Şiir Akademisi - Ana Sayfa

Geri git   Şiir Akademisi Forum > MİZAH > Biraz da Gülelim

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 31-10-2012, 23:36
Muhammet Akyıldız Muhammet Akyıldız isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Feb 2011
Nerden: Antalya
Mesajlar: 52
Standart UYANDIRMA DERSLERİ

UYANDIRMA DERSLERİ-1
Ders : Matematiğe Giriş/İnsanlıktan Çıkış
Konu : Dört İşleme Dörtdörtlük Bir Bakış

Tünaydın!

Dersimizin konusuna geçmeden önce; (derse direkt dalış yapılacak olup, derse bu sözle başlamayan bir öğretmen, öğrencilerin gözünde saygınlığını büyük ölçüde kaybedeceğinden, her derse bu sözle başlanır) matematiğin başlangıç noktasına, insan yaşamına nasıl girdiğine ve tarihsel süreç içindeki gelişimine kısaca değinmenin, dersimizin ve işleyeceğimiz konunun anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.
Matematik ilk olarak toplama işlemi ile insan yaşamına girmiştir. (bkz. İlkel Komünal Toplum)
İlkel Komünal Toplumlar, bilindiği üzere beslenme gereksinimlerini karşılamaya toplayıcılıkla(toplama işlemi) başlamışlardır. Kabiledeki her birey topladığı bitki kökleri, yabani meyve, bitki tohumları v.b. yiyecekleri getirip mağaranın ortasına yığarak, bu günkü anlamıyla matematikte kullandığımız ilk “küme” kavramını gerçekleştirmişlerdir. Toplama ve küme oluşturma işlemlerinden sonra, bu yiyeceklerin nasıl dağıtılacağını; “Bir elma sana, bir pancar bana, bir armut ona” şeklinde paylaştırarak ilk “kaba bölme işlemi”ni yapmışlardır. Yeterli miktarda yiyecek bulunamadığı zamanlarda ise; “bir ısırık sen, bir ısırık ben, bir ısırık o” biçiminde bir paylaşım yoluna gidilerek, ilk “kesir” kavramı hayata geçirilmiştir. (Seksüel ilişkilerde henüz öpüşme bilinmediğinden, ağız yolu ile bulaşan salgın hastalıkların bu şekildeki paylaşımdan kaynaklandığı ve yayıldığı tezi akla yatkın görünmekle birlikte, şu anki çalışmamızın dışında bir tartışma konusudur)
Görüldüğü gibi matematik insan yaşamına toplama işlemi ile girdikten sonra; sırasıyla küme kavramının oluşturulması, bölme işleminin gerçekleştirilmesi ve bir bütünü -kesici aletler henüz yapılmadığından her ne kadar eşit şekilde bölünemese de- parçalara ayırarak ilk kesir kavramının oluşturulması yoluyla, matematiğin insan yaşamındaki önemini giderek artmıştır.
Şimdi içinizden:“Ya Yöndeş Hocam, bu adamlar ‘üç elmadan ikisini yedim, geriye bir elma kaldı, bunu da yarın yerim’ diye düşünemeyecek kadar aptallar mıydı da, çıkarma işlemine geçişleri bu kadar gecikti?” dediğinizi duyar gibiyim. Bakın asıl aptallar bizleriz desem yanlış olmaz! Neden mi? Çünkü saklamayı biliyoruz! Kullandıklarımızdan geriye kalanlar bizim için önemli olmasaydı, sizce saklar mıydık onu? Elbette saklamazdık! İlkel insan saklamayı sonradan öğrendi. O dediğiniz işlemi de o zaman yaptı! Evet asıl bu husus, dersimizin konusunun tam olarak kavranması açısından oldukça önem taşıdığından, tarihsel boyutunu etraflıca ele almakta fayda var.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi yiyeceklerin paylaşımı (bölme işlemi) esnasında kabile yaşamını derinden yaralayan, eşitlik ilkesine aykırı davranan bireyler çıkmamış mıdır? Elbette bu tür terbiyesizler insanlık tarihinin her döneminde karşımıza çıkar. Şu anki yaşadığımız çağda olduğu gibi, o zaman da; “bir armut sana, bir elma ona, sekiz karpuz bana” biçiminde bir paylaşımı, gözlerinizin içine baka baka doğal bir paylaşımmış gibi inandırmaya çalışan pisboğazların olduğu, bugün artık antropolojik çalışmalarla kanıtlanmıştır. Şimdi lütfen bu şekil bir paylaşım esnasında, kabilenin diğer üyelerinin yüzlerini gözlerinizin önüne getirmenizi rica ediyorum sizden! İşte ilk çıkarma işlemi bu esnada insan yaşamına girmiştir.
Peki nasıl?
Böyle bir paylaşıma alışık olmayan kabile üyeleri ile paylaştırma işine egosunu karıştıran “uyanık” arasındaki diyaloga bir bakalım şimdi:
“Ya birader sen bugün ne toplamıştın, ne getirdin mağaraya?”
“2 elma, 1 turp! Beğenemediniz mi?”
“Yok beğenmemek değil de, bize birer ikişer, sana gelince sekiz karpuz birden! Bu nasıl bir paylaşım gözünü seveyim?”
“Dün iki kişi hiç bir şey getirmediği halde, onlara da eşit şekilde pay verilirken iyi miydi? Ben dün bir şey dedim mi ki, şimdi hepiniz birden köpürüyorsunuz?”
“Oğlum, hastaydı ya adamlar, bilmezmiş gibi konuşuyorsun! Ateşler içinde kıvranırken bir de yiyecek toplamaya mı gitselerdi?”
“Ee bizim hiç hasta olduğumuz yok ama! Hem yiyecek toplayıp onlara bakıyorum, hem de şu gördüğüm muameleye bak! Yok arkadaş madem öyle, o zaman herkes bundan sonra ürettiği kadar alır! Üretemeyecek durumda olan geberip gitsin bana ne ya! Herkesin sorunuyla ben mi ilgileneceğim?”
“Tövbe, tövbe! Al arkadaş şu 2 elma, 1 turpunu, defol git aramızdan! Kendine başka bir mağara bul!”

Evet gördüğünüz gibi hem bir kısım yiyeceğin toplam yiyecek yığınından çıkartılması(eksilme); hem de uyanık ve egoist bireyin kabileden atılması (dışlama), çıkarma işleminin toplumların yaşamına ne şekilde girdiğini göstermektedir. Ayrıca yapılan kazılarda, insan fosillerinin yanında bol miktarda karpuz çekirdeği fosiline rastlanmış olması, bizimkinin kabileden ayrılırken, çaktırmadan birkaç karpuzu iç ettiği bilimsel olarak kanıtlanırken, diğer yandan çıkarma işleminin “saklama” ile insan yaşamına girdiği tezi doğrulanmaktadır.
Çarpma işlemine gelince; çarpma işlemi çıkarma işlemine bağlı olarak gelişmiştir. Kabileden atılan uyanık birey, üç beş gün yalnız başına orda burada sürttükten sonra, toplumsal yaşama alışık olduğundan, bir süre sonra sıkılma baş gösterdi. Sosyal yaşam gereksiniminin giderilmesi için, bizim uyanık gibi çeşitli kabilelerden atılan kişiler, bir araya gelerek yeni bir kabile kurma yoluna gitmişlerdir. Ancak her birinin bencil yapısı kabile yaşantısına uymadığından, bu birliktelik aralarında sürekli bir yiyecek kavgasının da doğmasını beraberinde getirmiştir. Kavga dövüş, en sonunda aralarından en güçlüsü topluluğa kendi isteklerini kabul ettirerek, şefliğini ilan etmiştir. Bu durum hem çarpma işleminin, hem de kapital sistemin en ilkel şeklinin(vahşi kapitalizm) doğması anlamına geliyordu. Şimdi şefin bir taşın üzerinden kabile üyelerine seslenişinin bir bölümüne kulak verelim:
“Sevgili kabiledaşlarım! Şunu bilmenizi isterim ki; beni kendinize şef seçerek, bana en büyük onuru bağışladınız. Bu kutsal görevi en layıkıyla yerine getireceğimden zerre kadar kuşkunuz olmasın! Sizin derdiniz benim derdim, sizin sevinciniz benim sevincim olacak! Bu kardeşinize güvenin! Sizi korumak, kollamak, her türlü tehlikeye karşı göğsümü siper etmek boynumun borcudur! Ama biliyorsunuz kabilemizin ihtiyaçları var. Bu yiğitlerin de çoru çocuğu var (şefin konuşmasını sabote etme olasılığına karşı şefin yanında elinde taşlarla bekleyen bir grubu gösterir). Bu nedenle bundan sonra avlanan hayvanlardan ve toplanan yiyeceklerden bir kısmı kabilemizin refahı ve mağaramızın imarı için kullanılacaktır. Bu özveriyi hepinizin içtenlikle göstereceğinden eminim!” (Bu konuşma ilk vergilendirme biçimidir aynı zamanda. Garip olan şey, bu konuşma hiç değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Bugün çevresinde korumalar olduğu halde, yüksekçe bir yerden topluluklara seslenen birinin dilini bilmeseniz de, tavır davranışlarından ve bağırıp çağırmasından yukarıdaki metni topluluğa seslendiği kolaylıkla anlaşılabilir)

“Hocam, tamam anladık çalıp çırpma var da burada, bildiğimiz çarpma işlemi neresinde bu konuşmanın?” diyorsunuz şimdi değil mi?

Peki o zaman ben size bir soru yönelteyim bakalım! Çarpma işlemi var mıymış, yok muymuş bu konuşmada?
Soru: 50 kişilik bir kabilede, her bir kişi günde 3 hayvan avlayıp 2’sini şef ve adamlarına vermektedir. Acaba şef ve adamlarına verilen av yeter de artar mıdır? Yaa gördünüz mü?
Burada sonucun 100 çıkmasından çok, size “vay anasını” dedirtecek bir durumu söyleyeyim mi şimdi?
İlk banka sisteminin kurulması!..
“Hayda!” demeyin hemen! Bakın, ben size “..yeter de artar mıdır?” derken ipucu da vermek istedim aynı zamanda! Şef ve adamları bu kadar yiyeceği bir günde bitiremeyeceğine göre, artan etleri ne yapacaklar sizce? Saçmalamayın, çöp denen bir şey yok o zamanlar! Ve bu kadar bencil ve pisboğaz yapıdaki kişilerin artan etleri atabileceğini düşünmenize şaşıyorum doğrusu!
Peki ne yapacaklar? Tabi ki tuzlayıp saklayacaklar! Tuz biliniyor mu? Hayır! Eee?
Bakın, işçinin ve emekçinin alın teri var o etlerde! Bilindiği gibi terde de bol miktarda tuz var! İşte ilkel insan tuzu ilk olarak bu yolla keşfetmiş ve tuzladığı etleri biriktirerek ilk banka sistemini de kurmuştur. Gerisini tahmin ediyorsunuzdur..
“Şefim, bugün hiç hayvan avlayamadım, size de et getiremedim, ne yapacağımı bilmiyorum valla!”; “Düşündüğün şeye bak! Oğlum biz ne güne duruyoruz burada? Al şu tavuk kurusunu, yarın getirirsin kümes dolusunu!”
Yukarıdaki yardım etme(!) biçiminin sayısız benzerlerini bugün yaşamıyor muyuz sizce?
Ya da Şef’in şu konuşmasının bu günkü bankaların kredi reklamlardan ne farkı var söyler misiniz bana?
“Ulan uşaklar! Bu kar kışta avlanmaya gidip de ne yapacaksınız? Gelin Şefinizin mağarasına; yiyin, için, yarını düşünmeyin!.. Yazın avlandıkça rahat rahat ödersiniz!”

İşte gördünüz! Matematik tam olarak insan yaşamına bu şekilde girmiştir. Şimdi dersimizi şöyle bir toparlayıp, özetleyelim demeyeceğim size. Çünkü gerçekten matematiğin toparlanıp, özetlenecek hali kalmamıştır. Modern matematiğidir, logaritmasıdır, üslü sayılarıdır, saklı sayılarıdır, falanıdır filanıdır derken, bugün akılları baştan alıp, insanlığı insanlıktan çıkarmıştır. Şu anda biz matematiksel işlemlerle kaybolan insanlığımızı, bilmem kaç bilinmeyenli denklemler kurarak bulmaya çalışıyoruz!
Bu çalışmayı burada sonlandırırken, gelecek birlikteliğimizde, dersimizin “Postmodern Matematik”; konumuzun ise “Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” olduğunu şimdiden bildireyim ki; belki şimdiki gibi kendim sorup, kendim yanıtlamak zorunda kalmam!

Haa bu arada, derse ilk girerken size “Tünaydın!” demiştim anımsıyorsanız!.. İçinizden bazı arkadaşlarınızın; “Ya Yöndeş Hocam! Bize ilkokulda öğleden önce ‘günaydın!’; öğleden sonra ‘tünaydın!’ denilmesi gerektiği defalarca öğretildi. Bu gece yarısı, ikinci öğretim öğrencilerine tünaydın da neyin nesi? Yoksa siz küçükken öğretmeniniz size öğretmendi mi? Ha ha ha! Hi hi hi!” der gibi bıyık altından gülümsediğini görmedim sanmayın!
Dersimiz Türkçe değil ama, yarın orda burada: “Adam daha selamlaşmayı öğrenememiş, kalkıp bize matematik anlatıyor!” dememeniz için açıklıyorum bu konuyu!
“Tün” sözcüğü Eski Türkçe’de “Gece” anlamındadır. Haliyle “tünaydın” sözcüğü de “geceniz aydınlık olsun”; “geceniz ışıkla dolsun” gibi anlamlar taşımaktadır ki, karanlıkta kalmış bir toplumun bu tür iyi dileklere her zaman gereksinimi var diye düşünüyorum. Bu düşünceyle sizi o şekilde selamladım!
Böylece süregelen bir yanlışlığı da düzeltmiş olalım!..
Hepinize tünaydın!

Muhammet Akyıldız (Düşünbil Dergisi- Sayı 21-22/Ocak-Şubat 2011)
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 05-01-2013, 09:43
Muhammet Akyıldız Muhammet Akyıldız isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Feb 2011
Nerden: Antalya
Mesajlar: 52
Standart UYANDIRMA DERSLERİ-2

UYANDIRMA DERSLERİ-2

Konu Muhammet Akyıldız tarafından (05-01-2013 Saat 10:15 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 05-01-2013, 09:43
Muhammet Akyıldız Muhammet Akyıldız isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Feb 2011
Nerden: Antalya
Mesajlar: 52
Standart UYANDIRMA DERSLERİ-2

Ders : El Bilgisi
Konu : İnsan Elinin İşlevi ve Elin İnsan Anatomisindeki Saygın Yerini Almasında Sanatın İnsana Uzattığı Eli Öpüp Başımıza Koyma Denemesi

Öncelikle hepinizden özür diliyorum arkadaşlar!

Geçen birlikteliğimizde, bu dersimizin Postmodern Matematik, konumuzun ise Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği olduğunu; bu birlikteliğimizde bu konuyu ele alacağımızı belirtmiş, derse katılımdaki performansınızdan hoşnut olmadığıma dair iğneleyici sözler söylemiş, bu derse hazırlıklı gelmenizi önermiştim.
Ancak elimde olmayan nedenlerden dolayı, programımızdaki matematik konusunu öteleyip, El Bilgisi(Yabancı Bilgisi ya da Yabancı Dil anlamında değil) dersimizin konusunu berilemek zorunda kaldım. Bu değişiklikten dolayı yeniden özür diliyorum sizden!
Peki neydi beni bu değişikliğe yönelten durum?
Yaptığım bir araştırma sürecinde, insanın elini verip kolunu alamadığı teknolojinin çarkları arasında, ellerinden başlayarak insanlığın ölüme doğru nasıl sürüklendiğini görünce, elimi vicdanıma koyup: “olmaz arkadaş” dedim. “İnsanlık elimizden kayıp giderken, böyle elimiz kolumuz bağlı oturmak bize yakışmaz!” diyerek bu değişikliği yaptım. Bu durum umarım sizin tarafınızdan hoş karşılanır?
Teşekkür ederim arkadaşlar böyle diyeceğinizi biliyordum ve aslında alkışa da gerek yoktu. Ellerinize sağlık!
Gerçi gösterdiğiniz anlayışın ve alkışa dönüştürdüğünüz sevincin temelinde, derse yine hazırlıksız geldiğinizin ve matematiğe karşı duyduğunuz ürpertinin yattığının farkındayım!
Sevgiliyle el ele tutuşur vaziyetteyken gözlerde beliren ışıltının, matematik dersinin iptal edilmesi anında yeniden ortaya çıkması; ”İyi oldu kanka, bu saatte matematik çekilmezdi!” anlamına geldiğini sezinleyemeyeceksem, benim burada bir akademisyen olarak ne işim var değil mi? Şunu çok iyi biliyorum ki, gözlerdeki ışıltı ancak mutlulukla parlar. Mutluluk ise ya olumlu bir durumun oluşması, ya da olumsuz bir durumun ortadan kalkması durumunda yaşanır. Hayır bunu sizi utandırmak için söylemiyorum yanlış anlamayın! Ben de bu sıralardan geçtim çocuklar! Hem şimdiki gibi dört yanlış bir doğruyu değil, bir yanlışın tüm doruları götürdüğü zamanlardı o zamanlar.
Ortaokuldayım!
“Ulan bu dik üçgenin alanını bulmak için niye iki dik kenarı çarpıp sonra da ikiye bölüyoruz? Kafayı yiyeceğim ya! a.b/2 formülünün bir açıklaması olmalı arkadaş!?” diye içimden üçgenin hipotenüsüne küfrederek, formüle baka baka gözümün ferinin söndüğü bir anda, -ışıklar içinde yatsın- Matematik Öğretmenimiz Matris Hanım’ın, elinde bir makas ve bir A4 kağıdı olduğu halde, gülümseyerek tepemde dikildiğinin farkına vardığımda, nasıl utanmıştım anlatamam! Meğerse içimden değil dışımdan konuşuyormuşum! Elindeki makası görünce ödüm koptu. Dedim ya, bir yanlışın tüm doğruları götürdüğü zamanlardı. Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Matris Hanım o yumuşacık sesiyle: “Sevgili yavrucuğum, zavallı bir üçgenle, henüz dürtü haline gelmemiş cinsel suskunluğunu uyandırmaya çalışarak, hem kendini hem de üçgeni hırpalamana ne gerek var! Hayır şimdi hipotenüsünden ‘çıt’ diye kırılırsa, yamuğun alanını nasıl hesaplayacaksın güzel çocuğum? Al şimdi şu makası, şu kağıdı bir köşesinden karşı köşeye kadar düzgün bir şekilde kes! Biraz da beynin parmaklarında çalışsın bakalım nasıl olacak? Belki formülün anlamını çözersin!”dedi.
Yer yarılıp yerin dibine girsem daha iyiydi. Kağıdı nasıl kestim hiç anımsamıyorum! Kendi çığlığım uyandırdı beni. Hayır hayır elimi kesmemiştim. Elimin neler yapabileceğini keşfetmiştim. “Anaaa! Öğretmenim bu iki tane dik üçgen oldu!? Demek formüldeki ikiye bölme işi bu demek oluyormuş!” dediğimdeMatris Hanım’ın: “İlkel insan oturup kara kara düşünerek değil, yaparak ve yaşayarak geliştirdi beynini çocuğum! Eller beynin anahtarıdır, bunu unutma!..” sözü, akademik yaşamımın kapılarının aralandığı en önemli derstir benim için!
O gün anladım ki, insanın keşfettiği ve yarattığı ne varsa, elin dokunuşuyla somutluk kazanmış ve yaşamımızda yerini almıştır. Bu nedenle duyu organlarımızla ilgili olan “göz atmak”, “kulak kabartmak”, “dile dolamak”, “göz süzmek”, “burun kıvırmak” gibi dilimize yerleşmiş birçok deyim, hiçbir zaman “el atmak” deyiminin yerini doldurabilecek güce sahip değildir!
Neyse, şunu bilmenizi isterim ki çocuklar, Yöndeş Hoca’nız aklınıza takılan her şeye el atmanız ve “bilmiyorum”, “anlamıyorum”, “yapamıyorum” gibi sözcükleri zihninizden silmek; sizden içeri bir siz daha olduğunun farkına varmanızı kendine görev edinmiş ve bu görevi yerine getirebilmek için bu kurumda görev almıştır! Size matematiği de sevdirecek hiç kuşkunuz olmasın! El attığınız işlerden sizi “el çektirmek” isteyenlere karşı da eli armut toplamayacaktır!
Bunun yanında, elinize ayağınıza dolanan ve sadece başparmaklarınızın birinci eklemini çalıştırmaktan başka işe yaramayan, elinizin diğer parmaklarını işlevsiz hale getirmek için tasarlanmış “Çin işi, Japon işi” oyuncaklarınızı, birkaç el-ayak hareketiyle paramparça edebilecek el ve beyin koordinasyonu gerektiren doğu sporları (savunma sporları) ile donatılmış olduğumu da belirtmeliyim. Henüz hiçbir ortamda sergilemediğim bu beceri, bir gün sizin kılınıza bile dokunmadan, sadece elinizdeki cep telefonları üzerinde şiddete dönüşürse lütfen kırılmayın bana olur mu? El kaldırmaya da kalkmayın, sizin için hiç hoş olmaz! Biliniz ki uyguladığım şiddet, iyi düşünüldüğünde size karşı değil; aklınızla birlikte ellerinizi de tutsak eden teknoloji canavarlarına karşı, sizi savunmaya yönelik bir estetik vuruş olup; “öğretmenin vurduğu yerde gül biter!” sözünün çağdaş bir yorumudur!
Gözleriniz fal taşı gibi açıldığına göre, zihninizde oluşturduğum: “Yöndeş Hoca’nın cep telefonlarına karşı duyduğu antipatinin psikolojik nedenleri acaba nedir?” sorusuna da kısaca değineyim!
“Estetik ameliyatın, duyusal-duygusal algı üzerindeki etkileri ve bireysel mutluluğun sanat felsefesine olumlu-olumsuz katkıları” üzerine yapacağım bir araştırma için son yıllarda mantar gibi çoğalan estetik merkezlerinin yolunu tuttum. Yaptığım araştırmalarda ülkemizde en fazla burun estetiği ameliyatıyapıldığını ve en fazla artışın da yine bu alanda olduğunu tespit ettim. Merakım bu durumun nedenleri üzerinde yoğunlaştı tabii ki! Daha derinlemesine yaptığım araştırmalarda, beni hayretler içinde bırakan bir durum ortaya çıktı. “Burun kırılması” ile “burun estetiği” ameliyatının yıllara göre artışları parelik gösteriyordu. İlk aklıma gelen “sokak kavgaları” oldu ve polis karakollarında tutulan “vaka kayıtları”nı incelemeye koyuldum. Ama ne yazık ki karakollardaki kayıtlarda “burun kırılması” ile biten sokak kavgalarının yıllara göre azalma gösterdiği; buna karşılık, “onur kırılması” vakalarının giderek arttığı sonucu ortaya çıktı. Karakoldan eli boş çıktım. Bu arada yaptığım araştırma konusundan da iyice uzaklaştığımın farkına varıp, bu işin peşini bırakmak üzereydim ki, hastaneler aklıma geldi. Nasıl akıl edememiştim! Lisedeyken Ayten’nin abisi ağzımı burnumu dağıttığında nereye gitmiştim? Hastaneye!.. Ya üniversitedeyken karşıt görüşteki değerli arkadaşların, Ayten’in abisinin yamulttuğu burnumu düzelttiklerinde nereye gitmiştim? Yine Hastaneye!.. Durur muyum? Yine hastaneye koştum! Hastanedeki kayıtları incelediğimde neredeyse tüm burun kırılması vakalarının “direğe çarpma” veya “ağaca toslama” gibi kazalar sonucu oluştuğunu belirledim ki, artık araştırma ve inceleme çalışmasından “gözlem” sürecine geçmemin zamanı gelmişti! Şehrin en işlek caddesi üzerinde bulunan ve fırsat buldukça uğrayıp bir iki bardak çay içtiğim Dostlar Kıraathanesi’nin caddeye bakan yönünde cam kenarına oturup, caddeden gelip geçenleri gözlemeye başladım..
Sıkı durun şimdi, inanamayacaksınız!..
Bir bardak çay içimi sürede tam 7 kişi elektrik direğine, 5 kişi trafik lambası direğine, 3 kişi yoldan çıkıp karşıdaki inşaat halindeki binanın kalıp direklerine, 4 kişi de karşılıklı birbirlerine çarpıp, toplam 19 kişi burunlarını kırdılar! Robot gibi yürüyorlardı ve hepsinin de elinde cep telefonu vardı!
Biraz daha sıkı durun!
Bunların yarıdan fazlası, sert bir cisme çarpıp bir yerlerini kırdıklarının ve burunlarından faşır faşır kan aktığının farkına bile varmadan, cep telefonlarından mesaj çekmeye devam ettiler!..
Sanırım anladınız ve anlayışla karşılarsınız artık, cep telefonlarıyla uygunsuz vaziyette yakalanan arkadaşlarınızın ellerinin arasında sanata dönüşecek olan, Yöndeş Hocanızın o estetik tekmelerinin anlamını! Hayır daha medeni bir çözümünüz varsa buyurun söyleyin?

Yaptığım bilimsel araştırma sonuçlarını size açıklarken, bu duruma oldukça şaşırmış bir yüz ifadesi takınmanıza bakıyorum da, gülmekten kendimi alamıyorum. Ya arkadaşlar! Yöndeş Hoca’nın böyle bir araştırmada, burnu kırılanlardan kaç tanesinin üniversite öğrencisi olduğunu belirlemeyi unutacak kadar akademik acemilik yapacağını düşünerek, bu trajikomik durumun dışındaymış gibi davranışlar sergileyip, elimden kurtulabileceğinizi düşünmeniz, sizi daha komik bir hale sürüklediğinin farkında mısınız?
Çocuklar! Şunu bilin ki, bu kadar öncelikli sorun varken, burunlarınız beni zerre kadar ilgilendirmiyor! Beni asıl ilgilendiren şey nedir biliyor musunuz?
Elleriniz!..
Tüm medeniyetleri yaratan, dünyayı parmağında döndüren insan eli!
Çizen, boyayan, kazıyan, yontan, yoğuran, şekillendiren, düzenleyen, eğiren, dokuyan; doğadaki taşın toprağın ve aklınıza gelen her nesnenin üzerinde oynaşan, tuşların ve tellerin üzerinde dans eden eller! İşte tüm bu eylemlerin, düşünceyle birleşmiş ve somutluk kazanmış haline “sanat” diyoruz ki, insanlık insan olma yürüyüşüne sanatla başlamıştır ve bundan sonra da, eğer insan olarak kalmayı seçecekse, bu yola sanatla devam edecektir. İşte burada elin işlevini yitirmemesi önem kazanmaktadır. İnsanı yaratan da yok eden de kendi elleridir! Yapar da, yıkar da!
Eveeet! Şimdi hepinizin tanık olduğu çarpıcı bir örneği derse taşımanın tam zamanı! Bu örnek tam da dersimiz için tasarlanmış bir olay sanki.
Heykeltıraş Mehmet Aksoy’u biliyorsunuzdur. Evet Kars’taki “İnsanlık Anıtı”nı yapan, daha doğrusu yapamayan, yapmasına izin verilmeyen “elinin çamuruyla, insanlık işine karışma” denilen Sevgili Mehmet AKSOY.
“Hafta sonu evde oturup saçma sapan diziler ve maç yorumu izlemektense, gidip Mehmet Abi’nin ellerini izleyelim hadi” deyip, sanata karşı içinde birazcık kıpırtı olan eş dostla zaman zaman gidip atölye çalışmalarında birkaç saat ellerine bakıp geliriz kendisinin.
Geçen gün telefonla beni aradı. Konuşmamızı olduğu gibi buraya aktarıyorum şimdi. Dersimizin konusunu unutmadan dikkatlice dinlemenizi rica ediyorum:
“Alo!.. Tünaydın Yöndeş! Nasılsın?”
“Tünaydın Abi! Bakıyorum da bizim öğrenciler arasında tutulan ‘tünaydın’ sözü senin tarafından da benimsenmiş! Bu sözün senin tarafından kullanılması beni nasıl sevindirdi bilemesin Mehmet Abi!”
“Eee! Herhalde oğlum, sen kullanmasan, ben kullanmasam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa? Böyle karanlığa fener tutan bir sözü nasıl benimsemem! Çok güzeldi!”
“Sağol Abi!.. Eee nasılsın görüşmeyeli, Anıt işi ne oldu?”
“Çok yaralandım Yöndeş!”
“Ne oldu Abi? Heykel çalışırken çekici eline filan mı vurdun?”
“Yok oğlum yaa! Lafı nasıl anlıyorsun sen de! Duymadın herhalde İnsanlık Anıtı’na takılan yeni ismi ve anıtı ne yapmaya çalıştıklarını?”
“Duydum Abi, nasıl duymam?”
“O zaman söyle bakalım, İnsanlık Anıtı’na halk arasında ne deniyor şimdilerde?”
“Abi kusura bakma o sözü söyleyemem ben! Kim ne derse desin, benim için çok estetik bir çalışma! Hele hele bir insanın, bir başka insana el uzatma düşüncesi, barışı çağrıştıran en vurucu anlatım!”
“Tebrik ederim seni Yöndeş!..Çoğu kişi o elin ne işi yaradığını bile bilmiyor. Oraya, yere koyduğumu sanıyorlar. İşte beni yaralayan tam da o el! O eli yerine bile takamadım Yöndeş! Şimdi de tamamen yıkacaklar zaten! Dava açtım ama umudum yok! Öncelikle bilgisizliğin, eşitsizliğin, adaletsizliğin, bağnazlığın, yolsuzluğun, yoksulluğun, cahilliğin ve acımasızlığın yıkılması gereken bir ülkede, İnsanlık Anıtı’nı yıkma fikrinden başlamışsak, insanlık ölmüş demektir Yöndeş, insanlık ölmüş!..”
Heykeltıraş Mehmet Aksoy bunları söyledikten sonra kendisini akşam yeniden arayacağımı ve bir elektronik posta göndereceğimi söyleyerek izin istedim kendisinden. Karşılıklı tünaydınlaşıp telefonu kapattıktan sonra, hemen kağıda kaleme sarılıp, aklıma gelen çalışmayı kağıda aktardım. Sonra da İnsanlık Anıtı resmi ile yan yana koyup tarayıcıdan geçirdikten sonra Mehmet Aksoy’a elektronik posta ile gönderdim. (bkz. Resim-1/İnsanlık Anıtı, Resim-2/İnsanlık Türbesi)


Resim-1/İnsanlık Anıtı

Resim-2/İnsanlık Türbesi

Akşam ben aradım kendisini bu defa:
“Abi aldın mı iletiyi?”
“Aldım Yöndeş! Sen çok yaşa e mi? Daha gülüyorum! Anıtın yıkılma düşüncesini yansıtan anlamlı ve mizahi bir çalışma olmuş!”
“Abi bak ben onu mizah olsun diye çizmedim! Ciddi ciddi yapman gereken bu! Yaptığın çalışmanın değeri umursanmıyorsa ‘alın kendi halinizi görün’ deyip bunu yapman gerekir bence! Bak gündüz kendi ağzınla söyledin “insanlık ölmüş” diye. İnsanlık ölmüşse kalkıp insanlık anıtı değil, insanlık mezarı yapmalı değil mi? Buna da dense dense “insanlık türbesi” denir. Ölen birine yapılabilecek son görev, ona bir mezar hazırlayabilmek değil midir? Yıkılacak İnsanlık Anıtı ise, yapılacak tek şey İnsanlık Türbesi olması gerekmez mi? Fikir ve malzeme de hazır zaten. Sadece aynı boyutlarda bir sol el yapacaksın o kadar!”
“Yöndeşciğim! Bak ben de sana ciddi ciddi bir şey söyleyeyim. Ben lafın gelişi ‘insanlık ölmüş’ dedim. Ben daha insanlıktan umudumu kesmedim! Kesmiş olsam o anıtı yıkacak olanlara dava açmazdım. Ben sanatçıyım Yöndeş! İnsanlıktan umudumu kesmiş olsaydım sanatçı da olmazdım zaten. Bir sanatçı diriyi öldüremez, ölüyü diriltir! Bir sanatçı öfkesine yenilmemeli! Yenilirse bak senin gibi kazara insanlığı da öldürür! Neyse, bak sana Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir şiirini okuyayım da biraz gül! Tam senin ruh haline göre: Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin/Sana kafir dediler, diş biledim hakka bile..’ Hah hah hah!.. Lan Yöndeş, iyi oldu bugün görüştüğümüz, birazcık neşelendim! İnsanlık Türbesi demek? Hah hah haa!”

Bunları konuşurken, açıkça söyleyeyim Mehmet AKSOY’a birazcık bozulmuştum. Sonra düşündüm adam haklıydı. Ellerimizi öfkemize teslim edersek ortada sanat mı kalırdı? Benim yaptığım, öfkeme hizmet etmekten başka bir şey değildi. O ise inandığı şeyi ayakta tutmak için kim bilir kaç yıl mahkemelerde sürünecekti? İşte sanatçılık da buydu!
Sanat adına aldığım bu dersi de sıcağı sıcağına bu güne taşımak istedim arkadaşlar. Yöndeş Hoca her zaman ders vermez, bazen de böyle güzel dersler alır birilerinden!

Aldığı dersle ilgili ödev de verir!

Buyurun iki adet çalışma:

1- Heykeltıraş Mehmet Aksoy’un İnsanlık Anıtı ileYöndeş Hoca’nın tasarımı olan İnsanlık Türbesi resimlerini yan yana koyup ”Ulan Yöndeş Hoca da az değilmiş ha!” diye mırıldanaraktan “bir elin nesi var, iki elin sesi var” atasözünün sanat alanında her zaman geçerli olmayacağını gözlerinizle görünüz. Ve bu durumu iyice düşününüz. Çevrenize düşündürünüz. (Yerde duran eli, yerine takılmış kabul ederek)

2- Henüz programa alınmamış olan ve Yöndeş Hoca tarafından üniversitelerde Anabilim Dalı olarak açılması ısrarla önerilen Sosyal Travmatoloji Anabilim Dalı (STAD) dersinde ele alınması düşünülen “Onulmaz Yaraların Tedavi Yolları ve Kalıcı İzler Bırakan Dil Yarasının Estetik Tedavisi” konusunu çalışma masanıza yatırarak, bu günkü işlediğimiz konudan aklınızda kalanları üzerine serptikten sonra, dil yarasına karşı, el yordamıyla neler geliştirebileceğinizi nesneler üzerinde pratikten çalışınız.

Hepinize kolaylıklar diliyorum!

TÜNAYDIN!..




Muhammet Akyıldız (Düşünbil Dergisi- Sayı 23 Mart 2011)
Eklenmiş Resmin önizlemesi
Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  insanlık anıtı.jpg
Görüntüleme: 767
Büyüklüğü:  21,0 KB (Kilobyte)   Resmi gerçek boyutunda görmek için tıklayın.

Resmin ismi:  İnsanlık Türbesi.jpg
Görüntüleme: 1521
Büyüklüğü:  97,4 KB (Kilobyte)  

Konu Muhammet Akyıldız tarafından (05-01-2013 Saat 10:05 ) değiştirilmiştir.
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 13-02-2013, 20:06
Muhammet Akyıldız Muhammet Akyıldız isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Feb 2011
Nerden: Antalya
Mesajlar: 52
Standart UYANDIRMA DERSLERİ-3

Ders : Postmodern Matematik*
Konu : Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği**

Sevgili arkadaşlar!
Dün üniversite yönetiminden bir uyarı yazısı aldım ve çok derin düşüncelere daldım! Resmi yazışma kuralları içinde yer alan ve her resmi yazının olmazsa olmaz satırlarını bir kenara bırakacak olursak, yazının özü kısaca şöyle:
Benim orayı burayı fazla didiklediğim, müfredatı bırakıp kendi bilmem neyimden ders uydurduğum, adımın “yöndeş” olmasına karşılık fikirlerimin “dışters” olduğu ve bu halimle üniversitedeki birlik bütünlüğü bozduğum, ayağımı denk almazsam kendimi kapının önünde bulabileceğim ve birkaç önemsiz ayrıntı daha sarı bir zarf içinde kibar bir şekilde tarafıma bildirildi!
Ama beni sakın yanlış anlamayın lütfen! Şu anki gergin ve sinirli halimin kesinlikle bu uyarı yazısı ile bir ilgisi olmayıp; tamamen birkaç gün önce yaşadığım ve “Öğrencileri uyandırma sürecinde, beyinlerinin kıvrımlarındaki düğümleri çözeyim derken, limbik sistemde kalıcı hasarlara yol açıyor olmayayım sakın?” diye kendimi sorguladığım bir olayla ilgilidir!
Nereden çağrışım yaptı bilmiyorum ama birdenbire ağzımdan çıkan “Gelin kaçmış biz zurna öttürüyoruz!” sözü -tamamen bana(Yöndeş Hoca) ait bir deyimdir- yaşadığım bu can sıkıcı durumun tek kazançlı yanıydı sanırım. Deyimler sözlüğüne katkılarımdan dolayı kendimi kutlarım!
Neyse fazla uzatmadan olayı aktarayım:
Geçen -ismi bende kalsın- bir arkadaşınız gelip: “Yöndeş Hocam, El Bilgisi dersinizi izledikten sonra anlattıklarınız bizi çok etkiledi! ‘İnsanı yaratan da yok eden de kendi elleridir! Yapar da, yıkar da!’ sözünüzden yola çıkarak; ‘Madem insanlığı ellerimiz yarattı ve de ölümümüz kendi ellerimizden olacak, o zaman el’den daha üstün bir ebedi güç var mıdır yeryüzünde birader?’ diyerek, birkaç arkadaşla birlikte baş başa verip, düşündük taşındık bundan sonra el’e tapmaya karar verdik! Hatta Nüfus Müdürlüğü’ne gidip, nüfus cüzdanımızdaki “dini” bölümüne Eltengrizm (El Tanrısı Dini) yazdırmayı düşünüyoruz, ne dersiniz?“ dedi.
Hiçbir şey diyemedim. Donup kaldım oracıkta öyle. Şaşkın şaşkın yüzüne bakıp kalışımı “Aferin lan çocuğa, teoriği pratiğe geçirmek diye buna denir!” şeklinde yorumlamış olacak ki; “İyi halt etmişsiniz!” dememe bile fırsat vermeden, daha da iştahlanarak; Fikirlerini nasıl hayata geçireceklerini;Eltengrizm’i yeni bir kutsal din olarak dünyada nasıl yayacaklarını; kaynayan bir kazana dönen ve tutunacak bir dal arayan Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları içinEltengrizm’in uzatılacak bir kurtuluş eli olduğunu; bu geniş coğrafyada Nuri El Maliki, Ömer El Beşir, Muhammed El Baradey gibi isminde “el” bulunan milyonlarca insanla iletişime geçip, misyonerlik çalışmalarını bu topraklarda gecikmeden başlatmaları gerektiğini; bu arada tarihte olduğu gibi, Avrupa’ya açılım için Balkanların önemli bir kapı olma özelliğini devam ettirdiğini; Eltengri’nin izniyle bu kapıyı açıp Viyana kapılarına yeniden dayanarak: “Açın yoksa kırarım” denilmesi gerektiğini; Avrupa Birliği’ne ancak Eltengri’nin kutsal yumruğu ile girilebileceğini; kapı komşumuz Yunanistan’da yaşayan hatunların neredeyse yarısının isminin “Elena” olmasının Eltengrizm’in Avrupa’da yayılması açısından en önemli avantajımız olduğunu; uydurma bir Etimolojik çalışmayla “Elena” sözcüğünün Türkçedeki “el” ve “ana” sözcüklerinin birleşmesinden doğarak, Anadolu’dan Balkan Yarımadası’na “elena” olarak geçtiğini ve anlamının Eltengrizm inanışına göre Türkçe’de “Ana Tanrıça” anlamına geldiğinin, Rumcada ise “cadaloz” anlamını taşıdığının bilimsel bir dille yutturularak, tüm “Elena”ların yağız Anadolu delikanlılarıyla izdivaçlarının sağlanabileceğini; bu yolla Rum geleneklerine göre gelinin damada ödediği başlık parası (drahoma) yerine “Bu ekonomik krizde sizden para almak ayıp olur, şu adalardan birini verin şimdilik yeter” diyerek, kaybettiğimiz adaları tek tek geri alabileceğimizi; Kıbrıs’ın Eltengrizm’in en önemli kutsal toprakları olması gerektiğini, çünkü bu adadaki Beşparmak Dağları’nın Eltengri’nin sıfatını temsil ettiğini; Akdeniz’de bir yumruk gibi sıkılan ve İskenderun Körfezi’ne bir işaret parmağı gibi uzanan bu memleketin bizim olduğunu ancak Eltengrizm üç beş kıtaya yayıldığında tıpkı Vatikan’da olduğu gibi Kıbrıs’ın da dini bir merkez olması gerektiğini; böylelikle Kıbrıs sorununun da çözüleceğini, kendisinin de bu adada Ünlü Yunanlı Şarkıcı Elena Paparizou ile birlikte mütevazi bir yaşam sürmek istediğini; Elena Paparizou’nun kendisini kudurttuğunu, gözünün başka birini görmediğini ve Elena’nın kendisi için My Number One” olduğunu; O’na yan gözle bakacak adamın gözünü oyabileceğini, O’nun için bırakın Kıbrıs’ı Yunanistan’a peşkeş çekmeyi, Anadolu’dan Orta Asya’ya hiç düşünmeden gerisin geri göç edip, kendini Taklamakan Çölü’ne vurabileceğini; bu dünyanın kime kaldığını; Eltengri’den başka kimseden korkmadığını, feriştahları gelse inandığı yoldan kendini kimsenin döndüremeyeceğini ve daha bir sürü akıl almaz kurguyu en ince ayrıntısına kadar anlattı da anlattı! Ben de dinledim de dinledim! Ama baktım bitecek gibi değil:
“Anlaşıldı sen peygamberlik mertebesine ermişsin! Gel seni Eltengrizm’le ilgili kutsal bir mekana götüreyim” deyip elinden tuttuğum gibi doğruca en yakın psikiyatri kliniğine götürüp, alanında uzman arkadaşlara “El Bilgisi” ders notlarımla birlikte teslim ettim. Üç gündür kendisine format atılmakta!
Bunu neden anlattım size, matematikle ne ilgisi var bunların öyle mi?
Doğrudan bir ilgi yok evet! Ama işlediğimiz “El Bilgisi” konusu ile “din” arasında da doğrudan bir ilgi olmadığı halde, akıllara durgunluk veren bir dolaylamayla el’i tanrı yapan arkadaşınızı görünce, açıkça söyleyeyim herhangi bir ders konusunu sizinle şöyle enine boyuna işlemeye korkar oldum!
El’in sanatsal gücünden söz ederken el’e mi tapın dedim ben size arkadaşlar? Bu nasıl bir kavrayış böyle? Bu nasıl bir anlayış, bu nasıl bir ilişkilendirme? Sanatı üç beş günde dine dönüştürebilecek kurgu yeteneğiniz var madem, Oscar Ödülleri kapış kapış giderken neden o sapsarı heykelciklerden bir tanesinin gölgesi dahi düşmez bu topraklara? Her ders öncesi yaşanan tevir tevir saçmalıklar yüzünden işleyeceğimiz ders konularını öteleyip durmaktan gına geldi artık inanın! Hayır ben size nasıl “Postmodern Matematik” anlatayım şimdi? Bırakın benim ruh halimin buna uygun olup olmadığını, sizin bilimsel temeliniz uygun mu bu dersi kaldırmaya söyler misiniz bana?
Şimdi kalkıp dersimizin gereği “X (iks) bilinmeyeni..” diye söze başlasam, “Ahanda tanrının mucizesi!” deyip tahtanın önüne kapaklanacakmışsınız gibi geliyor bana!
Bu dersin konusu bildiğiniz gibi değil arkadaşlar! Eğer toplumsal bilince sahip bir birey değilseniz X’in kulu kölesi olmanız işten bile değil inanın! Bu nedenle bu derste konumuzun sadece formülünü veriyorum. Kesinlikle ezberlemeyiniz!
Formülümüz x.(y+z) olup, isteyen bu formülü a.(b+c) olarak da algılayabilir.
Sizinle bu dersi “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” diyebildiğinizde ve birbirinize kenetlendiğinizde işleyebilirim ancak! Baksanıza ben müdahale etmesem el’e tapan arkadaşınız elden gidiyordu! Hiçbirinizin birbirinizden haberiniz yok!
Neyse yarın bir çiçek yaptırıp ziyaretine gidin bari!
TÜNAYDIN!



* Müfredat gereği olup içerik farklıdır
** Bu derste konunun sadece formülü verilecektir

Muhammet Akyıldız (Düşünbil Dergisi- Sayı 24-25 Mart 2011)
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 27-02-2013, 23:13
Muhammet Akyıldız Muhammet Akyıldız isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Feb 2011
Nerden: Antalya
Mesajlar: 52
Standart UYANDIRMA DERSLERİ-4

UYANDIRMA DERSLERİ-4
Ders :Kriptoloji (Şifre Bilimi)
Konu :Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifreleri ve YH’nin (Yöndeş Hoca) Yeni Kriptoanaliz (Şifre Kırma) Çalışmasıyla Akademik Uyanış Sürecine Katlıları
Sevgili öğrencilerim!
El Bilgisi dersimizden anımsıyorsanız size şöyle demiştim: “El attığınız işlerden sizi ‘el çektirmek’ isteyenlere karşı Yöndeş Hoca’nızın eli armut toplamayacaktır!”

Eveeet, bugün bu derste elimin armut toplamadığını ve tüm dahili ve harici mikroplara karşı antikor üretmeye devam ettiğimi göreceksiniz. Küresel kapitalizmin matematiksel şifreleri üzerine yaptığım bu yeni kriptoanaliz (şifre kırma) çalışmamla akademik uyanış sürecine katkılarımdan dolayı ziyadesiyle hoşnut olduğumu belirtmeliyim!

Bu ders sonunda: “Vay vay vaaay! Demek böyleyken böyle, şöyleyken şöyle ha? Teşekkür ederim Yöndeş Hocam! Siz de olmasanız, şifre denen şeyin sadece mail adreslerimizin ve telefonlarımızın açılmasında kullanıldığını; bunun dışında toplumsal birlikteliklerimizden tutun da, genetik yapılarımızın şekillendirilmesine kadar birçok alanda kullanılarak her birimizin denek farelerine döndürüldüğümüzün farkına bile varmadan, lay lay lom yaşayıp gidecektik. Demek yeni dünya düzeni böyle saman altı duble yollardan işliyormuş ha! Vay ki vay! Hepimize tünaydınlar olsun!” dediğinizi şimdiden duyar gibiyim!

Bu dersimizin amacı, her dersimizde olduğu gibi, uyuyan duyu organlarımızı uyandırarak, bu duyu organlarımızın beynimizle koordineli biçimde tam kapasiteli çalışmasını sağlamaktır. Göreceksiniz, siz de ders sonunda elinizin armut toplamadığını, bilgiyle bedeninizden beyninize, beyninizden bedeninizin her zerresine yepyeni ileti kanalları açıldığını hissedeceksiniz.
Ancak, neden Kriptoloji (Şifre Bilimi) ile ilgili ortaya koyduğum çalışmayı böyle apar topar derse taşıdığımı mutlaka merak ediyorsunuzdur. Bu konuyla ilgili ne oldu da, yine her zamanki gibi müfredat dışı bir konuyu derse taşıdım, öyle mi?
Bakın çocuklar ikide bir sizi dürtüklemesem hemen uykuya dalıyorsunuz! Ya gözünüzü seveyim ne çabuk unuttunuz, velisinden öğrencisine kadar yaşadığımız YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) şifre kâbusunu? 1.700.000 yavrucağın saç diplerine, burun deliklerine, tırnak aralarına, diş dolgularına kadar arandıktan sonra sınava alınıp, gözümüzün içine baka baka “şifreli harikalar kumpanyası” yaratıp, sonrasında “şifre yok, algoritma var” denilerek, halkı “ikna olanlar” ve “ikna olamayanlar” şeklinde amip gibi ikiye bölmediler mi daha birkaç ay önce? Pes doğrusu! Neyse ki uyumayanlar da varmış bu ülkede! Ortaya çıkarıldı da Yöndeş Hoca’nıza bilimsel misilleme alanı doğdu!

İşte bu durum, benim de üzerime çöken baharın o tatlı uyuşukluğundan silkelenmeme neden oldu ve bu durumu “kanıksama” boyutuna dönüşmeden, şöyle yüreğimizin acısıyla derse taşıyıp, Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in deyişiyle:“Acıyı bal eylesek sevgili öğrencilerimle, kötü mü olur?” dedim ve küresel kapitalizmin ortaya çıkardığım şifrelerini belli bir çevreye değil, herkese ilan etmeye karar verdim.

Her ders yerinde ve zamanında işlenmeli çocuklar! Daha önce erteleyip durduğumuz “Postmodern Matematik” dersinde işleyeceğimiz “Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” konusunu size anımsatmama gerek yok sanırım. Adını ezberleyip içeriğine bir türlü nail olamadığınız bu konunun şimdi tam zamanı! Bu ders için böyle bir an gerekiyordu.

Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifreleri ve Yöndeş Hoca’nızın Yeni Kriptoanaliz (Şifre Kırma) Çalışmasına geçmeden önce size birkaç önemli şahsiyetten bahsetmek istiyorum:
Kronolojik sıraya göre verecek olursak; MÖ. 4. yüzyıl Eski Yunanlı Düşünür Platon ile onun çalışmalarını büyük bir özveriyle devam ettiren Aristo, üzerinde durulması gereken iki önemli isim. Bunların dışında Ortaçağ’ın başlarında Bizans İmparatorluğu’nun başına geçen ve imparatorluğun en güçlü hükümdarlarından biri olan Jüstinyen’i (MS.6.yy) ders konumuzun anlaşılması açısından ele olmakta fayda var. Üçüncü olarak, algoritmayı matematik bilimine kazandıran ve MS. 9. Yüzyıl’da yaşamış olan ünlü matematikçi Farsistan'lı Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el Harezmi’ye deyinmeden geçmek olmaz. Ama burada asıl isminden ve yaptıklarından söz edilmesi gereken kişi M.S. 21 Yüzyıl Türkiye’sinin en düşündürücü bilim adamlarından biri olan ve Kriptoloji (Şifre Bilimi) ile YGS’yi (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) teknolojinin olanakları ile harmanlayıp “Matematik bilmeyen giremez” mantığını tam 2.400 yıl sonra yıkan ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali DEMİR’dir.
Şimdi bu kadar geniş bir zaman dilimi içerisinde farklı çağlarda yaşamış bu kişileri tek bir noktada nasıl birleştireceğimi ve ders konumuzun anlaşılmasında nasıl kullanacağımı düşünüyorsunuzdur. Evet biraz zor gibi görünüyor ama toparlamaya çalışacağım. Lütfen sabredin arkadaşlar, lütfen!

Öncelikle sizi bilgi ışığının yakıldığı ve üniversitenin temellerinin atıldığı Antik Yunan dönemine götürmek istiyorum!

Akademi, Yunanca tanımıyla “yükseköğrenim kurumu” anlamına gelir. Günümüzde bilim, edebiyat ve sanat konularını tartışmak için bir araya gelen üyelerin oluşturduğu kurumlara da akademi denir. Akademi adı, Atina yakınlarındaki “Akademeia” adlı bir zeytinlikten gelir. Bu zeytinlikte Eski Yunanlı düşünür Platon, matematik, doğa bilimleri ve yönetim biçimi gibi çeşitli konularda öğrencilerine ders veriyordu. Platon’un MÖ 4. yüzyılda ders verdiği bu okul, tarihteki ilk akademi(yükseköğrenim kurumu) olarak kabul edilir. Platon'un Akademi geleneğini, onun ölümünden sonra öğrencileri ve felsefesini benimseyenler sürdürdüler. Akademi’ye devam eden öğretmen ve öğrencilerin en çok ilgi gösterdikleri konular bilim, sanat, edebiyat ve müzikti. MS 529'da, Bizans İmparatoru Jüstinyen Akademi'nin çalışmalarına son verdi. (okz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Akademi)

Yukarıdaki paragrafın sonundaki parantez içinde neden “bkz” değil de “okz” kullandığımı merak etmişsinizdir. Bu zamana kadar tüm akademik çevrelerin gözünden kaçan ve okuyucunun gözünde sıradanlaşan bir durumu belirledim ki, zaman geçirmeden bu konuyu da masaya yatırıp sizleri aydınlatmak istedim. Şimdi soruyorum sizlere: Hangimiz bir kitap okurken bkz(bakınız) uyarısını dikkate alıp, o an okumaya ara vererek yöneltilen kaynağa bakıyoruz? Hadi baktık diyelim; acaba okuyor muyuz? Hiç sanmıyorum! Bu nedenle dikkatinizi çekmek için parantez içinde okz (okuyunuz) kısaltmasını kullandım. Ayrıca bu tespitim üzerine düşünürken, okumalarımızı hiçbir duyu organımızla desteklemeden, renksiz bir okuma alışkanlığımız olduğunun farkına vardım ki, bundan sonraki okumalarımızı daha da anlamlandırmak için; bkz (bakınız) yerine, yeri geldikçe okz (okuyunuz); grz (görünüz); dyz (duyunuz); hsdz (hissediniz); kklz (koklayınız); tdz (tadınız); algyz (algılayınız); knşz (konuşunuz) ypz (yapınız); çzz (çiziniz); dknz (dokununuz) gibi kısaltmalarla tüm duyu organları ile bireysel becerileri harekete geçirmenin, hem yazarlarımızın, hem de yayınevlerimizin bir görevi olduğu düşüncesi oluştu bende. Düşünsenize, ilkokul sıralarında öğrendiğimiz “Orda bir köy var uzakta/ O köy bizim köyümüzdür/Gitmesek de görmesek de/O köy bizim köyümüzdür” şarkısını ezberlememiz için kenar süslü çizgili defterimize yazdıran öğretmenimiz, şarkının üçüncü dizesinin sonuna parantez içinde “gdz” ve “grz” (gidiniz, görünüz) yazdırsaydı tebeşir eline mi yapışırdı? Ya Köy Enstitüleri kapanır mıydı sizce? Şimdi bu uyarı ile karşılaşmadan tüm okulları başarı ile geçip, “Köylere Hizmet Götürme Birliği” adlı kuruluşta çalışma yaşamına atılan bir mühendise “Koltuktan kalktığın yok, bu nasıl mühendislik arkadaş” demeye hakkımız var mı size soruyorum?
Yeri gelmişken hemen uygulamaya geçelim arkadaşlar! Lütfen arkanıza rahat bir şekilde yaslanıp, izleyiniz, dinleyiniz ve söyleyiniz! (açz: http://www.izlesene.com/video/orda-b...uzakta/1454563)
Neyse başka konulara dalıp gittik yine, konumuza dönelim!
Bilindiği gibi Aristo, Platon’un öğrencilerinden biridir ve Platon’un başlattığı akademi geleneğini geliştirerek devam ettirmiştir. O’nun döneminde açılan akademilerin kapısında yazılan şu söz matematiğin önemi açısından çok anlamlıdır :“MATEMATİK BİLMEYEN GİREMEZ”
Akademik çalışmalar böyle bilgiye dayalı, biraz da mağrur bir şekilde iyi kötü ilerleye dursun; gel zaman git zaman, Antik Yunan’ın üzerine çöken Orta Çağ karanlığının erken loş döneminde Bizans İmparatoru Jüstinyen’in karısı Theodora’nın “Ya Jüstinyen’im!.. Orta Çağ’a girdik, hala bilimle, sanatla, felsefeyle mi uğraşacağız? Geçenlerde şu kapsında ‘matematik bilmeyen giremez’ yazılı akademi denen çağ dışı yer var ya; işte oradaki birinin ‘İmparator Jüstinyen cahil ve yoksul bir köylünün çocuğudur, Jüstinyen Roma İmparatoru olmuştur ve ülkeyi yönetmektedir. O zaman tüm köylüler de fevkalade ülkeyi yönetebilir’ diyerek halk arasında Aristo Mantığı ile konuşmalar yaptığını ve şu eskimiş banal demokrasi anlayışını yeniden hortlatarak halkın aklını bulandırdığına tanık oldum. Valla böyle giderse tahtının altını oyup, seni köyüne saman balyası yapmaya gönderiler alimallah! Benden söylemesi!” diyerekİmparator Jüstinyen’i doldurduğu; Jüstinyen’in de hışımla en yakın akademiye giderek: “İmparator Jüstinyen matematik bilmemektedir. Ancak İmparator Jüstinyen kılıç gücüyle her ülkeye rahatlıkla girip çıkmaktadır. O zaman akademiye de girer, üstelik içerdekileri dışarı da çıkarır” diyerek sözüm ona aynı Aristo mantığıyla akademinin kapsına asma kilit vurdurduğunu herhangi bir tarih kitabı yazmasa da; Theodora’nın kendisini aşk ve cinselliğin sembolü olarak tanrıça ilan ettiği bilindiğinden; Theodora’nın gözüne kestirdiği akademideki yakışıklı bir entelektüele: “Sizin burası çok kışkırtıcı biliyor musun? Şu el yazması kitapları yere serip, bedeninin mührünü teriyle geleceğe taşımak istiyor insan valla!” dediği; “Neler söylüyorsun sen Theodora Yenge? Bu söylediklerinizi İmparator Jüstinyen duyarsa ikimizin de kanını şırıngayla çekip ıstampa mürekkebi diye kullanır!” yanıtını alınca: “Bırak sen şimdi Jüstinyen denen odunu! Allahın köylüsü! Bir güzel söz duymadım daha ağzından! Ayasofya denen harabenin onarımını izlemekten saraya geldiği mi var? Ne bilim ne sanat, işi gücü kilise yaptırmak! Şuna baksana, sen evindeki gül gibi karının sütun gibi bacakları dururken (bacaklarını kalçalarına kadar açarak), git sabahtan akşama kadar Ayasofya’nın sütunlarına bak hayran hayran! O sütunlar senin..neyse! İnşallah yeni bir din peydah olur da kiliselerini elinden alıp dört bir yanına sivri uçlu boğum boğum sütunlar dikerler! Bıktım valla bu heriften! Kubbe desen bende, sütun desen bende, Ayasofya’nın mermerlerinden daha pürüzsüz tenim! Taş gibiyim çok şükür! Haksız mıyım baksana?” diye genç akademisyenin üzerine çullandığı; “Yok yenge haksız değilsin de, ben buraya bilim öğrenmeye geldim, böyle şeylere dadandırma beni nolur! Müsaade et gideyim, feriştahım şaştı durduk yerde! Aklımdaki tüm formüller birbirine karıştı! Matematiği unutursam buraya nasıl girerim bir daha?” cevabını alınca “Cehennemin dibine gir!” deyip kapıyı çekip çıktığı ve bilimi cinsel dürtülerine alet etme girişiminde başarısız olduğu; bu durumu gururuna yediremediğinden dolayı Jüstinyen’i doldurmuş olabileceğini ve akademilerin bu yüzden kapatıldığının aksini kin iddia edebilir ki? Evet bu söylediklerimi yazan bir tarih kitabı yok, ama bu söylediklerimin doğru olmadığını yazan bir kaynak da yok elimizde! Benim tahminlerim bu yönde çocuklar. Eminim ki akademi Theodora’nın cinsel azgınlığına kurban gitmiştir! Günümüze kadar söylenegelen “Bizans Oyunu” deyiminin de kaynağının bu olay olduğu düşüncesindeyim.

Her ne şekilde olmuşsa olmuş, ama kesin olarak bilinen bir şey var ki, o da Jüstinyen’in akademileri kapatarak, bilime en büyük darbeyi indirdiğidir. Bu tarihten Aydınlanma Çağı’na kadar geçen yaklaşık bin yıllık sürede zaman zaman bilime katkı sağlayanlar olmadı değil elbet! Onları şükranla anmak gerekir. Bunlardan biri de, dersin başında sözünü ettiğim MS. 9. Yüzyıl’da yaşamış olan ünlü matematikçi Farsistan'lı Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el Harezmi’dir. Ne yapmıştır bu şahıs? Algoritmayı bilime kazandırmıştır! Algoritma kısaca, sayılar kullanarak aritmetik problemleri çözme kuralarıdır diyebiliriz. Adım adım işlemler kümesidir bir bakıma. Günümüzde en karmaşık işlemler ve binlerce sıralı işlem basamağı algoritma yazılımları yoluyla bilgisayarda bir tuşa basarak, işlem basamağının başından sonuna tıkır tıkır hatasız işlem yapmak mümkündür. Bu konuda bir uzman olmamama karşın, en basitinden şunu biliyorum ki; örneğin sınava giren 1.700.000 kişiden seçilen 300 kişinin soru kitapçığındaki soruların doğru yanıtlarını a-c-d-e-b-a-a gibi belli bir sıraya göre dizmek oldukça kolaydır. Benim algoritmadan anladığım bu çocuklar. Buna şifreleme diyorum ben kısaca!
Fazla uzatmadan şunu söylemek istiyorum arkadaşlar: 2011 yılı Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nın matematik testindeki şifre olayıyla “Matematik bilmeyen giremez” şeklindeki Aristo Mantığını, Bizans İmparatoru Jüstinyen’den sonra ikinci kez yıkan ve üniversitelere matematik bilmeden de girilebileceğini tarihin sayfalarına karmaşık algoritma şifreleriyle yazdıran ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali DEMİR’in yaptıkları yanına kar kalmış gibi görünse de, Yöndeş Hoca’nız Kriptoanaliz çalışmasıyla, matematik alanında yapılan ve yüzlerce yıldır dünyanın her tarafında uygulanan gizli şifrelemeyi açığa kavuşturup, hanyayı konyayı gösterecektir. “Ali Demir Şifresi” tespit ettiğim bu şifrelemenin yanında solda sıfır kalır inanın!

O halde zaman kaybetmeden hemen başlayalım mı? Bu dersi bir kez daha erteleyip bana karşı duyduğunuz güvenin üzerine gölge düşürmek istemiyorum. Evet başlıyoruz!

Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifreleri:

Geçen dersimizde size “kesinlikle ezberlemeyiniz” diyerek bir formül vermiştim anımsadınız mı? Haydaa! x.(y+z) ya da a.(b+c) demek?O zaman ben boşuna uyarıp duruyorum sizleri desenize?Hani ezberlemeyecektiniz? Çocuklar şunu bir kez daha yineleyeyim: Ezberlemeyiniz! Hiçbir şeyi ezberlemeyiniz! Hatta mümkünse kendi isminizi bile unutun derim ben! Biri isminizi sorarsa “bir dakika” deyip kimliğinizi çıkarıp bakma olanağınız varsa, evet isminizi bile unutun! Ezber yükünüzden kurtulun nolur! Ezberlemek, öğrenmek için beynimizde açtığımız alanları tanımlayamadığımız ve anlamlandıramadığımız gereksiz bilgilerle doldurmaktır! İçinde gizli anlamlar ve sırlarla dolu o kadar çok ezber taşıyoruz ki zihnimizde, bunları bir boşaltsak beynimizden, ne kadar az şey bildiğimiz ortaya çıkacak. Oysa her birimiz en doğru şeyi kendimizin bildiğini sanıyoruz. İşte bilgisizliğin ta kendisidir bu. Bilgisizlik ezberlerimizdir! Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” sözü burada iyi gider sanırım. Peki kim söylemiş bu sözü? Gördünüz mü hepiniz bu sözü söyleyenin kim olduğunu ezberlemiş. Oysa ben gerçekten bu sözü söyleyenin kim olduğunu bilmiyorum, itiraf edeyim. Peki şimdi soruyorum: x.(y+z) ya da a.(b+c) nedir? “Çarpmanın toplama üzerine dağılma özelliğinin formülü” öyle mi? Evet ilkokul sıralarından başlayarak üniversiteye kadar böyle öğrettiler bize. Matematikteki bir formül tek bir durumun formülü olamaz çocuklar. Sizden şöyle bir yanıt beklerdim: “Çok farklı anlamlar çıkarılabilir bu formülden” Evet Yöndeş Hoca’nız da farklı bir anlam çıkardı bu formülden ve bunun sadece bir matematik formülü olmadığını, x.(y+z)’nin Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifresi olduğunu ve “Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” olarak yeniden uyarlanarak toplumları sömürü aracı olarak kullanıldığını ortaya çıkardı!

Şimdi öncelikle formülde geçen her bir terimin ayrı ayrı ele alınmasında fayda var.

X kimdir/nedir?

X Türkçede “İKS” şeklinde okunur. “İşadamı”, “Kodaman” ve “Sanayici” sözcüklerinin baş harflerini ifade eder. Bunun yanında “İçerden Kaynak Sağlayıcılar”; “İşçinin Kanını Sömürenler” gibi anlamlar da taşır. Matematik biliminde, bilime gönül verenleri en çok ikirciklendiren matematik terimidir. X bilinmeyenlerin en ünlüsüdür. Örnek verecek olursak uluslararası bir holding sahibi ünlü bir işadamının fabrikasında 25 yıl çalışıp emekli olmuş işçilerden, fabrika sahibini gören parmakla gösterilecek kadar az olup, hele de iki çift laf ettiyse o kişi için bu durum ömür boyu bir övünç nedeni olabilir. Bu nedenle matematikte doğru bir tanımlamayla “X bilinmeyeni” biçiminde okunur. Tüm ekonomik faaliyetlerin perde arkasında X vardır. “Bilinmeyen” sözcüğünü hangi işaretle anlatabileceğimiz ile ilgili yöneltilecek bir soruya herkesin ilk olarak vereceği yanıt X’tir. Ünlü olmanın yanında onu tanımak, tanımlamak çok güçtür ve her türlü sorunun altından o çıkar. Bir bakıma sorunun kaynağıdır da denilebilir. Şeytana pabucunu ters giydiren bir kurnazlıkla her türlü karmaşık ilişkinin perde arkasında X vardır. X.(Y+Z) formülümüzde de görülebileceği gibi toplumların dışında duran, ancak çarpma gücü ve yeteneğiyle toplumların her türlü faaliyetini allak bullak etme özelliğine sahiptir. Yabancı menşeli (kökenli) olup, önceleri birçok toplumun alfabesinde bile kendine yer edinememesine karşın, son yıllarda çeşitli yollarla dünyanın her yerinde en basit yaşamsal alanlarda kendine yer edinmiş olup, daha çok kapitalizmi ve emperyalizmi çağrıştıran mağrur bir duruşu vardır. Modern matematikle yaşamımıza masum bir şekilde girmiş olan X, esrarengiz duruşu ve tanımlama güçlüğü nedeniyle, günümüz ekonomik yapının İKSiri haline gelmiştir. Sürekli büyüyen ve kaynağının nereden geldiği bilinmeyen sermayeyi temsil ettiğinden, İri iks şeklinde de okunabilir. (Bu arada matematiğe aykırı da olsa, ekonomik ilişkilerde İri X, tıfıl x’i yutar)

Y kimdir/nedir?

Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği formülümüze göre Y “yoksul” demektir. Emekçi kesimi ifade eder. Halkın büyük bir çoğunluğu Y(yoksul) olup, genel olarak borçla ayakta tutulup, umutla yaşatılır. Bunun için X tarafından bütün Y’lere piyango, toto, loto, at yarışı vs. gibi şans oyunları oynatılır. Borcu olmayan Y’lere genellikle şüphe ile bakılır. X’lerin daha rahat ve bolluk içinde yaşatılması için önceleri küçük y’lere okullarda tutumlu olmak öğretilirken, son yıllarda el altından dağıtılan yeni şifreli müfredatlarla daha fazla tüketim öğretilmektedir. Sayıları toplumda oldukça fazla olduğundan, her birini bireysel özelliklerine göre adlandırmak yerine, topyekun “yoksul kesim” olarak sınıflandırılmış olup, en fazla kendi içinde “işçi sınıfı”, “köylü kesimi”, “amele takımı” gibi alt gruplara ayrılabilirler. X tabakasından birine “Ünlü İşadamı Heybetullah ÇOKAL” denmesi normal bir tanımlamayken; Y(yoksul) kesimden birine “Ünlü İşçi Ümit SABIROĞLU” dendiği duyulmuş şey değildir. Emekleri karşılığında kendilerine X tarafından ödenen para ile nasıl geçindikleri henüz hiçbir hesap uzmanı tarafından çözülememiş olup, daha az ücretle yaşatılıp yaşatılamayacakları konusunda, alanında uzman ekonomistlerce pilot bölgelerde yapılan deneyler son yıllarda başarılı sonuçlar vermiştir. “Kişi başına düşen milli gelir” hesaplamaları bu kesimi sevindirmek için uydurulmuş bir safsatadır. Ancak ne gariptir ki, cebinde beş kuruş olmamasına karşın, bu alandaki artış en çok bu kesimi sevindirir.

Z kimdir/nedir?

Formülümüze göre Z “zengin” demektir. Toplumda X’e özenen ve sürekli para biriktiren belli bir azınlığı ifade eder. Y’lere nispeten durumları oldukça iyi durumdadır. Ancak daha çok X’lerle muhatap olduklarından onların yanında kendilerini mahcup hissederler. Z’ler içindeki bir kesim daha çok zenginleşmenin yolunun Y’lerlerin refah durumunu arttırmaktan geçtiğini savunmalarına karşın, son yıllarda büyük bir çoğunluğu X’in çizgisini seçerek, küçük ölçekli X kuruluşlarıyla palazlanmışlardır. KOBİ’lerin başında çapına göre çeşit çeşit Z bulunur. Bunlardan bazıları süreç içinde X’e, bazıları da Y’ye dönüşebilir. “Y’den alıp X’e vermek” diyebileceğimiz vahşi kapitalist sistemlerde Z’ler son yıllarda “nemalanmak” adı altında bir iş kolu geliştirmişlerdir. Borsa binalarındaki ekranlarda durmadan inip inip çıkan rakamlara kan ter içinde bakıp duran ve zaman zaman da tabancayı kafasına dayayıp tetiği çekenlerin neredeyse tamamı Z’dir.

Formülümüzdeki (Y+Z) Neyi ifade eder?

Yoksul ve zenginlerin bir arada yaşayabileceği tezini ifade eder. Parantezle süslenerek görsel olarak derli toplu ve mutlu bir toplum görüntüsü verilmiştir. X tarafından “gelişmekte olan ülke” gazı verilerek bu birliktelik ayakta tutulur. Bu tür toplulukların sayıları yeryüzünde oldukça fazladır. X’in beslenme kaynağı asıl bu birlikteliktir. Bu yüzden bu birlikteliğin ayakta tutulması için dünyada yenmedik nane kalmamıştır. Çağımızda bütün savaşların nedeni bu birlikteliği yaşatmak içindir. Hatta bu birlikteliği ayakta tutmak için IMF (International Monetary Fund/Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası gibi bir çok kurum ve kuruluş türemiştir. Bu tür topluluklarda “toplum olarak kenetlenmeliyiz”; “zengin, yoksul hepimiz biriz” gibi söylemler daha çok Y’lerden alkış alır. Yine bu tür birlikteliklerde zenginin yoksula verdiği küçük miktardaki para ve gıda çeşitlerine “sadaka” denir ve Y’yi aşağılayıcı bu anlayış, Z’leri yüceltir. (Y+Z) toplumlarında az sayıdaki bilinçli bireyler zaman zaman; “Ya arkadaşlar, bundan sonra bu toplumda x.(y+z) formülü yerine y+z/2 formülünü uygulasak nasıl olur?” diyerek, aykırı çıkışlar yapmış olup, kendileri toplum tarafından “bölücü” olarak damgalanmışlardır.

Evet sevgili arkadaşlar! Şimdi formülümüzü bir kez daha yazıp, gerçek hayatta bir soru/sorun üzerinde uygulamaya çalışalım. Formülümüz neydi? X.(Y+Z) değil mi?

Soru: Başlangıçta eşitlikçi ve paylaşımcı bir anlayışla bir araya gelen X,Y ve Z ortaklaşa üretip, birlikte tüketim amacıyla çalışıp çabaladıktan sonra, her biri 3 birim değer üretmişlerdir. Gül gibi yaşayıp gitmek varken, değişen dünya anlayışına göre ekonomik ilişkilerinde X ve Z’nin gözünü para hırsı bürüdükten sonra, Y’nin ürettiği 3 birimlik değeri alem kalem edip 1 birimini Z, 2 birimini X iç etmiştir. Bu durumda eşitlikçi ve paylaşımcı sistemle, kapitalist sistem karşılaştırıldığında hangisinde toplamda üretilen değer daha fazladır?
1- Eşitlikçi ve Paylaşımcı Sisteme Göre Çözüm:
Eşitlikçi ve paylaşımcı sistemin formülünü yazalım: X+Y+Z=?
Formüle göre değerleri yerlerine koyacak olursak: 3+3+3=9 birim değer üretilmiştir.
2- Kapitalist Sisteme Göre Çözüm:
Kapitalist sistemin formülünü yazalım: X.(Y+Z)=?
Formüle göre Y’den çarpılan 3 birim değerin, 1 birimini Z, 2 birimini X aldıktan sonra, en son değerler, X=5, Z=4 ve Y=0 olduğundan, yeni değerleri yerlerine koyacak olursak: 5.(0+4)=20 birim değer üretilmiştir
Görüldüğü gibi eşitlikçi ve paylaşımcı sistemde 9 birim değer üretilirken, kapitalist sisteme göre 20 birim değer üretilmektedir. Aradaki +11 birimlik değer kapitalist sistemlerde “keş para”, “rant”, “sıcak para” gibi sözcüklerle tanımlanmaktadır. Cin çarpmışa dönen Y’nin sıfırla baş başa kalışından sonraki yüzüne oturan şaşkınlıkla beleren gözlerinden sakınmak için de: “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur!” sözü nazar boncuğu ile holdinglerin ışıltılı kapılarına asılır!

Dinlediniz, izlediniz, gördünüz, formül üzerinde rakamlarla denediniz!
Yöndeş Hoca’nız işte buna Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” diyor arkadaşlar.
“Abi böyle bir mantık matematik kurallarına aykırı” diyen çok bilmiş matematikçilere de şunu diyor: “Peki sizin Küresel Kapitalizminiz toplumun bünyesine çok mu uygun?”

Başkaca da bir şey demiyor.

TÜNAYDIN!


Bakın nerdeyse unutuyordum!

ÖDEV:
2011 YGS Türkçe Sınavı’nın ÖSYM tarafından internet sitesinde yayınlanan cevap anahtarında; 2-A 3-B 4-C 5-E 6-A; aynı şekilde 10-A 11-B 12-C 13-E 14-A; yine aynı şekilde 34-A 35-B 36-C 37-E 38-A; olduğu ve 15 soruluk bir şifremsi durum Yöndeş Hoca’nız tarafından tespit edilmiş olup, Türkçe testinde daha derinlemesine bir algoritma (Ali DEMİR deyimiyle) olup olmadığını Kriptoanaliz tekniklerini iyice belledikten sonra test üzerinde “şu şuraya gelse böyle olur, bu buraya gelse şöyle olur” diye çalışınız ve sınava giren arkadaşlarınıza bu durumu acil olarak bildirerek, kamuoyunu yeni bir şifre skandalıyla çalkalayınız!

Sağlıcakla kalın!

Muhammet Akyıldız (Düşünbil Dergisi- Sayı 26-27- 2011)




Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 27-02-2013, 23:13
Muhammet Akyıldız Muhammet Akyıldız isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Feb 2011
Nerden: Antalya
Mesajlar: 52
Standart UYANDIRMA DERSLERİ-4

UYANDIRMA DERSLERİ-4


Ders :Kriptoloji (Şifre Bilimi)
Konu :Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifreleri ve YH’nin (Yöndeş Hoca) Yeni Kriptoanaliz (Şifre Kırma) Çalışmasıyla Akademik Uyanış Sürecine Katlıları
Sevgili öğrencilerim!
El Bilgisi dersimizden anımsıyorsanız size şöyle demiştim: “El attığınız işlerden sizi ‘el çektirmek’ isteyenlere karşı Yöndeş Hoca’nızın eli armut toplamayacaktır!”

Eveeet, bugün bu derste elimin armut toplamadığını ve tüm dahili ve harici mikroplara karşı antikor üretmeye devam ettiğimi göreceksiniz. Küresel kapitalizmin matematiksel şifreleri üzerine yaptığım bu yeni kriptoanaliz (şifre kırma) çalışmamla akademik uyanış sürecine katkılarımdan dolayı ziyadesiyle hoşnut olduğumu belirtmeliyim!

Bu ders sonunda: “Vay vay vaaay! Demek böyleyken böyle, şöyleyken şöyle ha? Teşekkür ederim Yöndeş Hocam! Siz de olmasanız, şifre denen şeyin sadece mail adreslerimizin ve telefonlarımızın açılmasında kullanıldığını; bunun dışında toplumsal birlikteliklerimizden tutun da, genetik yapılarımızın şekillendirilmesine kadar birçok alanda kullanılarak her birimizin denek farelerine döndürüldüğümüzün farkına bile varmadan, lay lay lom yaşayıp gidecektik. Demek yeni dünya düzeni böyle saman altı duble yollardan işliyormuş ha! Vay ki vay! Hepimize tünaydınlar olsun!” dediğinizi şimdiden duyar gibiyim!

Bu dersimizin amacı, her dersimizde olduğu gibi, uyuyan duyu organlarımızı uyandırarak, bu duyu organlarımızın beynimizle koordineli biçimde tam kapasiteli çalışmasını sağlamaktır. Göreceksiniz, siz de ders sonunda elinizin armut toplamadığını, bilgiyle bedeninizden beyninize, beyninizden bedeninizin her zerresine yepyeni ileti kanalları açıldığını hissedeceksiniz.
Ancak, neden Kriptoloji (Şifre Bilimi) ile ilgili ortaya koyduğum çalışmayı böyle apar topar derse taşıdığımı mutlaka merak ediyorsunuzdur. Bu konuyla ilgili ne oldu da, yine her zamanki gibi müfredat dışı bir konuyu derse taşıdım, öyle mi?
Bakın çocuklar ikide bir sizi dürtüklemesem hemen uykuya dalıyorsunuz! Ya gözünüzü seveyim ne çabuk unuttunuz, velisinden öğrencisine kadar yaşadığımız YGS (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) şifre kâbusunu? 1.700.000 yavrucağın saç diplerine, burun deliklerine, tırnak aralarına, diş dolgularına kadar arandıktan sonra sınava alınıp, gözümüzün içine baka baka “şifreli harikalar kumpanyası” yaratıp, sonrasında “şifre yok, algoritma var” denilerek, halkı “ikna olanlar” ve “ikna olamayanlar” şeklinde amip gibi ikiye bölmediler mi daha birkaç ay önce? Pes doğrusu! Neyse ki uyumayanlar da varmış bu ülkede! Ortaya çıkarıldı da Yöndeş Hoca’nıza bilimsel misilleme alanı doğdu!

İşte bu durum, benim de üzerime çöken baharın o tatlı uyuşukluğundan silkelenmeme neden oldu ve bu durumu “kanıksama” boyutuna dönüşmeden, şöyle yüreğimizin acısıyla derse taşıyıp, Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil’in deyişiyle:“Acıyı bal eylesek sevgili öğrencilerimle, kötü mü olur?” dedim ve küresel kapitalizmin ortaya çıkardığım şifrelerini belli bir çevreye değil, herkese ilan etmeye karar verdim.

Her ders yerinde ve zamanında işlenmeli çocuklar! Daha önce erteleyip durduğumuz “Postmodern Matematik” dersinde işleyeceğimiz “Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” konusunu size anımsatmama gerek yok sanırım. Adını ezberleyip içeriğine bir türlü nail olamadığınız bu konunun şimdi tam zamanı! Bu ders için böyle bir an gerekiyordu.

Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifreleri ve Yöndeş Hoca’nızın Yeni Kriptoanaliz (Şifre Kırma) Çalışmasına geçmeden önce size birkaç önemli şahsiyetten bahsetmek istiyorum:
Kronolojik sıraya göre verecek olursak; MÖ. 4. yüzyıl Eski Yunanlı Düşünür Platon ile onun çalışmalarını büyük bir özveriyle devam ettiren Aristo, üzerinde durulması gereken iki önemli isim. Bunların dışında Ortaçağ’ın başlarında Bizans İmparatorluğu’nun başına geçen ve imparatorluğun en güçlü hükümdarlarından biri olan Jüstinyen’i (MS.6.yy) ders konumuzun anlaşılması açısından ele olmakta fayda var. Üçüncü olarak, algoritmayı matematik bilimine kazandıran ve MS. 9. Yüzyıl’da yaşamış olan ünlü matematikçi Farsistan'lı Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el Harezmi’ye deyinmeden geçmek olmaz. Ama burada asıl isminden ve yaptıklarından söz edilmesi gereken kişi M.S. 21 Yüzyıl Türkiye’sinin en düşündürücü bilim adamlarından biri olan ve Kriptoloji (Şifre Bilimi) ile YGS’yi (Yükseköğretime Geçiş Sınavı) teknolojinin olanakları ile harmanlayıp “Matematik bilmeyen giremez” mantığını tam 2.400 yıl sonra yıkan ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali DEMİR’dir.
Şimdi bu kadar geniş bir zaman dilimi içerisinde farklı çağlarda yaşamış bu kişileri tek bir noktada nasıl birleştireceğimi ve ders konumuzun anlaşılmasında nasıl kullanacağımı düşünüyorsunuzdur. Evet biraz zor gibi görünüyor ama toparlamaya çalışacağım. Lütfen sabredin arkadaşlar, lütfen!

Öncelikle sizi bilgi ışığının yakıldığı ve üniversitenin temellerinin atıldığı Antik Yunan dönemine götürmek istiyorum!

Akademi, Yunanca tanımıyla “yükseköğrenim kurumu” anlamına gelir. Günümüzde bilim, edebiyat ve sanat konularını tartışmak için bir araya gelen üyelerin oluşturduğu kurumlara da akademi denir. Akademi adı, Atina yakınlarındaki “Akademeia” adlı bir zeytinlikten gelir. Bu zeytinlikte Eski Yunanlı düşünür Platon, matematik, doğa bilimleri ve yönetim biçimi gibi çeşitli konularda öğrencilerine ders veriyordu. Platon’un MÖ 4. yüzyılda ders verdiği bu okul, tarihteki ilk akademi(yükseköğrenim kurumu) olarak kabul edilir. Platon'un Akademi geleneğini, onun ölümünden sonra öğrencileri ve felsefesini benimseyenler sürdürdüler. Akademi’ye devam eden öğretmen ve öğrencilerin en çok ilgi gösterdikleri konular bilim, sanat, edebiyat ve müzikti. MS 529'da, Bizans İmparatoru Jüstinyen Akademi'nin çalışmalarına son verdi. (okz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Akademi)

Yukarıdaki paragrafın sonundaki parantez içinde neden “bkz” değil de “okz” kullandığımı merak etmişsinizdir. Bu zamana kadar tüm akademik çevrelerin gözünden kaçan ve okuyucunun gözünde sıradanlaşan bir durumu belirledim ki, zaman geçirmeden bu konuyu da masaya yatırıp sizleri aydınlatmak istedim. Şimdi soruyorum sizlere: Hangimiz bir kitap okurken bkz(bakınız) uyarısını dikkate alıp, o an okumaya ara vererek yöneltilen kaynağa bakıyoruz? Hadi baktık diyelim; acaba okuyor muyuz? Hiç sanmıyorum! Bu nedenle dikkatinizi çekmek için parantez içinde okz (okuyunuz) kısaltmasını kullandım. Ayrıca bu tespitim üzerine düşünürken, okumalarımızı hiçbir duyu organımızla desteklemeden, renksiz bir okuma alışkanlığımız olduğunun farkına vardım ki, bundan sonraki okumalarımızı daha da anlamlandırmak için; bkz (bakınız) yerine, yeri geldikçe okz (okuyunuz); grz (görünüz); dyz (duyunuz); hsdz (hissediniz); kklz (koklayınız); tdz (tadınız); algyz (algılayınız); knşz (konuşunuz) ypz (yapınız); çzz (çiziniz); dknz (dokununuz) gibi kısaltmalarla tüm duyu organları ile bireysel becerileri harekete geçirmenin, hem yazarlarımızın, hem de yayınevlerimizin bir görevi olduğu düşüncesi oluştu bende. Düşünsenize, ilkokul sıralarında öğrendiğimiz “Orda bir köy var uzakta/ O köy bizim köyümüzdür/Gitmesek de görmesek de/O köy bizim köyümüzdür” şarkısını ezberlememiz için kenar süslü çizgili defterimize yazdıran öğretmenimiz, şarkının üçüncü dizesinin sonuna parantez içinde “gdz” ve “grz” (gidiniz, görünüz) yazdırsaydı tebeşir eline mi yapışırdı? Ya Köy Enstitüleri kapanır mıydı sizce? Şimdi bu uyarı ile karşılaşmadan tüm okulları başarı ile geçip, “Köylere Hizmet Götürme Birliği” adlı kuruluşta çalışma yaşamına atılan bir mühendise “Koltuktan kalktığın yok, bu nasıl mühendislik arkadaş” demeye hakkımız var mı size soruyorum?
Yeri gelmişken hemen uygulamaya geçelim arkadaşlar! Lütfen arkanıza rahat bir şekilde yaslanıp, izleyiniz, dinleyiniz ve söyleyiniz! (açz: http://www.izlesene.com/video/orda-b...uzakta/1454563)
Neyse başka konulara dalıp gittik yine, konumuza dönelim!
Bilindiği gibi Aristo, Platon’un öğrencilerinden biridir ve Platon’un başlattığı akademi geleneğini geliştirerek devam ettirmiştir. O’nun döneminde açılan akademilerin kapısında yazılan şu söz matematiğin önemi açısından çok anlamlıdır :“MATEMATİK BİLMEYEN GİREMEZ”
Akademik çalışmalar böyle bilgiye dayalı, biraz da mağrur bir şekilde iyi kötü ilerleye dursun; gel zaman git zaman, Antik Yunan’ın üzerine çöken Orta Çağ karanlığının erken loş döneminde Bizans İmparatoru Jüstinyen’in karısı Theodora’nın “Ya Jüstinyen’im!.. Orta Çağ’a girdik, hala bilimle, sanatla, felsefeyle mi uğraşacağız? Geçenlerde şu kapsında ‘matematik bilmeyen giremez’ yazılı akademi denen çağ dışı yer var ya; işte oradaki birinin ‘İmparator Jüstinyen cahil ve yoksul bir köylünün çocuğudur, Jüstinyen Roma İmparatoru olmuştur ve ülkeyi yönetmektedir. O zaman tüm köylüler de fevkalade ülkeyi yönetebilir’ diyerek halk arasında Aristo Mantığı ile konuşmalar yaptığını ve şu eskimiş banal demokrasi anlayışını yeniden hortlatarak halkın aklını bulandırdığına tanık oldum. Valla böyle giderse tahtının altını oyup, seni köyüne saman balyası yapmaya gönderiler alimallah! Benden söylemesi!” diyerekİmparator Jüstinyen’i doldurduğu; Jüstinyen’in de hışımla en yakın akademiye giderek: “İmparator Jüstinyen matematik bilmemektedir. Ancak İmparator Jüstinyen kılıç gücüyle her ülkeye rahatlıkla girip çıkmaktadır. O zaman akademiye de girer, üstelik içerdekileri dışarı da çıkarır” diyerek sözüm ona aynı Aristo mantığıyla akademinin kapsına asma kilit vurdurduğunu herhangi bir tarih kitabı yazmasa da; Theodora’nın kendisini aşk ve cinselliğin sembolü olarak tanrıça ilan ettiği bilindiğinden; Theodora’nın gözüne kestirdiği akademideki yakışıklı bir entelektüele: “Sizin burası çok kışkırtıcı biliyor musun? Şu el yazması kitapları yere serip, bedeninin mührünü teriyle geleceğe taşımak istiyor insan valla!” dediği; “Neler söylüyorsun sen Theodora Yenge? Bu söylediklerinizi İmparator Jüstinyen duyarsa ikimizin de kanını şırıngayla çekip ıstampa mürekkebi diye kullanır!” yanıtını alınca: “Bırak sen şimdi Jüstinyen denen odunu! Allahın köylüsü! Bir güzel söz duymadım daha ağzından! Ayasofya denen harabenin onarımını izlemekten saraya geldiği mi var? Ne bilim ne sanat, işi gücü kilise yaptırmak! Şuna baksana, sen evindeki gül gibi karının sütun gibi bacakları dururken (bacaklarını kalçalarına kadar açarak), git sabahtan akşama kadar Ayasofya’nın sütunlarına bak hayran hayran! O sütunlar senin..neyse! İnşallah yeni bir din peydah olur da kiliselerini elinden alıp dört bir yanına sivri uçlu boğum boğum sütunlar dikerler! Bıktım valla bu heriften! Kubbe desen bende, sütun desen bende, Ayasofya’nın mermerlerinden daha pürüzsüz tenim! Taş gibiyim çok şükür! Haksız mıyım baksana?” diye genç akademisyenin üzerine çullandığı; “Yok yenge haksız değilsin de, ben buraya bilim öğrenmeye geldim, böyle şeylere dadandırma beni nolur! Müsaade et gideyim, feriştahım şaştı durduk yerde! Aklımdaki tüm formüller birbirine karıştı! Matematiği unutursam buraya nasıl girerim bir daha?” cevabını alınca “Cehennemin dibine gir!” deyip kapıyı çekip çıktığı ve bilimi cinsel dürtülerine alet etme girişiminde başarısız olduğu; bu durumu gururuna yediremediğinden dolayı Jüstinyen’i doldurmuş olabileceğini ve akademilerin bu yüzden kapatıldığının aksini kin iddia edebilir ki? Evet bu söylediklerimi yazan bir tarih kitabı yok, ama bu söylediklerimin doğru olmadığını yazan bir kaynak da yok elimizde! Benim tahminlerim bu yönde çocuklar. Eminim ki akademi Theodora’nın cinsel azgınlığına kurban gitmiştir! Günümüze kadar söylenegelen “Bizans Oyunu” deyiminin de kaynağının bu olay olduğu düşüncesindeyim.

Her ne şekilde olmuşsa olmuş, ama kesin olarak bilinen bir şey var ki, o da Jüstinyen’in akademileri kapatarak, bilime en büyük darbeyi indirdiğidir. Bu tarihten Aydınlanma Çağı’na kadar geçen yaklaşık bin yıllık sürede zaman zaman bilime katkı sağlayanlar olmadı değil elbet! Onları şükranla anmak gerekir. Bunlardan biri de, dersin başında sözünü ettiğim MS. 9. Yüzyıl’da yaşamış olan ünlü matematikçi Farsistan'lı Ebu Abdullah Muhammed İbn Musa el Harezmi’dir. Ne yapmıştır bu şahıs? Algoritmayı bilime kazandırmıştır! Algoritma kısaca, sayılar kullanarak aritmetik problemleri çözme kuralarıdır diyebiliriz. Adım adım işlemler kümesidir bir bakıma. Günümüzde en karmaşık işlemler ve binlerce sıralı işlem basamağı algoritma yazılımları yoluyla bilgisayarda bir tuşa basarak, işlem basamağının başından sonuna tıkır tıkır hatasız işlem yapmak mümkündür. Bu konuda bir uzman olmamama karşın, en basitinden şunu biliyorum ki; örneğin sınava giren 1.700.000 kişiden seçilen 300 kişinin soru kitapçığındaki soruların doğru yanıtlarını a-c-d-e-b-a-a gibi belli bir sıraya göre dizmek oldukça kolaydır. Benim algoritmadan anladığım bu çocuklar. Buna şifreleme diyorum ben kısaca!
Fazla uzatmadan şunu söylemek istiyorum arkadaşlar: 2011 yılı Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nın matematik testindeki şifre olayıyla “Matematik bilmeyen giremez” şeklindeki Aristo Mantığını, Bizans İmparatoru Jüstinyen’den sonra ikinci kez yıkan ve üniversitelere matematik bilmeden de girilebileceğini tarihin sayfalarına karmaşık algoritma şifreleriyle yazdıran ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali DEMİR’in yaptıkları yanına kar kalmış gibi görünse de, Yöndeş Hoca’nız Kriptoanaliz çalışmasıyla, matematik alanında yapılan ve yüzlerce yıldır dünyanın her tarafında uygulanan gizli şifrelemeyi açığa kavuşturup, hanyayı konyayı gösterecektir. “Ali Demir Şifresi” tespit ettiğim bu şifrelemenin yanında solda sıfır kalır inanın!

O halde zaman kaybetmeden hemen başlayalım mı? Bu dersi bir kez daha erteleyip bana karşı duyduğunuz güvenin üzerine gölge düşürmek istemiyorum. Evet başlıyoruz!

Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifreleri:

Geçen dersimizde size “kesinlikle ezberlemeyiniz” diyerek bir formül vermiştim anımsadınız mı? Haydaa! x.(y+z) ya da a.(b+c) demek?O zaman ben boşuna uyarıp duruyorum sizleri desenize?Hani ezberlemeyecektiniz? Çocuklar şunu bir kez daha yineleyeyim: Ezberlemeyiniz! Hiçbir şeyi ezberlemeyiniz! Hatta mümkünse kendi isminizi bile unutun derim ben! Biri isminizi sorarsa “bir dakika” deyip kimliğinizi çıkarıp bakma olanağınız varsa, evet isminizi bile unutun! Ezber yükünüzden kurtulun nolur! Ezberlemek, öğrenmek için beynimizde açtığımız alanları tanımlayamadığımız ve anlamlandıramadığımız gereksiz bilgilerle doldurmaktır! İçinde gizli anlamlar ve sırlarla dolu o kadar çok ezber taşıyoruz ki zihnimizde, bunları bir boşaltsak beynimizden, ne kadar az şey bildiğimiz ortaya çıkacak. Oysa her birimiz en doğru şeyi kendimizin bildiğini sanıyoruz. İşte bilgisizliğin ta kendisidir bu. Bilgisizlik ezberlerimizdir! Bildiğim bir şey varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” sözü burada iyi gider sanırım. Peki kim söylemiş bu sözü? Gördünüz mü hepiniz bu sözü söyleyenin kim olduğunu ezberlemiş. Oysa ben gerçekten bu sözü söyleyenin kim olduğunu bilmiyorum, itiraf edeyim. Peki şimdi soruyorum: x.(y+z) ya da a.(b+c) nedir? “Çarpmanın toplama üzerine dağılma özelliğinin formülü” öyle mi? Evet ilkokul sıralarından başlayarak üniversiteye kadar böyle öğrettiler bize. Matematikteki bir formül tek bir durumun formülü olamaz çocuklar. Sizden şöyle bir yanıt beklerdim: “Çok farklı anlamlar çıkarılabilir bu formülden” Evet Yöndeş Hoca’nız da farklı bir anlam çıkardı bu formülden ve bunun sadece bir matematik formülü olmadığını, x.(y+z)’nin Küresel Kapitalizmin Matematiksel Şifresi olduğunu ve “Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” olarak yeniden uyarlanarak toplumları sömürü aracı olarak kullanıldığını ortaya çıkardı!

Şimdi öncelikle formülde geçen her bir terimin ayrı ayrı ele alınmasında fayda var.

X kimdir/nedir?

X Türkçede “İKS” şeklinde okunur. “İşadamı”, “Kodaman” ve “Sanayici” sözcüklerinin baş harflerini ifade eder. Bunun yanında “İçerden Kaynak Sağlayıcılar”; “İşçinin Kanını Sömürenler” gibi anlamlar da taşır. Matematik biliminde, bilime gönül verenleri en çok ikirciklendiren matematik terimidir. X bilinmeyenlerin en ünlüsüdür. Örnek verecek olursak uluslararası bir holding sahibi ünlü bir işadamının fabrikasında 25 yıl çalışıp emekli olmuş işçilerden, fabrika sahibini gören parmakla gösterilecek kadar az olup, hele de iki çift laf ettiyse o kişi için bu durum ömür boyu bir övünç nedeni olabilir. Bu nedenle matematikte doğru bir tanımlamayla “X bilinmeyeni” biçiminde okunur. Tüm ekonomik faaliyetlerin perde arkasında X vardır. “Bilinmeyen” sözcüğünü hangi işaretle anlatabileceğimiz ile ilgili yöneltilecek bir soruya herkesin ilk olarak vereceği yanıt X’tir. Ünlü olmanın yanında onu tanımak, tanımlamak çok güçtür ve her türlü sorunun altından o çıkar. Bir bakıma sorunun kaynağıdır da denilebilir. Şeytana pabucunu ters giydiren bir kurnazlıkla her türlü karmaşık ilişkinin perde arkasında X vardır. X.(Y+Z) formülümüzde de görülebileceği gibi toplumların dışında duran, ancak çarpma gücü ve yeteneğiyle toplumların her türlü faaliyetini allak bullak etme özelliğine sahiptir. Yabancı menşeli (kökenli) olup, önceleri birçok toplumun alfabesinde bile kendine yer edinememesine karşın, son yıllarda çeşitli yollarla dünyanın her yerinde en basit yaşamsal alanlarda kendine yer edinmiş olup, daha çok kapitalizmi ve emperyalizmi çağrıştıran mağrur bir duruşu vardır. Modern matematikle yaşamımıza masum bir şekilde girmiş olan X, esrarengiz duruşu ve tanımlama güçlüğü nedeniyle, günümüz ekonomik yapının İKSiri haline gelmiştir. Sürekli büyüyen ve kaynağının nereden geldiği bilinmeyen sermayeyi temsil ettiğinden, İri iks şeklinde de okunabilir. (Bu arada matematiğe aykırı da olsa, ekonomik ilişkilerde İri X, tıfıl x’i yutar)

Y kimdir/nedir?

Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği formülümüze göre Y “yoksul” demektir. Emekçi kesimi ifade eder. Halkın büyük bir çoğunluğu Y(yoksul) olup, genel olarak borçla ayakta tutulup, umutla yaşatılır. Bunun için X tarafından bütün Y’lere piyango, toto, loto, at yarışı vs. gibi şans oyunları oynatılır. Borcu olmayan Y’lere genellikle şüphe ile bakılır. X’lerin daha rahat ve bolluk içinde yaşatılması için önceleri küçük y’lere okullarda tutumlu olmak öğretilirken, son yıllarda el altından dağıtılan yeni şifreli müfredatlarla daha fazla tüketim öğretilmektedir. Sayıları toplumda oldukça fazla olduğundan, her birini bireysel özelliklerine göre adlandırmak yerine, topyekun “yoksul kesim” olarak sınıflandırılmış olup, en fazla kendi içinde “işçi sınıfı”, “köylü kesimi”, “amele takımı” gibi alt gruplara ayrılabilirler. X tabakasından birine “Ünlü İşadamı Heybetullah ÇOKAL” denmesi normal bir tanımlamayken; Y(yoksul) kesimden birine “Ünlü İşçi Ümit SABIROĞLU” dendiği duyulmuş şey değildir. Emekleri karşılığında kendilerine X tarafından ödenen para ile nasıl geçindikleri henüz hiçbir hesap uzmanı tarafından çözülememiş olup, daha az ücretle yaşatılıp yaşatılamayacakları konusunda, alanında uzman ekonomistlerce pilot bölgelerde yapılan deneyler son yıllarda başarılı sonuçlar vermiştir. “Kişi başına düşen milli gelir” hesaplamaları bu kesimi sevindirmek için uydurulmuş bir safsatadır. Ancak ne gariptir ki, cebinde beş kuruş olmamasına karşın, bu alandaki artış en çok bu kesimi sevindirir.

Z kimdir/nedir?

Formülümüze göre Z “zengin” demektir. Toplumda X’e özenen ve sürekli para biriktiren belli bir azınlığı ifade eder. Y’lere nispeten durumları oldukça iyi durumdadır. Ancak daha çok X’lerle muhatap olduklarından onların yanında kendilerini mahcup hissederler. Z’ler içindeki bir kesim daha çok zenginleşmenin yolunun Y’lerlerin refah durumunu arttırmaktan geçtiğini savunmalarına karşın, son yıllarda büyük bir çoğunluğu X’in çizgisini seçerek, küçük ölçekli X kuruluşlarıyla palazlanmışlardır. KOBİ’lerin başında çapına göre çeşit çeşit Z bulunur. Bunlardan bazıları süreç içinde X’e, bazıları da Y’ye dönüşebilir. “Y’den alıp X’e vermek” diyebileceğimiz vahşi kapitalist sistemlerde Z’ler son yıllarda “nemalanmak” adı altında bir iş kolu geliştirmişlerdir. Borsa binalarındaki ekranlarda durmadan inip inip çıkan rakamlara kan ter içinde bakıp duran ve zaman zaman da tabancayı kafasına dayayıp tetiği çekenlerin neredeyse tamamı Z’dir.

Formülümüzdeki (Y+Z) Neyi ifade eder?

Yoksul ve zenginlerin bir arada yaşayabileceği tezini ifade eder. Parantezle süslenerek görsel olarak derli toplu ve mutlu bir toplum görüntüsü verilmiştir. X tarafından “gelişmekte olan ülke” gazı verilerek bu birliktelik ayakta tutulur. Bu tür toplulukların sayıları yeryüzünde oldukça fazladır. X’in beslenme kaynağı asıl bu birlikteliktir. Bu yüzden bu birlikteliğin ayakta tutulması için dünyada yenmedik nane kalmamıştır. Çağımızda bütün savaşların nedeni bu birlikteliği yaşatmak içindir. Hatta bu birlikteliği ayakta tutmak için IMF (International Monetary Fund/Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Bankası gibi bir çok kurum ve kuruluş türemiştir. Bu tür topluluklarda “toplum olarak kenetlenmeliyiz”; “zengin, yoksul hepimiz biriz” gibi söylemler daha çok Y’lerden alkış alır. Yine bu tür birlikteliklerde zenginin yoksula verdiği küçük miktardaki para ve gıda çeşitlerine “sadaka” denir ve Y’yi aşağılayıcı bu anlayış, Z’leri yüceltir. (Y+Z) toplumlarında az sayıdaki bilinçli bireyler zaman zaman; “Ya arkadaşlar, bundan sonra bu toplumda x.(y+z) formülü yerine y+z/2 formülünü uygulasak nasıl olur?” diyerek, aykırı çıkışlar yapmış olup, kendileri toplum tarafından “bölücü” olarak damgalanmışlardır.

Evet sevgili arkadaşlar! Şimdi formülümüzü bir kez daha yazıp, gerçek hayatta bir soru/sorun üzerinde uygulamaya çalışalım. Formülümüz neydi? X.(Y+Z) değil mi?

Soru: Başlangıçta eşitlikçi ve paylaşımcı bir anlayışla bir araya gelen X,Y ve Z ortaklaşa üretip, birlikte tüketim amacıyla çalışıp çabaladıktan sonra, her biri 3 birim değer üretmişlerdir. Gül gibi yaşayıp gitmek varken, değişen dünya anlayışına göre ekonomik ilişkilerinde X ve Z’nin gözünü para hırsı bürüdükten sonra, Y’nin ürettiği 3 birimlik değeri alem kalem edip 1 birimini Z, 2 birimini X iç etmiştir. Bu durumda eşitlikçi ve paylaşımcı sistemle, kapitalist sistem karşılaştırıldığında hangisinde toplamda üretilen değer daha fazladır?
1- Eşitlikçi ve Paylaşımcı Sisteme Göre Çözüm:
Eşitlikçi ve paylaşımcı sistemin formülünü yazalım: X+Y+Z=?
Formüle göre değerleri yerlerine koyacak olursak: 3+3+3=9 birim değer üretilmiştir.
2- Kapitalist Sisteme Göre Çözüm:
Kapitalist sistemin formülünü yazalım: X.(Y+Z)=?
Formüle göre Y’den çarpılan 3 birim değerin, 1 birimini Z, 2 birimini X aldıktan sonra, en son değerler, X=5, Z=4 ve Y=0 olduğundan, yeni değerleri yerlerine koyacak olursak: 5.(0+4)=20 birim değer üretilmiştir
Görüldüğü gibi eşitlikçi ve paylaşımcı sistemde 9 birim değer üretilirken, kapitalist sisteme göre 20 birim değer üretilmektedir. Aradaki +11 birimlik değer kapitalist sistemlerde “keş para”, “rant”, “sıcak para” gibi sözcüklerle tanımlanmaktadır. Cin çarpmışa dönen Y’nin sıfırla baş başa kalışından sonraki yüzüne oturan şaşkınlıkla beleren gözlerinden sakınmak için de: “Nazar etme ne olur, çalış senin de olur!” sözü nazar boncuğu ile holdinglerin ışıltılı kapılarına asılır!

Dinlediniz, izlediniz, gördünüz, formül üzerinde rakamlarla denediniz!
Yöndeş Hoca’nız işte buna Çalıp Çırpmanın Toplum Üzerine Dağılma Özelliği” diyor arkadaşlar.
“Abi böyle bir mantık matematik kurallarına aykırı” diyen çok bilmiş matematikçilere de şunu diyor: “Peki sizin Küresel Kapitalizminiz toplumun bünyesine çok mu uygun?”

Başkaca da bir şey demiyor.

TÜNAYDIN!


Bakın nerdeyse unutuyordum!

ÖDEV:
2011 YGS Türkçe Sınavı’nın ÖSYM tarafından internet sitesinde yayınlanan cevap anahtarında; 2-A 3-B 4-C 5-E 6-A; aynı şekilde 10-A 11-B 12-C 13-E 14-A; yine aynı şekilde 34-A 35-B 36-C 37-E 38-A; olduğu ve 15 soruluk bir şifremsi durum Yöndeş Hoca’nız tarafından tespit edilmiş olup, Türkçe testinde daha derinlemesine bir algoritma (Ali DEMİR deyimiyle) olup olmadığını Kriptoanaliz tekniklerini iyice belledikten sonra test üzerinde “şu şuraya gelse böyle olur, bu buraya gelse şöyle olur” diye çalışınız ve sınava giren arkadaşlarınıza bu durumu acil olarak bildirerek, kamuoyunu yeni bir şifre skandalıyla çalkalayınız!

Sağlıcakla kalın!

Muhammet Akyıldız (Düşünbil Dergisi- Sayı 26-27- 2011)
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 28-02-2013, 16:13
sibel eylul sibel eylul isimli üye şimdilik offline konumundadır
 
üyelik tarihi: Jan 2009
Mesajlar: 473
Standart

harika...
__________________
x
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Sizin Yeni Konu Acma Yetkiniz var yok
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


şu Anki Saat: 14:17


Online Ziyaretçi: site statistics
Powered by vBulletin
Şiir Akademisi Forum