Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > ÖYKÜ > Öyküyle İlgili Genel Yazılar

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 12-02-2012, 16:48
irfan mutluer irfan mutluer isimli üye şimdilik offline konumundadır
Super Moderator
 
üyelik tarihi: Jun 2007
Nerden: Tire - İzmir
Mesajlar: 1.028
Standart KÜÇÜREK ÖYKÜ TÜRÜ VE ÖRNEK BİR ÖYKÜ ÇÖZÜMLEMESİ FERİT EDGÜ’NÜN “ÖÇ"Ü

KÜÇÜREK ÖYKÜ(SHORT-SHORT STORY) TÜRÜ VE ÖRNEK BİR ÖYKÜ ÇÖZÜMLEMESİ
FERİT EDGÜ’NÜN “ÖÇ”Ü
Prof. Dr. Ramazan Korkmaz

Küçürek öykü yazarı sıradan, ama yoğun ve özgün yaşantıları daha çok simgesel düzeyde bize anlatır. Zira bir yoğunlaştırma göstergesi olan simge, daima kendisi olmayandır ve hep ötelere, derin anlamlara çağrıda bulunur. Bu bakımdan anlatısını tip, olay ve betimlemeden olabildiğince arındıran yazarın söylemi, bu tür öykülerin çözümlenmesine temel hareket noktası alınmalıdır.
Devir-edebi tür ilişkisi ve Tanım
Ia- Devirler ve sanatsal yönelimler
Her çağın ruhu, özüne uygun anlatı araçlarıyla kendini açığa çıkarmak ister. Devirler arasındaki tip ve düşünce yönelimi farklılıklarının arkasında, o çağa ait baskın düşünce etkinliklerinin birikimi vardır.
İnsanlığın genelde değer ve düşünce rezervinde binlerce yıldır varolan, ama çağın gereğince, gelişerek açımlanan ve bazen ekolleşen düşünceleri besleyen temel güç o çağın ruhudur. Antik çağın hümanist yönelimi, Ortaçağ’ın skolastik sistemi, Aydınlanma çağının kuşkucu tavrı, hep kendine özgü tipler, ekoller ve türler aracılığı ile kendini açımlamıştır.
İnsanlık tarihi incelendiğinde, ‘yeni’ nitelemesiyle ortaya çıkan her düşünce ve yönelimin, eskiden beri insanlığın düşünce rezervlerinde varolan bir kıvılcımın, çağın baskın ruhunca beslenip nefeslendirerek bir aleve dönüştürülmesinden başka bir şey olmadığı görülür.
Daha çok 20.yy’ın son çeyreğine yakın bir zamandan itibaren yoğun bir şekilde öne çıkan küçürek öykü de aslında filozof Beydaba, Ezop, Şeyh Sadi ve Mevlana’dan beri her varolagelen bir anlatı türüdür. Ancak yüzyılın son çeyreğinden itibaren biraz da “fast foodlaşan” çağın ruhuna uygun bir biçimde ve yeni bir içerik yapılanmasıyla daha çok öne çıkmaya başlamıştır. Bu yüzden küçürek öyküleri, hayvan yahut cansız nesneleri kişileştirerek öğretici, öğütleyici içerikle anlatan fabl, bir kişi veya olayla ilgili sınırlı durumları öyküleyen anektod ve daha çok hikemi nitelikte bir ders vermeyi amaçlayan mesel tarzı küçük anlatılardan ayırmak gerekir.
1.b- Küçürek öykü tanımlaması ve temel özellikleri

Dünya edebiyatında “flash fiction”, “short –short history” (Asimov, 1992) diye tanımlanan küçürek öykü, Türk edebiyatında; “minimal öykü”, “çok kısa öykü”, “öykücük”(Edgü, 1990, 245; 1997, 38), “kısa kısa öykü”, (Duru, 2002, 37)”kıpkısa öykü”, “sımsıkı öykü”(Emre, 2002, 13), “kısa kurmaca”(Kökden, 1997, 16), “mesel”(Andaç), “küçük ölçekli kurmaca”(Erden, 2002, 314 vc) gibi adlandırmalarla bilinmektedir.
Doğu edebiyatlarının “hikemli” nitelikli meselleri ve kısa hayvan masalları, bu türün edebiyatımızdaki ilk örnekleri sayılsa da, çağdaş bir zorunluluğun öne sürümü olan küçürek öyküler, içerik ve söylem itibariyle bu anlatılardan hayli farklı özellikler taşırlar.
Öncelikle küçürek öykülerin bir hikmeti nakletme, bir düşünceyi vülgarize ederek anlaşılır kılma (Mevlana’nın Mesnevi’sindeki biçimiyle) birilerine ders/öğüt verme gibi görünür amacı ve işlevi yoktur. Küçürek öyküler, hızlı tüketim çağının istemli bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır ve genel anlamda dağınıklığa karşı bir protestodur. (Pritchett, 1998, 15) Zira küçürek öykü, akreple yelkovan arasına sıkışan özgür görünümlü, ama bürokrasinin kağıttan kelepçelerle tutukladığı çağcıl mahkumların, kendini fark ettiren sonraki çığlığı gibidir; kısa, keskin ve tiz.
Bu keskin çığlıkta, sınırlarına çarparak hiçbiriyerdeliğini keşfeden insanın bunaltı arayışları vardır.Yurtsuzluğunu birey olarak duyumsayan insan, umutsuzca yaşamı sorgulamaktadır. O yüzden yabancılaşma, köleleşme, umutsuzluk, çöküntü ve bunaltı ana izlekleri üzerine kurulan küçürek öyküler, çağın baskın eğilimi doğrultusunda ulusal ya da geleneksel öğelerden çok bireysel (bireyci değil) öğeleri(Edgü, 1979, 20) öne çıkaran bir anlatı türüdür.
Hacim olarak bir çığlık ne kadar uzun olabilirse küçürek öykü de o kadar uzundur. Bilinmeli ki, bir çığlık uzadıkça etkisini yitirir ve nağmeye dönüşür. Küçürek öyküyü de uzadıkça, uyaran , şaşırtan vurucu etkisinden arınır. Küçürek öykü için 500(Wright, 1998, 16) veya 250-300(Erden, 2002, 315) sözcüklük bir sınır konsa da bana göre, 250 veya 500 sözcük, çığlık nağmeye dönüştürmek için yeterli süreyi hazırlayan bir anlatım örgüsünü oluşturur. Bu bakımdan 100 sözcüğü geçmeyecek anlatıları ancak küçürek öykü diye adlandırabiliriz. Zira küçürek öykü, va’z etmez, nasihatte bulunmaz, karakter gelişrimez, okuyucuyu bir yere taşımaz vb......Ancak bazı değişmez hakikatleri sezdirir, insanları onlarla aniden yüzleştirerek şok uyarmalar yapar.
Yapısı gereği küçürek öyküler, Fransız tiyatrosunun meşhur üç birlik kuralına sıkı sıkıya bağlıdır; bir eylem, bir yerde ve bir zamanda serimlenmelidir.
Küçürek öykü yazarı, sıradan ama yoğun ve özgün yaşantıları daha çok simgesel düzeyde bize anlatır. Zira bir yoğunlaştırma göstergesi olan simge, daima kendisi olmayandır ve hep ötelere, derin anlamlara çağrıda bulunur. Bu bakımdan anlatısını tip, olay ve betimlemeden olabildiğince arındıran yazarın söylemi, bu tür öykülerin çözümlenmesinde temel hareket noktası alınmalıdır.
Dünya edebiyatından Max Aub, J. Cortazar, Micel Leiris, Max Jacob gibi sanatçıları; Türk edebiyatından ise Tezer Özlü, küçük İskender, Sevim Burak, Tarık Günersel, Haydar Ergülen ve özellikle Ferit Edgü’yü küçürek öykünün önemli yazarları arasında sayabiliriz.
II.- Örnek bir küçürek öykü ve çözümü
II.a- Ferit Edgü’nün ‘Öç’ü
“Öç
Köyün en hoppa kızıydı.
Onu köyün en aptal gencine verdiler.
Hiç çocukları olmadı
Daha doğrusu, sayısız çocuklarından hiçbiri o en aptal gençten değildi.”
(İşte Deniz, Maria,1999,52)
II.b-Kendini devredemeyen insan ve bir sınır durumu ihlali

“Öç” başlık dahil 24 sözcükten oluşan küçürek bir öykü. Toplam 4 tümceden ibaret. Bu kadar sözcük tasarrufu ile yaşamın birçok yönünü anlatmak mümkün değil. Zaten öykü de anlatmıyor, yalnızca bir durumu belirtiyor, gösteriyor.
Öykü, katlanılamaz bir durumun çığlığı gibi yüzümüze çarpıyor, bizi en kısa yoldan sarıp uyarmaya ve ilgimizi doğrudan bu katlanılmaz olana yöneltmek istiyor.
1980 yılından itibaren küçürek öykü yazmaya başlayan Ferit Edgü, genelde durum öyküleri yazar. Bu yüzden öykülerin çözümlenmesinde, anlatıdaki olaylardan çok durumları ve söylemi esas almak gerekir.
“Öç”ün ilk tümcesinde, öykü başkişisini yani Özne-1(Ö-1)’i tanırız.: Hoppa kız
Ö-2: Köylüler/Toplum
Ö-3: Köyün En Aptal Genci
Aynı tümcede yer ve zamanla ilgili belirtimlerle de karşılarırız.;
Yer: Köy
Köy: Mekansal bir zemin olmanın ötesinde düşünsel anlamdaki bir darlaşmaya gönderme yapar. Bu düşünsel darlaşma, ‘öteki’nin özgünlüğünü her zaman bir tehdit algılamasıyla bertaraf etmek isteyen bir zihniyet taşlaşmasını da yansıtır.
Zaman: Görülen geçmiş zaman(-idi)
Ö-1’in şimdi’de “hoppa”lıktan ve “kız”lıktan uzaklaştırıldığını bu zaman kipinden çıkarıyoruz. “Köyün en hoppa kızı”ydı yani “artık o, hoppa bir kız değil”dir. Göreceli bir nitelendirmenin ifadesi olan “hoppa”lık, öyküdeki trajik çatışmaya neden olacak devredilmeyen bir kendilik değerinin negatif göstergesidir. Köyün genç kızı, yaşama dönük yüzü ile “sıradışı”dır, köylülerin ya da zihniyet taşlaşmasına uğramış bir toplumun sıradan, ezberlenmiş ilişkilerinin ötesine olduğu için “hoppa”dır. Ona dışarıdan verilen, yapıştırılan “hoppalık” belirtimi, genç kızın varlığı ile özü arasındaki engelleri, yani ezberlenmiş ilişkileri dışlayarak daha özgün ve daha yaratıcı bir ilişki kurma eğilimine gönderme yapar. Zira bizim kendimizle ve “şey”lerle ezbere kurduğumuz her ilişki ölü bir ilişkidir. Ezbere kurulan ilişkiler, yaratıcı görmeden ve yaratıcı yönelimden yoksundur. O yüzden zamansal bir derinliği ve anlamı yoktur. Oysa düşünsel darlaşmanın simgesel anlamdaki yeri olan köyün belli kuralları vardır ve bu kuralları tartışmaya, ona karşı itirazlara asla tahammülü yoktur.
Toplum/köylü (Ö-2) kendi egemenlik sınırlarında bulunmasına rağmen, buyruklarını önemsemeyen “en hoppa kız”ın üzerine, bir parçası saydığı “en aptal genç”i(Ö-3)-eşleme adına- yapıştırarak onu kendine benzetmek, ve böylece izole etmek ister. Burada önemli olan, tezatların baskı ve öç mantığı ile uyuma dönüştürülmek istenmesidir. Karşıtlıkların zorba bir mantıkla tekleştirilmeye çalışılması, pratik yaşamda anlık çözüm yolu gibi görülse de, özde ve gelecekte büyük çözülmelere, kırılmalara ve patlamalara neden olması kaçınılmazdır.
Bu yönüyle bir hoşgörmezlik (intollerance) ve bağnazlık(fanatisme)imgesi olan Ö-2, kendini harcanmışlığa ve kurban edilmişliğe aç(a)mayan bireyi(Ö-1) soyut ve somut nitelikli cezalandırma yöntemleri ile dışlar. Hoppa kız(Ö-1), oldukça masum göndergelere sahip bu içsel açılımı ile Alphonso Lings’in belirttiği “kendini devredemeyen insan”(Lings, 1997,19)konumundadır. Oysa kitle veya cemaat, kişinin kendini ötekilerin ölümcül ihlallerine açtığı nokada oluşmaya başlar. Birey ise, devredilmeyen özgünlüğünü bu kör güçlere karşı, çoğu zaman meduzalaşma pahasına da olsa korumaya çalışır.
Bireysel değerleri önemsemeyen yığınlarda, herkes, yaşama serüvenini bu ezbere ilişkiler düzenine uydurmak, indirgemek zorundadır. Birey, kişiyi kendine yabancılaştırarak özgünlüklerinden yığın adına ödünler verecek ve adeta kendini iptal edecektir. Oysa köyün hoppa kızı, köyün bütün kurallarına rağmen masum açılımlarla kendini yaşamak ister. İşte tam bu noktada da kitlenin gittikçe kendini hissettiren kör gücü ile karşılaşırız. Bu kör güç, kitleyi, otomatlaştırarak Gustave Le Bon’ün ifade ettiği bireysel duyarlılıkları yok eden bir “cinai sınıf”a (Le Bon, 1979,157)dönüştürecektir.
II.c- Cinaileşen toplum ve metalaşan insan
“Öç” adlı küçürek öyküde göreceli bir nitelik taşıyan “hoppa”lık, kalabalığın, ödünsüzlüğe baskı tonlu uyarışıdır. Sözgelimi bazı köylerde/toplumlarda genç bir kızın olur olmaz süslenmesi, saçına çiçekler takıp şarkı söylemesi, koşması, sevdiği gence el sallaması, öpücük göndermesi ya da onunla el ele dolaşması onaylanmayabilir. Toplum onamadığı her açılımı, yazılı veya yazısız kurallarla baskı altına alır. “Hoppa”lık, yazısız bir baskılama düzeneğinin, kızın aykırılığının onadığı anlamı taşıyan bir belirteçtir; anlamaktan çok yargılamaya ve infaz etmeye yönelik bir içeriğe gönderme yapar. Bu yüzden böylesine mutlak bir güç dengesizliğindeki ilişkiler, karşılıklı öç alma biçimleri geliştirerek işleyecektir;
Öç-1: Kız, toplumun baskılarını önemsememiş ve baskılara karşı bildiğini yaşayarak ondan öç alır.
Öç-2: Toplum, kuralları dışına genç kızı “hoppa”lıkla nitelemiş/suçlamış ve manevi bir baskı ile ondan öcünü almıştır.
Öç-3: Toplum, manevi baskıların uyarısına aldırmayan hoppa kızı, köyün en aptal gencine bir metea olarak ‘vermiştir.’
Öç-4: Yok sayılmasına ve aşağılanmasına karşı, hoppa kız, içtenlik değerlerini kalabalıkların simgesi olan aptal gence kapamıştır.
3.ve 4. kategorilerde öç alma biçiminin değiştiği, derinleştiği ve şiddetlendiği görülür, “Onu köyün en aptal gencine verdiler.” Birinci tümcedeki karşılıklı önemsememe ve küçük uyarı nitelemeleri, ikinci tümcede kesin ve görünür bir ihlalle sonlanır; köylüler/toplum, kurallarını önemsemeyen ve kendilik değerlerini öne çıkaran genç kızı cezalandırmıştır. Onu köyün “en aptal gencine ver(mişlerdir)” Köylülerin bu “verme” işi, son derece büyük bir değersizleme göstergesidir. Genç kız, bir meta gibi birine verilmektedir. O, artık kendiliğini yaşayan bir insan değil, alınıp verilen bir meta’dır. Yani öykünün öznesi aynı zamanda nesnesidir.(N);

Ö-1 : N-1

Düşünsel anlamda tam bir sınır ihlali olan bu dönüştürümün arka-planına; “hizaya sokmak”, “tedip etme” ve böylece düzenini önemsemeyen, yok sayan birinden öç alma gibi yönlendirici öğeler bulunmaktadır.
Öyküdeki ilk iki tümceden birincisi, bireyselliğin meşru ve masum açılımına, ikincisi ise kamusalın gayr-i meşru ve kahhar baskısına işaret eder; “Onu köyün en aptal gencine verdiler.” Bireysel olan ile kamusal olanın karşılaşması, öykünün dramatik aksiyonundaki temel çatışmatı sağlayan unsur oalrak karşımıza çıkar.
Ezber ilşkilerin, duyusal algı körlüğü yaratan yönlerine karşı çıkan ve bu yüzden önce “hoppa”lıkla suçlanan/dışlanan genç kız, daha sonra “köyün en aptal genci”ne verilerek nesneye çevrilmiş ve ontolojik anlamda özüne yabancılaştırılmıştır. Bu verme işinin yüksek değerdeki bir sayıyı, sıfır gibi yutan elemanlı bir sayıyla çarpmaya benzediğini özellikle belirtmeliyim. Çünkü “en aptal”lık, farkediş düzeyindeki uçurum nitelikli bir düşüşü imler.
II.d- Kendiliğin örtük koruması

Toplumsal kuralların bireyi yok sayan bu anlaşılmaz örgütlenmesi karşısında genç kız, güçsüz ve yapayalnızdır. Boyun eğmek kaçınılmazdır. Onun bu “yazgıya bırakılmış”lığı, varlığı ile özü arasına konan kör ilişkiler engeliyle ürkütücü bir varoluş sorunsalına dönüşmüştür. Oysa zihniyet taşlaşmasına uğramış köylüler/ toplum, öç almanın sarhoşluğu içinde, genç kızın kendini hiçbir zaman yaratıcı açılımla o aptal gence vermediğinin ayrıdına varamaz; “Hiç çocukları olmadı/ Daha doğrusu sayısız çocuklarından hiçbiri o aptal gençten değildi.”
Bireysel varlık alanı ihlal ve iğfal edilen genç kızın o “en aptal genç”ten hiç çocuğu olmaz. Buradaki “çocuk” sözcüğü, cinsel ilişkinin ürünü bir varlık olmaktan öte tüm yaratıcı birlikteliklerin ürettiği bir değer olarak görüldüğünde, genç kızın kendi içtenliğini zorba ve tecavüzkar ilişki biçimlerine nasıl kapadığını da gösterir. Hoppa kız, bedenini istemeyerek “köyün en aptal genci”ile paylaşır. Fakat bu ilişki isteme, rızaya bağlı bir paylaşım değildir. İsteme ve rızaya bağlı olmayan her ilişki bir varlık alanının ihlalini gündeme getirir. Bu tür ilişkilerin türü, biçimi ne olursa olsun isteme/ rızaya bağlı olmadığından bir tezavüz ilişkisidir. En fazla ruhu yaralayan tecavüz ilişkileri, daima piç ürünler doğurur; köksüz, nesepsiz ve yersiz ürünler. Piç ürünlerin özgünlüğü yoktur ve her zaman bünyesinde bir yere ve zamana ait olmazlığın utancını taşırlar.
Köyün en hoppa kızı’nı meta bir nesneye indirgeyen toplumsalın baskıcı hegemonyası, onun bedenini adeta işgal eder. Ama asla ruhunu ele geçiremez. Genç kız, toplumun körleşen gücünü temsil eden o “en aptal genç” ile hiçbir yaratıcı birliktelik kurmaz/kuramaz. Onunla vücutlarını paylaşırlar ama dünyaya birlikte bakamazlar. Bu durum bireyin organize tehditlere karşı ne kadar yalnız ve savunmasız olduğunu gösterir. Bireyin böylesine yapayalnız bırakılmışlığı, ürkütücü bir boyuttaki Kafkaesk(Ecevit, 1989, 19) güvensizliğin refakatinde umutsuzluğa yönelir.
Hoppa kızın yok edici tüm baskılara rağmen yine de erişilmez, fethedilmez bir yönü vardır. O bütün kendilik değerlerini, bu tecavüz ilişkisine kapar: “Sayısız çocuklarından hiçbiri o aptal gençten değildi.”
Yani nesneye çevrilerek yok edilmek istenen hoppa kız, yaşamdan kopmadı. Sözgelimi eskisi gibi yine saçına çiçekler takmasa da, içinden yaşamın anlamını sorgulayan şarkılar söyledi ve göklerin çekimine kapılıp tüm aşağılamalara rağmen güneşe uçmanın yasak düşlerini kurdu.
Bireysel yönelimlerin aşağılandığı, yok sayıldığı bir toplumda sağlıklı bir toplumsal düzenden elbette söz etmek mümkün değildir. İnsan, birey olarak değil ama kendilik değerlerine sahip köleleştirilmiş taslak bir kişilik olarak yer bulduğu toplum ile asla özgün, yaratıcı ve namuslu ilişkiler kuramaz. Tolpum denen kalabalıklar da zaten bireyin kendilik değerlerini yaşamasını, varlığı için bir tehdit olarak algıladığından onu kendi niteliksizliğine benzetmeye çalışır.
Ferit Edgü’nün “Öç” adlı küçürek öyküsünde bir Emma Bovary dramını bulmak mümkün. Küçürek öykülerin açılımına sahip yoğunlaştırılmış anlık yaşam deneyimlerini içerdiğini özellikle belirtmeliyim.
Kaynakça
Alphonso Lingis, Ortak Birşeyleri Olmayanların Ortaklığı, (Çev, Tuncay Birkan), Ayrıntı yy, İstanbul, 1997
Austin M. Wright, “Kısa öyküyü Tanımlama Üzerine: Tür Sorunu”, Adam Öykü, Mayıs-Haziran, 1998, s. 23
Aysu Erden, Kısa Öykü ve Dilbilimsel Eleştiri, Gendaş Kültür, İstanbul 2002
Ferit Edgü, “Çağdaş Sanatın 80 Yıllık Serüveni(3)”, Milliyet Sanat, S. 336, 24 Eylül 1979
Ferit Edgü, “10 Minimal Öykü”, Milliyet Sanat, S.245, 1 Ağustos 1990
Ferit Edgü, “Çok Kısa Öykü...Öykücüler”, Adam Öykü, Ekim 1997
Feridun Andaç, “Ferit Edgü ile Dünden Bugüne”, Adam Öykü, Mart-Nisan 1997
Gültekin Emre, “Do Sesiyle Uyanmak”, Cumhuriyet Kitap Eki, 30 Mayıs 1997
Isaac Asimov, 100 Great Science Fiction Short-Short Stories, New American Library, 1992
Orhan Duru, “Öykünün Biçimleri”, Adam Öykü, Ekim 1997
Uğur Kökden, “Kısa Kurmaca”, Adam Öykü, Ekim 1997
V.S Pritchett, “Kısa Öykü Üstüne”(Çev. Almıla Özdek) Adam Öykü, Mart-Nisan, 1998
Yıldız Ecevit, “Ferit Edgü ve Kafkaesk Oluşum”, Oluşum 1989, Yaz Sayısı
__________________
TÜL ve PUS / İrfan Mutluer
HOŞÇA KAL YAĞMUR / İrfan Mutluer
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 16:59


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum