf et! Hangisi?
Her şey, yıldırım hızıyla geçti! Yıllar, yollar ve aklımın arka sokaklarında dolaşan mahallelinin yaşam sesleri geçip gittiler bir bir.
Ama nasıl unuturum sütçü anayla, Papatya kızını. Deniz dibinden kopup gelen inci tanesi, aknehirlerden temiz ve duruydu yüzleri.
Papatya, Antakya’nın taş sokaklarında annesinin peşi sıra yürürken, elleri, ayakları beyaz beyazdı. Ama Sevda annesi benimle konuşurken, o hep yere bakardı.
Onlar mahallenin yokuşlu yollarında yaşam savaşı verirken, Papatya’nın üzerinde yazlı kışlı hiç değiştirmediği dağ menekşesi desenli pembe elbisesi, mavi bir hırkası vardı. Saçları sonbaharın dağıtıp toz duman ettiği yapraklardan sarı! Bedeni ince sazlıklardan ince yaşama direnmeye çalışırdı. Belli ki, yediği katıksız tandır ekmeği beslemesiydi. Onun başını çiçekli taç gibi çevreleyen saçları yüzünün tek süsüydü. Annesi Pazarda sebze, meyve artıkları toplarken, o utana sıkıla etrafına bakınarak yarı çürük elma, domates, salatalık yerdi.
İşte o güzellikler içinde, kelebeklerin tül kanatlarına takılı kaldı çocukluğum. İki dağ arası edilen sohbetlerde, rüzgâr, toz, bulut arasında hala tandır ekmeği kokusunu duyumsarım ben.
Sonbaharlarda yağmurlar çisin çisin yağarken sokaklara, buza kesilir ellerimiz! Ondan Sütçü Sevda’yı kimselere soramam!
Şimdi o yağmurların üzerinden uzun yollar, yıllar gelip geçti.
Zümrüt gözlü sütçü kadın, kocaman bir sır taşır gibiydi? İçinde olduğum veya olmadığım bir sır büyür ki içimde, gün olur dağ olur aşılamaz.
İki dağ arası evlerde yaşarken, her solukta Sütçü Sevda’yla kızının adı bin bir çığlık gibi geçer içimden. Her Çarşamba pencere önüne oturarak, hep onları düşünürüm. Zamanla taşıyamadığım bir ağırlık çöker omuzlarıma. Anılar, elimde bir kartopu gibi eriyip giderken, kendimi görürüm onların üzüm buğusu gözlerinin ıssızlığında.
Acaba, kaç çocuk vardı benim gibi? Kaç çocuk var, annesinin adını bile bilmeden yaşayan? Kaç çocuk annesinin rengini, sesini, bakışını görmeden, dokunuşunu, sıcaklığını hissetmeden büyür?
Yine bir güm aklımın arka sokaklarında dolaşırken kulak misafiri olmuştum onlara. Ah çocukluk aklım, nerden bilsindi?
Her çarşamba iki yol ve iki dağ arası pencereler önünde oturarak, Sütçü Sevda’nın sırlarla örülü hayatını çözmeye çalışırım. Önce büyükannem anlatmaya başlar, sonra Ramize Teyzenin buza keserdi elleri.
Ramize Teyze: “duydun mu seninki süt-müt satma bahanesiyle, artık sıkça geliyormuş mahalleye.”
Büyükannem: “ah sorma komşu! Şeytan diyor ki, yoluna çık herkesin içinde aç ağzını, yum gözünü! Rezil et koy ortaya. İşte ne yaparsın, Allah korkusu var. Allah!”
Ramize Teze: “doğru söylüyorsun. Biri oğlun, diğeri bacının kızı olması zor iştir bacım! “
Büyükannem: “ah ah! Dostlar, düşman başına vermesin! İşin içinde çocuk olmasa, kapanır giderdi. Millete; “Bu bebeğin, anne babası trafik kazasında ölen uzaklarda bir yeğenimin oğlu” diyerek, bir de yalan söyledim herkeslere.
Ramize teyze: “E, anası doğurana kadar ne yaptınız? Hamile kadının karnı belli…
Büyükannem kadının ağzından lafı alarak: “Doğurmaz olaydı! Halime bacımla neler çektik neler. Bacım, kulun olayım! Ne olur aramızda kalsın!
Ramize Teyze merakla: bebeği nasıl sakladınız?
Büyükannem; orasını sorma! Sonunda başka kocaya gitti de, bacımla rahat bir nefes aldık.”
Ramize Teyze heyecanla; “ya gerdek gecesi ne yaptı?
Büyükannem: “kız hastaymış. Ama dememişler kimseye. Bacım akıllılık etmiş de, düğünü o güne denk getirdiler.
Ramize teyze: Ne dersek boş… “Allah kimsenin eksiğini şaşırtmasın! Sonunda o da bir anadır. Gittiği yerde bir kızı oldu. Ama aklı Kerem ve oğlunda kaldı elbet.
Büyükannem: “Akılsız oğlum, Kerim! Evli barklı, çocuklu nasılda şeytana uydu bilinmez? Karısı Sultan duysa, hepsinin yuvaları dağılır sonra.
Ramize Teyze; “Sultan koskoca Rasim ağanın kızı ayol. Oğlun Kerim’in de işi gücü yoktu. Onun sayesinde mal mülk sahibi oldu şimdi oğlun. Madem teyzekızına âşıktı, daha başta Rasim ağanın kızına yanaşmasaydı ya!”
Büyükannem: “Cahillik, cahillik işte… Çok büyük bir sır bu, çok!
Ramize teyze: “aman Allah korusun! Kimsenin kurulu düzeni bozulmasın! Nede dağılsın yuvası. İstemem! İstemem!
Büyükannem; “ne dersin deli kız, kendi kendine etti. Babası onu bir çulsuza verdi de (….) belasını buldu! Şimdi kendisi çalışıp, herifine bakıyormuş. Adam da içki, kumar dayak, ne pislik ararsan varmış diyorlar. Acıyorum biraz.
Ramize Teyze; “elbet acırsın! Nede olsa yeğenin… Yazık! Çok yazık oldu bu kıza!”
Büyükannem: “oğlana fazla yanaşıp, ona bir şey sezdirmese bari. Çok ileri giderse, onu bu mahalleye gelmez ederim valla!
Tam bu sırada sokaktan: süt taze sütüm var! Alan yok mu?
Bense, heyecanla penceredeki yerime geçiverdim. Sütçü Sevda’yla kızına sevgiyle el sallarken, Papatya annesinin eteklerinden tutunarak ve adına dönüp dönüp pencere ardında bana bakarak beyaz beyaz gülümsüyordu.
Sütçü Sevda’yla Papatya kızı uzaklaşırken, oturduğum pencere kenarında Ramize Teyzeyle büyükanneme dönerek: “benim annemle babam nerede? Büyükanne, yoksa beni sen mi doğurdun?” diye sordum yeniden.
Büyükannem öfkeyle suratını buruşturarak ve tepeden tırnağa kadar kızıla boyanarak yüzü, “ikisi de öldü! Geberdi! Öldüler! diyerek, bir süre benzer sözleri haykırıp durdu.
Her Çarşamba Sütçü Sevda’yla kızı, bir geçit töreni gibi aklımın arka sokaklarından gelip geçer. Ondan iki dağ arası evlerde yaşayıp, pencere kenarında oturarak onları beklerim hala.
Yalnız ve soğuk otel odalarında gecenin içinden yavaş yavaş süzülüp gelen süt kokusu arasında, hiç tanımadığım annemin sureti belirir. Birden bire Sütçü Sevda’nın yüzü oluverirdi.
Sütçü Sevda’yla kızını düşününce, hangi kavganın arasında olursam olayım, duru göller gibi sakinleşiveririm. İçimden bir ses berrak denizlerin ışıltısı kadar mavi mavi çağırır. Ama fazla tutamam o hayali. Kısacık sürer.
Az ötelerde süt diyen başka bir kadının sesini duyulur. O an içimdeki çocuk pencere aralığından sokağa fırlayarak, ıslık çala çala sütçü kadının peşine düşer gider. Tutamam ellerinden. Deniz daha da mavileşir, dağlar eğilir, gökyüzü pembeleşiverir birden.
O gün bu gündür nerede olursam, kaç yaşımda olursam olayım, onun yüzü gözlerimin önüne her gelişinde çocuklaşıveririm.
Süt!!! Taze sütüm var!!! Alan yok mu?


Hatice Elveren Peköz
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 21:47


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum