Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > KİTAPLAR - DERGİLER - KİŞİSEL SİTELER > Okuma Odası

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 09-12-2017, 00:08
haticepekoz haticepekoz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 42
haticepekoz - AİM üzeri Mesaj gönder
Standart Sıla Dizisinin Öykü Yazarından “Tottenham Çocukları”

Londra’nın altını üstüne getirerek, her seferinde polisi atlatmaya başaran, çoğunluğu Türk ve Kürt çocuklarından oluşan ‘Tottenham Boys’ ve ‘Bombacılar’ roman konusu oldu. Çete üyeleri içindeki gizemli ‘intihar salgını’ üzerindeki sır perdesi İngiltere’deki film yapımcılarının da ilgisini çekmiş, ancak girişimleri yarım kalmıştı. Sola Yayınları’ndan çıkan, Yazar Dursaliye Şahan’ın kaleme aldığı, ‘Tottenham Çocukları,’ intiharı muamma olan, özellikle annesini kurtarmak için canını feda ederek çete içinde efsane olan bir genci anlatıyor.
Londra’daki Türk ve Kürt çocuklarının da içinde olduğu çete savaşları roman oldu... Londra’nın altını üstüne getirerek, her seferinde polisi atlatmaya başaran, çoğunluğu Türk ve Kürt çocuklarından oluşan ‘Tottenham Boys’ ve ‘Bombacılar’ roman konusu oldu. Çete üyeleri içindeki gizemli ‘intihar salgını’ üzerindeki sır perdesi İngiltere’deki film yapımcılarının da ilgisini çekmiş, ancak girişimleri yarım kalmıştı. Sola Yayınları’ndan çıkan, Yazar Dursaliye Şahan’ın kaleme aldığı, ‘Tottenham Çocukları,’ intiharı muamma olan, özellikle annesini kurtarmak için canını feda ederek çete içinde efsane olan bir genci anlatıyor.

Kitabın yazarı Dursaliye Şahan, karakterlerin ve olayların kurgu olduğunu belirterek “Çetelere bulaşan gençlere karşı sistem çok acımasız. Aslında bu gençlerin yaşam hikayelerine bakarsanız göçmen gençlerin hayatlarının ne kadar zor olduğunu görürsünüz. Gerçekleri olduğu gibi yazmaya kalksaydım bir korku romanı ortaya çıkardı. Tottenham Çocukları Şırnak’dan Londra’ya uzanan macera dolu, romantik bir dramı anlatıyor ve maalesef gizemli intiharları ile akıllarda yer eden çete üyeleri üzerindeki sır perdesi halen kalkmadı. ” dedi.

“Sıla”nın gerçek adı Güvercin’di…

Geçtiğimiz yıllarda sıkça gündeme gelen ve gösterimde olduğu dönemde ATV’ye zirve yaptıran “Sıla” adlı dizinin asıl hikaye yazarı olan ve yapımcı şirkete karşı açtığı davayı kazanan Dursaliye Şahan’ın yaşadıklarından sonra yazdığı son kitabı “Tottenham Çocukları” yazarın güvenilir yayınevi ile çalışma kararı alarak raflarda yerini aldı.

Sıla dizisinin gerçek kahramanını Türkiye’nin doğusundan İngiltere’ye olan bir çocuğun yolculuğunu anlattığı “Tottenham Çocukları” sinema sektörü tarafından da ilgi görüyor. Çok yakında sinemayla buluşacağının sinyallerini veren Şahan; “Özellikle Sıla dizisinin izleyicileri bu kitabı merakla bekliyorlardı.” dedi.

Sıla dizisinin intihal yani “çalıntı” olduğu mahkeme kararıyla belgenmiş ve ‘Sıla’nın gerçek sahibi olduğunu ispatlayan Dursaliye Şahan tazminat almaya hak kazanmıştı. Dursaliye Şahan’ın özelikle çocuk gelinlerin durumlarını ortaya koymak için yazdığı Sıla’nın gerçek adı Güvercin’di.


Kaynak: http://www.kadinhaberleri.com/kitap-...i-h670587.html

Konu haticepekoz tarafından (15-03-2018 Saat 00:34 ) değiştirilmiştir. Sebep: Sıla Dizisinin Öykü Yazarından “Tottenham Çocukları”
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 09-12-2017, 00:12
haticepekoz haticepekoz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 42
haticepekoz - AİM üzeri Mesaj gönder
Standart O-KU-MA-LAR

Dursaliye Şahan

Ne zaman Türkiye’ye gitsem eski alışkanlık sahaflara bi uğruyorum. Bazen Kadıköy’de, Akmar Pasajı, bazen Beyoğlu, Tepebaşı ve Beyazıt’ta Çınaraltı filan. Kapıdan içeri dalar dalmaz, yangından mal kaçırır gibi çantamı doldurup nefes nefese çıkıyorum. O yorgunlukla gözüm oturacak rahat bir köşe arıyor haliyle. Ucuz kitap talanından sonra közde pişen kahve lüksüyle memleketin matbuat hayatına göz atmak keyifli aslında.
O kitapları eve taşımak, evde bavullara yerleştirmek neyse de havaalanındaki memurların gözünden 3-5 kiloyu kaçırmak için “Bu gece rüyamda tam burada bir bomba patlıyordu” gibi dikkat dağıtma girişimleri acıklı oluyor.
Sahaf ziyaretleri tek alışkanlığım değil. Mesela ülkemden ayrılmadan küçücük sade bir kahveye avuç dolusu para vermek de yine aynı alışkanlık listesine dahildir. (Eyyyyy, havaalanındaki bu pahalı menüleri icat edenler ocaklarınıza kıvılcımlar yağsın!)
Neyse işin son noktasına gelecek olursak: Londra’da bavullar açılır, kitaplar ilgili raflara yerleştirilir. Nokta! (mı?)
Öyküler, romanlar, anılar, çocuk kitapları, araştırmalar, kaynaklar, şiirler, ne olduğu belli olmayanlar, ‘Grinin 50 Tonu’ gibi kütüphane karizmasını çizenler…. Haliyle herkes yerini bilecek!
Ve fakat şu çöp evlerle ilgili izlediğim belgeselden sonra kendime ayar çekmeye, pardon çeki düzen vermeye karar verdim.
Pet şişesi biriktirir gibi kitap biriktirmek de hazin sonuçlar doğurabilir saptaması ile 2017’ye yerinde kararlarla girdim:
1. Artık çok gerekmedikçe kitap almak yok.
2. Bekleme süresini geçen kitaplar ya hediye edilecek, ya da hapishanelere veya köy okullarına gönderilecek.
3. Kitap cimriliği iyi bir şey değil. Var olan bir kitap istendiğinde yok denmeyecek.
4. Okunan kitaplarla ilgili eleştiriler paylaşılacak.
Ve işte sayın okuyucu bu 4.ncü madde gereği şu satırlarla size eziyet etmekteyim. Evet! Giriş bıktırıcı uzunlukta! Yazı gevezeliğinin çekilmez olduğunu da biliyorum. Hayat zor!
Konuya dönecek olursak, son gidişimde Zeynep (Alanç) abla, Gülsüm (Öz), Nazan Çetin ve ben Emirgan Çınaraltı’nda buluştuk.
Sabah sahaf yorgunluğundan sonra herkesten önce gidip, yayıldım masaya, garsonlar koşarak geldi. Müşteri sarrafı olmuşlar, bakar bakmaz benim kolay kolay kalkmayacağımı anladılar.
“Sizi şöyle tek kişilik bir masaya alsak!”
“Ne münasebet, gelecek olanlar var. Siz bana hemen iyi kaynamış, sade bir kahve getirin,” diyerek iteatkar bir müşteri olmadığımı kanıtladım.
Kalın camlı, geniş pencerelerin arkasında sicim gibi bir yağmur. Yer gök delinmiş gibi. İçerde herkes yeyip içiyor, sohbet muhabbet. Çevrenizdeki insanlar mutluysa haliyle siz de keyifli oluyorsunuz. Hele çantanızda yeni kitaplar varsa…
Nihayet konunun özüne intikal ediyorum:
Nur Ersen’in Ürün Yayınları’ndan çıkmış tam üç kitabı var elimde. Çocuklar için yazıp, kendi kara kalemiyle süslediği Doğa ve Biz. Çocuklara çevre bilincini aşılayan küçük bir hikâye kitabı. Potansiyel doğa katillerinin sayısını düşürmek istiyorsak bu tür kitaplara şans vermeliyiz. İkinci kitap da yine çocuklarla ilgili ve yine içindeki kara kalem çalışmaları yazara ait. Beş hikâyeden oluşuyor.
Ve üçüncü kitap. Hoş Geldin Gülnare ise yetişkinler için yazılmış, beş öyküden oluşuyor. 119 sayfa. Bana kalırsa kitap öykü roman arası. Birbirine bağlantılı öyküler biraz daha açılsa küçük bir roman olabilir. Şu kadarını söyleyebilirim, kurgu muhteşem. Sade anlatımları sevdiğim için üslup da güzel. Fakat biraz daha ince işçilik gerekiyor gibi. Bu üç kitabı bir (hatta yarım) günde okudum. Akıcı ve duru anlatım sizi hiç yormuyor.
Yayınevine uğradığımda Umut beyin hediye ettiği Fulya Bülbül İrez’in kaleme aldığı Turta Kabındaki Ayı da çantamdaydı. Tesadüf mü bilemiyorum İrez’in kitabındaki resimler de kara kalem. Ya da çocuk kitaplarında yeni moda kara kalem mi? Hani hep renkli resimlere alışmışız ya… Bence sakıncası yok hatta daha bile güzel. Çocukları kara kalem çalışmalarına motive ediyordur sanıyorum.
Turta Kabındaki Ayı, çocuklar için kişisel gelişim kitabı olarak tanımlanmış. Ne yalan söyleyeyim bu kişisel gelişim kitaplarına karşı biraz tavırlıyım ama çocukların bu ‘aldı başını gidiyor’ akıbetleri de nasıl önlenebilir bilemiyorum?
Fulya Bülbül İrez kişisel gelişim bilgilerini hikâyenin içine sarmış. Doğrusu da bu tabii. Hangi çocuk ‘hadi gel biraz terbiye ol’ önerisinden hoşlanır ki?
Turta Kabındaki Ayı hikâye olarak çok güzel. Kurgusu ustaca. Ayrıca özgün. Çocuklar bir yanıyla da bilim kurgunun kıyısında dolaşmış gibi oluyor. Hayali arkadaş, hayali yolculuk bunlar çocukların imgeleme gücüne katkı sağlayacaktır eminim.
Çocuklara biraz da yetişkinlerin yaptığı, yapabileceği hataları göstermiş. Anneler babalar da çocuklar gibi hata yapabilir. Bu bilgi onları biraz dik başlı yapabilir ama özgüvenlerini kazanmalarında da katkı sağlayacaktır.
Tam beşinci kitaba geçecektim ki, Zeynep ablayla Gülsüm geldi. Son olarak da elinde iki imzalı kitapla aramıza Nazan katıldı. Aya Yayınlarından çıkmış olan Adım Adım Huzur, Nazan Çetin’in ilk kitabı. Aya Yayınlarından çıkmış.
Nazan’ın yazı tekniğine daha önce rastlamadım. Eminim ilk değildir ama benim hoşuma gitti. Sanki koltuğa gömülüp Türkçedeki harfleri tek tek karşısına çağırmış gibi. Karşısına gelen harflere bakıp bakıp ‘bu bana ne ifade ediyor,’ diye düşünmüş. Mesela A. A harfi ile başlayan hayatındaki en önemli şeyi düşünmüş düşünmüş ve ‘annesi’ olduğuna karar vermiş. Hemen herkesin vereceği yanıtı diyeceksiniz. Annem! Atom bombası da olabilirdi değil mi? Neyse, Nazan başlamış annesini anlatmaya. Sıra B’ye gelince, ‘babam’ demiş. C Cennet, Ç Çocukluk, D Dua. (İyi evlat, makbul kul mu diyeceksiniz?)
Her neyse Nazan’ın kitabı böyle böyle bütün alfabeyi bitirmiş. Aslında kişilik testlerinde benzer şeyler yaptıklarını duymuştum. ‘Çamur deyince aklına ne geliyor?’ ‘Güzellik maskesi,’ diyen de bu dünyada, ‘soğuk’ diyen de… Varın gerisini siz çözün.
Evden çıkarken yeğenimin alfabesini yanıma almıştım. Uçakta açtım önüme. Her harfin karşısına ilk aklıma geleni yazdım. Aşk, Bela, Ceza diye başladım. Sonlara doğru yaklaştığımda bi huzursuz oldum. Alfabeyi parça parça edip yandaki uyuyan yolcunun önündeki koltuk torbasına bıraktım. Neme lazım!
Ama size tavsiyem arada bir alfabenin harflerini karşınıza almaktan çekinmeyin.
Emirgan’daki o güzel sohbet anılar arasına indi çoktan. Şimdi ben yine kahve içerek o günden kalanları sizinle paylaşıyorum.
Ve sıra geldi en son kitaba. Çantamın dibinde yaklaşık bir aydır bekleyen o incecik kitap. Hayal Yayınları’ndan çıkmış olan Taylan Kara’nın Vasat Edebiyatı 101.
Taylan Kara’yı tanıyanlar bilir zaten, tanımayanlar için sözünü esirgemeyen, inandıklarından taviz vermeyen bir sanatçı diyebiliriz.
Şöyle bir karıştırdım. Korkmadım desem yalan. Bazı yerler üç beş kitaba bedel. Kim bilir kaç sayfa da hangi satırlar arasında kendimle yüzleşeceğim. Keyfim kaçacak muhtemelen.
Ama o kitap o çantaya girdiyse okunacak. Bundan da kaçış yok. Burada da sizlerle paylaşacağıma dair söz veriyorum.
“Ey saçma, bir tek sen ölümsüzsün!”
Herkesin yorumu kendisini bağlar.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 09-12-2017, 00:16
haticepekoz haticepekoz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 42
haticepekoz - AİM üzeri Mesaj gönder
Standart O-KU-MA-LAR

Dursaliye Şahan

Size bu hafta öykünün ustalarından, Sadık Yalsızuçanlar’dan bahsetmek istiyorum. Beni en çok etkileyen öykülerinden biri ‘Annemin Yüzü’. Öyküyü önümüzdeki hafta anlatacağım ama önce yazarı tanıyın istedim. Aşağıda yazarla yaptığımız söyleşiyi bulacaksınız.
Söyleşiye geçmeden önce size geçen haftanın devamı olan Taylan Kara’nın ‘Vasat Edebiyatı 101’ den, Perihan Mağden’le ilgili kısımdan bahsetmek istiyorum.
Doğrusunu isterseniz bu küçücük kitap kafa karıştırıyor. Üç haftadır sağ elimden sol elime, sol elimden sağ elime alıyorum.
Okuyorum, duruyorum, düşünüyorum.
Kara Ahmet Altan’dan sonra Perihan Mağden’i ele almış.
Ne yalan söyleyeyim Perihan Mağden’e biraz imrenirdim. Ne güzel tozu dumana katarak yazıyor da yazıyor. Küfürse küfür, imla hatasıysa imla hatası. Hatta Türk Dil Kurumu’na savaş açmış gibiydi. Hâlâ da cesur bir yanı olduğunu düşünüyorum. Ancak o çok satan romanlarını okuduğumda şaşırdığım sayfalar çoğunluktaydı. Fakat cesaret edip, “Yaa ne var bu romanda bu kadar sattıracak?” diyemiyordum. (Özgüvensiz okuyucu örneği)
Köşe yazılarından sevdiğim, takdir ettiğim sıra dışı yazarın, sıradan romanlar yazabileceğine ihtimal vermiyordum.
Şimdi biraz gözümün önündeki buğulu cam silindi.
Dedim ya, halen Mağden’in gözü karalığına şapka çıkarıyorum.
Ama romanları tartışılır. Taylan Kara bunu cümle cümle örnekleriyle açıklıyor.

Söyleşi:
Bir edebiyatçı gözüyle sokağa çıktığınızda dünden farklı ne görüyorsunuz?
Doğrusunu isterseniz, öğrencilik yıllarımdaki gibi sokakta fazla bulunamıyorum. Ankara’da üniversiteyi okudum. Sonrasında kısa birkaç ara dışında hep bu kentte yaşadım, yaşıyorum.
En çok o günleri özlüyorum. Gerçi 12 Eylül kabusu çökmüştü, karabasanlı günlerdi. Ama, Ankara daha küçük, daha sevimliydi. Kitap iştahım yüzünden her gün mutad, kitapçılara, sahaflara giderdim. Sakarya çay bahçesi yeni oluşuyordu. Samimi bir arkadaş çevresi vardı. Zaman çoktu. Sokakla kitap arasında geçiyordu zamanım.
Şimdi gerek Ankara gerekse dışında sokakta çok az zaman geçirebiliyorum. Ama sokağın eskiye göre çok fazla değişmiş olduğunu, değişmekte bulunduğunu görüyorum.
Bazı bakımlardan bu olumlu bir gelişme ama bazı yönleri itibariyle olumsuz görünüyor.
Artık gündelik iletişim dili çok değişti. Tüketim alışkanlıkları değişiyor. Herkesin elinde bir akıllı telefon, hele kulaklık da takılınca kimse kimseyi duymaz oluyor.
Dev alışveriş merkezlerinde deliler gibi koşuşturuyor insanlar.
Eski mekanların çoğu yok oldu.
Onlarla birlikte ilişki biçimleri de…
Hüzünlü…

Sinema sektörü Hollywood zaman zaman toplum mühendisliği yapmakla eleştiriliyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Sinemaya ilişkin en doğru tanımı Tarkovsky yaptı : Teknolojik bir sanat. Kendinden önceki sanat imkanlarını kullanan bir dil. Kendine özgü bir gerçekleşme biçimi var. Endüstriyel boyutu var. Demokrat bir sanat. Üretimi ve ‘tüketimi’ itibariyle demokrat. Kendini, oluşturduğu imkanlarla tekrarlayan bir sanat. Uyruğu Avrupa. Ama bugün merkezi : ABD. Bu iddiamı kısmen yalanlayan fakat kural bozmayan istisnaları var. Ne ki, bugün sinema denince akla Amerika geliyor. Bu bir gün değişecektir tabii ki. Dünyanın farklı renkleri, dilleri, deneyimleri, mutlaka kendi film dillerini daha da yaygınlaştıracaklar. Ama şimdilik durum bu.
Edebiyatın kendine özgü, özerk bir alanı, bir dili var ve bu hâlâ etkinliğini sürdürüyor.
Kitap, yazı, söz kalıcıdır. Esas olan edebiyattır. Edebiyat olmadan sinema olmazdı, bundan böyle olamaz.
Edebiyatsız sinema düşünülemez, peki sinemanın edebiyata katkısı konusunda ne düşünüyorsunuz?
Olmaz mı? Bu, biraz da karşılıklı bir ilişki. Sinema, edebiyat başta olmak üzere, önceki sanatların birikiminden doğdu. Resim, fotoğraf ve fotoğrafın hareketlenmesi…Bu anlamda, kaynağı edebiyat ve diğer görsel sanatlar…Sinemanın edebiyata şöyle bir katkısı oldu : Fotografik görüntünün dili ve kurgusu, edebiyatı, anlatı bağlamında hantallıktan uzaklaştırdı. Modern yaşamı yansıtırken daha devingen, daha dinamik bir dil gelişti. Bir de edebiyat daha çok ima eder hale geldi. Yani birkaç kelimeyle, birkaç fırça darbesi gibi gerçekliği daha etkin biçimde yansıtma imkanları arttı.

Edebiyattaki bölünmeler de sık sık gündeme gelen sanat tartışmaları arasında. Bu iddialara katılıyor musunuz?
Eskiden ideolojik duvarlar çoktu, kalındı ve yüksekti. Bu, son yirmi yılda adım adım aşı(n)ldı. Fakat günümüzde bu ayrışma özellikle politik alanda daha keskin biçimde yaşanmaya başlandı.
Gerçi aynı politik veya ideolojik kesimlerde bile cemaatsel düzeyde ayrımlar var. -Cemaat’i sosyolojik bağlamda kullanıyorum.- Bu minimal adalar, özellikle dergiler çevresinde daha belirginleşebiliyor. Oysa edebiyat, -yerli ya da ulusal niteliklerini de hesaba katarak söyleyeyim- dünya vatandaşıdır.
Son yıllarda Kültür Bakanlığı edebiyatı destekliyor. Eleştirenler olduğu gibi olumlu karşılayanlar da oldu. Siz nasıl bakıyorsunuz?
Evet. Kültür ve Turizm Bakanlığı, sinema ve tiyatroya da destek veriyordu. Bir vakit, Film Destekleme Kurulu’nda görev almıştım. Oradan biliyorum. Özellikle genç ve yetenekli dostlarımız için çok yararlı bir işlem bu. Edebiyat söz konusu olunca kısmen bir risk de ortaya çıkabiliyor. Sanırım eleştiren dostlarımız bu yönüyle yaklaşıyorlar. Haklıdırlar. Fakat, kitap yazma ve yayınlama konusunda gerçekten mali anlamda çok zor durumda olan genç yetenekler var. Bu destek onlar için işlevsel olabilir. Bu bakımdan ben –eleştiri hakkımı saklı tutmakla birlikte- olumlu buluyorum.
Yarışmalar da sık sık eleştiri alıyor. Ülkemizdeki ve dünyadaki hemen her yarışma şaibe altında.
Ödüller, yarışmalar, edebiyatın kendi içinde olup biten bir süreç değil. Ama, edebiyatın da içinde olduğu daha geniş, daha kapsamlı bir oyunun en etkin boyutunu oluşturuyor. Eskiler, “marifet iltifata tabidir” derlerdi. Bu söz sakız gibi çiğnenir durur. Asıl marifet, her türden iltifatın dışlandığı yerde belirdiğini unutmamalıyız.
Bu yarışmaların yayınevlerinin güdümünde olduğu iddiasına katılıyor musunuz?
Sanırım bu türden iddialar bütün ödüller için geçerli olmakla birlikte, özellikle jüriye bağlı olarak, daha seçici, daha sağlıklı, daha isabetli olanı da yok değil. Sözünü ettiğiniz “ödül”ler, yayıncıların ekonomik çıkarlarına, statü arayışlarına daha çok hizmet ediyor. Ama yazarı örseliyor. Bu yüzden ödül jürisindeki üyelerin seçiminin daha titiz, daha nesnel yapılması gerekiyor.
Söz samimiyet ve doğruluktan açılmışken, ‘resim sanatı yalan söylemez, söyleyemez’ derler. Edebiyat için ne düşünüyorsunuz? Yazının yalancı bir yüzü var mı?
Olmaz mı? Edebiyat, bizatihi kendisinde böylesi bir tuzak söz konusu. Guenon, “sanat yapmaya başladığınızda, sanat buharlaşır” demişti. Ne kadar doğru. Bu tuzağa düşmeyen, çok az düşenler daha kalıcı oluyor. Ama kurguyu da çok çok yetkin biçimde yapan yazarlar var. Onları da bir anlamda bu sahiciliğin içine katabiliriz.
Biraz da değer verdiğiniz yazarlardan bahsedebilir misiniz?
Estağfirullah. Zaten değerli olan yazarlardan söz edebilirim. Her çaba saygıdeğer olmakla birlikte, bendenizin çok çok sevdiğim, döne döne okuduğum bazı yazarlar var. Bunlardan bahsetmem mümkün. Bunların başında Yahya Kemal geliyor. O’nu, kültürel krizin tam merkezinde, bir geçitte hissediyorum. “Derler ki insanda derin bir yaradır köksüzlük!” dizesinde ifade ettiği gibi…Ardından Tanpınar geliyor. O,’nun kalbinde kriz, bizim modernleşme deneyimimizin krizi. Dil olarak da çok çok ilgiyi hak ediyor. Kemal Tahir sonra. Oğuz Atay. Sezai Karakoç’u anmalıyım. Modern şiirimizde bir adadır. Behcet Necatigil. Zarifoğlu. Sabahattin Ali’yi atladım. O’nun ve özellikle Refik Halid’in apayrı bir yeri var. Daha çok sayabilirim.

Son olarak edebiyatın geleceği konusunda ne düşünüyorsunuz?
Ben çok iyimserim. Mizaç itibariyle de öyleyim. Daima umutluyum. Eskiden güzeldi şimdi ve gelecekte çok kötü, diye düşünmüyorum. Her zaman kötülük de iyilik de vardı. Her zaman büyük acılar, kıyımlar, kavurucu yoksulluklar, yakıcı yalnızlıklar, trajediler vardı, olacaktır. Ama yaşamın baskın yanının güzelliğe, iyiliğe ve lezzete bağımlı olduğunu düşünüyorum. Acılar bitmiyor, ama insan büsbütün acıya boğulmuyor. Hem ülkemizin hem de dünyanın geleceğine ilişkin çok umutluyum.
Modern burjuva uygarlığı, çok büyük acılar, yıkımlar, çürümeler, haksızlıklar, zulümler üretti. Dünyada çok fazla gözyaşı kan akıyor. Dini inançlar değişiyor, daha doğrusu “dindar”lar dönüşüyor, değer yitimi oluyor, yaygın bir biçimde oluyor hem de. Fakat bu da sadece bugünün, sadece modernliğin sorunu değil. Bu, dün de vardı, yarın da olacaktır. Çok sevdiğim Niyazi Mısrî, “cümbüşü gösterensin, şekl ü hayal içinde” diyor.

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 09-12-2017, 00:25
haticepekoz haticepekoz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 42
haticepekoz - AİM üzeri Mesaj gönder
Standart O-KU-MA-LAR

Dursaliye Şahan

Ne zaman Türkiye’ye gitsem eski alışkanlık sahaflara bi uğruyorum. Bazen Kadıköy’de, Akmar Pasajı, bazen Beyoğlu, Tepebaşı ve Beyazıt’ta Çınaraltı filan. Kapıdan içeri dalar dalmaz, yangından mal kaçırır gibi çantamı doldurup nefes nefese çıkıyorum. O yorgunlukla gözüm oturacak rahat bir köşe arıyor haliyle. Ucuz kitap talanından sonra közde pişen kahve lüksüyle memleketin matbuat hayatına göz atmak keyifli aslında.
O kitapları eve taşımak, evde bavullara yerleştirmek neyse de havaalanındaki memurların gözünden 3-5 kiloyu kaçırmak için “Bu gece rüyamda tam burada bir bomba patlıyordu” gibi dikkat dağıtma girişimleri acıklı oluyor.
Sahaf ziyaretleri tek alışkanlığım değil. Mesela ülkemden ayrılmadan küçücük sade bir kahveye avuç dolusu para vermek de yine aynı alışkanlık listesine dahildir. (Eyyyyy, havaalanındaki bu pahalı menüleri icat edenler ocaklarınıza kıvılcımlar yağsın!)
Neyse işin son noktasına gelecek olursak: Londra’da bavullar açılır, kitaplar ilgili raflara yerleştirilir. Nokta! (mı?)
Öyküler, romanlar, anılar, çocuk kitapları, araştırmalar, kaynaklar, şiirler, ne olduğu belli olmayanlar, ‘Grinin 50 Tonu’ gibi kütüphane karizmasını çizenler…. Haliyle herkes yerini bilecek!
Ve fakat şu çöp evlerle ilgili izlediğim belgeselden sonra kendime ayar çekmeye, pardon çeki düzen vermeye karar verdim.
Pet şişesi biriktirir gibi kitap biriktirmek de hazin sonuçlar doğurabilir saptaması ile 2017’ye yerinde kararlarla girdim:
1. Artık çok gerekmedikçe kitap almak yok.
2. Bekleme süresini geçen kitaplar ya hediye edilecek, ya da hapishanelere veya köy okullarına gönderilecek.
3. Kitap cimriliği iyi bir şey değil. Var olan bir kitap istendiğinde yok denmeyecek.
4. Okunan kitaplarla ilgili eleştiriler paylaşılacak.
Ve işte sayın okuyucu bu 4.ncü madde gereği şu satırlarla size eziyet etmekteyim. Evet! Giriş bıktırıcı uzunlukta! Yazı gevezeliğinin çekilmez olduğunu da biliyorum. Hayat zor!
Konuya dönecek olursak, son gidişimde Zeynep (Alanç) abla, Gülsüm (Öz), Nazan Çetin ve ben Emirgan Çınaraltı’nda buluştuk.
Sabah sahaf yorgunluğundan sonra herkesten önce gidip, yayıldım masaya, garsonlar koşarak geldi. Müşteri sarrafı olmuşlar, bakar bakmaz benim kolay kolay kalkmayacağımı anladılar.
“Sizi şöyle tek kişilik bir masaya alsak!”
“Ne münasebet, gelecek olanlar var. Siz bana hemen iyi kaynamış, sade bir kahve getirin,” diyerek iteatkar bir müşteri olmadığımı kanıtladım.
Kalın camlı, geniş pencerelerin arkasında sicim gibi bir yağmur. Yer gök delinmiş gibi. İçerde herkes yeyip içiyor, sohbet muhabbet. Çevrenizdeki insanlar mutluysa haliyle siz de keyifli oluyorsunuz. Hele çantanızda yeni kitaplar varsa…
Nihayet konunun özüne intikal ediyorum:
Nur Ersen’in Ürün Yayınları’ndan çıkmış tam üç kitabı var elimde. Çocuklar için yazıp, kendi kara kalemiyle süslediği Doğa ve Biz. Çocuklara çevre bilincini aşılayan küçük bir hikâye kitabı. Potansiyel doğa katillerinin sayısını düşürmek istiyorsak bu tür kitaplara şans vermeliyiz. İkinci kitap da yine çocuklarla ilgili ve yine içindeki kara kalem çalışmaları yazara ait. Beş hikâyeden oluşuyor.
Ve üçüncü kitap. Hoş Geldin Gülnare ise yetişkinler için yazılmış, beş öyküden oluşuyor. 119 sayfa. Bana kalırsa kitap öykü roman arası. Birbirine bağlantılı öyküler biraz daha açılsa küçük bir roman olabilir. Şu kadarını söyleyebilirim, kurgu muhteşem. Sade anlatımları sevdiğim için üslup da güzel. Fakat biraz daha ince işçilik gerekiyor gibi. Bu üç kitabı bir (hatta yarım) günde okudum. Akıcı ve duru anlatım sizi hiç yormuyor.
Yayınevine uğradığımda Umut beyin hediye ettiği Fulya Bülbül İrez’in kaleme aldığı Turta Kabındaki Ayı da çantamdaydı. Tesadüf mü bilemiyorum İrez’in kitabındaki resimler de kara kalem. Ya da çocuk kitaplarında yeni moda kara kalem mi? Hani hep renkli resimlere alışmışız ya… Bence sakıncası yok hatta daha bile güzel. Çocukları kara kalem çalışmalarına motive ediyordur sanıyorum.
Turta Kabındaki Ayı, çocuklar için kişisel gelişim kitabı olarak tanımlanmış. Ne yalan söyleyeyim bu kişisel gelişim kitaplarına karşı biraz tavırlıyım ama çocukların bu ‘aldı başını gidiyor’ akıbetleri de nasıl önlenebilir bilemiyorum?
Fulya Bülbül İrez kişisel gelişim bilgilerini hikâyenin içine sarmış. Doğrusu da bu tabii. Hangi çocuk ‘hadi gel biraz terbiye ol’ önerisinden hoşlanır ki?
Turta Kabındaki Ayı hikâye olarak çok güzel. Kurgusu ustaca. Ayrıca özgün. Çocuklar bir yanıyla da bilim kurgunun kıyısında dolaşmış gibi oluyor. Hayali arkadaş, hayali yolculuk bunlar çocukların imgeleme gücüne katkı sağlayacaktır eminim.
Çocuklara biraz da yetişkinlerin yaptığı, yapabileceği hataları göstermiş. Anneler babalar da çocuklar gibi hata yapabilir. Bu bilgi onları biraz dik başlı yapabilir ama özgüvenlerini kazanmalarında da katkı sağlayacaktır.
Tam beşinci kitaba geçecektim ki, Zeynep ablayla Gülsüm geldi. Son olarak da elinde iki imzalı kitapla aramıza Nazan katıldı. Aya Yayınlarından çıkmış olan Adım Adım Huzur, Nazan Çetin’in ilk kitabı. Aya Yayınlarından çıkmış.
Nazan’ın yazı tekniğine daha önce rastlamadım. Eminim ilk değildir ama benim hoşuma gitti. Sanki koltuğa gömülüp Türkçedeki harfleri tek tek karşısına çağırmış gibi. Karşısına gelen harflere bakıp bakıp ‘bu bana ne ifade ediyor,’ diye düşünmüş. Mesela A. A harfi ile başlayan hayatındaki en önemli şeyi düşünmüş düşünmüş ve ‘annesi’ olduğuna karar vermiş. Hemen herkesin vereceği yanıtı diyeceksiniz. Annem! Atom bombası da olabilirdi değil mi? Neyse, Nazan başlamış annesini anlatmaya. Sıra B’ye gelince, ‘babam’ demiş. C Cennet, Ç Çocukluk, D Dua. (İyi evlat, makbul kul mu diyeceksiniz?)
Her neyse Nazan’ın kitabı böyle böyle bütün alfabeyi bitirmiş. Aslında kişilik testlerinde benzer şeyler yaptıklarını duymuştum. ‘Çamur deyince aklına ne geliyor?’ ‘Güzellik maskesi,’ diyen de bu dünyada, ‘soğuk’ diyen de… Varın gerisini siz çözün.
Evden çıkarken yeğenimin alfabesini yanıma almıştım. Uçakta açtım önüme. Her harfin karşısına ilk aklıma geleni yazdım. Aşk, Bela, Ceza diye başladım. Sonlara doğru yaklaştığımda bi huzursuz oldum. Alfabeyi parça parça edip yandaki uyuyan yolcunun önündeki koltuk torbasına bıraktım. Neme lazım!
Ama size tavsiyem arada bir alfabenin harflerini karşınıza almaktan çekinmeyin.
Emirgan’daki o güzel sohbet anılar arasına indi çoktan. Şimdi ben yine kahve içerek o günden kalanları sizinle paylaşıyorum.
Ve sıra geldi en son kitaba. Çantamın dibinde yaklaşık bir aydır bekleyen o incecik kitap. Hayal Yayınları’ndan çıkmış olan Taylan Kara’nın Vasat Edebiyatı 101.
Taylan Kara’yı tanıyanlar bilir zaten, tanımayanlar için sözünü esirgemeyen, inandıklarından taviz vermeyen bir sanatçı diyebiliriz.
Şöyle bir karıştırdım. Korkmadım desem yalan. Bazı yerler üç beş kitaba bedel. Kim bilir kaç sayfa da hangi satırlar arasında kendimle yüzleşeceğim. Keyfim kaçacak muhtemelen.
Ama o kitap o çantaya girdiyse okunacak. Bundan da kaçış yok. Burada da sizlerle paylaşacağıma dair söz veriyorum.
“Ey saçma, bir tek sen ölümsüzsün!”
Herkesin yorumu kendisini bağlar.
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 09-12-2017, 00:28
haticepekoz haticepekoz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2009
Mesajlar: 42
haticepekoz - AİM üzeri Mesaj gönder
Standart Okumalar

Vasat Okuyucu

Taylan Kara,Vasat Edebiyatı 101 kitabında, okuyucuyu da itham ediyor. “Vasat okuyucu başına gelenden sen sorumlusun,” demeye getiriyor.
Bir kitabın futbol maçı gibi anlatılamayacağını, ‘başarılı’, ‘nefes kesici’, ‘süper’ sözcüklerinin edebiyat eleştirisinde, yersiz ve anlamsız kullanıldığını vurguluyor.
Sürü psikolojisindeki, sorgulamayan, düşünmeyen okuyucu, yayıncıların yüzünü güldürse de sanatın gelişimine yararı olmadığı görüşünde.
Taylan Kara, ilerici sanatı, “İnsanı derinlikli işleyen, insanlık durumlarını ortaya koyan ve okuyucuda farkındalığı arttıran sanattır” sözleriyle tarif ediyor.

İyi öykü
14 Şubat, (evet Sevgililer Günü) ve aynı zamanda ‘Dünya Öykü Günü’dür.
Bu yılın öykü sorusu ne olabilir? Onlarca sıralamak mümkün. Mesela…
Bir edebiyat öyküsünün insana yararı nedir?
İlk soru bu olabilir. Öykü ve insan…
İçinde yaşadığımız vahşi sistemde bir ya da binlerce öykü insana ne sağlayabilir ki?
Piyasa deyimiyle yanıtlayalım:
Öykü, edebiyat ve sanat, duygusal zekanın besin kaynağı.
Öykü ve zeka… Hem de duygusal zeka…
Evet kesinlikle.
Öykü, şiir, roman ve elbette sanat, insan ruhunun vazgeçilmezi.
Özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplumların ruh sağlığı tabloları hiç de iç açıcı değil.
Oysa sanatın her türlüsünün insan bedeni ve ruhu üzerindeki pozitif etkileri biliniyor. Acaba neden esirgeniyor?!
Mesela, yap boz tahtasına dönüşen müfredattan her yıl sanatın izleri neden biraz daha silinmekte?
Bildiğim kadarıyla yine al baştan yapmışlar.
Elimde sihirli bir değnek olsaydı, ana sınıfındaki çocuklara her gün masal, şiir, müzik programları ile dolu müfredatlar sunardım.
“Zaten ana okullarında masal, şiir ve müzik var” diyeceksiniz.
Peki, kaç çocuk Samed Bahreyn hikâyeleri okuyabiliyor? Bahreyn okuyarak büyüyen çocuklardan birine rastlarsanız, dikkat edin.‘Yedi Cüceler ve Prenses’ türünden hikâyelerle oyalananlara benzemediklerini göreceksiniz.
Şimdi gelelim Sadık Yalsızuçanlar’ın Annemin Yüzü öyküsüne.
Biliyorsunuz öykü konusundaki düşüncelerimi bu hafta yazacağıma dair söz vermiştim.
Annemin Yüzü; Profil Yayınlarından çıkan ‘Yüz’ isimli öykü kitabının ilk sırasında.
Anne, çocuk, aile ilişkilerini anlatan yalın bir öykü. Ana öyküye paralel kadının toplum içindeki yeri, kadının ve içinde bulunduğu toplumun psikolojisi ustaca irdelenmiş. Yazar karşı cinsin toplumdaki yerini doğru gözlemlemiş.
Hikâyedeki yoğun duygu atmosferi kolayca okuyucuya geçiyor.
Öykü, roman, şiir ve bütün yazın sanatında en çok duyguyu önemsiyorum.
Annemin Yüzü’nü okuduktan sonra da aklım geride kaldı. (Aslında hikâyeleri arka arkaya okumak doğru değildir. En azından birkaç saat ara vermek gerekir.)
İçinden anne geçen öykülerin antolojisi yapılsa nasıl olur acaba diye düşündüm.
Birbirine benzemeyen annelerin bir kitaba girdiğini düşünün.
Bu hafta da çalakalem yazdım biliyorum.


Britanya Şairler Antolojisi

Kadim Laçin’in düzenlediği Şairin Şiiri isimli karma kitabı zaman zaman karıştırıyorum.
Kitaptaki şairlerden biri de Gülsüm Coşkun.
Coşkun’un mısraları ile hoşça kalınız.
Düş kurma çocuk
Düş kırıklıkları tüketir seni
Ama umut yalnızca düştedir unutma.

Sanatın ışığı hep yanınızda olsun.

Dursaliye Şahan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 18:02


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum