Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > GENEL KONULAR > Sivil İnisiyatifin Sesi / Çevre ve Biz

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 01-12-2018, 21:11
Hâdiye Kaptan Hâdiye Kaptan isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Oct 2009
Mesajlar: 1.222
Standart Bu Dünyada Sana Bana Ölüm Var

Bu Dünyada Sana Bana Ölüm Var


Eskiyi yâdetmekte ne kadar haklıyız diye düşünürüm zaman zaman. Şimdiki zamana göre daha mutluyduk; küçük şeylerle büyük mutluluklar bulurduk, çünkü büyük şeylerle büyük mutluluk nasıl olurdu bilmezdik. Hemen hemen aynı noktalarda birleşirdik. Fazlaca aykırılıklarımız yoktu.
Bahçe içerisinde ahşap evlerimiz vardı, yeşilliklerimiz derya kadardı. Her yer yeşil ağaçlarla bezeliydi. Sahil boyu mis gibi kokan ıhlamurlarıyla devasa büyüklükte ağaçların altında piknik yapar, pırıl pırıl denizde doyasıya yüzerdik. O kadar yeşilliğe karşın ağaç dikmek ihmal edilmezdi yine de.

Küçük kasabalarda yaşlı teyzelerimizin dedikodularına karşı uyarılırdık.Eve geç gelmek yoktu, ezan okunmadan evde olurduk. Elbettte giyim kuşam konusunda kısıtlamalarımız vardı ancak gitgide bundan da sıyrıldık. Polise yol sorardık, bekçi düdüğü gece başımızı yastığa rahatça yerleştirmemizin güvencesiydi.

Parti kavgaları ve böylesi kutuplaşma yoktu, seçimlerin tatlı bir çekişmesi olurdu. Bir Hayriye halamız vardı; halamın eşi tarafından akrabası idi, onun boşnak damarı demokrat partili olduğunu oyunu verdikten sonra ortaya koyma hoşluğu aklımın bir köşesinde kalmıştır seçim günlerinden. Seçim pusulalarını çöplerden toplamak, görevlilere saldırmak, oy çalmak bu kavramların hiçbirisinin hâtırâsı yok aklımda.

Ramazanlar, bayramlar şenlikliydi. Annemiz, ananemizle teravih için camiye gitmek, düğüne gitmek kadar mutlu ederdi bizi. Sinemaya gitmek, hele yazlık sinema en büyük lüksümüzdü.
Annemin dedikodu uyarılarına rağmen, erkek kardeşimin bisikletine binmek özgürlüktü benim için. Asiydim birçok konuda, bundan dolayı bazıları rahmetli anneme, bu senin kızın erkek gibi derlerdi durmadan.

Oysa ben erkek-kadın ayrımına değil, insan olmanın hakkına karşı direniyordum ancak bunun dedikodudan başka bir zararını görmedim. Tekme tokat girişmedi bana kimse. Hoş girişmiş olsaydı da, alırdı cevabını. Rahmetli anneme çekmişim, vücut gücüm kuvvetlidir.


Bilindik bir hırsızımız vardı,yarı meczuptu onu da herkes bilirdi zaten. Kız kaçırmak köy yerinin adetlerindendi. Kavga erkekler arasında olurdu onu da araya girenler bitirir, iş tatlıya bağlanırdı. İnsanlar bu zamandaki gibi, bıçakla satırla, tabancayla saldırıp birbirlerini öldürmezlerdi.
Ya benimsin ya kara toprağın cinayetleri işlenmezdi. Hergün kadın cinayetlerini yazmazdı gazeteler.

Kalantorların “ortanca eşim” diye nitelendirip, yaşına bakmadan birkaç tanesiyle birlikteliğini ortaya açıkça sermekten, her birinle ayrı ayrı fotoğraf çektirip gururlanması yoktu.

Sayıca belli “gerçek” zenginlerimiz vardı. İnsanlar arasında bu kadar uçurum yoktu bildiğim kadarıyla. Herkes kendince giyinir, kuşanır, gezer, yer içerdi.İnsanlar toplum içinde nasıl davranılması gerektiğini bilir, ona göre davranırlardı. Ayıp, günah kelimelerinin hakkı teslim edilirdi.

Kötülük diye nitelendirdiğimiz “kan davaları” ve “töre” olayları vardı bildiklerimiz arasında.
Birkaç mafya babası vardı bildiğimiz; hesaplaşmaları kendi aralarında kendince olurdu sanırım, çocuk sayılırdım o zamanlar ancak gazetelerde haberlerini okurduk.


Tek büyük olay *9 ekim 1961 yılında 1955 doğumlu Aylâ Özakar adındaki bir kız çocuğu İstanbul Bahçelievler semtindeki evlerinin ilerisindeki bakkala giderken kaçırılmış ve bir daha bulunamamıştı. Bu olaydan sonra aileler çocuklarına tembihlerini daha bir sıkılaştırmışlardı.

Memleketin bir Kıbrıs meselesi vardı gençliğe adım atarken. Olayın vehametini bilmiyorduk elbette. Çıkartma günlerinde, geceleri karartma yapıldığından pencerelerimize koyu kara kumaşlar germiştik. Sokakta “ çatla patla Makarios Kıbrıs bizim olacak “ sloganlarıyla vakit geçirirdik.


Şimdiye bakalım. Nasıl bir ülke olduk biz? Doğuda güneydoğuda nerden ne zaman geleceği belli olmayan bombalar, çatışmalar ve bunların gerçekleşmesi sonrasında ölen,yaralanan ve sakat kalanlar. Hergün gelen şehit haberleri. Ne yapacağını bilmeyen, psikolojisi bozulmuş insanlar. Ve ileride psikolojik sorunlarla boğuşacak olan hastalıklı bir nesil.


Büyük kentlerde patlayan bombalardan sonra, her şeyden şüphe duyma paranoyasıyla karşı karşıya kalan insanlarımız. Kavga kıyamet gırla, kimse kimsenin başına ne geldiğine bakmıyor bile çünkü kendisinin de aynı belâya bulaşması hatta canından olması işten bile değil. Her türlü kutuplaşmalar, kimsenin kimseye saygısı olmadığı gibi kuralları da takan yok.

Cezai yaptırımları kalemle getirmekle olmuyor, bunların gereği ne ise onları kararlı bir şekilde devamlı uygulamak gerekir ki, caydırıcılığı olsun.
Geçmişten bir örnek:şort giydi diye karşısındaki kıza tekme atacak kadar azgınlaşan “olurunda giyinseydi tahrik olmazdık” diyebilecek kadar ileri giden bir sapık ruhlunun sokaklarda dolaşması, hele hele güvenlik görevlisi olabilmesi ürkütücü bir durum.(Böylelerini kafese kapatmak gerekir.) Kadın cinayetleri dur durak bilmiyor bu yüzden.

Bu tür vakalarda, ifadelerinden sonra salıverilmeleri, tepkiler sonrasında tekrar gözaltına alınmaları da düşündürücü. Bu konularda yaptırımların kesin ve caydırıcı olması gerektiğinin kanaatindeyim. Yaptığı yanına kâr kaldığı için bu hastalıklı kişiler aynı eylemi durmadan tekrar eder dururlar.

Ancak bu ve buna benzer eylemler içinde olanlar için terbiyemi de bozalabileceğimin kanaatine vararak şöyle demek istedim. (Çünkü bu güruh için çok güzel terbiye bozulur.)
Aklı sadece biryerleri için çalışanlar, o tekmeyi o yerlerine çalışsınlar ki nefislerine hâkim olabilsinler. Nokta.


Ve bu tür eylemlerde paçayı kurtarmak için “ruh hastası-kişilik bozuklu” sıfatların arkasına sığınmak ayrıca abesle iştigaldir ki: ruh hastalığı ya da kişilik bozukluğu olan kişi nasıl güvenlik görevlisi olabilir?

Hadi güvenlik görevlisi değil diye geçelim, tedavi edilmesi gerekirken sokaklarda ne işi var? Başkasının yaşamına karışma hakkını kendinde hak gören devlet adamları, bilim adamları oldukça, sokaktaki güruh bu hakkı haydi haydi kendinin sanmaktadır.


Teknoloji ile birçok olgu da yerle bir oldu: insanlar tanımadıkları ile tanışır, en mahremlerini paylaşmaktan bile çekinmez oldular. Dünya teknolojinin getirdikleriyle kötülük üretiyor. Teknoloji yoluyla üzerlerine suç atılan ve bu yüzden yok yere, yaşamın yılları hapiste hebâ olan insanlarımız ne çoklar.

Hiç kimsenin anlamak istemediği “ biz bizim olmayan dünyayayı paylaşamıyoruz.” Arkamızda kalacak olan yalnızca yaptıklarımız. Hoş sedâ bırakana ne mutlu.
Oyun bittiğinde bütün taşlar aynı kutuya girmiyorlar mı?

Beklemek sonsuzdur, bizler de bekliyoruz sadece. Kendilerini sarsıp sıyrılarak, ben insanlık için ne yaptım, ne yapıyorum diyen kaç kişi var? Unutulmaması gereken tek şey, bu dünyada sana bana ölüm var.



Son söz:

Uyuduk mu eşit oluruz. Ne tutku, ne gurur, ne umut..

Melih Cevdet Anday
*****


Hâdiye Kaptan
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 19:15


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum