Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > SAYFAM / Bir Emekle... > Anı ve Günce Sayfam

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #31  
Alt 11-09-2011, 14:27
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Şehirli Sıkıntımızdan Köyü Anlayabilmeye

Şehirli Sıkıntımızdan Köyü Anlayabilmeye


Köyde kalan her şeye bir önem atfeden kuşak, şehirde sıkışmışlığın can havliyle yapmaktadır bunu. Şehirde büyümüş bu kuşağın bırakın tarla tapan işlerini yapmaya, köy pınarından bir tas su getirmeye dahi mecali yoktur aslında. Köy sevgisini içlerinde harlayanların köy koşullarına dayanma gücünü test edecek bir gücümüz olsa, sanırım en iyi zamanın bir aylık süreye tekabül ettiğini de görürüz. Halbuki köy bir üretim tarzı ve ona denk gelen yaşam anlayışını da simgeler. Dedelerinden ve babalarından dinledikleri kadarıyla köy nostaljisi geliştiren şehirde sıkışmış köy kökenli bu kuşak, köyle ilgili duyarlılıklarını bir yoksulluk söylemi üzerine de kurabiliyor zaman zaman. Oysa hububattan hayvan ürünlerine kadar ciddi destek alan köy kökenli şehir sakinlerinin yeni yetmeleri, köyü bu yönüyle tanırlarsa daha gerçekçi davranmış olurlar. Ekip biçtikleriyle kendine yeten bir köylülük, üzeri özlem içerikli duygu soslarıyla bezenmiş de olsa da düşük gelirli köy kökenli bir şehirlinin, gözünün arkada kaldığı bir yerdir. Tapu kadastronun girmeye başladığı köylerde mülkiyet çekişmelerinin kızışması sadece köylerde oturanların başlattığı bir durum değildir. Şehirlerin ve hatta yurtdışının işini kaybetme korkusu ve beraberinde gelecek güvencesi tedirginliği yaşayan yarı güvenceli, güvencesiz emekçileri, köyleri bir gün dönebilecekleri bir tercih olarak akıllarında tutuyorlar hala. Bir türlü şehirli olamayan, aklının yarısı ile köye ilgi duyan bu tipe köy yaşam tarzı ve ahlaki değerlerinin çekici geldiğini söylememizin neden doğru olmayacağını birlikte irdeledik. Yaşanan bu durumun yanlışlığı veya doğruluğu üzerinden değil, gerçekliği üzerinden düşünce üretebileceğime inanıyorum.

Bölünerek işlevsizleşen, sahip olunan bir parça toprağın kimseye fayda sağlamadığı bir sıkıntıya doğru gidiyoruz. Neredeyse üretmediği için ödüllendirilecek bir köylülük var. Çelişki gibi görünüyor ama değil. Senin köylünü ekip biçmemeye özendiren güç elindeki ürünü satmak için piyasa oluşturmaya çalışıyor. Bugün Somali’de yaşanan da böylesi bir durum. Tarımda ulaştığı teknolojik üstünlükle elinde bolca tahılı bulunan Avrupa ve Amerika tarım tekelleri Somali’ye oradaki köylünün ürettiğinden çok daha ucuza tahıl sattı. Bu ucuzluk karşısında Somali köylüsü dahi çiftini terk etmek durumunda kaldı. Düşünün bir size yetecek buğday, ekeceğiniz bir tarla için harcanacak mazottan daha ucuzsa neden onca zahmete katlanasınız? Siz elinizi çiftten çubuktan çekince, elin tarım tekelleri de piyasaya iyice kuruluverecektir tabi. Piyasaya yerleşen tekel sizi kendine mecbur kıldığı andan itibaren artık malını ucuza vermez. İşte o zaman yoksullar buğday alamaz. Çift bozdukları için yeniden tarıma dönemez olur ve kıtlık başlar.Unutmayalım: Kıtlık her zaman yoksullar içindir. Babamdan bana yoksulluk miras kaldı, diyenlerin serzenişi boşuna mıdır?

Köyü anlamadan sevmek, şehirde sıkışmışlığın verdiği yalınkat duygularla köylülüğe özenmek her köy için, hem şehir için kendi geleceğine yararsız bir insan tipini de doğuruyor. Şehre neden tutunamadığını irdelemeden, “ah köyüm, vah köyüm” demek köyde kurulacak bir hayat içinde doğru başlangıçlar sunmaz. Ah köyüm, vah köyüm denilmeden önce de köyün neden terk edildiğini irdelememiz gerekiyor.Eğer özlemimiz ekonomik bir istencin içinden gelmiyorsa bunu şehirde gerçekleştirmemiz neden mümkün olmasın. Kaçış duygusunun egemen olduğu toplumlar, gidecek başka yeri olmayanlara haksızlık etmiş olmazlar mı? İnsanlar sorunlardan kaçarak aslında o sorunları paylaşmaktan kaçmış oluyorlar ve kendi üzerlerine düşen sorumluğu daha az sayıdaki insanların omzuna yüklüyorlar.

Köyümüzü sevmekle özgürüz elbet ki. Ama bu sevginin yanlış bir köy algısına dayandırılması hem sevdiğimiz yer, hem de yaşadığımız mekan için gerçekçi çözümler üretmemizi engelleyebilir. Şimdi özlem duyduğumuz o yerden bir zamanlar niçin çıkıp geldiğimizi, şimdi sıkıldığımız burada ise niçin sıkıldığımızı irdeleyip, gerçekçi sonuçlara varamadıktan sonra bu sevginin ani bir nefrete dönüşmesinin de hiçbir garantisi olamaz. Yaşadıklarımıza köy ve şehir ikileminden değil, insanca yaşayabileceğimiz bir geçimden ve güvenebileceğimiz bir gelecekten yana bakabilmeliyiz.


Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Köy.jpg
Görüntüleme: 455
Büyüklüğü:  9,0 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (04-06-2015 Saat 02:18 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #32  
Alt 18-09-2011, 16:22
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart

Salıt Dağı Rüzgarlara Ne Söyler


Yaz boyunca yaşımızın on katı büyüklüğüne denk gelen işleri yapmak için az mı pohpohlanırdık? Harmandaki son saman kalıntılarını mereğe yerleştirip, pinavunu öğüttükten sonra alaca kargaların kışı haberleyen ötüşleri, okul zamanının geldiğini de bildirirdi. Tırpanın, tırmığın ve dirgenin nasırları yetmiyormuş gibi, kağnıları urganlama işinden sonra açık durmayı tamamen unuturdu ellerimiz. Temmuz ayı ile başlayan rençperlik eylül ayına vardığımız da, baştan ayağa üstümüzde ne varsa hepsini birer mitile çevirirdi. Rençperlik sezonunun yıpratamadığı tek kahraman olan lastik ayakkabılar bile yamaç yerleri biçerken tırpanın azizliğine uğrar, orasından burasından aldığı yaraları eylül ayında açık yırtıklara dönüştürürdü. Hayatın sadece bu kadar olduğunu sandığımız, ömrümüzden çocukluk denilen o dönemin bizden habersiz silinip atıldığı ve nedense dönüp o günlere baktığımız da, içimizi her şeye rağmen korkunç bir hüznün burgaçladığını hissetmez miyiz? Ömrümüzden sayamadığımız ama yaşattıklarıyla kendini ömürden saydıran o günler gerçekten de kayıp mı?

Boyumuzdan büyük işleri yaparken her ne kadar ağabey ve abla rolleri kesekte, fırsatını buldukça oynadığımız çocukluk oyunlarının bizi yalanlayabileceğini aklımıza bile getirmezdik. Hayat çok ciddiydi. Neresi oyun, neresi hayatın kendisiydi ayrımına girmeye kimsenin durup kafa yoracağı zamanı yoktu. Yaklaşan eylül banka borçlarının ödenme zamanını da yaklaştırıyordu. Otuyla, samanıyla, malıyla, davarıyla tüm gücünü koysa dahi bu borcu tamamen ödeyemeyen babamın durumu gerçektende çocuksu bir oyun değimliydi sanki? O zaman benim fırsat buldukça daldığım oyunlar neden çocukluğuma yazılsın ki? On üç, on dört bilemedin on beş, on altı yaşında bir çocuğun bunca yükü kaldırabilmesinin altındaki manevi güç de kendini ciddiden ciddiye dayatırdı babalara. İşin, insan iflahını söktüğü anlarda bizlere verilen: “ Yavrum, biz ezildik, ektikçe tahılsız kaldık. Çalıştıkça fakir olduk. Siz okuyun, hayatınızı kurtarın.” nasihati eylül ayında tutulmayı beklerdi. Elde avuçta olsun olmasın, bir tedarikini görüp, okula gönderilmeliydi çocuklar…

Düşünün böyle bir eylül ayındayım ben. Bindiğim köy minibüsünün arka koltuğundayım. Ellerim kendiliğinden yumruklaşmış. İçlerinde tarlaların ve çayırların hayalini sızlayan yaralar. Kulaklarımda “Bizimki hayat mı, gidin kurtarın kendinizi.” nasihati. Ah bir ellerimi açabilsem! Avuçlarımın içine doyasıya bakabilsem. Oradan hayata hücum eden en kestirme damarı bulacağım. Yüzüm yanık. Burnumun dışından sürekli kabuklar soyuluyor. Biliyorum, birazdan gireceğimiz pırtı mağazasında hiçbir kıyafet yakışmayacak üzerime. Tek seçenek hakkım var.Yıllarca çirkin biri olduğuma inandım. Hiçbir güzel kıza aşık olmamaya çalıştım. Belki de kendimi inandırdım buna. Ama aşkın bir imkansızlık olduğunu yıllar sonra öğrendim. Bütün tek seçeneklerin çirkin olduğunu da… Sonra Kars’ın bitmez tükenmez kışını aceleci kuzey rüzgarlarıyla sokaklara sürüp çektiği gri bir yalnızlığın içinde büyük düşlere tutundum. Karın tutkuyla yağdığı günlerde okula giden öğrencilerin, kar kadar tutku taşımayanlarının okumayacağına karar verirdik, düşbaz bir arkadaşla. Fasulye kokan bir yurdun penceresinden bize parlak gözüken hayat sadece soğan kokusuydu.

Rüzgarın taşıdığı koku yeri ve zamanı umursamaz. Bilirim, biliriz bunu. Salıt Dağı, Aşağı Camuşlu’yu boydan boya gölgeler. Çocuklar palto niyetine giydikleri kolsuz yün kazaklarının kol girişlerinden ellerini göğüslerine doğru sürerek direnirler tipiye. Küçük, önemsiz duran hayata dair o parça bir köpek havlamasıyla bir daha kopar. Sınıfa ilk ulaşan nöbetçi çocuklar biraz önce soluklarını kesen o rüzgarın aynısından güçleri yettiği kadar üflerler kaladıkları sobalara. Bizi kendine katan o rüzgarlar, ısınan sobayla birlikte burun çekme şamatasına dönüşen o sınıflara alayla bakmazlar mı hala? Rüzgarlar da büyür mü? İyi bir dinleyici olun. Köyünüzün Camuşlu, oradaki dağın Salıt olması hiç önemli değil. Lütfen sadece şu soruyu sormayı yürekten becerin: Salıt Dağı rüzgarlara ne söyler? Hala büyüdüğünüzü düşünüyor musunuz? Soruyu doğru soramadınız galiba…

Vahdettin Yılmaz
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  Görüntü059.jpg
Görüntüleme: 407
Büyüklüğü:  63,8 KB (Kilobyte)  
__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"

Konu vahdettinyılmaz tarafından (18-09-2011 Saat 18:43 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #33  
Alt 09-10-2011, 16:19
vahdettinyılmaz vahdettinyılmaz isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jul 2006
Nerden: Turkey
Mesajlar: 285
Standart Kafdağı’nın Ardında mı Yelatan ?

Kafdağı’nın Ardında mı Yelatan ?


Güvenilir bir insan olmayı kim istemez ki. Adam olup olmadığımızı biz değil, toplumun çoğunluğu onaylayınca anlamaz mıyız? İnsan, insanı ölçer. Kabul ediyorum bunu. Başkalarını tarttığımız bu terazide şirazenin doğruluğuna kim onay verecek? Hangi inanç sisteminin, adaletini ceza ve ödül ikilemine dayandırmadığını söyleyebiliriz? Öyleyse insanın insanı ölçtüğü terazinin bildirdiği sonuç, bir başka onaydan da geçmeyi gereksinir.

Gönül yaralarını, kinini, öfkesini, uğradığı haksızlığın gerçekten de haksızlık olduğunu herkes anlasın diye zamana bırakan insan; zamanın da toplum gibi bir onaylayıcı olduğunu nasıl görmezden gelebilir? Zamana karşı tutarlı olabilen insanın güvenilir olmadığını hangi ölçüyle kanıtlayabiliriz? Zaman bir umursamazlıktır. İnsan bunu fark edince onu daha çok umursayacağını da anlar. Sonu dünyayla sınırlı olmayan sıradağlar gibidir zaman. Bu dağların küsen tavşanı olmak bile çok romantik geliyor bana. Zamana küsmek, zamanı anlayan bir insan eylemi olabilir ancak. Zamana karşı verilmiş bir söz tutulmuyorsa, isterse gökyüzüne fısıldanmış olsun, zamanın ulaştığı her yere dağılır. O halde insan zamana verdiği sözden bozulur veya bu sözle tutarlı olabilir ancak.

Kafdağı’nın Ardı, neresi olabilirdi? İnsanın insanla, insanın zamanla ölçüldüğü değerlerin yanına; insanın yoksullukla ölçüldüğü bir başka değeri daha koymuştu Dursun Akçam. Zamanın, adaleti acıttığı bir değerdi bu. Kafdağı’nın Ardı coğrafi bir mekan olmaktan çıkmış, imkansızlıkla kocamanlaşan küçük şeylerin gözde büyüdüğü, el yetmezliğe bürünmüştü. Orada zaman, insanın iradeye bağlandığı coğrafi bir müfettişçe ölçülürdü. Karın, tipinin ve ayazın adaleti, aç ve çıplak insanın zaman karşısında üryan duruşuyla daha da çıplaklaşıyordu. Zaman haklı, güzel bir coğrafyayı kendi çirkinliğiyle kamufle eden düzen kurnazdı. Dursun Akçam, Kafdağı’nın Ardı’nda insanın yoksulluğunu o güzel coğrafyanın boynuna yıkan kasıtlı bakışı da deşifre etmiştir. Kafdağı’nın Ardı’nda ölçülen insan, sabrın ve iradenin de bir ağırlık taşıdığını ölçüldüğü teraziye hissettirmiştir. Orada insana düşen zaman arınmış ve kristalize edilmiş sofistike bir durumu değil, taraflı kurulmuş bir sistemin kirliliğini içerir. Dursun Akçam’ın insanları ise keskin bir kar kokusu gibi masmavi, pırıl pırıl çıkarlar zamanın sorgusundan. Zamanın, insanı tartarken kirlenmediği bir yerdir burası.

Zemheride donarak birbirine yapışmış arpa ekmeklerini keserle ayıran Gülü’de insanın ölçemeyeceği bir konumdadır. Kıtlık harmanından önce kimsenin ambarında bir çırtımlık un kalmamıştır. Topluluk içindeki erkekler, yemek için eve çağrılınca, her çağrılan kendince utanır. Ekmeksiz sofranın bir başkasına tahammül gösteremeyeceği zamanda, yoksulluklarını bencilliğe dönüştürmeyen insanların mahcubiyeti ölçer zamanı bu kez. Ümit Kaftancıoğlu, Yelatan adlı romanında zamanı tanık değil, sanık durumuna düşürür. Osmanlı’dan Cumhuriyete devreden düzende mülkiyet ilişkilerinin değişmemesi, yoksulluğunu Osmanlı’dan getiren insanlar için zamanın da değişmemesidir. Ümit Kaftancıoğlu, romanında Yelatan Dağı’nı bütün bir doğanın temsilcisi gibi seçmiştir. İnsanı darda bırakacak bütün uyarıları zamanında yapar Yelatan. Burada zaman, çetin bir coğrafyanın sınavından doğayla uzlaşarak çıkmıştır. Yoksulların temize çektiği doğa, iklimin cefasını zamanın boynuna yıkmamıştır. Zaman kendiyle sorunludur burada. Durmuştur, bitmiştir. Mülkiyetin kirliliğini ispat etmeyi elinden kaçırmamak için sinerek pusu atmış gibidir zaman.

İnsanın çocuk, mülkün ihtiyar olduğu bir dünyada insanın insanı ölçmeye hangi ahlakla yanaşabileceğini sorma hakkımızın olduğuna inanıyorum. İnsanı ölçmede zamanı da önemsedim. İnsanı insanla ölçerken hilenin kaçınılmaz olduğunu savundum. Yöremin değerli yazarları Dursun Akçam ve Ümit Kaftancıoğlu’nun eserlerinden yararlanarak çok sevdiğim zamanı temize çıkarmaya çalıştım. Olmadı… Mülkiyet ilişkileri değişmedikçe zamanın kirlenmemesi mümkün gözükmedi.


Vahdettin Yılmaz



Adını Andığım Kitaplar

1. Kafdağı’nın Ardı, Roman. Dursun Akçam, Arkadaş yayınları,2002
2. Yelatan, Roman. Ümit Kaftancıoğlu, Remzi Kitabevi, 1972

__________________
"bazı ölüler bize ne kadar yakındır ve bazı yaşayanlar bizim için ne kadar ölü"
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 08:06


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum