Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Öykü Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 22-01-2010, 17:43
Ferhat DEMİRBAŞ Ferhat DEMİRBAŞ isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 36
Standart delacroixferhat'ın öyküleri

11-YOLDA
" Aloo, aloo....Ağbi, ben Ankara-İzmir otobüsünden arıyorum.Bizim kaptan, molada içkiyi biraz fazla mı kaçırdı ne ? Uyuyor vallaha şu anda !"
" Yavrum..evladım sakin ol, hiç telaşlanma sakın! Otobüsünüzün muavini , şimdi orda mı? "
"Yoo, otobüste değil, Allahım! Vallaha ağbi, yalanım-hıyanım yok, doğru söylüyom ;ona ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok! "

"Pekala çocuğum, hiç korkma, sizi kurtaracağız. Şimdi, önce sen, şoförü yavaşça koltuktan yana doğru çek,çünkü ; sen oturacaksın onun yerine."
" Fakat, onu yana çekersem yere düşer, kendinde değil şu anda! "

" Düşsün dürzü! O koltuğa, mutlaka, ama kesinlikle senin oturman lazım! "

" Direksiyonu çok iyi tut-sakın kaçmasın elinden, ne çok sıkı, ne de çok gevşek. "
"Tuttum iyice ağbi . Pek te eğlenceli görünüyor bu yav."
" Oğlum , ciddi ol, kırkbeş yolcunun hayatı senin-yani tuttuğun direksiyonun elinde. Şimdi; başını aşağıya doğru eğ,ama bi gözünü yoldan ayırmadan yap bunu tamam mı;orada ki tabla üzerinde, bir sürüüü gösterge var, gördün mü?Tam ortadaki büyükce olana bak..iyi bak..iyi bak! Ne yazıyor orada? Oku şimdi onu bana bakiyim sen!."


"Ama ağbi, hem gözünü yoldan ayırma diyorsun bana, çark ediyorsun ;bi gözünle de aşağıya bak ,diyorsun..Ağbi, bu çok zor bi iş be! Vallaha, benim gözler şaşı olur o zaman ağbi!

" Oku, yavrum oku sen! Ama teleşlanmadan, soğukkanlı ol bunu yaparken, emi!
" Tamam ağbi, emin ol, buz gibi ve hatta derin dondurucu gibiyim şu anda. Okuyom ağbi-çok yüksek sesle, dinliyon mu ağbi beni?"
"Oku ulan, oku!..Yaradan Rabbimin adıyla oku...Yoksa, birazdan yiyeceksiniz b..u"
" Bismillahirrahmanirrahim."

" Hayır, aptal çocuğum; sinir etme beni de, bir an önce- göstergenin üstündeki yazıyı değil- göstergeyi oku be salak ! Hız göstergesine bak, kaçla gittiğinizi görebiliyor musun?"

" Sıfır...Sıfır ."

"Ne demek ulan sıfır! Dünya Kupası Maçları İptal edilip te yeniden mi oynanıyor? Öyle ise, bir futbol fanatiği; bir Türkiye sevdalısı olarak benim niye haberim yok ulan!? Bak oğlum şimdi bırak dalgayı da; İyice... dikkatlice bak ve onu oku şimdi bana.Hadi elini çabuk tut!"

"Sıfır, hakkatten de sıfır be abiciğim...Bu ne demek be ağbi, donuyor muyuz yoksa?!.Söylesene be ağbi; ölecek miyiz yoksa?"


" Oğlum, sen bana şunu söyle sadece..asla başka tek laf etme ;Otobüs duruyor mu şu an yerinde, yoksa, gidiyor mu? Sadece bunu söyle bana seni tavuk beyinli seni..Seni angut seni..ve hatta angutun eninci kuvveti seni."

" Yerinde duruyor be ağbi, n'olacak ki?"
" Defol ulan...... defoooool! İki ayağımızı bir pabuca soktun bi saattir. Şoför Kamil Ağbini uyandır ve yola çıkın ulan mermer kafalı...Ot kafalı yaratık, hadi şurdan! Gelmeyim oraya... bi çakarsam,çarşamba çanağına döner suratın vallaaaa.

f.d -2006
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 24-01-2010, 15:48
Ferhat DEMİRBAŞ Ferhat DEMİRBAŞ isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 36
Standart

GÖZYAŞI USTASI
Ustayım, eşi az bulunan. Kırar , keser gözyaşı elmasları işlerim ! Kıratların gücü yetmez , yaptıklarımın değerini ölçmeye.
Ne zaman ağlayan bir çocuk görsem , ustalığım coşar ; bir bir döktürmeğe başlar gözyaşı elmaslarını , pırıltıları gözleri kamaştıran. Ardından , koyveririm kahkahayı , katıla-katıla gülerim. Görenler şaşar mı , bilemem .. Belki de , zararsız , deyip geçiyorlardır kendilerince. Öyle gülerim kendi kendime , gözlerim yaşarıncaya dek , çünkü ilk çocukluğumu anımsarım bir an . İstediğim bir oyuncak tabancanın alınmayışı , babam tarafından.

Aylarca , önünden geçip de gözkoyduğum-o , mavi seleli , kırmızı üç tekerlekli bisikletin , düşlerime acımasızca çöreklendiği geceleri düşünürüm. Düşünürüm yaa. Bilye tekerlekli arabam olsun , diye babamın kestiği ağaçları anımsarım. Göz yaşlarımın , sebil musluklar gibi aktığı ; seviyor-sevmiyor , diye uğruna papatyalar yolduğum , ilk göz ağrım canlanır gözlerimin önünde.
Daha , daha nelere esir etmişimdir gözlerimi bilinmez. Duygu yüklü şiir dizeleri çınladığında kulaklarımda , çan sesleri açmıştır tıkanan gözyaşı yataklarını. Annesini henüz yitirmiş , bir bebekten söz etseler yanımda ; bakışlarım duruluğunu izine yollayıp , kara-kapkara bulutlu gölgeleri çeker sinesine.
Öyle vara-yoka ağlamam: ya soğan soymuşlardır yanı başımda ,ya da çerçöp zerresi gelip konmuştur dünya pencereme. Dedim ya , herkes gibi ağlamam ben , belki insan duyarlılığına kaptırırım kendimi. Dedemin giysileri ile bastonunu , bir seksenlik dostuna verdiklerimde de toz kaçmıştı gözlerime ; onun için , elmaslar işlemiştim yine. Yoksa , üzüntüm değildi ki bastonun , o yoksul ihtiyara gittiğine.
Diyorum ya , belki rüzgarların delirdiği , azgınlaştığı zamanlardı ; kurtların elma, alıç ve vişne ağaçlarını kemirdiği. O günlerde , mayıs güneş oklarının gözyaşı matarama delikler açtığı.
Çok zor ağlarım , desem inanmalısınız bana. Bir aç köpeğin altın sarısı bir civcivi kapıp ta kaçışı , kapkara bir anaç karganın yumurtasından yeni çıkmış serçe yavrusunu pençeleyip bilinmeze havalanışı ardından öbür yavruların çaresiz bakakalışından saliseler sonra , yuvalarında elmasların yuvarlanışı ; o kadar kolay katlanılan bir iş değil.
Ama , işimin uzmanı olduğumu söylüyor dostlar. Öyleyim. Ustalığıma toz kondurmam. Bilinçsiz bir ayağın kabına sözüm yok benim. Ezilip , geçilen o yemyeşil çimleredir gözlerimden dökülen çiğ. O ayakları boşa taşıyan , duyarsız insanlaradır döküverdiğim elmaslar.
Lütfen , çimenlere basmayınız! uyarısına aldırmayan , o rengarenk canım güzelliklerin üzerine kilimler yayan insancıklardır gözlerimi nemlendiren. Hani , minik yavrusunun küçük çişi gelip de , şuraya tutuverelim , dedikleri hedeftir gelincikler al başlı ; beraber oynaştığı ak kanatlı sarıca papatyalardır. İşte , o nazik yaşam kaynaklarına düşkünlüğüm var benim. Pikniklerde tutuşturularak yok edilen , bilmen kaç devri açıp , kaç devri kapamış çınarlara harcarım göz yaşlarımı. Nasıl , elmas taşlı yüzüğü alamadığından ağlarsa körpe kadın , canhıraş feryatlarla ; işte öyle ağlarım ben de , hızar makinasının dişlerinde can çekişen kavaklara.
Yok canım , o kadar kolay ağlamam. Bakmayım siz bana , gözlerimin sulandığına bir yağmur bulutu şaşırmıştı yolunu ; iki yıl önce geçerken selamlaştığı üç akasya ağacının boşluğundaki bankta oturuyordun da.
Boş günlerimde şehir dışına yürüyüşler yaptığımı nasılsa siz de duymuşsunuzdur. Böyle günlerde çok neşeliyimdir , hiç meraklanmayın. Katıla katıla gözyaşlarımı boşaltırım yanaklarıma. Ağzım kulaklarıma varır , otuz iki dişim birden görünür , gözlerim kısılır ; öyle değişirim ki , aynaya baksam , tanıyamam kendimi. Yüzümün çizgileri , kurumuş göz yaşlarımla defalarca birleşir , katmerleşir sanki. Dedim ya , yanıma yaklaşamaz mutluluktan.
Fosseptik artıklarıyla ışıldayan derenin akışı , yüzgeçlerine gerek kalmayan tepe taklak yuvarlanan gözlerinin pırıltısı sönük balıklar. Ya o plastikten ayran , yoğurt kaseleri. Bin bir renkli pet şişeler. İnsanın içi açılıyor canım öyle ki , hiç oyun bilmeyen bir insanın bile bedenine ve ruhuna Karadeniz oyun havalarının hareketini getiren o eşsiz güzellikler görülmeğe değer doğru su. Bu manzaraları görebilmek için , benim gibi , şehir dışına açılmanıza da gerek yok , sevgili dostlarım şöyle , başınızı çeviriverin sokağınıza doğru. Neler neler göreceksiniz bilseniz. Sokaktaki canlıların da yaşamağa hakkı var , öyle değil mi? Onları da düşünmek gerek. Doğrusu kendi adıma söyleyeyim , enikonu düşünüyorum. Hem de gece gündüz. Hiç aklımın köşesinden çıkmıyor. Ve gözyaşlarımı üretmeğe başlıyor hünerleriniz , benim ustalığıma taş çıkarttırırcasına. Çevirin başınızı , demiştim hani , sokağa , aşağıya.çevirin de görün bir yol marifetlerinizi.
Hemen her gün , poşetlenmiş , yada öylesine atıverdiğiniz tükettiğiniz ürettiğiniz maddeleri görün, açıktan döküverdiğiniz pislikleri görün , geceleri. Bir de sabahın erken saatlerinde mini mini yavrular okullarına giderken de at sineklerinin pike uçuşları vardır ki , Hezarfen Ahmet Çelebi 'yi bile kıskandıracak muhteşemliktedir görecekleriniz. Ama , at mı , eşek mi , katır mı bilmem hangi inatçı hayvanla birlikte anılan sinekli tabloları görmek o kadar güç değil. Ne güneş gözlüğü , ne de üç boyutlu gözlükle bakmanıza da gerek yok yapacağınız yalnızca şu : Taktığınız at gözlüklerini çıkarıp atıvermeniz yeterli dünyayı tozpembe gören gözlüklerden. Belki o zaman , siz de gözyaşı ustası olabilirsiniz benim gibi ender bulunan. Dahası , şimdiden beyninize kazıyabilirsiniz ağaçlara kazıdığınız gibi bir zamanlar sözlerimi.
Ağlamak , o kadar zor değil. Kana kana , doya doya akıtabilirsiniz göz yaşlarınızı ; isterseniz mutluluktan , ya da çok yakın bir gelecekte , soluk alamaz hale gelecek olan çocuklarınızın ardından.
Çevremdekiler , titizliğime, hastalık, diyorlar. Takma kafana öyle herşeyi gül biraz da , oluruna bırak işleri , dünyayı sen mi kurtaracaksın? Şaşırıyorum , dahası gülüyorum onlara ; Dünyayı sen mi kurtaracaksın , diyenlere bir süpermen , bir himen , ya da bir gazmen kurtarabiliyor da etten ve kanlı canı bir gözyaşı ustası bunu niçin başaramasın.
Gözyaşları kesiyorum , o koskocaman insan duyarsızlıklarından. Elmaslar işliyorum gündüz ve gece ; ağlıyorum delirdin mi , diyor eşim , boş yere gözyaşlarını üretiyorsun , tüketiyorsun sermayeni. Böyleyim işte ; boşa da ağlıyorum doluya da.
Oysa bebekken hiç de böyle değilmişim. Her söze , her harekete ve her ne olursa gülermişim , annemin yalancısıyım işte ; kıkırdarmışım her şeye. Bembeyaz çiçekler salınırken dallarında akasyaların , yemyeşilken evlerin bahçeleri , kirlenmemişken insanların gönülleri ve gözleri ; gözlerim gülermiş. Gülermiş gözlerim , mutlulukla ışıldarmış ; fabrika atıklarından daha temiz iken deniz. Küçük , lastik bir top gibi , o kucaktan bu kucağa zıplar dururmuşum neşe ile ; henüz odalar kirlenmeden önce. Minicik bebeklerin körpe ciğerleri zehirsizken daha.
Ne zaman ağlayan bir çocuk görsem , gülüyorum şimdi de. Ama , öylesine işte. Her gün , bir yakınını kara toprağa yolcu ediyorcasına , gülüyorum katıla katıla.
Bir gözyaşı ustası yım , eşime rastlanmayan. Elmaslar kesiyorum gözlerimden. Yalnız , kendi çocukluğumu anımsayamıyorum , artık bir ağlayan çocuk gördüğümde.
Olsun , zararı yok ; yine de ben bir GÖZYAŞI USTASIYIM ya!

F.D-POLATLI-ANKARA
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 25-01-2010, 15:19
Ferhat DEMİRBAŞ Ferhat DEMİRBAŞ isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 36
Standart

25-ÇALGICI



Uzun zamandır görüşmemiştik müzisyen arkadaşımla.Kendisine bir ,merhaba, demeye uğramıştım.
Otuz beş yaşında,tıknaz,esmerce,kıvırcık siyah saçlı,oturaklıca bir erkekti.Yaşadığı ilçenin belediyesince işletilen düğün salonu ondan sorulurdu;organizatör,baş- bas gitaristi idi orkestranın.Küçüklüğünden kıvılcımlaşan çalma tutkusu günbegün alevlenerek bu günlere gelmişti.
Çocukluğunda;bakkal babası Tekele sigara getirmeye gittiği zamanlar oğlunu dükkana bırakırdı.O,o günlerde başladı çekmecenin ağır para yükünü hafifletmeye.Derken,çalmaya devam etti..Dokuz-on yaşlarında iken babası bir mandolin aldı ona.Genci,yaşlısıyla komşu kadınları ,Portakal dururken,cazgırlık etmiş oğlan mandalin istemiş,diye sağır duymaz yakıştırır,kör görmez tokuşturur,hesabı vermiş veriştirmişler.
On yaşında mahalledeki çocuklarla misket yuvarlamaya başladığı günlerde,oyunu kaybettiği zamanlar kaptığı gibi tozuturdu pusulayı şaşırttırırcasına.
Yıllarca,sınavlarda gözünün menziline giren kağıtlardan bir çırpıda aktarırdı kendininkine.
Bir gün lisenin kapısını çaldı..Bu arada bir gitar aldırdı babasına;ne nağmeler çaldı günlerce,gecelerce.Mart kedilerinin zevklerini çaldı,bilerek-bilmeden.Zavallı hayvancıklar tırıs gittiler çöp kutularına..Oradan da öte yana.
O günlerde kalbini çaldı bir kızcağızın.Ardından ruhunu. Bedenini aldı çaktırmadan.Veee zillerini çaldı kızın oturduğu evin.Sepet havası çaldı kız babası.Israrla direndi,günlerce zillerini çaldı usanmadı,bıkmadı.Hır gür çıktı aralarında; mahpushanenin kapısını çaldı bizimki.Sekiz seneyi saydı takvim yapraklarında.Demir kapılar onun özgürlüğüne açıldığında,sakalları ve bıyıkları;otuz yaşın aklığına çalıyordu ağarmış şakakları.
Orkestraya katılıp babasına yan çalınca,grubun her şeyini çaldı.Önce baterisini,orgunu...Kazanmaya başladı biraz,zilleri çaldı.Şakıdı mikrofonda avaz avaz.Derken,ardından çıka geldi sıcak yaz,geçti ayaz.Evlendi bir yetimle,gecelerini çaldı garibanın.Tatile yolladı bir yaz karısını.Kadınlık gururunu çaldı o yaz.
Dedim ya,bir ,merhaba, demeye uğradım.Karısını gönderdi bir kez de Avrupa yakasına tatile.O söyledi.Oturduk hoş beş ettik.O ara kapının zili çaldı.Gitti.Açtı kapıyı;Su tahsildarı.
-Uzun zamandır su parası ödememişsiniz.
-Doğru,on aydır idare ediyorlar işte.
-İdare etmiyoruz.Sizi evde bulup,saati okuyamıyoruz.
-Ama ben okuyup yazmak istiyorum.
Bizimki kapıya gerilmiş.Niyeti yok gibi okutmaya.
-Kardeşim,okuyup yazmak istiyorum.
-Efendi,burası Ali mektebi mi?Hem sen zahmet etme,ben saati sana getireyim.
Sucu da şaşırmıştı benim kadar.
-İzin verinde okuyayım şu saati artık.İşim var,gücüm var benim.Daha kaç kapı dolaşacağım.Kaç saat okumam gerekiyor biliyor musun?
-Git kardeşim.Benimkini okumada başka saatlerde öğren okumayı.
Okuyacağım!
-Okutmam!
Dostum,dedi bana dönerek,tuvalet kapısının arkasında su saatini getirir misin?
Ben iyice afalladım.
-Nasıl yani?
-Ya işte,bas bayağı su saatini alda getir.
-Manyak mısın kardeşim,anahtar yok pensede.Nasıl sökerim?
-Gel sen kapıda bekle.Ben gidip getireyim şunu da memur okusun.Gitti.Bir dakika dolmamıştı daha,Bir elinde su saati ile döndü yanımıza.Memura dönüp:
-Al oku bakalım,doyasıya.
Su yazıcısı,kızardı bozardı,karardı.
Çalgıcı:
-Ben uğrar belediyeden hallederim işi.


F.D POLATLI-ANKARA
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 30-01-2010, 21:44
Ferhat DEMİRBAŞ Ferhat DEMİRBAŞ isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 36
Standart

3-AKÇADAĞIN YÖNETİCİSİ

Deli gömleğini sırtına geçirdiler. İki beyaz önlüklü güçlü adamın ,kollarından suyunu sıkarcasına tuttukları orta yaşlı sıska adam bas bas bağırıyordu:
-İstemiyorum! Hayır, istemiyorum! Oraya da girmek istemiyorum. Ya, bilmiyorum sanmayın.. Orada da yapacaksınız. Asla, dünyada hiçbir kuvvet, bana yeniden o işi yaptıramaz!
Ambulansın sirenleri acı, acı ötüyor; orada toplanmış kalabalığın gözlerinde şimşekler çakıyordu. Kalabalığın arasında:
-Zavallı, bu da delirmiş!
-Vah, vah! Pek de zayıfmış.
-Yaşlıymış ta garibim!
-Öyle ama, baksana nasıl da uğraştırıyor kendisini götürmek isteyenleri..
Uğraştırdığı doğru idi. Ancak, yaşı henüz otuz iki idi. Onu, yaşlı gösteren tek neden, yakalanmadan az önce yaşadıkları idi.pencereden beyaz ve mavi önlüklü adamların gerginliğini görünce, işhanındaki yazıhanesinden yıldırım gibi fırlamış, soluğu kalorifer dairesinde almıştı. Karanlıkta, deli avcıları, kapının kilidini kırıp ta taş basamakları inmeye başladıkları an, istifli duran beyaz çimento torbalarının arkasına sinmişti. Kalorifer dairesinin çağrısız konukları, aranmağa başlamışlardı. İşte, tam bu anı fırsat bilen kaçak, yay gibi gerilmiş, ok gibi fırlamıştı yerinden.. O anda, kaçayım derken, Omzuyla duvara dayalı Duran küreke çarptı.. Kürek uzadı, kavisli metal kısmı geldi, çimento torbasının kağıdını yırttı, beyaz çimento ortalığa saçıldı. Merdivene doğru koşmak isterken, ayakları birbirine dolaştı, tepesi üstüne beyaz tozun üstüne çakıldı, kaldı. O arada, diğerleri kendisini kıskıvrak yakaladılardı. Saçının başının bir anda ağarmasını tek nedeni bu şanssız kaza idi. Yoksa, kadınların vahvah' landığı kadar yaşlı değildi.
-Kimbilir, gariban başına neler geldi de bu hale geldi! Diye acıdı, olayın sonunu izleyen yaşlı kadın.
Bu sesler arasında, hastayı, arabanın içerisine soktular. Ardından, hastanenin arabası sirenin bağırtarak oradan uzaklaştı... Bunun üzerine on katlı binanın önünde biriktirmiş olan insan topluluğu da kendi aralarında mırıldanarak dağıldı.
Dört saatlik bir yolun sonunda, ambulans, tabelasında "Yürek paralayan Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi" yazılı olan mavi boyalı , bahçeli binanın önünde durdu. Haa yıır! İstemiyorum! Yeniden olmak istemiyorum, diye bağıran adamı, bu kez, kırmızı ay amblemli beyaz araçtan güçlükle indirdiler aşağı. İki taraflı ağaçlı yoldan yürüyerek geçtiler.. Kollarında bir maymun gibi sallanmakta olan adamla birlikte, yolun sonundaki üç katlı yapının kapısından içeri girdiler. Üçüncü kata doğru yükselen mermer basmakları sürüklenerek çıktılar. Koridorun sonundaki soldaki kapıyı açtılar. İki mavi önlüklü hasta bakıcı, kapıda karşıladı onları. Birisi iri-yarı, dört kişilik hastane ekibi, zayıf adamın gömleğini sırtından çıkardılar. İşte tam bu anda adam, ok gibi ellerinden fırladı, kapıya doğru koştu. Anında , adamların ikisi kıskıvrak yakaladı, beyaz çarşafla yatağın üstüne attılar. Sarışın, ufak-tefek hemşire bir sakinleştirici iğne yaptı, kol ve bacakları tutulmuş olan hastaya. Zayıf adam, soluk soluğa kalmıştı. Ötekiler de..
Hastanenin yeni konuğu zayıf adam:
-Sigara..sigara..biriniz bir sigara versin be! diye, inledi.
-Güzel kardeşim, tek istediğin sigara olsun. Al, iç.. Paket sende kalsın. Oh, gözünüzün yağını yiyim,n' olur bir daha kaçıp ta bizi uğraştırma emi? Ben sana, ara _ara sigara getiririm. Anlaştık mı? diye yalvardı, bıyıklı iri - yarı olanı.
Hasta, Kabul ediyorum,anlamında başını titretti.
Kır saçlı, gözlüklü olan hastabakıcı odada kaldı, diğerleri dışarı çıktılar.
O kocaman, onüç yataklı odada biri dışında hepsi boştu. Hasta sakinleşmişti. Bakıcısı da.. Ancak, her ikisinin de gözlerinden tedirginlik okunuyordu. Öyle ki, bakıcının bakışlarında biraz da korku vardı. Çünkü, gözetim altında tutacağı yeni hastasının, eski bir Taek-wan- do hocası olduğunu, telefonda kendilerini olay yerine çağıran kişi söylemişti. Oysa, görüntüsüne bakılırsa,pek te zarar verebilecek birisine benzemiyordu. Yine de her an dikkatli ve uyanık olması gerektiğini biliyordu. Korkusu da bundan kaynaklanıyor, bu konuda kendisine güvenemiyordu. Ancak, ekmeğin aslanın midesinde olduğu günümüzde işinden de olmak istemiyordu. Bir yanda beslemek zorunda olduğu çoluk-çocuğu, hemen yanı başında ise, sürekli ,Yapmayın bir daha beni, istemiyorum!diye, kararlı bir ses tonu ile haykıran bir deli. Ah, bir bilebilse neyi yapıp , neyi yapmayacağını , işi kolaydı o zaman. Ne var ki, bu konuda tek bildiği şey, adamın uzak doğu sporlarının uzmanı olduğu idi. O geceyi bir atlatabilse kırıksız, çıkıksız; ertesi gün, doktor bey izinden döndüğünde bir hal çaresi bulunurdu elbette.
Yorgunluktan kapıya en yakın yatağa uzandı. Ama, gözleri hastanın üzerinde idi. Sigaranın birini yakıp, birini söndürüyordu hasta. Esnemeğe başladı. Sevindi. O rahatlıkla biraz daha gevşedi, başını yastığa bıraktı. Az sonra, bir horultu gözlerini araladı. Bakışları ile hastasını yokladı, yerinde idi. Derin bir uykuya daldı. Horlama sesleri bile, uykusunu bölmedi. Her ikisi de birbirlerinin, horlama özgürlüğüne karışmadı, nöbetleşerek horlaştılar. Birisi tiz, öteki toz üfledi sabaha dek. Ancak, bakıcı boğuşuyordu düşleriyle. Uykusunun arasında bir gıcırtı duydu.. Sesin geldiği yöne baktı. Hastanın karyolası idi gıcırdayan. Pencere camından vuran solgun ışıkta bir gölgenin hareket ettiğini gördü. Adam yataktan kalktı, kapıya doğru yürüdü. Tam kapının önünde hasta bakıcı üzerine atladı, sımsıkı yakaladı. Hasta kollarından, birbirine dolaşmış, yerde yuvarlanıyorlardı. O arada, bakıcı, hastasından öyle bir kafa yedi ki, beynindeki tüm hücreler yer değiştirdi, damarları birbirine düğümlendi. Bayıldı.. Birden, acıyla gözlerini açtı. Yerde idi. Başı ağrıyor, kol ve dirsekleri hala sızlıyordu. Ortada kendisinden başka kimse de yoktu. Hasta yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Ses çıkarmamağa özen göstererek yavaşça yerden kalktı, yatağına uzandı yeniden. Zonklama ve ağrıların da etkisiyle uykuya daldı. Bu kez, bir orman içinde koşuyordu. Bu, öyle sağlık için yapılan sabah koşusuna pek benzemiyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Adam düpedüz tabana kuvvet kaçıyordu. Son ağacın yanından geçerken, yukarıdan önüne uçarcasına bir şey indi. Dondu, kaldı. Buzları çözüldüğünde, kan- ter içerisinde idi. Güneşin ilk ışıkları odayı aydınlatmak üzere idi. Yatağın içerisinde doğruldu, gözleri hastanın üzerinde, öylece oturdu. Aradan yarım saat kadar bir süre geçmişti ki odanın kapısı açılmıştı, içeriye iri-yarı hasta bakıcı girdi.
-Hadi nöbeti ben alıyorum Hakkı! Dedi.
-Yahu, iyi ki geldin be yavuz kardeş! Vallaha, bu adamla başım dertte. Adam, üryamda bilem yakamı bırakmıyor: zabaha dek uğraştırdı beni be. Yok karateci neyim olmasa gorkmam da...Yoosa, o da bencileyin Karamürsel sebeti gibi bişey. Adam da bir de deli kuvveti var ya şimdi, hiç baş edemem artık. Hadi, sana iyi nöbetler!
-Hadi güle-güle, git dinlen biraz!
Hakkı doğruca baş hekimin yanına gitti.bir yakınının çok hasta olduğunu söyleyerek, bir günlük mazeret izni kopardı kendisine. Hastaneden ayrıldı, otobüs terminaline seğirtti. Şenlikli Kasabası'na giden ilk otobüse bir bilet aldı. Araba hareket ettiğinde rahat bir nefes aldı. Bu hasta ile ilgili bir çok şeyi,onun yaşadığı çevreden sorup öğrenecekti.
Şenliklili hasta, durduk yerde başına iş açmıştı. Ama bir yandan da seviniyordu. Gençliğinde gazeteci olmak istemiş, yoksulluk yüzünden olamamıştı ya.. Al işte, bir fırsat çıkmıştı önüne. Tepe-tepe kullan ; göster kendini de, çöz şu olayı. Kaldır yoksulluk engelini aradan , korkunu ez ayaklarının altında! Bir taşla iki kuş vurmuş olursun kafandaki çitler arasından. Hem gazeteci ol, hem de kahraman.. Kazandığı başarıyı görür gibi oldu, gurur duydu kendisiyle. Gülümsedi kendine otobüs camından yansıdı. Beş-buçuk saatlik bir yoldan sonra , hastanın kasabasına geldiler.
Vakit ikindiye geliyordu.Önce, çarşıda bir lokantada, iyice karnını doyurdu. Dün akşamdan bu yana boğazından bir lokma bile geçmemişti. Ardından, yandaki çay salonunda üç bardak demli çay içti. Kendisini daha bir güçlü duyumsadı. Zihni açılmış, bedeni dinçleşmişti. Artık sıra işe gelmişti. Doğruca, Akçadağ İşhanı nın bulunduğu sokağı aradı buldu. Otobüste gelirken, kimlerle görüşeceğini kafasından sıraya dizmişti. Önce, Akçadağ İşhanı ve dükkanlarının eski yöneticisi ile konuşacaktı. Onun oturduğu daireyi buldu. 13 nolu kapı. Zilin butonuna bastı. İkincisinde kapıyı elli yaşlarında bir hanım açtı.
-Buyurun, ne istemiştiniz?
-Şey diyecektim teyze...Bu binanın yöneticisini arıyorum da.

-Evladım, onu, birkaç gün sonra kafayı üşüttü, diye alıp götürdüler. Zavallı dayanamadı bu apartmanın kahrına!..Pek de hevesli başladıydı işe ama...
-Hah işte bende onun için arıyorum onu.
-Yavrum, götürdüler dedim ya onu.
-Hanım teyze, yanlış söyledim. Ben eski yönetici, diyecektim.
Pek bir şey anlamadım dediklerinden ama, Ruh ve Sinir hastanesi hemşirelerinin götürdüğü kişi işte senin aradığın bu apartmanın yöneticisi idi.


Ferhat DEMİRBAŞ-POLATLI/ANKARA
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 12-02-2010, 03:04
Ferhat DEMİRBAŞ Ferhat DEMİRBAŞ isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 36
Standart

BOYUMUN ÖLÇÜSÜ
İnsanların pek çoğu,kendilerinde noksan olduğunu sandıkları bir takım özellikler vehmederler ve bu duygusunun etkisiyle hayatı kendilerine zindan ederler. Belki de görülen bu noksanlıklar aslında birer meziyettir.
Bana da, lise çağlarından, üniversiteye başlayıncaya kadar rahatsızlık verip, huzursu eden şey, boyumun kafi derecede uzun olmayışıydı. Beklide çevremde bulunanların uzun boylu oluşları böyle düşünmeme sebep oluyordu.
Gerek ailem, gerek tanıdıklarım boyumun o kadar da kısa olmadığını sık sık hatırlatmak zorunda kalırlardı. Yinede tek başıma kaldığım anlarda, boyumun ölçüsünü düşünür, aşırı derecede duygulanırdım. Bu eksiklik ızdırabı yüreğime çivilendi.
Bizleri yaratan, her canlıya bir özellik vermiştir. Kimi uzun, kimi kısa, kimi şişman, kimi zayıf. Herkesin kabiliyeti değişik sahada.
İlkokul çağlarımda başladığım şiir çalışmalarım, lise sıralarında belli bir seviyeye gelmişti. Yakınlarım en azından böyle bir kabiliyetin herkes de olmadığını belirtiyorlardı. Madem şiir yazmayan kimse üzülmüyor, o halde boyu uzun olmayanlar neden üzüldündü.
1987 yılında liseyi bitirmiş, bir yıl çeşitli işlerde çalışmıştım. Gazi Üniversitesi’ni kazanınca işi bıraktım. 1979’da fakülteye başladım. Okulum Ankara’da, evimiz Polatlı ilçesindeydi. Her gün sabah otobüsle Ankara’ya gidiyor, akşamları ise Polatlı’ya dönüyordum.
Kapalı bir aile içinde, biraz içime kapalı büyümüştüm. Çabuk heyecanlanan bir yapım var. Dolayısıyla okul ve ev arasında gider gelir, başkaca bir yer bilmezdim.
Okula başladığımın beşinci haftasıydı. Bir Cumartesi okul paydosunda, otobüse yetişebilmek için acele ediyordum.(O zaman Cumartesi günleri öğleye kadar resmi daire ve okullar açıktı.)
Birden o yılların baş belası olan, zıt kutupların arasındaki elektrikli havanın ortasında kalmıştım. Ne yapacağımı şaşırdım. Hiçbir gruba dahil değildim. Şaşırıp kaldım.
Otobüs uzaktan görülmüştü. Koşarak ancak yetişebildim. Adımlarımı hızlandırmıştım ki, ortalık birden hareketlendi. Naralar arasında havada taş ve benzeri cisimler uçuşmaya başlamıştı.
Ben otobüsüme yetişmek için koşmaya başlamıştım. Hareketimin yanlış anlaşılmasından tedirgindim. Fakültenin bahçe duvarını geçsem kurtulmuş sayılacaktım. İşte o an barımın dört parmak üstünden yumruk büyüklüğünde bir taş saçlarımı yelleyerek geçti, duvara çarptı. O anda yüce rabbime şükür ettim. Huzursuz olduğum boyumun kısalığı hayatımı kurtarmıştı. Yoksa boyumun ölçüsünü alacaklardı. F.D-POLATLI/ANKARA
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 12-02-2010, 22:18
Ferhat DEMİRBAŞ Ferhat DEMİRBAŞ isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 36
Standart



FEHMİ USTA İLE ÇOCUKLARI


Zübeyde, “Of! Aman baba, pek fenas
ın sen de.” diyerek, mızmızlanıyordu babasına. Babasının fenalığı neydi?... Niçin kızıyordu babasına?... Babasını tanısak, acaba kızına hak verir miyiz?
Fehmi Usta, branda terziliği yapıyordu. Kamyon ve traktörlerin üzerlerine yük konulduğu zaman, yükleri, yağmur ve daha başka zararlara karşı korumak için, üzerlerine örtülen kumaşları dikiyordu. Bazen yenisini dikiyor, bazen de eskimiş olanları onarıyordu. Kendisinin ve ailesinin geçimini bu işle sağlıyordu.
Kendisine ait bir dükkanı vardı. Bu dükkanda, sabahtan çalışmaya başlar, gecenin geç saatlerine kadar didinip dururdu...Sabah ezanıyla uyanır, namazını kılar... Sonra, Talat’ın lokantasında işkembe çorbasını içerdi. Ardından, Şişman Osman’ın kahvehanesine uğrar, sabah çayını orada yudum yudum içer. Çünkü, günün ilk demlenen çayıdır, bu yüzden çok fazla sıcaktır. Ama çok lezzetlidir. Talat’ın lokantası, Osman’ın çayı derken; fırının önüne götürür O’nu. Fırından nar gibi kızarmış on adet ekmeği yüklenir, evinin yolunu tutardı.
Altmış yaşında, nur yüzlü bir ihtiyardı Fehmi Usta. Yüzünde ve bedeninde bu yorgunluk görünüyordu. Bu yorgunluk, yalnız yılların verdiği bir şey değildi...Aynı zamanda, yaşam koşullarının yüklediği ruhsal bir ağırlıkta okunuyordu gözlerinde.
İşine gece olunca bırakırda... Diğer çocukların babaları gibi;akşam güneşi batmadan önce evine dönmezdi. Ta.. geceleyin, ay ve yıldızların esnemeğe başladığı saatlere kadar çalışırdı. Çalışırdı... Daha doğrusu çalışmak zorundaydı. Çünkü, Fehmi Usta’nın kalabal
ık bir ailesi vardı:Eşi Leyla Hanım, annesi Kerime Nine, çocukları; Fikret, Ömer, Şirin, Zübeyde, Gülperi ve Fatma...Tam tamına dokuz kişilik aile. Ailenin geçimi babalarının eline bakıyordu.
Ne yapsın, Fehmi Usta!Gençliğinde bir zaman o’da diğer genç insanlara özenerek, gezmiş, eğlenmişti. Ama evlenip de yaşam yükünün sorumlulukları ile karşı karşıya kalınca hepsi sona ermişti. Artık dükkanı ile evi arasında gidip gelmekten başka bir şeye zamanı kalmamıştı .
Güneşi, sabah işine giderken görüyor...Bir daha, ertesi sabaha kadar sanki aydınlıkla küsüyordu. Güneşe “Merhaba !”, ay ve yıldızlara ise “Allahaısmarladık!” diyordu, bir bakıma. Yıllardır bu böyle idi:Merhaba güneş, hoşça kalın ay ve yıldızlar! Henüz, güneşe “hoşça kal!”, geceleri gökyüzünde gümüş bir tepsi gibi parlayan bir ay ile etrafında yanaşan yıldızlara da “Selam!” diyecek vakti olmamıştı.
Peki, neye zamanı olmuştu? Neye olacak?.. “Kalabalık ailesini besleye bilmek için uğraşırken saç ve sakallarını ağartmaya, beyazlatmağa sebep olmuştu geçen yıllar...
Birde kalkmış çocukları, bu tonton yaşam savaşçısının başında dırdırlanıyorlardı. “Yok, onu almıyorsun! Yok bunu vermiyorsun! Bizi hiç sevmiyorsun.” Hiç düşünmüyorlardı babalarını. Ne güçlükler çekerek, onlar için para kazanmaya çalıştığını anlayamıyorlardı. Onları, başkalarına muhtaç etmemek için, yaşamını onlar için tüketiyordu. Ama çocukları, kendilerini haklı görüyorlardı.
Fehmi Usta, içlerinden birisinin bir isteğini yerine getiremediği zaman, kızıyorlardı ona. Babalarına küserek, “Bizi hiç sevmiyorsun. Sevsen, istediğimizi alırsın!” diyorlardı. çocuklarının sürekli kendisini rahatsız etmesine dayanamadı. İyice canı sıkılmıştı...Bir akşam bütün çocuklarını başına topladı...dikkatle beni dinleyin şimdi! Dedi. Hepsi can kulağıyla, babalarının ağzından çıkacak sözleri dinlemeye hazırdılar. Babaları, dikkatle gözlerinin içine bakan çocuklarına anlatmağa başladı:
“Canlarım, ciğerlerim, sevgili çocuklarım! Bir baba, çocuklarını hiç sevmez olur mu? Çok yanlış düşünüyorsunuz. Mutlaka sevilir çok sevilir çocuklar...Ancak, insanın çocuğunu sevmesi, onun her istediğini yerine getirmesini gerektirmez. Hem, istediğimiz şeyi benim, yapmam her zaman mümkün olmayabilir. İstediğiniz bir şeyi almağa paramız yetmeyebilir.
Para ile ilgili de olmayabilir. Sizlerle gezmemi, oynamamı istediğinizde, bu isteğinizi de yerine getiremiyebilirim. Belki yorgun olurum, belki hastayımdır. Yahut canım sıkılmıştır herhangi bir şeye .Kendinizi düşünmezseniz... Sizlerden birisi hasta iken, nasıl canınız sıkılıyor, hiçbir şeyi görmek istemiyorsunuz. Biraz da kendinizden başkaları düşünün. Biraz da bana hak verin!
Şu andan hiç kuşkunuz olmasın: “Bütün anne ve babalar gibi, ben de sizleri çok, ama çok seviyorum. Ama bakınız, sizleri yetiştirebilmek için ne çok yoruluyorum. Bedenim yorgun, kalbim rahatsızken, hala sizleri daha rahat yaşatabilmek için çalışıp çabalıyorum.” derken, rahat bir soluk aldı.
Ne derseniz çocuklar, babalara da hak vermek gerekmiyor mu?Hep kendimizi değil, biraz da babaları düşünmemiz iyi olmaz mı?..
Çocukların hepsi bir ağızdan “Babamız süpermen değil! O, filmlerde olur yalnızca.” diye, babalarını, artık üzmemeye karar aldılar. Bu söz, Fehmi Usta’nın çok hoşuna gitti. Çalışırken, dikiş makinesinin tıkırtısına karışan tatlı sesiyle:
“Babanız süpermen değil, evlatlarım. Ama insan!” diye, kendi kendisine gülümsüyordu... gözlerindeki mutluluk ışıltılarıyla...

Ferhat DEMİRBAŞ-POlatlı-ANKARA
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 17-02-2010, 02:12
Ferhat DEMİRBAŞ Ferhat DEMİRBAŞ isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2010
Mesajlar: 36
Standart

BABAM NEREDESİN!...


Cenazesini toprağa veren insan sayısı on be
şi geçmezdi. Tıpkı, Romanya’nın Köstence Limanı’ndan hareket eden eski vapurla yolculuğun sonunda İstanbul’da indiklerinde, ailesindeki kişi sayısı kadar… Oysa, sağlığında öyle mi idi?...

Dükkanına uğrayıp, çayını-kahvesini içmeyen yok gibiydi. Gelenlerin bir kısmı, işlerini yaptırmaya gelen müşterilerdi. Geriye kalan büyük çoğunluk ise, yalnız dükkanına laklak etmeye uğrayanlar ile yoldan çevirip bir şey içmeden yollamadığı dost bildikleriydi. Ama; şehir mezarlığında konulduğu çukura toprak atanların,kürek sallayanların bir çoğu yoktu. Mezarlıktan çıkışta, birkaç yaşlı dostu ondan söz ediyorlardı:
“Rahmetlik, varını yoğunu dostlarına çay ısmarlayarak harcadı.”
“Annesi çok kızardı bu huyuna. Yolda yol da giden adamı çağırıp da çay ısmarlamak… Cebindeki paran dürtüyor mu seni? Çoluk çocuğunun rızkını çaya, kahveye yatırıyorsun! Hiç mi akıllanmayacaksın sen? Vehbi usta ise annesine, şu yalancı dünyada ısmarladığım çayların faizi kazandığım dostlardır anneciğim, diye güler geçerdi.”
“Ya..ya.. Birde oğlunun kahrı çökertti garibanı.”
“Niye ki, oğlu hayırsız mı çıktı?”
“Yok canım,öğle değil. Tam tersine, oğlu onu çok severdi. Zavallıyı asıl yıpratan yıpratan, oğlunun mutsuz giden evliliği idi. Dünürleri, oğlunu parmağında oynatıyordu. Oğlu karınsa deli divane aşık olduğu için, sürekli üzülüyor, Vehbi Usta’nın gözünün önünde gidiyordu. Buna elinde olmaksızın seyirci kalan Saraç Vehbi iki kez kalp krizi atlattı.. Üçüncüye yakalandı.”
“Sonra?”
“Sonrası malum , buradayız işte. Allah taksiratını affetsin!”
Mezarlıktan dönü
şte, Vehbi Usta’nın evinin önünde sıraya girmiş kalabalık, yine sağlığındaki gibiydi. Hergün, çayını kahvesini unutmayı asla unutmayanlar kadar çok sayıda. Nereden çıkmıştı bunca insan? Oysa, tabutu taşıyanlar ile diğer cenaze için mezarlığa gelen insanları toplasanız, yine buradaki insan sayısının yarısı bile etmezdi.. Lahmacun-ayran içmeyi bekleyenler..
Vehbi Usta’sız Saraç Vehbi’nin ölü evindeki şöleninde yenildi,içildi..Dualar edildi, mevlitler okundu. Kalabalık dağıldı.. Akşam olunca, evli olan kızları annelerinden izin isteyip teselli edici sözler mırıldanarak kendi evlerine yollandılar. Baba evinde, Leyla Hanım ile üç oğlu kaldı. Büyük oğlu:
“Anne, babamın bir yerleri borcu var mı?”
“Oğlum, Esnaf Kooperatifinden aldığı krediyi hala ödeyemedik. Geçen yıla dek faizini ödedik, ana borç kaldı. Bir yıldır faizini de ödeyemediğimiz için, ana borç ve katlanan faiz ile birlikte içinden çıkılmaz hale geldi idi.. Ayrıca Bağ-Kur’un aidatlarını da geçen yıldan bu yana yatıramıyoruz. Bir de, Yağcı Ekrem’e borcumuz var herhalde.. Onunla ortağına iş yapıyorlardı sanırım.. Sermaye ondan, çalışmak babanızdan..”
“Tarık Ağabey, sen biliyor muydun bunu?” dedi, ortanca oğlan. Yüzü bunaltılıydı .
“Yok be birader! Nereden haberim olsun?
Şimdi öğrendim ben de.”
Küçük oğul Öner:
“Anne ben, bu kadar zor durumlara girdiniz de niye bize haber vermediniz?” diye gücendi .
annesine.Leyla Hanım:
“Evladım, sen de Fırat Ağabeyin de yeni evlendiniz. Düğün borçlarınızı
ödemekte zaten zorlanıyorsunuz .. Birde sizi mi sıkıntıya sokacaktık? diye,ağlamaklı ve titreyen sesi ile oğlunun sırtını sıvazladı.
Öner:”Anne, yoksa babam bu borçları ödememenin üzüntüsünde mi?... diye sözünü tamamlayamadan, annesi parmağıyla, sus, işareti yaptı. Bunu fark eden Fırat başını önüne eğerek sessiz kalmayı eyledi.
Tarık “Fırat, Esnaf Kooperatifi ile ilgili bir şey söyledi mi sana amca oğlu ?”diye sordu, kardeşine.
“Ne gibi ağabey? Dediğinden bir şey anlamadım.” diye yanıtladı ötekini.
“Öğrenmek istediğim şu konu.. Kooperatif, ölen üyelerinin borcunu, eğer ödeyecek kimse çıkmazsa, bankaya bildiriyor ve borcu siliyorlarmış. Vallahi benim maaşımın nerdeyse yarıdan çoğu, dairemin taksitine gidiyor.. Elimde kalan para ile de ay sonunu zor getiriyorum”. diyerek, durumunun kredi borcunu ödemeye hiçte yeterli olmadığını ortaya koydu.
Öner ise,”İnanın, benim de bildiğiniz gibi düğünden kalan eşya borçlarım bir yıl daha sürer. Anlayacağınız,benim durumum da pek iyi değil.” diye, ekonomik darboğazda olduğunu vurguluyordu.
Fırat hiç sesini çıkarmadı. Ağabeyi ile kardeşi, o ilçenin dışında yaşıyorlardı. Kendisi hem yirmi yedi yılını babasının yanında geçirmiş hem de babasının çektiği sıkıntıları paylaşmıştı. Ayrıca babası, yeri geldikçe şu sözünü yinelerdi:”Ben en çok, beni dinleyen oğlumu severim.Vehbi Usta’nın bu sözünü hatırı için bile olsa,susmak, babaya olan bu saygıyı ve sevgiyi yüreğinin sesiyle dile getirmek bir borçtu kendisi için. Bunun için sustu., diğer kardeşleri gibi ağlanmadı. Yiğitçe sustu, yalnız.
Erkenden yattılar.
Gecenin ilerleyen saatlerine dek, uyku girmedi gözüne. Dü
şündü ..düşündü.. düşündü. Geçmişi, babasını düşündü. Ölünceye dek çektiklerini, verdiği verdiyi zorlu yaşam mücadelesini yaşadı babasının, babasız.
Babasının, daha ilkokula başlamadan başlayan yaşam savaşını anımsadı, kendisine anlattıklarından.
Okul teneffüslerinde çocuklara nane
şekeri satarak başlayıp, okula gitmediği yarım günlerde süren eve katkı çırpınışları.. Daha sonraları, hayırsız çıkan eniştelerle birlikte ablaların geçiminin minik omuzlardaki ağırlığı.. Yedi kişinin geçimi. Ardından evlenerek sahip olduğu altı çocuk,anne baba ve karısıyla birlikte on kişinin beslenmesi.
Bir zamanlar, babasının yaşadığı ilçede on üç saraç dükkanı vardı.. Ve hepside oldukça iyi para kazanıyordu..Ama, sora ki yıllarda, at arabalarının sayısı git gide azalmış, köylerde tarımda atların yerini traktör ve biçerdöverler kullanılmaya başlamıştı.. Saraçlar, bir bir , i
ş alanı değiştirmeye başlamışlardı. Ama o, çocukluğundan başlayan at sevgisi yüzünden bu mesleği sürdürmekte karalı idi. Çok direndi. Ancak, Bağ-Kur’un emeklilik kesintileri artınca direnci kırıldı.. Arabaların iç döşemelerini de yapmaya başladı. Daha sonraları, doğru dürüst kazanamadığı halde, ödemek zorunda olduğu gelir vergisinin yükselmesi nedeniyle kamyon çadırlarının onarımına da başladı. Ölünceye dek sürdürdü bu uğraşını. İki yıl önce emekli olmuştu. Aynı zamanda, yine otuz iki buçuk metre karelik dükkanında çalışmasını sürdürdü.
Saraç Vehbi Usta, sabahın alaca karanlığında camiye gider, Tanrı’ya karşı görevini yerine getirdikten sonra, i
şkembe çorbasıyla karnını doyurur, dükkanın yolunu tutardı. Bir yarım yüzyıldır bu alışkanlığı sürüyordu. “Bismillah” çekerek küçük ekmek teknesinin kepenklerini gıcırdatarak kaldırır, yine bir besmele ile asma kilidi açardı. Uzun bir gece asma kilit ve kepengin tutsak kalmış olan minik dükkan üzerine dolan serin, temiz sabah havasını ciğerlerine çektikten sonra, yeni başlayan güne “merhaba” derdi. Dükkanının kanatlı kapısını ardına dek açar, sonra, dükkanın üstündeki “Kuşkonmaz Konağına” çıkardı. Yarım daire bile denilmeyecek evine bu adı kendisi takmıştı. Çorbanın ardından, Leyla’sının pişirdiği çayını yudumlamak en büyük zevki idi..Makinesinin motorunun sustuğu ana dek.Saçları ve sakalları bembeyazdı.Sekiz evlat yetiştirmiş,beşini evlendirmişti. Kapasitesi yeterli,istekli olanını okutmuş,bu mutluluk ışıklı beyaz yüzüne yansımıştı..Atmış üç yaşın çizgileri yanaklarıyla alnını kucaklamıştı.Onca yılın yorgunluğu, bacaklarına çöreklenmişti.. Gövdesi, onlarca yılın ağırlığından daha da fazla geliyordu.. Yoksa, değirmende ağartmamıştı, o pamuksu saç ve sakallarını. Bir de, babasının polisler tarafından tarafından hırsızlıkla suçlandığı günleri anımsadı. Dükkanına gelen bir müşteri at arabacılığını bıraktı için, elindeki at koşumlarının gerekmediğini belirterek, satmıştı Vehbi Usta’ya .. Üç gün sonra, iki polis, yanlarındaki sarılın adamla çıkıp gelmişti. Dışarıda, kapının önünde asılı duran at başlığını nereden aldığını sormuş, ardından dükkanına kilit vurdurmuş ve alıp karakola götürmüştü.. Sonrada aynı polisler ve adamlarla birlikte atları bulmak üzere sürüklenmişti çiftelerdeki çiftlikleri araştırmaya.. Sanki, adamın atını, arabasını kendisi çalmış gibi… Tam on gün dolaştırdılar oralarda..Tam işlerin yoğun olduğu günlerde,tam on gün, paslı asma kilit kapıda asılı durdu. Allah’tan atlar ile arabası bulundu da adamın, evine- dükkanına dönebildi. Tabii koşumlar için ödediği paralar ise geriye dönmedi.. Yaşlı saraç ustası, paçayı kurtardığına, hapse gönderilmediğine şükretmişti.



Fırat babasının anıları içerisinde boğuşurken, onun özlemiyle kavrulduğu anlarda uykuya daldı.
Sabahleyin, kahvaltının ardından , babalarının dükkanına indi üç kardeş. Kapının önünde iki kişi bekliyordu. Esmer, orta yaşlı olanı:
“Fırat, başınız sağ olsun… Şeyyy … diyecektim ki..”
“Babana buğday çadırı diktirecektim.. Parasının yarısını kaparo vermiştim de..”
Buğday çadırının maliyetini bilen Fırat, ağabeyinin baş işaretiyle adama parasını ödedi. Yanındaki şişman köylü:”Bana da inek yularları dikecekti. Parasını peşin vermiştim.. Üç tane olacaktı.. Otuz milyon lira..
Fırat ona da istediği parayı verdi. O arada, yanlarına on üç-on dört yaşlarında zayıf bir çocuk geldi:
“Ağbi, Vehbi Usta’nın dükkanı burası mı?”
“Burası oğlum niye aradın ki baba mı?” diye sordu Tarık. Çocuk:
Şeyy.. diyecektim ağbi.. beni, çarşı camiinin imamı yolladı. Oğullarından biri gelsin, borçları var.”
Fırat, Tarık Ağabeyinin baş işaretine bakmıyordu bile. Cebindeki parası bitmişti. Çocuğa :
“Tamam, birader ben ikindiye doğru gelirim.”
Çar
şı camisinin hocası borcunu istiyordu. Haklı idi.Adam, babalarının öteki tarafa gitmesi için olaylık sağlamış, yardımcı olmuştu. Çocukları, babalarının borcunu ödemeliydiler . İmam
Efendi, babalarının tertemiz gitmesini sağlamıştı. İnsan otelde kaldığı zaman bile, temiz bir gecenin sonunda borcunu ödemiyor muydu ? Sayısı belirsiz olan gün ve gecelerce yatılacak yerin borcunu da almalıydı imam.
Öğlenden sonra, Fırat camiye giderken, diğer iki kardeşi de dükkandaki baba yadigarı aletleri, dikiş makinesini ve babalarından kalan çadır toplarının pazarlığını yapıyorlardı birileriyle. O sırada, gravatlı iki ki
şi dükkana giriyordu. Fırat, yoluna devam etti, hocanın borcunu öderken, bir başka hoca:”Bende evinizde mevlit okumuştum.”
Fırat onun eline de bir beş milyonluk tutuşturdu, ayrıldı oradan. Biraz kırgın, bir parça da kızgındı. Dükkana döndüğünde, içi değil, babasının dükkanının içi oldukça ferahlamıştı.. İçerisi bomboş kalmıştı. Yalnız, duvarda çivilenmiş olarak kalan, babası ve annesi ile kendisini ikisinin arasında gösteren o eskimiş çerçeve içinde ağlayan, renkleri uçmuş fotoğraftı.
Üst kata, eve çıktı. Ağabeyi “Sattıklarımızdan aldığımız para, Kooperatifin borcuna yetmiyor, birader. Cebinde ne varsa ver.. Sonra ayarlarız. Fırat:
“Ağabey, hiç param kalmadı.” dedi, alçak bir ses tonuyla.
“Oğlum, kredi kartın ne güne duruyor, sen çek bankadan, ayarlarız sonra değil mi Öner?.”ikisi bakıştı,Öner:”Tabi,tabi ağabey ayarlarız sonra. Fırat sesini çıkarmadı.
Gitti bankadan eldekinin üstünü tamamlayacak miktarda para çekti. Birlikte gitti, Kooperatif borcunu ödediler. Tarık, ba
şkana ”Ekonomik durumu yetersiz olanların borcunu affediyormuşsunuz, diye duyduk. Babamızın ekonomik durumu hiç iyi değil, işleri bozulmuştu bu ekonomik kriz yüzünden.” Esnaf Kooperatifi’nin sayın başkanı:”Dün halanızın oğlu geldi, Vehbi Dayımın üç oğlu var, üçü de maaşlı, dedi. Biz o özel durumu, hiç kimsesi kalmayanlara uyguluyoruz.” diye mırıldandı.
Tarık ile Öner:”Biz ak
şam otobüslerini kaçırmayalım, dedikten sonra uzaklaştılar yanından Fırat’ın.
“Her ikisi de hala ayarlayacaklar benim bankaya olan borcumun kar
şılığını.” diye söyleniyordu,geçenlerde,yolda karşılaştığımızda. Dudaklarından şu dizeler dökülüyordu yanımdan uzaklaşırken:
Şaşırıyorum/Dahası gülüyorum onlara/Dünyayı sen mi kurtaracaksın diyenlere
Gözyaşları kesiyorum/O koskocaman insan duyarsızlıklarından
Elmaslar işliyorum/Gündüz ve gece ağlıyorum
Delirdin mi diyor eşim/Boş yere tüketiyorsun sermayeni
Böyleyim oldum olası/Boşa da sulanıyor gözlerim doluya da
Ne zaman terkedilmi
ş bir çocuk görsem/Bir cami avlusuna yada bir hastane
bahçesine/ Gülüyorum kat
ıla bu günde ama öğlesine işte/Her gün bir yakınını
toprağa yolcu edercesine/ Gülüyorum katıla katıla/Bir ustayım/eşine rastlayan
Elmaslar kesiyorum gözlerimden/İnsan duyarsızlıkları ile ışıldayan/Kör gönüllere
kanı çekilmiş bedenlere/Haykırıyorum haykıracağım sağır sözcüklerle de olsa/
Direneceğim sesim ve nefesim elverdiğince.
F.D delacroixferhat@gmail.com demirbas_ferhat.sitemynet.com delacroixferhat.sitemynet.com
Alıntı ile Cevapla
  #8  
Alt 27-02-2010, 18:40
AYKIZI AYKIZI isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2005
Nerden: Turkey
Mesajlar: 808
Standart

Al***305;nt***305;:
Ferhat DEMİRBAŞ Mesaj***305; g***246;ster
3-AKÇADAĞIN YÖNETİCİSİ

Deli gömleğini sırtına geçirdiler. İki beyaz önlüklü güçlü adamın ,kollarından suyunu sıkarcasına tuttukları orta yaşlı sıska adam bas bas bağırıyordu:
Merhaba,
Adamların ikişer tane beyaz önlüğü mü varmış?
Yoksa cümleyi gözden mi geçirmeli?
Beyaz önlüklü güçlü iki adam...

Selamlar.
__________________
İlkay NOYLAN
Alıntı ile Cevapla
  #9  
Alt 20-09-2010, 01:46
Sebnem Korkmaz Sebnem Korkmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2009
Mesajlar: 12
Standart

Arkadaş bilmem ne zaman en son yolculuk yaptı ama bunca yolculuk yaptım bir tane kravatsız üstelik sarhoş şoföre denk gelmedim. Kontroller o kadar sıkı ki sıkıysa yapsın. Handiyse oldu da sarhoş şoföre denk geldin uçak mı bu kardeşim karakter direksiyona geçiyor? Durdur arabayı ara ekipleri gelsinler alsınlar. Mizah öyküsü de bir yere kadar abartır yavaş olmak lazım biraz.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Tag Ekle
alo, direksiyon, muavin, sıfır, yolda

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 09:14


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum