Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Öykü Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 02-07-2008, 22:23
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart

Kurt İlacı

Sinan, daha kundaktayken tandıra düşüp parmaklarının birkaçını kaybettikten sonra kaderi o günden çizilmiş gibi büyüyüp genç adam olduğunda ince işlerle uğraşmaya karar verdi.Önce Doğubeyazıt’tan getirdiği kaçak Rus ve İran tırpanlarını satmakla başladı işe.Üzeri süslü ve naylon bezlerle her zaman kapalı olan uzun örme sepetini koluna takar, satmaya ihtiyacı yokmuş gibi bir edayla dolaşırdı köyün içini.Özellikle temmuzun ilk haftası, çayırların kuruyan çiçeklerinin köylüleri biçine çağırdığı günlerdi.Sinan bu günleri çok iyi değerlendirir,köy içindeki dolaşmalarını daha da sıklaştırarak anayol üzerindeki bir dükkanın önünde sohbete dalarak günü tüketirdi.Tabi bu arada adına Rus denilen tırpanlar,çift horozlar,şahınşahlar,papazlar ve şakiroflar ucun ucun satılır giderlerdi.Elbet ki Sinan bu işi yapan tek kişi değildi.Ama o ticaretin mantığını öğrenmişti.Biçin öncesi herkesin cebinin boş olduğunu bildiğinden, sattığı tırpanların karşılığında tavuk,hindi,kaz,sonbaharda verilmek koşuluyla deri peyniri ve bir çinko sarı yağ gibi seçeneklerle satardı tırpanlarını.

Bütün ticaret ehlinde olduğu gibi Sinan’da daha çok para kazanmak hırsına kapılınca çeşidi bollaştırdı.Aslında onun durumunu sadece para kazanmak hırsı olarak değerlendirmekte doğru değildi.Tırpan ancak belli bir dönemin satılabilen ürünüydü.Yılın geriye kalan koskoca zamanında neden boş dursundu?Çeşidi bollaştırıp,rızkını deneyecekti.Barı veren huda onu da görürdü elbet.Yeni mönüsü, kaçak kahve,çay bardağı ve tabağı,süslü çay tepsileri,termoslar ve basit giysilerden ibaretti.Değişen sadece sattığı eşyalar değil,müşterisi de değişmişti bu yeni atılımıyla birlikte.Tırpanları erkeklere satıyordu.Şimdi getirdiği yeni mallarının müşterisi kadınlardı.Kadın müşteriye mal satmak yeni bir deneyimdi.İlk başlarda sıkıldı.Satacağı mallarda pazarlık payını az koyduğu için kadınlar onu bayağı sıkıştırıyorlardı.Hatta kimi zaman aldığı fiyatı zor tutturuyor ve böyle zamanlarda vücudu tepeden tırnağa ter kesiyordu.

Sinan, çok geçmeden kadınların ciddi müşteriler olduğunu anladı.Çünkü tırpan satarken bile karşılığında aldığı tavuk,hindi,kaz,yağ,peynir gibi şeyler doğrudan kadınları ilgilendiriyordu.Erkekler bu konuda çok cimri sayılmazlardı.Bir tavuk fazladan gitse bile,eğer tırpan keskin çıkarsa bunu görecek halleri yoktu.Erkekleri koyun,kuzu,inek,öküz gibi büyükbaş hayvanların alım satımında avlamak ne kadar zor idiyse,kadınları da kümes hayvanları ve yağ,peynir işlerinde kandırmak bir o kadar daha zordu.Sinan anladı ki kadınlar hem zor beğenileri,hem yeni siparişleri ve hem de çok çeşit istemeleriyle onu tam bir ticaret adamı yapıyorlar, işine daha da sıkı bağlanmaya karar verdi.Adı çerçiye çıkmıştı ama o kadar da olacaktı. Yeni mal getirdikçe, kadınların coşkuyla çevresine toplanmaları,yaşlıların ‘ola Sino’,yaşına yakın olanların ‘Sinan Efendi’çocukların da ağızlarını köpürterek tatlı tatlı ‘Sinan Dayı’ demeleri onu yaptığı işten memnun olan mutlu bir insana dönüştürüyordu.

Erkeklerinin çoğu Çarmıklı şirketinin aldığı sulama kanalı inşaatlarında kazmacı ve kürekçi olan Gasan Mahallesi’nin kadınları, Sinan’ın çok değerli müşterileriydiler.Camuşlu Köyü’nün batısında sıra kavakların çevirdiği kutu gibi şirin bahçeleriyle Gasan Mahallesi, yoksul nüfusuyla tam bir köy varoşuydu.Bu mahallede hiç kimse ‘neden bizim toprağımız yok? ‘ diye irdelemezken, Çarmıklı şantiyelerinden dönen işçilerden herhangi birinin testere,keser veya kerpeten gibi köyde çok gerekli olan aletlerden bir tanesini getirmesi durumunda dedikodu alıp başını giderdi.Bu tür dedikodularda adı geçmiş gurbetçinin başına daha sonra kötü bir olay geldiğinde, sebebi şantiyeden getirilen bu ‘haram mal’a bağlanırdı.Sinan için bu mahallenin çekici gelmesinin en önemli nedeni burada alış verişin parayla yapılıyor olmasındandı.İşçi hanımlarının peştamal ceplerinde her zaman birkaç lira bulunurdu.Malı mülkü iyi durumda olan ailelerden alacağı tavuk,hindi ve yağ,peynir gibi şeyleri ancak sonbaharda alabiliyordu.Oysa bu işçi mahallesinden aldığı peşin paralar Sinan’ın yeni mal getirmesinin imdadı gibiydi.

Haziran ayı,köyün ekilir biçilir arazisinde yeşil giymiş bir sevinç gibi pır pır ederdi.Daha yeni çiçek dökmüş iğdelerin içinden esip gelen rüzgar, solmaya geç kalmış tembel bir çiçeğin kokusunu hafif duyumsatır, geçerdi.Köyün büyük bir bölümü yaylaya çıkmış olurdu bu ayda.Tenha sokakları ve henüz biçilmemiş ağaç altlarıyla bahçeler, kısa aralıklarla öten çekirgelerin hüzün deposu gibiydi.Etrafında dört beş bahçeyi birleştiren görkemli bir ceviz ağacında seslenen bülbül, insan ruhunun gelmişini geçmişini birbirine katıyor,ucu görünen mezarlığın üstünde hızlı bir göz gezdirmeyle efkara dönüşüyordu.Kimler gelip,kimler geçmemişti ki...Basmaların üzerindeki tezek zincirlerinin arasına gizlenen şu serçe kuşlarının peşindeki boz atmacalar,kuşların Azrailleri değil miydi?Biz onların Azraillerini görüyoruz da,acaba onlar bizim ruhlarımızın peşindeki Azrailleri görebiliyorlar mıydı?

Köyün ıssız sokaklarına inmiş haziran güzelliğinde,bahçelerin duvar arkalarından göğe tutuşan kavakların yoldaki serinliğinde yürüyen Sinan’ı,üstüne hiçte vazife olmayan bu derin düşüncelerden Turan öğretmenin selamı kurtardı.Elindeki malları satmış ve en kısa zamanda Doğubeyazıt’a gitmeyi düşünen Sinan, kısa bir hoş beşten sonra durumunu Turan öğretmene açtı.Aslında hiç gereği yoktu bunun.Ama Turan öğretmen de artık Sinan’ın kim olduğunu öğrensindi canım.Turan öğretmen, Doğubeyazıt adını duyunca aniden dikkat kesildi.Yakında köyün bütün öğretmenleri yaz tatili için memleketlerine gideceklerdi.Okulda hiçbir işleri olmamasına rağmen mevzuat yüzünden köyde beklemek zorunda kalıyorlardı.Yahu Sinan,dedi Turan öğretmen.Memleketimize gitmeden önce arkadaşlarla şöyle bir oturup içeceğiz.Sen Doğubeyazıt’a gittiğinde bize üç dört şişe viski alamaz mısın?
Hay hay,dedi Sinan.sen bana biraz beh (kaparo) ver.Gerisine karışma.
Turan öğretmen elini cebine attı.Zaten ay sonuydu.Parasız sayılırdı.Çok cüzi bir parayı cebinden çıkararak,valla Sinan hepsi bu kadar,dedi.Sinan olanı kabullenerek yoluna devam etti.İçinden seviniyor, bu olayı öğretmenleri de müşterisi yapmanın başlangıcı sayıyordu.

Sinan bu kez Doğubeyazıt’a gittiğinde eşya aldığı kaçak mal satan dükkancılardan biri onu gizlice uyardı.Kaçakçılara yönelik operasyon yapılıyordu.Sen şimdi git,dediler.Bir iki hafta sonra yeniden gel.Sinan geri dönüp köyde iki hafta bekledikten sonra tekrar Doğubeyazıt’a gitti.Operasyon sona ermişti.Kaçakçılar yine bildiğini okuyorlardı.Güvendiği bir dükkancıya öğretmenlerin şu, viski meselesini danıştı.Adam onu tanıdığı bir arkadaşına yönlendirdi.Sinan, altı öğretmene üç viski almak istiyordu.İki öğretmene bir viski hesabı yapmıştı kafasında.Hem böyle hesap almak daha kolay olurdu.Fiyat sorduğunda allak bullak oldu.Kaçak viskiler çok pahalıydı.Eğer viski alsa geriye çok fazla mal alamadan dönmüş olacaktı.Biraz düşündükten sonra viskilerin çok fazla yer kaplamayacağını,operasyon korkusunun dolaştığı şu günlerde,bu işte de bir hayır olduğuna karar vererek viskileri aldı.Hem korkacak ne vardı? Ivır zıvır olacağına bu kez de viski olsundu.Ticaret adamıydı o.Üstüne koyar,kârını yapardı.Öğretmen nereden bilirdi Doğubeyazıt’ta ki kaçak viskinin kaç lira olacağını.Hem kaçak maçak der daha da pahalıya satabilirdi.

Köye döndüğünde Turan öğretmenin samimi olduğu gençlerden birine sordu Turan öğretmeni.Genç, bu sormanın ardında bir muziplik varmış gibi anlamlı anlamlı baktıktan sonra,Turan öğretmen şimdi anasının dizi dibinde uyuyor,sen kalkmış burada Turan öğretmeni arıyorsun,dedi.Köylüsü olan bu genç daha bir şeyler eklemek istiyordu ama Sinan başına kaynar sular dökülmüş gibi evinin yolunu tutmuştu bile.Öğretmenleri iki ay nasıl bekleyebilirdi?Tekrar mal alması için para gerekecekti bu bir.İkincisi viski denilen soykanın huyunu suyunu bilmiyordu.Kimseye de sorup rezil olmak niyetinde değildi.Ya yaz boyu kokar,bozulur,çürür mürürse?Derdini kime nasıl anlatırdı?Çoluk çocuğun rızkı vardı bu işin ucunda.

Tandırdan çıktığı hâliyle tırtıklı duran yanık parmaklarının kiminde yarım,kiminde çeyrek kadar duran tırnaklarını günlerce kemirdi durdu.Hiç bir yakaya yol bulamayınca elindeki son malları alarak Gasan mahallesinin yolunu tuttu.Kadınlar bu kez de iyi karşılamışlardı onu ama hepsinin yüzünde bir sıkıntının gölgesi dolaşıyordu.
Anam ne oldu size böyle,der demez bütün kadınlar bu günlerde başlarına tebelleş olan bir karın ağrısından şikayet ettiler.Sözde sudanmış,diyorlar dedi Leyla hala.Yaylanın nahırı buraya gelen gözenin başında yatırılmış iki öğlen.Suya pislik karışmış.Muhtar öyle söyledi,diyerek bir başka kadın tamamladı Leyla halanın sözünü.Sinan ötesini duymadı zaten.’Karın ağrısı ‘ sözünü işitir işitmez onda şafak atmıştı bile.
Bakın dedi,bu kardeşinizde öyle bir kurt ilacı var ki karın ağrısına bire bir.Belli ki siz pis suları içtiniz,karnınızda kurt türedi.Bende üç şişe kurt ilacı var.Hastalara birer su bardağı pay ederiz.Yalnız bu çok pahalı bir ilaçtır ona göre.

Sinan sözünü bitirir bitirmez hasta kadınların hepsi bir ağızdan,oy Sinan can, o ne söz öyle.Sen hele bir ilacı getir.Şifa bulalım.İstediğin para olsun,dediler.
Sinan işi garantiye almıştı bir kez.En kestirme yollardan evine vardı.Avluya kurdukları sekiye oturur oturmaz içerde bir şeylerle meşgul olan hanımına seslendi hemen,kız kız hele o Doğubeyazıt’tan aldığım şüşeleri bir getir,dedi.Şişeleri aldı,bir bezle güzelce sardıktan sonra küçük alış verişlerde yumurta koymak için kullandığı yoğurt bakracının içine yerleştirerek Gasan’ın yolunu tuttu.Karın ağrısından yılmış kadınlar hararetle onu bekliyorlardı.Yaşlı diye Leyla hala bardaktan daha büyük bir maşafayla gelmişti.Sinan viskileri kardeşçe pay etti.Kadınlar hemen oracıkta afiyetçe kafaya diktiler.Acı ve dillerini buruşturan tadı alınca ,her hal da tesirli bir dermana benziyor,Allah tuttuğunu altın etsin Sinan,diyerek bir de dua ettiler.Sinan,orada fazla beklemenin hayrına olmayacağını,hayatında içki nedir bilmeyen bu kadınların kocaman bardaklarla içtikleri sert viskiden sonra cıvıtacaklarını biliyordu.
Allah size şifa versin,derken kafasında da birkaç gün köyün içinde gözükmeme kararı vardı.

Leyla halanın oğlu Şeker, küçük bir çayırla bir parça tarlasını,bir de Kızıltaş’ta ki eskiden bağ olan harosunu biçtirip tekrar gurbete dönmek için bir iki günlüğüne köye gelmişti.Gündüzleri köyün içinde dolaşıyor,hem arkadaşları ile hasret gideriyor, hem de işini halına yoluna koymaya çalışıyordu.O gün bir arkadaşıyla anlaştı.Gerekli behi verdi.Artık biraz da annesiyle hasret gidermenin zamanıydı.Gasan’a geldiğinde şaşırdı.Bu kimin düğünüydü böyle?Madem düğün vardı,kendisine neden söylememişlerdi?Bütün kadınlar el ele vuruyor,Gasan’ın o alkış tutmayı bilmeyen kadınları orkestra eğitimi almış gibi tempo tutuyorlardı.Kimi yerlerde sürünüyor,azıcık aklı başında kalanlar ise,ooy Sinan,evin yıkıla ki zehirledin hepimizi,diye bağırıyorlardı.Şeker,Sinan’ın adını duyunca işin içinde bir hinlik olduğunu sezdi.Yedi sekiz yaşlarındaki bir kız çocuğundan durumu öğrenmeye çalıştı.Çocuk,valla Şeker dayı,çerçi Sinan herkese bir bardak kurt ilacı içirdi.Onlarda düğün yapmaya başladılar,dedi.
Şeker, kalabalıkta annesini göremeyince hemen eve koştu.Çünkü kaç gündür annesinin karnı ağırıp duruyordu.Annesini misafir odasında buldu.Bütün minderleri üst üste yığmış,en tepesine çıkmış,oğul buradan uçacağım ama üstüm ağırlık ediyor diyerek,üstündeki elbiseleri çıkarmaya çalışıyordu.

Şeker,annesini unutmuş,kız hele bana o Sinan’ı bulun.Allah rızası için bulun o Sinan’ı,diye feryat figan bağırıyordu.

Biçin zamanı tırpancıların diline düşen bu olay,halka halka genişleyerek diğer köylere de yayıldı.O yaz hiç kimse Sinan'dan aldığı tırpanların keskinliği üzerine konuşmadı.

Sonra bir haber daha yayıldı ki ,Sinan,Mersin’e çalışmaya gitmiş.



Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (17-02-2010 Saat 15:52 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 04-07-2008, 13:37
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart

Kız Pantolonlu Yiğit

Nevin öğretmenin kuzeni Ayten,köy okulu için fazla şık sayılacak pantolonlar giyerek geliyordu sınıfa.Onun bu şık pantolonları beşinci sınıftaki yaşıtı kızlar için kıskanılacak veya özenilecek giysi tarzına girmiyordu.Kızlar daha çok Ayten’in küpeleri,kolyeleri ve tokalarıyla ilgileniyorlardı.Önlüğün altından pantolon giymesini de ‘’Eh ne de olsa öğretmenin kuzeni.O da yarı öğretmen sayılır.’’ tarzında bir anlayışla karşılıyorlardı.

Köyde kadınların pantolon giymesi o güne kadar daha hiç görülmemişti.
Öğretmenler giyebilirdi.Bu normaldi. Bir kız öğrencinin pantolon giymesi nedense kızların umurunda bile olmamasına karşın, erkek öğrencilerin gündeminden hiç eksik olmazdı. Erkek öğrenciler,pantolonu sadece erkekler giyer,anlayışında olduğu için kendi yırtık pantolonlarına bakarak Ayten’in giydiği o güzelim pantolonlara imrenir,kıskançlıklarından ‘Kız dediğin tuman giyer.’’ diyerek Ayten’in giydiği pantolonları zay ettiğini düşünürlerdi.Tüm bu kıskanmalar Ayten’in pantolonla okula gelmesini engelleyemeyince olayın yönünü değiştirerek ‘Aman,sanki bu pantolonlar yeni mi?Hepsi Nevin öğretmenin eskisi.’’ dedikodusunu yaymaya başladılar.

Bütün bu kıskanmalarda,laf üretmelerde başı çeken Nevzat’tı.Nevin öğretmenle kuzeni Ayten,Nevzat’ın İstanbul’a göçen amcasının evinde kalıyorlardı.Ev, Nevzatgilin evle neredeyse iç içeydi.Nevzat onların hemen hemen bütün sırlarını biliyor gibiydi.Hatta arkadaşları inanmamıştı da bir gün öğlen yemeğine davet ederek durumu ispatlamaya çalışmıştı.Nevin öğretmenin dolabında Ayten’in pantolonuna çok benzeyen daha yeni pantolonlar vardı.Nevzat’a ne oluyordu? Neyi ispatlamaya çalışıyordu? Ayten’e duyulan hasetlikten kimsenin bu sorulara kafa yoracak hali kalmamıştı.

Gördükleri bu pantolonlar yarın,öbürsü gün Ayten’in paçalarında kendini gösterecekti.Onlar da bu yırtık ve elbisenin orijinaliyle hiç ilgisi olmayan düğme yuvarlama yarışlarında elde ettikleri kocaman düğmeli pantolonlarla dedi kodu yapıp duracaklardı.Nevzat’ın kıskançlığı, sınıflarına gelmeden önce eskiliği belli olmayan pantolonlarının mitilliğini açığa çıkaran Ayten’in pantolonuna mıydı,yoksa bir gönül yarası mı vardı işin içinde bunu hiçbir zaman öğrenemediler.

O zamanlar Devlet Parasız Yatılılık Sınavı yoksul köylü çocuklarının öğrenim hayatının başlangıcındaki Sırat Köprüsü gibiydi.Nisanın sonunda sınava girip,ağustosun sonu veya eylülün başında hayırlı haberi alan çocukları tarlada,çayırda iş yorgunluğunun çerezi gibi çekiştirerek en fazla bildikleri bir mesleğe yerleştirirlerdi köylüler.Bazen çok zeki öğrenciler kazanamazdı bu sınavı.Bu durumlarda çocuğun hakkının yenildiği düşünülür,hükümete kadar çıkılarak durumdan yetik olunmaya çalışılırdı. Test sınavının çoktan seçmeli sorularının şıkları arasındaki çeldiriciliğin doğasını bilmeyen öğrencilere, bazen sıralanan dört çeldiricide çok doğruymuş gibi gelebiliyordu.Biraz test tecrübesi olan öğrencinin çok rahat yanıtlayabileceği bu soruları en zeki köylü çocukları bile yapana kadar canları çıkıyordu.Bu sınavlardan sonra bir daha sınava girmeye tövbe eden çocuklar hiçte az değildi.

Öğrencilerini çoktan seçmeli test sorularına alıştırmak isteyen Fatma öğretmenin
otuz altı soruluk bir test kitapçığı, bu kitapçığın naylon muşamba üzerine oyulmuş bir de cevap anahtarı vardı.Bu cevap anahtarının her bir yönü ayrı bir dersin doğrularını gösteriyordu.Metin, Türkçe dersinin ilk yazılısında otuz altı sorunun otuz altısına da doğru cevap verince olan olmuş,birkaç bitirim daha bularak kendilerine yeni bir cevap anahtarı oluşturmuşlardı..Otuz altı soruluk cevap kağıdının boyu kadar bir muşamba kesip,cevap anahtarını bu muşambanın üzerine koyarak çivi ile delip, daha sonra da genişletmişlerdi bu delikleri.Önceden okunmuş fen, sosyal ve matematik cevap kağıtlarından yararlanarak çevrildiği her yönde başka bir derse anahtar olan büyük buluşlarının sevinciyle bir ara unutmuşlardı bile Ayten’in pantolonlarını. Fatma öğretmenin sabırlı hoşgörüsünü,çalışkanlıklarına olan güvenini çok kötü bir şekilde kullanmışlardı..Artık her yazılıda gitsin otuz altı doğru gelsin yüz puan.Keyiflerine diyecek yoktu.Sanki bu oyun devlet parasız yatılılık sınavına girince belli olmayacaktı…

Ilgar,sessiz ve gururlu bir çocuktu.Cılız ve çıtkırıldımdı.Alt limitin yedi çocuk olduğu bir köyde onlar iki kardeştiler.Kız olan küçük kardeşi daha okula başlamamıştı.Okuldaki çalışmalarda çabuk güçten düşerdi Ilgar.Bu yüzden de uzun ödevlerini babası yazardı.Fiziki gücüyle beyin gücü arasındaki farkı öğretmenler de sezmiş olacak ki Ilgar’ın babasının, derslerin sıkı zamanında sınıftan çıkmamasına ses etmezlerdi.Ilgar keşfedilen cevap anahtarı olayını babasına ihbar etmiş,babası Ilgar’ı bu işten uzak tutarak arkadaşlarına yaklaştırmamıştı. Ama oğlunu döverler diye bu olaydan öğretmen de dahil başka bir kimseye söz etmemişti.


Sınav zamanı yaklaştıkça çocuklarını ilçeye götürecek köylülerin telaşı da artıyordu.Herkes kendine yeni giysiler bulmalıydı.Giysi konusunda en merhametli baba bile çocuğunun durumunu kafaya takmazdı.Nasıl olsa onlar çocuktu.Böyle şeylerin ayıbı olmazdı çocuklar için.Ilgar’ın babası da sınavdan bir gün önce tedarikini yapmış,okul müdürünün ayakkabılarını ayarlamıştı kendine.
Ilgar sadece temiz olduğunu,annesinin çimdirirken gözlerine kaçan sabunun acısının hala geçmediğini hissederek anlıyordu. Pirelere karşı akşamdan çok sıkı önlem almıştı annesi.Üstü başı ilçedeki halasının işiydi.Halasının biri yaşıtı,diğeri bir yaş küçüğü olan iki oğlunun bir yıl giyerek eskittiği elbiseleri ona prensler gibi yakışıyordu.Babasının beklediği gibi de olmuştu zaten. Evin kapısından ayaklarını içeri atar atmaz halası, kimse görmeden bir odaya götürdü ve üstünde hiçbir şey bırakmadan ne kadar mitil varsa bir poşete doldurup baştan ayağa yeni elbiseler giydirdi Ilgar’a. Baştan ayağa elbise değiştirerek köyden mitille gelmiş arkadaşlarının karşısına çıkmak Ilgar’a utanç verse de halası iyilik yaptığını sanıyordu.Babası da birkaç yıllık elbise parası vermeyeceğinin keyfindeydi.

Lisesinin önü ana baba günüydü.Kimsenin kimseyi görecek hali yoktu.
Sınav salonuna göre öğrenciler bir araya getiriliyor.Bağırılıp,çağırılarak düzen oluşturulmaya çalışılıyordu.Bu bir dumanlı havaydı ve Ilgar bu havada çok mutlu olmuştu.Hiç bir arkadaşı görmeden sınav salonuna girmenin sevinci bir anlıkta olsa utanmasını unutturmuştu.Gerçi sınıfa girdiğinde bir iki tanıyan gözün üzerinde olduğunun farkındaydı ama bu gözler çoğunluk değildi.İlçenin bütün köylerinden çocuklar vardı sınıfta.Sınav başladığında gözcülük eden öğretmenler çok yanlış bir beklentinin içine sokmuşlardı çocukları.Sabredin hepinize soruların cevabını söyleyeceğiz demişlerdi.Kendi cevap anahtarını üreterek tembelliğe yatan birilerine derman gibi gelmiş olsa da, bu vaatler sınava sıkı hazırlanan Ilgar’ın canını sıkıyordu.Öğretmenlerden biri geliyor, yirminci soruda ( b) ,on altıncı soruda (d) diyerek kopya vermeye çalışıyor,arkadan bir başkası gelerek aynı sorularda başka şıkların doğru olduğunu söylüyordu.

Sınavın nasıl geçtiği umurunda bile değildi Ilgar’ın.Başına çöken sis, arkadaşları görmeden köye nasıl gideceğine dair sıkıntının gölgesiydi. Bazen olur ya uzun yağmurlardan sonra göz gözü görmez bir sis kaplardı ortalığı. Kendisini gizleyecek böyle bir sisin olmasını ne de çok istiyordu…Köyün,şosedeki yol ayrımında indikleri zaman bütün çocuklar sanki hiç birbirini tanımıyormuş gibi hareket ediyor,birbirlerinin yüzüne bakmadan babalarının tatlı sohbetleri ve şakalaşmalarının peşi sıra yürüyorlardı.Aslında hepsi acıkmıştı.Babalarının nerede mola verip ilçedeki fırından alınan ekmekleri ne zaman yiyeceklerini düşünüyorlardı.Pek aleyhine görünmeyen bu havaya rağmen Ilgar’ın kalbi küt küt atıyor,şimdi arkadaşlarından birinin fısıldayarak bir başkasına onunla ilgili şeyler anlatacağını ve ondan ona geçen bu fısıltının ardından bir kahkahanın patlayacağını kaygıyla bekliyordu.Fakat korktuğu olmadı. Arkadaşları,o giysilerin altında mutsuzluğunu sezdiler ve başka baharda görüşmek üzere, şimdilik üstünü kapattılar Ilgar’a takılmalarının.

Metin, bir şeyin üstünü kapatmamıştı.Sabahleyin ilçeye giderken kaşla,gözle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama kendi telaşının stresindeki arkadaşlarının onun bu işaretlerini görecek halleri yoktu.Şimdi dönüş yoluydu.İlçeye gidilirken tembihlenen nazikliklere gerek kalmamıştı artık.Gidiş yolunda Nevzat’la,Metin’in arasında geçen fısıldaşmalar, Metin’in , ‘diyeyim mi’ sözünü tehditle gürültüye dönüştürmesiyle birlikte Nevzat ‘ta küfüre başladı.Bütün çocuklar ‘ ne oluyor’ gibisinden Metin’in yüzüne bakınca O,gözleriyle Nevzat’ın belden aşağısını işaret etti.Sanki bütün çocuklar bir…iki…üçç.. diye sayılmış gibi aynı anda kahkahayı koyuverdi.
Aman Allah’ım!
Nevzat,Ayten’in pantolonlarından birini giymişti.Çocukların gülmesine babalardan bile kendini tutamayıp katılanlar oldu.Nevzat,büyükler de dahil herkese ağza alınmayacak küfürler savurdu.
Olayı yatıştırmakta, köyde bütün anlaşmazlıkların ortasını bulan ve çok mülayim bir insan olan Nevzat’ın babasına düştü.

Çocuklar,dedi Nevzat’ın babası.‘pantolonda olsa, bir kız, eşyasını her erkeğe vermez.Bunu hak edebilmek için biraz yiğit olmak gerek.’
O gün aniden içlerindeki en yiğit Nevzat oluverdi.
Havasından geçilir gibi de değildi.
Eğer Nevzat’ın üstündeki kız pantolonu unutulursa mazarrat gözlerin Ilgar’a çevrilmesi işten bile değildi.

Kendi başının çaresini sessiz sessiz yürüyen Ilgar buldu.
Art niyetsiz bir edayla Nevzat’a : ‘’Kız pantolonlu yiğit’’demez mi?
Bu kez Nevzat’tan gelen küfürlerin taşını hiç kimse ayıklayamadı.

Vahdettin Yılmaz

__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (17-02-2010 Saat 15:50 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 12-07-2008, 21:33
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart

Memo Dayı


Ne zaman ki köy dükkanının gölge düşen duvarına sırtlarını verip tatlı sohbete dalarlar tam o anı bekler gibi Salıt'ın önündeki bahçelerden birinde bebbuk kuşu boğazını temizler gibi ötmeye başlar.Koyun kırkılırken kurdu unutur derler ya ,Kağızman’ın reçberlik yapılan köylerinde de haziran ayında herkes önlerindeki en önemli işin biçin olduğunu varsayarak reçberliği unuturdu. Tarlaların,çayırların taşı toplanır,herke bırakılan ama cesaretlendirici derecede yulaf veren haroslara oyuk dikilerek koruk edilir,sulanılabilenler ise sulanarak Allah’a emenet edilirdi.Artık biraz tembellik yapmanın zamanıydı.Fevzi ve Osman’ın herkese takılmaları,Davut Dayının bulduğu en yüksek taşın üstüne çömelerek tütün savurmaları boş geçen günlerin lezzetini çoğaltan işlerdendi.


Göçün artığı ve hüznün biricik kuşu olan bebbuk haziran ayından önce pek ötmezdi.Nasıl ki onun sesi duyulur,köylüler arasında hortuldamalar ve kısık sesli küfürler alır başını giderdi.Bebbuk kuşları yeni bir yuva yapmanın ve anne baba olmaya çalışmanın coşkusuyla önce öter,hemen ardından da sanki takla atıyorlarmış gibi bir ses çıkarırlardı.
-Ola baba ötmesini anladıkta,bu şakkıltıyı niye yapıyor bu termaş,diyerek ortaya konuştu Osman.
-Sen bir yere gideceksen hem saati kurup,hemde neden karına beni uyandır diye tembih ediyorsun? Diyerek cevap verdi Fevzi.
Bu söz köprüsünün altından çok sular akacağını herkes anladı.Köylülerin konuşmalarını çok ciddiye almayarak kendi aralarında bir sohbet halesi oluşturan gençler bir anda susarak bu sözün nereye bağlanacağını beklemeye başladılar.
Memo dayı,gençlerin dikkatli bakışlarını hissedince mayıştığı yerden gayretle toparlandı ve dikte kulakta olma pozisyonunu aldı.Bu söz selinin akışı sanki ona doğruydu.İçinde ‘duymak’ sözü geçen her konuşma ikinci karısının sağır oluşundan dolayı Memo Dayının hemen savunmaya hazır olmasını gerektiriyordu.
Bu arada bebbuk kuşu bir de Haco’nun Yamacından doğru ötüş fırlattı.Rıza,Osman’la Fevzi’nin hangi kurnazlığa varacağı kestirilemeyen diyalogunu unutturmak için :
-Ola baba,ne herkes kendinden şüphelenip duruyor.Hayvan ne güzel hepimizi herge çağırıyor,dedi.
Herk sözünü duyan iş yılgını Hasan:
-Ola babası rehmetlik,bırakta herifler sözünü bitirsin.Başlayacam şimdi kuşun kanadına!Bizim belimiz kırılmışta herk edeceğimiz zamanı bu götü boklu kuştan mı öğreneceğiz? Diyerek Osman’la ,Fevzi’yi konuşmalarını sürdürmek için cesaretlendirmeye çalıştı.
Herkes bebbuk kuşunun ötüşünün en çokta Hasan’a dokunduğunu bildiği için tebessüm etti.Çünkü bilirlerdi ki çoğu sene bütün köylü neredeyse biçin işini bitirecek durumdayken,Hasan'ın daha herkle uğraştığını.

Osman sanki arada bu konuşmalar olmamış gibi biraz önce Fevzi’nin verdiği saat örneğine dönerek:
-Hay saatları ellere kala,hanı saatlar doğru çalışıyor mu ki?Sen kuruyorsun sabah beşe,o çalıyor akşam beşte.Miratların bazıları da sağır mıdır nedir?Zamanında çalsa da bu sıra da sesini duyamıyorsun.
Osman’ın bu ‘sağır’ sözünden sonra Memo Dayı iyice dikkat kesildi.Osman’ın gözüne bakmaya çalıştı ama Osman hemen kaçırdı gözlerini.İşin kendisine doğrulmuş ciddiyetini tam o anda anladı Memo Dayı.İçinden Osman’a ‘seni fesat seni’ der gibi baktı.
-Ola baba bizim saatlarımız niye ıle değil?Sen gidip kullanılmış saat alırsan olacağı bu,değil mi Memo Dayı,diyerekten Memo Dayıdan sözüne onay almaya yeltendi Fevzi.

Memo Dayı, bu keskin şakacı iki mazarattan canının yanacağını anladı.
-Allahın kuşu ötüyor,sizin ağzınız ondan daha çok ötüyor, diyerek hoşgörü göstermeyeceğinin sinyalini verme gereği duydu hemen.
-Yoh baba yoh.Ben bir daha saat aldığım da götürüp Şıha göstereceğim .Saatın kullanılıp kullanılmadığından şıh güzel anlıyormuş.Osman’ın sanki altında başka bir mana yokmuş gibi sarf ettiği bu sözü bazı gençleri kahkahayla güldürdü.

Memo Dayının ikinci karısı çok uzaktan da olsa şeyhe akraba geliyormuş.Köyde çıkan bir başka dedikoduya göre bu kadını Memo Dayıya verirlerken hiç evlenmemiş diye yutturmuşlar.Halbuki kadın daha önce bir evlenme vakası yaşamış.Eski kocasına ne olmuş?Neden boşanmış? Soruları ortada sır gibi dururken ;Memo Dayı da karısı ölür ölmez karısının yerine ibadete sarılmış.Senmisin ibadete sarılan dercesine kalan hayatına rast gelen de bu kadın olmuş.Ee Allah bir insana her taraftan vurmaz ki.Kulağının biraz ağır işitmesinin hakkını kadının huyuna vermiş.Aslında yaşlı bir insanın böyle temiz huylu bir kadınla rastlaşması köydeki en kendi halinde insanı bile hafiften kıskandırmıyor değildi.

Osman’ın ağzından şıh sözü çıkınca Memo Dayı hedefin kendisi olduğunu kesin olarak anladı.
-Osman,sen ananı şıha götürsen daha iyi yapmış olmaz mısın?diyerek bu atışmadan korkmadığını hissettirdi.Osman’ın sıkıştığını gören Fevzi hemen söze girdi:
-Valla Memo Dayı bizde bıktık analarımızdan,götürüp kapısına bıraktık ama şıh kızıp kovdu bizi.’’Ben elimdeki meleği kaçırmışım,sizin kurtlu analarınızla mı uğraşacağım.” Dedi de benimle Osman da günlerce ‘ola bu Melek kim ola acep? ‘’ diyerek düşünmek zorunda kaldık.
Dükkanın önündeki köylüler ve olaya kulak misafiri olan gençler sözbirliği etmişçesine kahkahayla gülünce Memo Dayı bozulduğunu belli etti.O sırada tam üzerlerinden, öterek iki bebbuk kuşu süzülüp geçti.Kuşların yönü Osmangilin eve doğruydu.Memo Dayı kuşların gidiş yönüne doğru başını özellikle dikkat çekecek bir şekilde çevirdi ve:
-Osman,dedi.Bak bebbuklar size doğru öterek uçuyorlar.Bunun anlamı nedir biliyor musun?
O anda herkes Memo Dayının ağzından çıkacak söze dikkat kesildi:
-Ananın herk zamanı geldi.Kuşlar beni size çağırıyor Osman!
Osman alacağını alıp,başını ayaklarının ucuna eğince Fevzi çoktan sıvışmıştı bile.

Derler ki o günden sonra Kağızman’ın köylerinde bebbuk kuşları köylüleri herge değil,onların gurbetteki evlatlarını vatana çağırıyorlarmış…



Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (17-02-2010 Saat 16:09 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 31-07-2008, 13:37
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart

Kurbağa Pazarı

Köy camisinin hoparlörü beş vakit ezan dışında çok nadir de olsa kullanılırdı. ilkbaharda eriyen karların etkisiyle dolan harkların bağ,bahçe,tarla ve çayırların suvarılmasına hazırlanması için yapılan anons, cami hoparlörünün ezan dışı ilk kullanımıydı.Hoparlörden ikinci faydalanış köyün bir kısım arazisinin kışla olduğunu belirten duyuruyla olurdu.Bu ikinci duyuru yaylaya çıkma zamanının yaklaştığını da haber verirdi.Camuşlu Köyü’nde yayla adı konusunda hep bir terslik vardı.Halk ağzında oluşan bu alışkanlığın niçin olduğu,kökeninin nereye dayandığı kimsenin merak ettiği bir konu da değildi doğrusu.Her yıl mayısın son haftasından,haziranın ilk haftasına kadar çıkılan ve asıl yayla görevi gören mekana hep ” Dağ “ denirdi.Hiç kimse yaylaya çıkma zamanı geldiğinde,yaylaya çıkacağız,demez, dağa çıkacağız,derdi.Camuşlu’da adı yayla olan mevki başka bir yerdi.

Cami hoparlöründen ezan dışı son yararlanış ise sonbaharda okulların açıldığını ve çocukların bir an önce okula gönderilmesini haber veren anonsla olurdu.Hiç işe yaramayan anons ta bu sonuncusuydu.Mayısın ortalarında kışla ilanıyla hayvan otlatmaya yasak edilmiş arazinin bir bölümü,yayladan inilince kısım kısım otlatmaya açılır ve sonbaharda sararan kırların,boz dağların içindeki bu alan, sonbahar mevsiminin içinde bir yaz mevsimi duygusu yaşatırdı.Aylarca beslenip,adeta bir ot ambarına dönüşen kışladan herkes en iyi şekilde yararlanmak isterdi.Bunun yolu da her hanenin kendi hayvanını otlatmasından geçerdi.İşte Camuşlu’da ki bu kışla, hayvanlara otlatılıp,yaylanın boz dağlarıyla aynı renge dönüştürülmeden hiç kimse çocuğunu okula göndermezdi.Üçüncü anonsun boşunalığı bundandı.

Alışılmış bu düzenin akışında seyreden köy hayatı bir ikindi sonrası alışılmamış bir anonsla şenlendi.Harkların çıkartılması,temizlenmesi için nisan sonlarında anons yapılmıştı.Arazinin kışla edilmesine ise biraz daha vakit vardı. Anonsa başlamadan duyulan hoparlörün gıcırtılı,hışırtılı sesi bir anda herkesin kulak kesilmesine neden oldu.Sokakta,tarlada,çayırda,işinde gücünde olan insanlar bu hışırtı ve gıcırtının ardından imamın salâ vereceğini sandılar. Köyde ciddi bir hasta yoktu.Öyleyse ?.. Evinden uzakta olan herkes kendi evinden kaygılanmaya başlamıştı.Özellikle ihtiyar anne ve babası olan köylülerin anons gıcırtısının ardını beklenmeden evlerine gitme hamlelerini aşırı evhamları yüzünden dizlerinin takatinin kesilmesi engellemişti.Duyulan, sanki bir hoparlörün hışırtılı sesi değil de,vakitsiz öten horozun uğursuz ötüşüydü.O anda kim yüreğini berk tutmuş,kim,Allah’ım sonunu hayır eyle,diye dişini sıkarak sabretmişse sonradan üstüne on tanede koyarak anlatmıştır mutlaka.Ama hiç kimse hoparlörden duyduğu bu hışırtının ardından gelen duyuruya sevindiğini bir başkasına anlatacak kadar cesur olamamıştır herhalde.İşin daha da komik yanı böyle bir anonsun nasıl olup ta cami hoparlöründen yapılmış olmasındaydı.

Köyde ki çocukların çok nadiri, sadece bayram ve teravi namazlarında olmak üzere camiye giderlerdi.Bunun dışında cami hoparlöründen yılda bir defa yapılan okula gönderilme çağrısı da caminin çocuklara hizmeti sayılırdı.Eh,sağlıkçıların kafası eserse kırk yılın başında bir de aşı çağrısı yapılırdı.Ama Camuşlulu hiçbir çocuk, aşı için yapılan anonsu,caminin kendilerine bir hizmeti olarak görmezdi.Hatta bir kötülüğü olarak düşünenler hiçte az değildi.Alışılmışın dışında ki bu vakitsiz anons köy arazisinin değişik mevkilerine dağılmış özellikle büyükbaş hayvan otlatan çocukları da tedirgin etmişti.Sesi duyabilecek konumda olan çocuklar bu anonsun, arazinin kışla olacağını duyurmak için yapılacağını sandılar.Arazinin kışla yapılarak yasağa alınması hayvan otlatan çocuklar için kötü bir haber olacaktı.Camuşlu’nun Pınargöze ve Gasan mahallesi hariç,eski köy yerleşimini içine alan Salıtınönü,İşkol,Gorhane ve Hastaş mahallelerinin çocukları semtlerine çok yakın arazinin kışla yapılmasından her zaman nefret ederlerdi.Kışla yasağının başlamasıyla bu mahalle çocukları en az bir saat süren yolu hayvanlarıyla beraber yürüyerek ancak varabiliyorlardı otlak yerine.Özellikle yağmurlu havalarda köyün bağ ve bahçelerinin,ekili tarlalarının,çayırlarının arasından geçen balçıklı yollarından hayvanları sürüp otlak yerine ulaştırmak, ileride yetişkin olacak hiçbir Camuşlulu çocuğun mazisine kaydedeceği şey değildi.Yol uzadıkça hayvanlar acıkır,yolun her iki tarafındaki ekilip biçilen arazilere saldırırlardı.Bu arazi sahipleri her sabah yol boyundaki arazilerinin başında bekler,hayvanlarını otlağa sürmeye çalışan çocukların başına Azrail kesilir,hayvanlar zapt edilemeyip de daha duvara yönelmeye başlamışken bet laflar söylerlerdi. İşte bu yüzdendi ki Camuşlulu çocukların büyük çoğunluğu hoparlörün gıcırtısı ardından “Duyduk duymadık demeyin yarın çayırlar kışla oluyor !” ilanını duyacaklarını sanmışlardı.

Çocuklar hoparlörden anons edilen haberi, duyduklarını birleştirerek anladılar.Ama inanamadılar.Gökyüzünden şehir ekmeğiyle,tahin helvası serpilecek deseydiler belki birçoğu inanırdı ama bu habere akşam eve gidip anne babalarından yardım almadan inanmaları mümkün değildi.Süt durusu pınarları en susadıkları anda bir zıplayışta bulandıran şu pis kurbağalar şimdi para mı edecekti ?Köyün ortasındaki minicik Kaz Gölü’nde vıraklayıp durmaları,yaşlı insanların tepesinin tasını attırmaktan başka ne işe yarardı?Baharın derelere bıraktıkları balık benzeri larvalar okula başlamamış çocukların yüzünde,balık buldum,sevinci yaratsa da Camuşlu’ da o acayip anonsun yapıldığı güne kadar hiçbir hayra yaramamıştı kurbağalar.

O akşam hayvan otlatmadan dönen çocuklar, duydukları haberin ne anlama geldiğini anne babalarının yüzündeki tebessümlü ifadeye gözlerindeki afallamış bakışları kilitleyerek öğrendiler.Cengiz’in kurbağalarla arası iyi sayılırdı.Hatta kaç kez yılanın ağzından sağ kurbağa çıkarttığı bile olmuştu. Ama toplayacağı kurbağaları azık çantasına koymasını istemiyordu annesi.Ona sağlam bir torba ayarlamıştı.O akşam her evde bir kurbağa telaşı vardı.Cengiz’in annesi gibi köyün diğer çocuklarının anneleri de ekmek-peynir çantalarıyla kurbağa toplayacakları çantanın aynı olamayacağına hüküm vermiş olacaklar ki o sabah her çocuk biri sırtında,diğeri elinde olmak üzere iki çanta veya torbayla en fazla kurbağa tutacaklarını tahmin ettikleri yerlere doğru sürdüler hayvanlarını.Çocukların arkasından bakan çoğu baba da,hele bakalım iş nasıl yürüyecek,eğer iyi para varsa ben neden yapmayayım,diye cesaret vermeye çalışıyordu kendi kendine.

Çocuklar içten ve coşkulu bir şevkle atlamışlardı kurbağaların üzerine.Herkes satacağı kurbağanın parasıyla neler neler alacağını hayal ederek yapıyordu bu işi.Hayatında elini kurbağaya sürmeyenler para hatırı için ürpererekte olsa tutup atıyorlardı çantalarına.Bazı saflar ise kurbağayı balık sanıp,susuz yaşayamayacağını düşünerek torbasının dibinde su tutturmaya çalışıyor, arkadaşları beş tutarken onlar, bir tutmak zorunda kalıyorlardı.Cengiz, kurbağalarla olan tanışıklığının alışkanlığını onları ölüme götürürken de kullanıyordu.Daha öğle olmadan torbasını doldurmuştu.Otlaktaki hayvanlarını arkadaşlarına teslim ettikten sonra eşeğine bindi.Arkadaşları, kurbağa dolu torbayı kucağına yerleştirdiler.Kurbağaları alacak olan Hollandalı,daha sonra konulmak üzere, köyün içindeki minik Kaz Gölü’nün hemen başucunda, tandır biçiminde birkaç tane kocaman kuyu yapılana kadar,şimdilik satın alınan kurbağaların bakkal Bayram’a verilmesini söyleyerek çekip gitmişti.Bakkal Bayram’ da nereden bulduysa dükkanın önüne büyük bir varil koymaya karar vermiş,satın alacağı kurbağaları şimdilik oraya yerleştirmeye başlamıştı.Cengiz,ilk müşteriydi.Ağır yük çeken terazisi olmadığı için bakkal Bayram, kurbağaları poşetlere pay ediyor,sonra tartıyor ve tarttıklarını yanındaki büyük leğenin içine poşetten boşaltmadan bırakıyordu.Yanında tuttuğu bir kağıda notlar düşüyor,işi bittikten sonra da poşetlerle leğene koyduğu kurbağaları dışarıdaki varilin içine boşaltıyordu.Poşetten kâr etmek için,kurbağalardan boşalan poşeti tekrar içeriye götürüyordu.

Cengiz,Bakkal Bayram’ın yaptığı işlemleri dikkatlice izledi.Parasını cebine koyup,eşeğine atladı. Otlaktaki hayvanlarına doğru giderken bu işin birkaç hilesi olabileceğini de anladı.Kurbağa pazarının ilk akşamı eli kurbağa tutabilen her çocuğun yolu Bayram’ın bakkalından geçti.Kumral renkli beş ve on kuruşlarını ceplerine koyan çocuklar,karanlık bastırınca bu kez de alış veriş yapmak için vardılar Bayram’ın huzuruna.Bakkal Bayram, gaz lambası ışığında bazen on ve beş kuruşları karıştırabiliyordu.Çocuklar beş kuruşu uzatarak,Bayram dayı on kuruşluk leblebi,üzüm ver,deyince Bayram dayı da paranın söylediğine değil,çocukların dediğine kulak asardı.Evleri bakkalın hemen dibinde olduğundan Cengiz,Bayram dayının bu zaafını daha önce keşfetmişti.O şimdi sezdiği işin ikinci hilesini gerçekleştirmek istiyordu.Ertesi günü planını devreye koydu.Topladığı kurbağaları akşamleyin önce kendi evine götürdü.Kimsenin göremeyeceği ıssız bir köşede daha önce hazırladığı pipet benzeri ince kamışları kurbağaların makatına sokarak şişirmeye başladı.İşi akşamın karanlığına getiriyor ve arkadaşlarından daha çok para kazanıyordu.Bayram dayı da akşama kadar Cengiz’in getirdiği kurbağaları övüyor,diğer çocukların hilesiz kurbağalarını tarttıkça onları pısırıklıkla suçluyordu.

Günler yayla zamanına akıp giderken,Camuşlu Köyü de her yıl olduğu gibi güzelliğini bütün ihtişamıyla giyineceği haziran ayına hazırlanıyordu. Köyün büyük çoğunluğu yaylaya çıktıktan sonra, bakkalların önlerinde köpüren sohbetler,bahçelerin güzelliğini çığlık çığlığa haykıran kuş sesleri ve seyrekçe yükselen kurbağa ötümleri arasında daha da bir ballanırdı. Asıl alıcısı Hollandalının tarifine göre yapılan barınaklarda biriktirilen kurbağaların sesi köylüyü ciddiden ciddiye rahatsız eder olmuştu.Sanki birbirlerine haber vermişçesine aniden yükselen vıraklamalar insanların kulağına bir top gürlemesi betliğiyle ulaşıyordu.Ha bugün,ha yarın derken Hollandalı da bir türlü gelmek bilmiyordu.Kimileri okunan ezanların sesini duyamıyor,kimisi de verilen salânın sesini alamadığı için komşusunun cenazesine yetişemediğinden dert yanıyordu.Cami hoparlörü ilk defa sesini bastıran ve kendi elleriyle yarattığı bir rakip edinmişti.

Kadrolu imamın olmadığı günlerde gönüllü imamlık yapan ve kendisine teklif edilen kadroya alınma isteğini ,ben, Allah’ın adını parayla anmam,diyerek reddeden köyün yaşlı şairi Emirhan Özcan,bir cuma namazı öncesi çevresine toplanan kalabalığa, yazdığı son şiiri okurken nükleer santrali andıran barınaklardaki kurbağaların zındıklığı tuttu ve hep bir ağızdan vıraklamaya başladılar.Bu kadar hayvan günlerdir kuyuların içinde aç susuz bekliyor,dedi Emirhan dede.Bu yetmiyormuş gibi ezanımızı susturdu elin gavuru,diyerek can damarından vurdu.Cuma namazından sonra işin hallini düşünelim,diyerek yürüdüler.Emirhan dedenin son sözünden sonra köylüler içlerinden düşündükleri, Hollandalı, kurbağalara bunca para saydı,adam gelirse ne deriz,nasıl cevap veririz , gibi korkuları atmaya başladılar.Bütün çözüm yolları Hollandalıyı devreden çıkartarak bir an önce kurbağalardan kurtulmak üzerineydi.Çok farklı düşünceler ortaya atıldı.Ya zehirleyecek,ya da serbest bırakacaklardı.Zehirledikleri taktirde onca kurbağanın ölüsüyle nasıl baş edeceklerine çözüm bulamadılar.Bu durum da başka hayvanlar da zehirlenebilirdi.Öldürülen bunca hayvanın kokusu daha da feciydi.Ölüm fikrinden vazgeçilerek salı verildi kurbağalar.Salıverilince de hemen yanı başlarında bulunan köyün ortasındaki minicik Kaz Gölü’ne doluştular.

Göle dağılan kurbağaların vıraklaması bu kez top patlaması gibi olmasa da aç bırakılmış binlerce bebeğin ağlamaklı yakarışı gibiydi.Yıllar geçtikçe kurbağaların vıraklaması azalacağına iyice arttı.Sesleri eskisi gibi birden patlamıyor,biraz rahatsız edici de olsa bir yüzeye dağılmanın ahengiyle göze batmadan idare edip duruyordu.Zamanla köylü de alıştı buna.Yeni duruma alışamayanlar köye misafir gelenler ile komşu köylüler idi.Onların alışamadığı ise kurbağaların vıraklamasından çok köyün ortasında kurbağa kaynayan bu gölün adının hâlâ Kaz Gölü ve köyün de Camuşlu Köyü olarak adını sürdürmesiydi…


Vahdettin Yılmaz


__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (17-02-2010 Saat 15:49 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 20-03-2011, 14:43
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart S I R

S I R

Vücudunun neresine taşısa, üstünde elinin belirdiği bir yaraya dönüşüyordu bu sır. Aklına geldikçe başının üzerinde buz torbası oluyor, bir sonuca varınca da sıcak sıcak terler döküyordu. Her gün bürosuna gelip tapu tahsis belgelerinin içine dalmadan arkadaşlarına ‘günaydın’ yerine saydığı o neşeli takılışları sönüp gitmişti. Arkadaşları ilgileniyorlardı kuşkusuz onunla. Ama o, içinde gizlediği sırra arkadaşlarını taşıyacak bütün köprüleri uçmuş görüyor, havadan sudan sözlerle savuşturmaya çalışıyordu. Yaşamını durgun suyla salınarak akan bir yaprak gibi sürmüştü önlerine hep. Dürüstlüğün fedaisiydi onun hayatı. Böyle bilirdi arkadaşları. Ilıman bir iklim, eğrilerin doğrularak çıktığı moral tezgahıydı. Bu gösteriş, bu kandırış yalandan da kötüydü. Kimin için eğri, kimin için doğru sorusunu sormadan yontan bu yalan bıçağı, bugün kendi canını acıtmaya başlamıştı. Büyük sırrı içinde tüttükçe dumanını dağıtacak bütün rüzgarlara kördü penceresi.

Kışın büzüşen bronşlarını biraz olsun genişletmeye çalışan, ağır ve uzun bir hastalığı yenmenin sevinci içindeydi kent. Uç veren bahar yağmurları tomurcuklardaki is kalıntılarını yıkamaya başlamıştı. Caddelerdeki özenti, ölçüsüz giydirilmiş bir elbisenin genişliği gibiydi. Gökyüzünde geçmiş günlerin derinliğini hissedemiyordu. Naylon bir geleceğin boğuntulu tonlarını kuşanıyordu sanki kentin ufku. Ne de olsa bir bahar.. bir bahara karşı nasıl ‘benim misin’ demez insan yüreği. Hadi canım o kadar da duygusuz sayılmazdı. Her bahar çocukluğuna taşıyan bir adres değil miydi onu. Hani ambarın kuytusundaki direkten kırklıkları aşırıp köpekleri Haylaz’ın kuyruğunu kırktıkları o günü hiç unutmazdı. Rahmetli gazi babasından ne fırça yemişti ha.. aslında köpek kırkma işini aklına salan Zekeriya’ydı. Fakat kendisi Zekeriya’dan büyük olduğu için babası onu suçlu görmüş, komşularının duyacağı şekilde bağırarak: “Komşular göreceksiniz bu oğlanın ömrü hep it kuyruğu kırkmakla geçecek.” demişti. Az da içerlemiş değildi bu lafa. Ama Zekeriya can bir oğlandı. Asla bu sözü kavga ettikleri günlerde bile yüzüne vurmamıştı. Alnına sulusepken bir yağmur demeti çarpmış gibi titredi. Büyük sırrı gelmişti aklına. “Zekeriya” dedikçe bu sır, bir yerlerden akıp düşüyordu bilincine. Dik ve buzlu bir yamaçtan ayağı kayıp zemheri ayında Zekeriya diye bir göle şup diye düşüveriyordu aniden. Dinlemez olsaydı ,bilmez olsaydı ah o lafları. Uzun kış gecelerinin tatlı ve birazda nasihate dönük toplantılarında, tandır evinde kürsü başlarında her yerde, her yerde. Adamın biri bir çift öküz almış gidiyormuş. Öküz de öküz..! Kardeş kardeşe vermez. Görenler, ‘hayırlı olsun’ dedikçe; “Sağolun da komşular, kardeşim bunlardan birini ‘bana kes’ derse kesmeye nasıl kıyacağımı düşünüyorum.” Dermiş. Bu lafın, yüreğindeki hangi ar damarını doğradığını biliyordu ama bu damardan akan kana koyduğu hiçbir gemi onu ‘çözüm’ diye bir ülkeye ulaştırmıyordu.

Kırmızı ışıklardaki uzun bekleyiş, caddelerin derinine akan insan selinin ardında bıraktığı yorgun bakışlar ve dolmuş sıcaklığının kuşattığı mayışıklıkla iş hanının solgun merdiven ışıklarını ardında bırakıp odasına vardığında, ‘gönderen’ yerinde abisinin adının sırıttığı bir zarfla karşılaştı. Mektubu okuduğunda rahatlamıştı. İçindeki sır dalgasının bir ucu abisine de vurmuştu. Sır bölünmüştü artık. Bu bölmek işi hiç aklına gelmemişti. Sevindi. Abisinden gelen dalgaları, sırra konu olan vakaya en yakın bir başka abisine doğru ürkütmeyi düşünerek iyice rahatladı. Eski haline döndü. Edebaz takılmalarıyla arkadaşlarını ‘günaydın’ladı. Eski O’ydu artık. Tahterevallisini dengeye getirmeyi başarmıştı. Ne ki oturduğu yer azıcık acıtıyordu. Bu acıyı duydukça Zekeriya’nın kalın giysilerinden birini hep altına koyuyordu. Bu sefer oturduğu Zekeriya’nın giysileri değil, cesediydi. Dört aydır Zekeriya’nın adının etrafında bir ölüm halesi dolaştırılalıberi haritada Bingöl’ü gördükçe çürümüş et kokuları geliyordu burnuna. Abisi de amma acıklı yazmıştı ha. Yok içlerinde en fazla okumuş olan oymuş da, yok devlet dairelerine girip çıkmayı biliyormuş da, belki hükümette tanıdıkları varmış da... Yahu bunlar beni ne sanıyorlar. Bunca itibarım varken, eşim, dostum, çevrem beni böyle tanırken kardeşim de olsa bir teröriste sahip çıkmak kolay mı? Terörist deyince yüzü kızardı. Hani bir gün Ağdaş’ta kuzu otlatırken doluya tutulmuşlardı. Kuzuları mağaraya doldurana kadar dolu da epey hırpalamıştı onları. Kuzuların soluklarına sokulmuş, kucak kucağa titreyen iki kardeş silueti geçti gözlerinin önünden. Suları sıçratarak yürüyen bir su kuşu. Ne bileyim, belki de nadası haberleyen bir guguk. Zekeriya’nın solukları yüreğinde su içti. Bir sağa bir sola. Sonra omuzlarından yükselen yün karışımı, o çocuksu buğular gözlerinin önünde bulgurlaştılar. Tekrar mektuba döndü. Yöresinin meşhur bir bar türküsüydü. Bu türküyle bitiriyordu abisi mektubu: “Baba benim bağımı / Yel atar yaprağımı / Garip yer de ölürsem / Kim örter toprağımı...”

Salıt dağı baharları zirvesindeki Sinan Baba ziyaretini keklik otu ve yaban yarpuzlarının kokusuyla örerdi. İkindiye doğru köyü gölgeler, gurbet yolu bekleyen bir ana gibi tepesinden taş yuvarlayan, enine boyuna kuzu otlatan ve türkü söyleyen çocukları dinlerdi. Geceleri ziyaretinden ateş çıktığı ve çıkan bu ateşin başka dağlardan gelen bir ateşle buluştuğu rivayet edilirdi. Taşıdığı bu sır Salıt Dağı için bir gururdu. Bu kutsallığından belki köyün mezarlığı Salıt Dağı’nın eteğine yakın bir yere kurulmuştu. Zekeriya’nın cenazesi belediyenin kimsesizler mezarlığından alındı. İki şehir geçildikten sonra birkaç askeri yetkilinin gözetiminde köyüne getirildi. Kardeşleri cenazeyi unutmuş, gelen yetkililere, gazi çocukları olduklarını ispatlamaya çalışıyorlardı. Gençleri etrafına toplayıp tarlalarını biçtiği, kesat günlerinde tütün ulaştırıldığı köylüler her türlü usulü yerine getirip Zekeriya’yı gömmüşlerdi bile. Yalnız imam, cenazenin Zekeriya’ya ait olduğuna ‘kanaat’ getiremediğinden cenaze namazını kılmamıştı. Bir sırdaşı daha olmuştu Salıt Dağı’nın. Mahmurdu...

Bürosundan çıkınca üzerinde bir hafiflik hissetti. Döndü. Ayaklarından başına doğru kendini gözden geçirdi. Hayır, giyinikti. Anladı. Kendinden çok çok ötelere fırlattığı büyük sırrı kazasız belasız, köye gitmesine bile gerek kalmadan bertaraf etmişti. Hafifliği bundandı. Yaşamında kendisini ölüme ulaştıracak biyolojik çizgi, bir zikzaktan daha kurtulmuştu. Şimdi rahat uyuyacak, çok sevdiği rutin hayatına dönebilecekti. Fakat olmadı. Hafiflemesinin sebebi tüm bunlar olamazdı. Sol tarafında bir boşluk, bir tüy dolaşıyordu. Zekeriya değil de sanki vicdanıydı gömülen. Vicdanından ayrı düşmüş bir azap nasılsa öyleydi işte. Pamuk tarlalarında yürüyordu, yüreği eksik düşler içindeydi.

Salıt Dağı bir sırdaş daha bulmanın gururuyla yeşilin baygın kokusunu selamlıyor hala. Bir dağ görürseniz uzun uzun bakmaya erinmeyin.


Vahdettin Yılmaz
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 25-03-2011, 22:03
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart

Mektup




Köpek sesleri kulaklarındaki etkiyi kaybettiğinde ensesinin terlediğini de hissetti.Böyle bir şey kadınların başına gelse, takılır, iyice üstüne varırdı karşısındakinin. Ama korkmuştu işte.Var mıydı bunun imi cimi? Bütün bunları düşünecek, gecenin sessizliğine süzülen böcek seslerini dinleyecek hâlde değildi.Çoktandır koynunda bir mektup bekliyordu.Ay ışığında ve toprak bir yolda okuyacağına söz vermişti bir kere.Uzun gölgesinin heybetinden aldığı cesaretin coşkusuyla yürüyor, bir yandan da gözlerini kapatarak ay ışığında görmeye alıştırıyordu. Haziran ayının insan ruhunu kemale erdiren sadeliği, durgunluğu, sakinliği yüreğine bir yurtsuzluk, sebebi belli olmayan puslu bir özlem ve ayın solgun ışıklarıyla içine teptiği bir hüzün düşürüyordu. Bu mektup gömleğinin cebinde değil de neden koynundaydı? Kendisi için yola çıkmadan önce ilk sahibinin koynunu da ziyaret etti mi acaba? İşte burada dur! Eğer böyleyse okumaktan ne çıkar?.. İki cana dokunmasından daha önemli olabilir mi içinde yazılanlar?

Sözünü tutamamıştı Veysel. Köyün dışına itilmiş gibi karanlıktan korkarcasına kendisini bekleyen lojmanın kapısını usulcacık açtı.Işıkları yakmaya utanıyordu. Koynundaki mektup değil, Nergiz’di sanki. Nasıl böyle bir şey yapar, nasıl mektubu koynuna sokardı? Ya o da böyle bir şey yapmışsa? İş şirazesinden çıkmış, koynunda bir insanı taşımanın ağırlığına ve utangaçlığına dönüşmüştü. Hayır, elektriği yakamazdı? Nergiz, dedi. Atletsiz giydiği gömleğin altında vücudunun sağını solunu dolaşan mektuba. “Yemin ederim kötü bir niyetim yok. Eğilirken falan gömleğin cebinden düşerde, zaten yazışmamızın kokusunu almış, benimle dalga geçmeyi bekleyen arkadaşlarımın diline düşerim diye aldım bu tedbiri.” Bir anda köyün tek öğretmeni olup, lojmanda yalnız kalmasına sevindi. Mektubu koynunda taşıdığı bir sezilseydi, "Oğlum, böyle şeyleri kızlar yapar. Etek mi giyecen? diye alaya alıp dururdu arkadaşları. Ay ışığının cömertçe doluştuğu odada el yordamıyla temiz bir dosya kağıdı aramaya başladı. Sonra bir iki düğme daha açarak elini gömleğinden içeri soktu. Zarfa dokunduğunda koca bir gelecek aktı gözlerinin önünden. İncitmeden, zarifçe tutuyordu parmaklarının arasında. Nergiz’in bu kadar hafif olduğuna inanamıyordu. Yazı masasının üzerinde hazırladığı beyaz kağıdın üstüne koydu Nergiz’in mektubunu.Önüne birkaç kitap koyarak kendisini görmemesini sağlamaya çalıştı.Orada yazılanlar, içindeki merakı değil sevinci besliyordu. Mektubu okumadan uyumak, güzel rüyalarında yüreğine göre bir mektup okumak demekti.Gecenin derinliğinde bir kedinin çığlığı duyuldu.Ardından birkaç köpeğin uzun uzun havlaması. Ay, burnunun gölgesine gizlenmiş gibiydi Veysel’in.

Sabahın dirilten aydınlığına reyhan kokusu sürülmüşte, alel acele Veysel’in odasına gönderilmiş gibi içeriyi kuşatan temiz havaya fazla direnemeyerek uyandı.Akşamdan açtı. Şöyle iki kişilik, Nergiz’in ağzına layık bir kahvaltı hazırlamaya karar verdi. Kahvaltıda neyi sevdiğini bilmiyordu ya, kızların ekmeklerine tere yağı ve bal sürmekten hoşlandıklarını kendi kız kardeşlerinden tecrübe edinmişti.İyi de tandır ekmeğine nasıl olurdu bu? Hem sonra Nergiz tandır ekmeğini bilmezdi ki. Köpeklere karşı tek korunma silahı olan cilalı sopasını alarak köyün içine doğru yürüdü. Minibüsçünün evinde mutlaka fırın ekmeği olurdu.Gerçi tandır ekmeğini çok sevdiğini biliyorlardı ama bugünde böyle olsundu.Özledim derim, olur biter. Kapıyı çalıp ekmek sorduğunda “Hocam, misafirin mi var?” diye sordular.Ne desin di şimdi? Hayır dese, Nergiz’i inkar etmekten utanmayacak mıydı?Evet dese, "Neyindir, kimindir?" diye sormazlar mıydı? Başka köyden arkadaşım gelecek.Ona hazırlık yapıyorum, diyerek ekmeği aldı ve teşekkür ederek lojmanının yolunu tuttu.Bardaklar bulaşıktı ama şimdi onlarla uğraşacak zamanı yoktu. İçeride Nergiz kahvaltı bekliyordu.Önce çay için su koydu. İki bardak yıkadı.Onları bir kenara koyduktan sonra fareler ulaşamasın diye duvardaki çivilere astığı malzemelerin içinden peynir ve bal çıkardı.Çok az zeytin kalmıştı. Zararı yok. Kendisi yemezse Nergiz’e bol bol yeterdi. Çay suyu ısına dursun bir koşu odasına vardı. Masayı hazırlamak için mektubu başka bir yere koyması gerekiyordu. Ama nereye? Yatağını düzeltip üstüne koysa iyicene ayıp etmiş olacaktı.Kitaplığa koysa, kitap gibi davranmış olacaktı. En sevdiği sandalyeyi çekti, kılıfını değiştirerek minderi sandalyenin üstüne koydu. Mektubu sandalyenin üstüne yerleştirerek mutfağa yollandı.Çay için koyduğu su kaynıyordu.Çayı demledi. Ateşi kısarak hazırladıklarını masaya taşımaya başladı.Nergiz için bardak ve çatalda getirmişti. Karşısına oturdu.Fırın ekmeğini güzelce dilimledi.Çaydanlığı, dökülüp Nergiz’i yakmayacak bir yere yerleştirdi. Bardakları doldurdu.Tam “Kahvaltı benim en iyi anım, mektubu açayım mı?” diye düşünmeye başlamıştı ki lojmanın dış kapısı çalındı.Aman Allahım! Şimdi bu da yapılır mı?” diye bir yandan söylenirken, diğer yandan mektubu tekrar koynuna soktu. Aklında, şu iki kişilik kahvaltıya inandırıcı bir yalan dizme fikri dolaşırken kapıya koşturdu. Kapıyı açar açmaz “Biz geldik!” nidasıyla yakın köyün öğretmenleri Vefa’yla,Gülsüm daldılar içeri.Okumak için roman alacaklarmış. “Vay adım kitap kurduna çıkmaz olaydı.” diye içten içe sitem etti kendine Veysel. Kızlar odaya girdiklerinde masada iki kişilik kahvaltı görünce “Misafirin mi var?” diye sordular. “Hayır,ekmek almaya gidince samimi olduğum bir köylü kahvaltıya geleceğini söyledi de ona hazırladım.”dedi Veysel. Bir an, içinden “Şu mektup için zor durumlarda kalıyorum.” duygusu geçer gibi oldu.Yüreği çınladı.Utandı. Nergiz için her çileyi çekmeye hazırdı. Eften püften şeyler için yılgınlık duyulur muydu hiç?

Kahvaltı bitirilmiş, komşu köyün bayan öğretmenleri gitmişlerdi. “Bu güzelim kuşlukta artık zarfı açıp, görmeliyim Nergiz’in yüzünü.” diye kendince karar aldı Veysel. Zarfı dikkatlice açması gerekiyordu.Önce ağzından yapışkanı çözerek açmayı deneyecekti. Eğer olmazsa güneşe tutup mektuba zarar vermemek için uygun bir yerinden kesecekti zarfı. Ağzı özensiz yapıştırıldığı için hemen açıldı zarf. Mektup değil, küçük bir not kağıdının arasında Nergiz’in fotoğrafı vardı. Daha geçen mektubunda göndermişti fotoğrafını.Öyle peş peşe fotoğraf falan göndermezdi.Tatilde memleketinin güzel bir mekanında veya okulda arkadaşlarıyla gittiği gezilerde falan çektirdiği fotoğraflarından çok nadir bir tanesini gönderirdi. Bir korku boğazına doğru yürüyor, içinde bir şeyler eziliyor, bağırmasına rağmen çok yakınındakine sesini ulaştıramıyor gibi oluyordu Veysel.Gölgeli gözlerinin üzerinden eğreti geçen saçları şakaklarından başının arkasına gönderilmiş, yüzüne yayılmış ince ve vefalı bir gülümseme Nergiz’i adeta gözlerinin derinliğine bağlamıştı. Küçük not kağıdında Nergiz’in olmayan bir yazıyla “ kaybettik” evet, sadece bu kadar : “kaybettik” diye yazıyordu.

Lojmanın hemen yanından sakin ve duru akan dereye doğru yürüdü Veysel. İlerideki yamaçta iki kerkenez kuşu gagalarını birbirlerinin tüylerine daldırarak temizleniyorlardı. “Nergiiiz!..” diye bir anda feryadı bastı.Temizlenen kuşlar gürültülü bir kanat şakırtısıyla gökyüzüne yumuldular.Dizlerinin feri çekilmişti. Bir anda çimenlerin üstüne yığıldı.
Anam anam, dedi. Ağlayarak ekledi : Buralardan hiç turna geçmez mi anam? Geçmez mi turna !


Vahdettin Yılmaz


__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 09:03


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum