Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Öykü Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 23-03-2011, 19:20
emre gümüşdoğan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
emre gümüşdoğan emre gümüşdoğan isimli üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
üyelik tarihi: Aug 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 11.854
emre gümüşdoğan - MSN üzeri Mesaj gönder
Standart Ayşe Hamzoğlu Öyküleri / Hayal

HAYAL
Ayşe Hamzaoğlu

Zamanında mahallenin yarısını kaplayan akrabalarımdan geriye, yüzünü yıllardır görmediğim torunum Mediha kaldı. Onu’da bir ipeğin ardında silik kalmış silüetiyle hatırlıyor, yaşlı Zihnim. Akşam Altı, en geç Yedide burada olur, Nerede ineceğini yazdırdım bulur inşallah. Eski medihayı özlemişim, lakin yeni mediha nasıl bilmem gamzeleride kaybolduysa tanımam ne mümkün.

Hatırlarmısın şimdi yerinde başı göğe yükselen binaların olduğu, Ankaradaki evimizin Bahçesinde mediha nasılda koştururdu, şen kahkahalar atarak. Sen besmele çeker dururdun, ‘’Bu kız çekirge gibi Alim Allah kıracak kolunu, budunu’’der telaşlanırdın. Ben kaşlarımı çatıp bakınca, yüzün düşerdi, yinede çeyrek bakışla kızı izlemeye koyulurdun.

Genişçe bir fundalığımız vardı, mediha uğur böceği toplar, arı mayayı arardı. Zamane çizgi filmindeki arıyı bulmak için içini açmadığı gonca çiçek kalmazdı, çocuk işte der gülerdim haline. O bahçe Bizim gözümüzde Babil’in asma bahçeleri gbiydi, yaz gelince. Boyumca Ay çekirdekleri, Boynu bükük Ağlayan gelin çiçekleri, Sabah tanyeli’de eser gelirdi kokuları. Ya iki bağ kara üzümümüz senin gözlerin gibiydiler. Asmaların gölgesi altındaki çardağımızda semaver’de dumanı tüten çayımız, yanında senin döktüğün lokmalar, bahçe gümüş rengine çalana kadar otururduk her gün.

Lakin bunlardan ötesi yok artık zihnimde, Hanım. Anlamışsındır sende halimden çeyrek asırlık eşimsin nede olsa. Torun gelecek diyemidir, sabah ezanından bu yana senin gençliğini hatırlayamadığımdanmıdır bilmem. Yüreğim kafesini sevmemiş kuş gibi. Sahi kadın senin cemalinin şekli nasıldı, bu fotoğraftakinden daha farklıydı sanki.

Neyse hadi sen dur masadaki yerinde, som altınım, akide şekerim. Çıkma bu resim çerçevesinden dışarı etme iki kelam meymenetsiz. Bu son sözüme darılma ama, koca evde kaldım yalnız başıma, ter kokumla, birde senin kokun kalmış bürüncüklerinle. Sallanmaktan yayı gevşemiş, sandalyemden usulca kalktım. İki adımlık bahçemin Elma Ağacından süzen güneşe baktım, mübarek gözlerimi yakıyor. Hava sıcaklığıda kırkı buldu bugün, donum suya basılmış gibi kıçımda.

Hanımı salonda bırakıp girdim mutfağıma. Her vakit karanlık burası komşunun bahçe duvarı yüzünden. Işığı yakıp bakliyatlarımı koyduğum Tahçayı açtım, boş yoğurt kovalarından birini alıp sabahtan yoğurduğum kıymayı dolaptan çıkarıp kovaya aldım. Kıymalı pide yaptıracağım Mediha’ya O sever. Rahmetli Celalin sünnetinde, yemekten kusmuştu, Celalimi hatırladım birden İki kardeştiler onlar, çocuk felci apansız aldı onu bizden. Ah geçmişi hatırlama belası yokmu. Derin bir iç çekip avcı şapkamı, somyeden, kovayıda tezgahtan aldım, kıyma kokmadan gideyim.

Uzaktan, yarısını güneş yemiş Hanımımın fotoğrafını görünce, Geçen duyduğum bir sözü diyeyim dedim. Boğazımdaki balgam yumağını delerek’’O gün radyoda, bir yazar ne diyor, hanım biliyor musun’’dedim. Sesim karışınca boşluğa yalandan bir kadın sesi işittim’’Ne diyor Bey’’. Oturduğum yerden Ayakkabılarımı giyerken, başladım söze.’’Yaşlı insanlar yaşlarından dolayı değil, anıların ağırlığından yorgunlardır’’dedi kadın. İnsanoğlu işte eşrefi mahlukat nede olsa. Duvardan tutunarak ayağa kalktım, Kara kilim yine buruştu. Ceviz oymalı bastonumla öylesine düzelttim eğilmeden. Demir kapıyı zorlanarak açıp çıktım bahçeye, yüzümü dalayan boğucu hava, tuğlalara diktiğim zambaklarımı’da soldurmuş. Kıyamet sıcakları bunlar. Asfalta çıkıp yürümeye başlayınca, iki adımda ter paçalarımda çayır yılanı gibi süzülmeye başladı. Komşuların bahçe duvarlarından taşan, ağaçların gölgesinde yürüyorum, Yorulmaya başlayınca hanım yürüyüşüm, yavaşlıyor. Tahliye edilmiş, eski bir bina gibiyim. Yaradan döşese dinamiti yıksa yere.

Ayıkıyorum yine kendimle konuştuğuma, başımı sallayıp gülüyorum halime, yeni yaptırdığım dişlerim yemek artığı gibi geliyor gülünce, alışamadım. Kahveyi görünce uzaktan, usulca geçiyorum karşı kaldırıma. İhtiyarların çenesi malum lafa tutarlar kokar canım kıyma. Yine de saygıdandır eşe dosta elimle selamımı veriyorum. Hepsi’de sıcaktan yerlerinde mayışmış, kimi ayaklarını sandalyeye uzatmış, kimisi de şapkasını yüzüne atmış sırtınıda duvara yaslamış uyukluyor. Masadaki yarım bardak çaylar, limonatalar, Neredeyse her masanınn dibinde bir köpek pinekler akşama kadar kıpırtısız. Ne bulurlar bu abdesti kaçıkların yanında bilmem.

Az ilerden görünüyor Gönül insanı eşref bey. Peynir tenekesine diktiği, rengarenk güllerinin yanında, döşemesi yamalı koltuğunda oturuyor. Yavaşça doğruluyor beni görünce. ‘’ooo hoş geldin azizim’’diyerek açıyor kollarını. Hacı yağı kokan yanaklarından öpüyorum, Yumuk gözleri, beyaz nurlu suratı bu adama olan saygımı arttırıyor. Yıllarca fakılık yaptı, sonra bu fırını açtı, Şanslı adam geniş bir aileye sahip. Elini omzuma attı’’yine ne söyleniyordun yolda, kendi kendine kaptan’’diyerek takıldı. Buyur etti oturdum, ten yakan sıcak koltuğa. ‘’Sahi’’dedim içimden, ben yıllrca kaptanlık ettim gemilerde. Yunanistan, karadağ, bosnahersek, Alboran denizine’de gidecektimde kalp çarpınıtısı komadı. Erişemediğim hayalim kaldı o deniz, Akdenizin batısıyla, Fasın kuzey kıyıları arasında. ‘’Unutmamışım Eşref bey’’diyerek sevinçle yerimden, kıpırdadım. Adamcağız ani sözlerimle ürktü. ‘’Bismillah’’ çekip sıçradı. Gülümsedim, ‘’korkma be adam’’o kadarda bunamadığımı hatırladım’’dedim. Yaşlı yüzünün çizgileri dondu, ‘’Neyse’’dedim, mahcup bir sesle. ‘’Sana bir havadisim var’’. Yüzü ışıldadı merakla’’Hayırdır’’dedi. Ağzımda yayarak ‘’Tonurum Mediha geliyor bugün’’dedim, sesim biranda yirmi yaş gençleşti.

Yüzüne baktım, her daim ıslak duran gözlerinin feri gitti, sesini titreterek’’muştu ne istersin’’dedi. Aldırmadım bu haline, kokmasından korktuğum kıyma kovasını kurnazca uzattım eline ‘’şu kıymaları pideye döküver’’dedim. Çabukça aldı kovayı, ‘’Gel bakalım koca kaptan’’diyerek çağırdı içeri, kapının boncuklu süsünden geçip, oturdum koltuğa. Sinekler loş odada kar gibi uçuşuyordu. Burasının içimi rahatlatan bir ferahlığı vardır nedense.

Eşref bey yıkadı ellerini, geçti hamur teknesinin başına, ‘’De bakalım’’dedi unu serperken. ‘’Kaç gün kalacak Mediha’’sesinde alaycı bir ifade vardı, belkide ben yanıldım. ‘’O kadarını konuşmadık, hele bir gelsin’’diyerek bastonumu yerde daireler yaparak sürüdüm, inanmıyor heralde geleceğine diyerekte iç geçirdim. Gönül dostu işe koyuldu, önceden, işini yaparken bitmek bilmeyen hikayeler anlatır. Engin ilmiyle şaşırtırdı, bitti hikayeleri artık, o suskun ben suskun. Konup, uçan sinek seslerini dinliyoruz. Ben karşı duvara sığmış hayatına bakıyorum, fotoğraflar, ustalık belgeleri. Aaah diyerek içleniyorum, toprağın altına, bedeni, göğede ruhu salmaya ramah kalmış hayatımız, bir duvara sığanlardan ibaret. Eşref beyin sesi çalınıyor kulağıma, zorla, ayıp etmemek için birkaç hikaye kırıntısı anlatıyor. Ben dinliyormuş gibi görünerek, Medihamı düşünüyorum. Boyu posu nasıldır, etine dolgunmu yoksa, sıskamıdır vücudu. Okulununda bittiğini hatırlıyorum, kalsa benimle bir eczane açsam ona, ayvalıkta kaç parsellik zeytinliğim var satarım feda olsun ona. Planlarım yüzümede yansımış olacakki eşref bey gülümseyerek’’Pideler hazır, kaptan’’dedi. Bırak pideleri dedim, heyecanla elimle koltuğu gösterdim, yılların önlüğü üzerinde, mavisi solmuş, cepleri sökülmüş usulca oturdu yanıma. Onada anlattım düşündüklerimi. Elini dizime koydu, umutsuzca’’Ah be kaptan, boşver yaşamasın seninle genç o ayak uyduramaz’’dedi. Aldırmadım sözüne, lakin darıldım, nerden tanıyorki torunumu. Eline bir iki defa usulca vurdum, ayağa kalktım. Tezgahtaki pide poşedini alıp, onu yanaklarından öptüm, kal demesine karşın elimle ardımdaki dostumu selamlayıp çıktım dışarı. Aynı yoldan, ağaçların gölgesinden yürüdüm, pidenin kokusu gelince burnuma, poşeti delip bir lokma koparıp attım ağzıma. Güneş sıcağı kırıldı akşam oluyor lakin yinede susuyor insan tuzlu yeyince. Kapının önündeki kıyısı yanık örgü paspasın altından anahtarı alıp açtım kapıyı, ben yakmıştım bu paspası bilemedim şimdi. Anahtarı Sağda solda unuturum diye korkarım, götürmem yanımda.
İçeri soluk soluğa attım kendimi, mutfağa dermansızca girip buz gibi su bidonunu diktim kafama. Gözlerim yaşardı nasıl susamaksa. Oturduğum yerde kaldım biraz, sakalımı, gözümü sildim sofra bezinin ucuyla. Salondaki somyeye, üstümü soyunum, içliklerimle bıraktım kendimi. Vişne rengi kadife perdemi, elimin yettiğince kapattım. İçerisi kızardı, göz kapaklarım ağırlaştı.

Mahalleden siren sesi gibi içeri yayılan’’sütçüüüü’’bağırışıyla araladım gözlerimi. Eğilip pantolon cebinden baba yadigarı köstekli saate baktım. Altıyı geçiyordu. Kız ’’En geç yedide evdeyim’’demişti, başına bir halmi geldi diye Elham yapmaya başladım. Gelir nede olsa eli kulağındadır, beklide. Her yeri ayrı sızılı, bedenimi doğrulttum. Ev havasız kalmış, nefesim daraldı. Eğilip pencereyi açtım. Rüzgar haifçe ıslık çalmaya başlamış, elma ğacının dallarında. Gözlerim bahçenin, kapalı tahta kapısında, yüreğime sabahki kuş geldi oturdu yine, heyecanla kanat çırpıyor. Ayağa kalktım, giysi yığınını odaya götürüp, gençlerin giydiğinden bir eşofmanım var onu bacağıma geçirdim, daha dinç gösteriyor. Boy aynasına döndüm, dağ gibi adamdın önceden, şimdi grileşmiş kaşım sakalım, gece gibiydi, uzun biçimli suratım vardı, böyle buruşukta değildi ütülüydü o vakitler. Şimdiyse….

Salona döndüm. Yavaşça hanımın karşısındaki koltuğa oturdum, Siyah beyaz baktı bana, dudaklarında zoraki bir gülümseme özenle taranmış saçlarında laleli tokası, gür ama düzgün kaşları, hemen altında alev gibi yanan üzüm gözleri. Siyah bir kadife renginde karanlık, çerçeveyide salonuda, örttü, Lambayı açmaya kalkınca dışardan, tekerlek sesi çalındı kulağıma hızla artarak kapının eşiğinde sustu. Cama atılıp, bahçe kapısına baktım ardına kadar açıktı. Sevinçten ellerimle alkış tuttum. Koşar adım kapıya vardım. Dışarının lambasını, yakıp, yerine gelmiş gücümle kapı kilidini çektim. Usulca gıcırdayarak açıldı çelik ağırlık.

Lambanın sarılığında, çakmak gözlü, beyaz tenli boyumca bir yavrucak yorgun gülümsedi. Yaşlılığın mızmızlığıyla başladım ağlamaya, ‘’Mediham’’dedim titriyordu, sesimde bedenimde. Sarıldım, boyununa gözünden, yüzünden öptüm kokladım. ‘’Dedecim’’dedi şen genç sesiyle. Kapıda saniyelerce sarıldık birbirimize. Sonra gözümün yaşını silip, bavulunu almaya eğildim, izin vermedi ‘’taşıyamazsın, dedecim geç sen’’dedi, saygılı düşünceli, torunum önümde ben arkasında girdik salona. Narin bedeni, üstü ince altı kalın dudakları tıpkı rahmetli kızım. Gülümseyerek salonu izledi birsüre ‘’Dede bu evi senmi böyle temiz tutyorsun’’dedi inanmayarak, muzurca. ‘’Evet yavrum’’diyerek birazda utanarak kumral beline dek inen ipek saçlarını okşadım. Yorgunluğun, iniltisiyle koltuğa bıraktı kendini. Yakasını çekiştirerek sıcaklıktan, dert yandı. Hemen yanına oturup, halini hatrını sordum. Bende ona gündelik yaşantımı bir çırpıda anlattım, yalnızlık yüzüne ona dargın olduğumuda suratımı asarak ekledim. Elimi tuttu sıkıca, ‘’Artık sıkça geleceğim’’dedi., güven veren bir sesle. Başını ellerimin arasına alıp, yine öptüm kokladım, kızımın kızını. Yeri değildi belkide ama sevdi beni belli. Başladım söze, ‘’Mediha’’ dedim önce, sesimi ciddileştirip.’’Buyur Dedecim’’dedi, gamzeli yüzü yumuşadı. ‘’Gitme oralara, kal benimle, eczane açalım, zeytinlik iyi para eder,mahsül çok zaten’’dedim, Birazda emri vaki konuştum, işe yararsa diye.

Sırtını doğrulttu, dirseklerini dizlerine dayayıp, halıyı izlemeye başladı. O motifleri, güzel gözlerini kısmış izlerken, onun gibi durdum bende yanında baktığı yeri izledim. Belliki planları var, nasıl reddedeceğini, düşünüyor. Başını çevirdi, onun gibi duruşuma gülümseyerek ‘’Tamam’’dedi. Kaşlarını indirip, kararlı sesiyle. ‘Sahimi’’dedim, şaşkınlıkla. ‘’Tamam dedecim, seninle yaşayacağım, sanada bakarım’’diyerek ekledi. Kalbime ince hoş bi sızı oturdu, ‘’Eğlenmiyorsun, değilmi’’diye sordum. ‘’Hayır ben ciddiyim’’dedi, başını göğsüme yasladı. Devam etti, buruk bir sesle’’Senden başka kimsem yok, son gününe kadar seninle yaşayacağım’’dedi, kollarını sıkıca doladı. Yarım bir bakış attım hanımın, resmine’’Görüyormusun’’dedim, torunumuzu göstererek. Birsüre öylece kaldık, kızın aç olacağını hatırlayıp ‘’Hadi, gel mutfağa mediha sultan’’Dedim, en babacan sesimle.

O kapının eşiğinden, izlerken ben gücü gelmiş kollarımı,sıvayıp dolaptaki buz gibi yayık ayranını, bardakları, pideleri koydum tepsiye. ‘’ooo dede bunlara ne gerek vardı’’desede sözünü, elimle kesip ‘’Yeni can yoldaşıma az bile’’dedim. Küçük etsiz yanaklarını sıktım. Yemek yerken, biryandanda plan yaptık, haftaya ayvalığa gideceğiz, ben zeytinlik için tanıdık emlakçıları dolaşacağım, o denize girecek. Okul yorgunluğunu atacak. Eeee Ana Baba olmayınca Başında İş bana düşüyor, Daha ölmedik ya, Arkasındayım, Dağ gibi olamasa da tepeliğim.

Salonda karşılıklı kanepeleri açtık, O yıkandı, rahatladı, ben sabah ezanıyla kaynatıp hazır ettiğim kayısı hoşafını, içine ikide buz koyup, verdim eline. Afiyetle içti pek beğendi. Yataklarımıza uzandık, hatırlayamadığım yılları anlattı O, İkimizinde çarşaflarımızın altında, güldükçe indi kalktı göbekleri. Gülmenin yorgunluğu, sevincin hoş sarhoşluğu uyuyakalmışız. Sabaha karşı Medihanın üstünü, Açık unuttuğumuz Lambayı kapattım.

Öğle ezanıyla araladım gözlerimi, kanepe boştu, toplanmıştı. Zorla çıkan sesimle ‘’Medihaaa’’dedim. Sesim yayılmadan ses geldi’’Efendim, Dedecim’’ mutfaktan gelen şen sese kaltım ayağa. Başım döndü, ‘’yaşlılık unuttururmu kendini’’ diyerek hayıflandım.Mutfağa girdiğimde, Mediha başında nerden bulduysa, Anneannesinin Bürüncüğü, Kırmızı örgü mutfak önlüğü üstünde. Uzanıp öptü. ‘’Kızım kaçta kalktın’’dedim.’’Dokuz’’ diyerek elindeki lokmayı ağzıma verdi. ‘’Nasıl’’ diyerek merakla sordu. Tuzu boldu lakin o yapmış, varmı diyecek laf’’ Maşallah nefis’’dedim, başımı sallayıp, birsüre onu izledim hayranlıkla. O Şevkle ustalıkla devam etti işine.Bir leğen lokma döktü. Onu mutfakta bırakıp usulca girdim Banyoya. Yüzümü yıkarken Suyun ferahlığıyla, içimdeki ferahlık birleşti’’ohhh şükürler olsun’’deyip elimi göğe açtım, yalnızlığıma ses, dost geldi, ona faydamın dokunacağınıda düşününce, sevincim katlandı.

Dış kapıyı açtım, sinek girmesin diye perdeden bozma tülümü çektim. Mediha lokmayı çayı getirirken, ben bahçemin son mahsulü, dometesleri, biberleri koparıp, yıkadım. Acıkmışız ikimizde, soluksuz yedik önümüzdekileri. Komşu dürdane hanım belirdi balkonda, çamaşır asmaya çıkmış ‘’Dede nasılsın’’diye eğilip sordu. ‘’Dürdane kız, Keyfime diyecek yok’’diyerek karşı sandalyedeki torunumu gösterdim.’’Torunumla tanış, medihamla’’dedim ağzımda yayarak. Dürdanenin suratı asıldı, karşı sandalyeye, baktı kaldı birsüre. Hızla çamaşırı sepete atıp, koştu içeri. Delimidir nedir, dedim toruna bakarak, hani mahcupta oldum.’’Mediha omuz silkti, boşver dedecim’’dedi . ‘’Eski komşuluk kalmamış’’ diye ekledim, yavrucağada mahçup oldum. ‘’Bir yakın gelecek göz aydınlığı verilmeyecek kınar herkez onu, zamane yetmeleri pirinç kadar komşu sevgileri’’ deyip çayı diktim kafama. Suratsız dürdaneye aldırmadan, güldük eğlendik.

Yemek keyfinden sonra masayı toplayıp mahallede tura çıktık, kol kola. Marketten kuruyemiş, Soğuk gazoz aldım ona. Hükümet parkına oturduk, palmiye ağaçları, canım çınar, gürgen ağaçlarının yerini tutmasada gölgelik işte. Kuruyemişimiz elimizde, sarkık memeli sokak köpekleri diğer ağaçların, altında saatlerce sohbet ettik torunumla. Ben ona diğer yaşlıları anlattım, oda bastı kahkahayı, küçük başı kalktı yukarı, fındık burnu hepten güzelleşti. ‘’Yavrum’’ deyip ıslatmadan öptüm yanaklarından. Uunutmadım küçüklüğünden beri ıslatarak öpenlere ifrit olur, yıkardı yüzünü. Aklıma birden ‘’o buralarda kalmaz’’diyen Eşref bey geldi..

‘’Kalk kızım, kimle tanıştıracağım seni’’ deyip girdim koluna. Bukez kahvenin olduğu taraftan yürüdük kolkola. Boştaki elimi ağalara kaldırıp ‘’Selamünaleyküm’’dedim, gururla, reisi cumhur havasıyla. Benden az daha genç olanlar saygıyla ayağa kalktılar. ‘’Oturun,oturun kalmayacağım’’dedim. Hep birden’’Aleykümselam’’dediler. Bakın dedim, Medihayı göstererek’’Torunum geldi, bundan böylede kalıcı’’dedim, gerinerek. Kahvenin sakinleri önce birbirlerine, sonra bana alık gibi baktılar, içlerinden biri ‘’Ne torunu, Hangi torundede’’,dedi. Beriki yaşlı olan, ‘’sus oğlum’’diyerek tuttu kolunu. Torunuma yapılan bu saygısızlığa sesimi, çıkarmadım bastık yürüdük yanlarından. ‘’Sıcaktan erimiş bunların kuş beyinleri, aldırma yavrum’’ dedim, usulca yanağını okşayıp. ‘’Aman dedecim, inanmadılar kalıcı, olduğuma burada yaşamam sandılar, ondan’’dedi. ‘’Hay aklınla bin yaşa’’ ondan böyle attı renkleri abdesti kaçıkların’’dedim, gülümseyerek.

Mahallenin köşebaşı, fırıncısı, Eşref bey göründü, uzaktan. ‘’Bak kızım’’dedim, elimle Tombul, bodur eşrefi göstererek, ‘’Bu adam günül dostudur, ilmiyle, sohbetiyle meşk eder insanı’’dedim. Kızcağız başını salladı. ‘’Ne şeker adam’’ dedi. Yaklaşınca seslendim’’Gönül insanı, bak kim geldi’’diyerek bağırdım. Önce şaşırdı, sonra etrafını süzüp’’Torunmu’’dedi. ‘’Öp kızım dedenin elni’’deyip sırtına usulca vurdum. ‘’Aman yok’’dedi geri çekilerek, zoraki gülümsedi’’ El öpenleri çok olsun, üstünüze afiyet grip olmuşum’’dedi. Eşrefede bir hal olmuş, beti benzi attı biranda. Kızı geride bırakıp girdi, koluma, boncuklu süsü, suratımı yalayan kapıdan, itercesine içeri aldı. Medihada şaşırdı, yavrucak yavaşça gelip oturdu kanepenin ucuna, bende diğer ucuna. ‘’Ne oluyorsun Adam’’dedim, kızarak.’’Sesi titredi, ‘’Sıcakta kalma, kalmayın’’dedi. Kızda bende yabancılaştık biranda, darıldım haliyle.

O sandalyesini çekti, karşıma. Öylece beni izlemeye başladı, ne diyeceğimi bilemedim. Ardından ‘’Sen kendini mutlu hissediyormusun’’diye sordu, elini dizime koyarak. Doktorun hastasına soruşu gibi acıyarak. Neşem yerine geldi, torunuma bakıp’’Nasıl mutlu olmam Mediham geldi, hemde temelli’’dedim. ‘’Temellimi’’ dedi anlını kırıştırarak, ağzı açıkta kaldı, başını yere eğip devam etti’’ Sen mutluysan, mesele yok, gerçeği hayali….’’ Anlamadım ya dediğini, neyse. Kız oflamaya başlayınca, kalktım ayağa, ‘’kal sağlıcakla’’ deyip el ettim Eşref beye sesim kırgındı haliyle. Medihayıda alıp çıktım dışarı, tek kelime etmedi ardımızdan baktı öylece, şaşkın. Uzaklaşınca, mediha karnını tutarak gülmeye başladı’’bunlar hepten bunamış ayol’’dedi. ‘’Sus sus duyarlar’’ desemde haklıydı kız bende güldüm, onla bir olup eve gidene kadar.

Kapıyı o açtı. Eve varmanın huzuruyla oturduk kanepeye. Genç güzel torunuma baktım, o olmasaydı ben kahvedekilerin, eşrefin yaptığına günlerce kafa yorar kederlenirdim. O varya dünya karşı dursa komaz bana artık. Küflenip gitmeyeceğim, yalnız başıma. Düşüncelerimin huzuruyla yumuşadım, karşımda kumral saçlarıyla oynayan Mediham’a gülümsedim. Ardından onun evine, odasına alışması için uyumak üzere kendi odama çekildim. Oda’’Odama giysilerimi yerleştireyim, fotoğraflarımıda koyarım’’diyerek öptü sevinçle girdi odasına. Dev bir rahatlığın içinde uzandım yatağıma. Perdenin şeklini almış tavanın gölgelerini izledim, rüzgar yine dallarda usulca ıslık çalmaya başladı, uyku göz kapaklarımı ağırlaştırdı.

Ezan sesiyle uyandım, ilahi seste olmasa uyanacağım yok ya. Besmele çekip doğruldum yataktan. Hava kararmış ay odayı boyamıştı. Yavaşça yürüdüm salona girdim boştu, belliki Mediha’da uyanmamış. Miğdemin gurultusuyla lokmaları hatırladım, mutfağa girdiğimde tezgahta yoktu, leğen boş her zamanki yerindeydi. Yavrucak acıkınca hepsini yemiş olmalı, genç nede olsa. Buzluktaki eti çıkardım, hemen bir fırında tavuk yanınada çoban salata yapayım. Tavuğu çeşmenin altına tutup bekledim, ardından suyu kapatıp Torunun odasına kulak verdim. Ses yoktu, fısıltısız uyuyor yavrucak, ‘’Torunumdanmı çekiniyorum’’ deyip usulca aşağı çektim kapı kolunu, yatağındada odanın geri kalanında da karanlık bir boşluk vardı sadece. Saate baktım dokuzdu, bu saatte nereye gider bu kız. Bahçeye koştum yoktu, elim ayağım boşaldı birden. Balkondan gülüşmeleri gelen Dürdaneye seslendim ‘’Torunumu gördünmü kızım’’diye bağırdım. Kadın oğluna baktı, Zayıf yüzlü oğlan ‘’ne torunu dede allah aşkına” deyip çayını yudumladı, balkonda atletle oturan edepsizden ne beklenir ki. Çıktım asfalta bir yukarı bir aşağı bakındım yoktu. Çıplak ayaklarıma batan çakıl taşlarına aldırmadan tek çareyi Eşref beyin evine gitmekte buldum. Soluk soluğa adamın bahçe duvarına yanaştım, geliniyle torunuyla çay içiyordu, mediha oradada yoktu. Gözlerimden yaş boşaldı korkuyla bıraktım kendimi yere. Beni fark ettiler Eşref bey geldi yanıma, ardından gelini başımı kaldırıp yüzüne yalvarırcasına baktım. ‘’Ne oldu Azizim’’diyerek telaşlandı. ‘’yok’’dedim, ellerimi boşluğa açarak, dudaklarımın titremesine, gözümün yaşına engel olamıyordum. ‘’Ne yok’’dedi. ‘’Torunum be adam Mediha yok odasında, şu saate kız başına allahım’’diyerek bastım feryadı, kaçırırlar, keserler eşref, diyerek dizlerimi dövdüm. Gelinine seslendi’’kaptana suyla terlik getir’’dedi. Beni doğrulttu, ‘’ağlama Dostum bir sakin ol hele’’ diyerek yatıştırmaya çalıştı. Lakin yüreğim parça parçaydı, gözümü, burnumu mendilime silerek, ‘’eşref bul ne olur onu getir bana’’ dedim, yeniden bıraktım kendime yere dizlerine sarıldım.

‘’Kaptan yapma ne olursun’’ kalk diyerek tuttu omuzlarımdan. ‘’Mediha hiç olmadı ki, ah benim yalnızlık düşmanı dostum’’diyerek ağlamaya başladı. Söylediklerinden tek kelime anlamamıştım. Gelinin getirdiği terliği, giyip suyuda şaşkın bakışlarımla eşrefin elinden içtim. Eşref bey elimden mendili alıp yüzümü sildi. ‘’Mediha yıllar önce gelininle damadınla o kazada öldü ya Azizim, yine unuttun, celalde onlarla birdi’’onun öldüğünü kabullendin, medihayı bir türlü kabullenemdin’’diyerek sarıldı. kendi evine götürmek istedi.’’Yok gitmem, eve gidip medihayı bekleyeceğim’’dedim. ‘’gel beraber gidelim’’dedi. Koluma girdi koyulduk yola. Yıllarca ağzından bir kelam yalan işitmediğim, dostum niye kandırıyordu beni, aklım ermedi bir türlü, dönüp dönüp baktım yüzüne. ‘’Eşref bey ben çocukmuyum de bana, mediha gitti sende biliyordun gideceğini, ikinizde kandırdınız beni’’diyerek çıktım kolundan, durdum karşısına. Sokak lambasının altında, yüzü kırıştı, ağzında geveledi, sözlerini.’’Medihanın cesedini, diyerek dişleriyle dudağını sıktı, yere baktı. ‘’üç gün sonra buldu, jandarmalar üstüne kar yağmıştı, diğer üçü tez getirildi eve ama o’’diyerek, yine ağlamaya başladı. ‘’yavrucağı, ancak sonra buldular’’ diyerek sarıldı, başını omzuma bastırıp’’yapma kulun olayım, yıllar geçsede bu acı derin kalır bilirim, ama yapma’diyerek bir süre kaldı. Ben başımı, sokağın sinekli lambasına kaldırdım, Gördüğüm, yüzü, hisettiğim çiçek kokusunu, torunumun sesini, getirdim aklıma. Artık kime ne diyebilirsin kaptan dedim içimden, Ortada torun yokmuş, senden daha aklı başında, gençliğini bilen adam diyor..

Eşref beyi usulca iteledim, hadi git evine, ben gidiyorum, deyip yürümeye başladım. ‘’kaptan’’diye seslendi. Elimle sus diyerek işaret ettim. Benim kadar bunamış evimin bahçe kapısından, girdim kapımi kilitledim. Evin kapısınıda kapatıp, girdim salona dikildim ayakta. Hanım çarptı yine gözüme aynı yerinde duruyordu, ‘’Hanım’’dedim, mızmızlanarak ‘’duydunmu oda ölmüş’’Hanımda sustu, ne desin garibim. Masadaki içi dolu hoşaf bardağına yanaştım, sinek ölüleriyle doluydu, buz erimiş masayıda batırmış, kızda içmemiş diyerek götürüp döktüm lavobaya. Buzu henüz çözülmüş tavuğuda koydum yerine. Dönüp otordum kanepeme. Tek kanal trt’yi çeken radyomu açtım, müzeyyen senarın sesi dağıldı salona… Hanımımın, küskün fotoğrafı elimde, eşref beyin, sarı naylon tuvalet terliği ayağımda, yalnız başıma bekledim yine sabahı, yarı uyanık yarı uykulu.
__________________
ellerin kına türküsü
dokunsam
iliklenir parmakların parmaklarıma
*emre gümüşdoğan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 10:06


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum